Emrin Olur kitap kapağı

36. bölüm / 45

Emrin Olur

36. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Nidanur Yaman

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 36. Bölüm
  1. 1 1. Bölüm; 3. Kat, Son Sınıf.1.371 kelime
  2. 2 2. Bölüm; Nörolojik Kayıp.1.541 kelime
  3. 3 3. Bölüm; Melek Yüzlü Şeytan.1.471 kelime
  4. 4 4. Bölüm; Karakol Telaşı.1.956 kelime
  5. 5 5. Bölüm; Bu Halinle Bir Bok Yapamazsın!1.672 kelime
  6. 6 6. Bölüm; Ya Yoksa Kimsesi?1.425 kelime
  7. 7 7. Bölüm; Aramam Bir Daha.1.387 kelime
  8. 8 8. Bölüm; Altı Yaşındaydım.2.172 kelime
  9. 9 9. Bölüm; Belalı Hanım...2.213 kelime
  10. 10 10. Bölüm; Karamel2.516 kelime
  11. 11 11. Bölüm; Bitti Artık Yalın, Olan Oldu4.276 kelime
  12. 12 12. Bölüm; Plaka sahte!2.671 kelime
  13. 13 13. Bölüm; Çocukları Aldık!2.853 kelime
  14. 14 14. Bölüm; Boksörüm ben...3.049 kelime
  15. 15 15. Bölüm; Yiğit...3.480 kelime
  16. 16 16. Bölüm; Gel artık, küserim gelmezsen...3.493 kelime
  17. 17 17. Bölüm; Ceset yaklaşık iki günlükmüş...2.802 kelime
  18. 18 18. Bölüm; O gitti, ama sen buradasın...2.699 kelime
  19. 19 19. Bölüm; Abim yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?2.209 kelime
  20. 20 20. Bölüm; Abin yaşıyor...3.120 kelime
  21. 21 21. Bölüm: Kumru ve Altay3.721 kelime
  22. 22 22. Bölüm; Biz buradayız3.182 kelime
  23. 23 23. Bölüm; Altay'ım!3.649 kelime
  24. 24 24. Bölüm; Balıkların da yaşama hakkı vardır!3.888 kelime
  25. 25 25. Bölüm; Boksör Jr.3.919 kelime
  26. 26 26. Bölüm3.970 kelime
  27. 27 27. Bölüm3.974 kelime
  28. 28 28. Bölüm4.098 kelime
  29. 29 29. Bölüm5.085 kelime
  30. 30 30. Bölüm4.815 kelime
  31. 31 31. Bölüm5.228 kelime
  32. 32 32. Bölüm4.516 kelime
  33. 33 33. Bölüm5.235 kelime
  34. 34 34. Bölüm5.506 kelime
  35. 35 35. Bölüm5.613 kelime
  36. 36 36. Bölüm5.453 kelime · Okuduğun bölüm
  37. 37 37. Bölüm5.144 kelime
  38. 38 38. Bölüm4.130 kelime
  39. 39 39. Bölüm4.750 kelime
  40. 40 40. Bölüm6.113 kelime
  41. 41 41. Bölüm6.004 kelime
  42. 42 42. Bölüm5.891 kelime
  43. 43 43. Bölüm5.900 kelime
  44. 44 44. Bölüm5.366 kelime
  45. 45 45. Bölüm8.166 kelime

Albay Halit Göktürk’ün gür ve kararlı sesi briefing odasının serin duvarlarında hâlâ yankılanıyordu: “Görevden sonra. Söz veriyorum Hera, görevden sonra tüm sorularını cevaplayacağım.”

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Göğsümdeki o yıllanmış sızı yeniden alevlenmiş olsa da, Albay’ın kelimelerindeki o sarsılmaz asker sözü içimdeki dalgalanmayı yatıştırmaya yetti.

"Emredersiniz Albayım," dedim, duruşumu dikleştirip selam vererek.

Briefing odasının ağır kapısını arkamdan kapatıp koridora çıktığımda, karargâhın üzerindeki o çelik gibi disiplin ve fırtına öncesi sessizlik yüzüme çarptı. Zaman daralıyordu. Timin intikal öncesi teçhizat kontrolü ve hazırlıklar için arka bahçedeki helikopter pistinde toplandığını biliyordum. Siber odaya geçip ekranların başına kurulmadan önce, adımlarım kendiliğinden karargâhın arka bahçesine çıkan ağır demir kapıya doğru yöneldi.

Dışarı adım attığımda gece henüz tam anlamıyla çökmemişti ama havadaki o kurşuni serinlik içimi ürpertti. Arka bahçedeki piste yanaştırılmış olan devasa Cougar helikopterinin geniş pervaneleri henüz dönmüyordu. Teknisyenler ellerindeki kontrol listeleriyle hava aracının etrafında koştururken, Bozkurt Timi de tam kadro pist kenarındaydı. Demiralp, Mete ve Altay hücum yeleklerinin klipslerini sıkılaştırıyor, Onur ve Çisil mühimmat şarjörlerini kontrol ediyordu.

Karam ise timin birkaç adım önünde, kolları göğsünde kavuşturulmuş halde duruyordu. Üzerindeki siyah operasyon kamuflajı, göğsündeki Bozkurt arması ve belindeki kılıfıyla her zamanki gibi heybetli görünüyordu. Mavi gözleri, helikopterin etrafındaki hareketliliği ve teçhizatını kuşanan tim üyelerini dikkatle süzüyordu.

Postallarımı çimlerin üzerinde yavaşça sürüyerek ona doğru ilerledim. Adım seslerimi duymuş gibi, başını milimlik bir açıyla bana doğru çevirdi. O sert bakışları beni gördüğü an yumuşadı; mavi gözlerinin derinliklerinde sadece ikimizin anlayabileceği o sıcak, korumacı ışık belirdi.

Tam yanına varıp durduğumda, gözlerimi helikopterin üzerinde gezdirip hafifçe kaşlarımı kaldırdım.

"Helikoptere gerek var mıydı cidden, Komutanım?" dedim, sesime biraz muzip, biraz da meraklı bir ton katarak. "Sektör 4 zaten kara intikaliyle de ulaşılabilecek bir mesafede değil miydi?"

Karam hafifçe başını bana doğru eğdi. Mavi gözlerindeki o gizli tebessüm dudaklarının kenarına kadar ulaştı.

"Riske atamayız siber uzmanım," dedi, o pürüzsüz ve pes sesiyle. "Kara yoluyla intikal etmek, o itlerin kurduğu erken uyarı ağlarına takılma riskimizi iki katına çıkarır. Sektör 4’teki o fabrikanın arka kör noktasına havadan sızacağız. Şok etkisi yaratmak her zaman birinci kuraldır."

Eğilip sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltı seviyesine indirdi.

"Ayrıca... Siberden gelecek sinyal kesintisiyle aynı saniyede tepelerine çökmek zorundayız. Senin klavyedeki hızına ancak bir helikopter ayak uydurabilir."

Dudaklarımdaki tebessümü gizleyememişken, helikopterin kokpit tarafından adımlarını pistin betonuna sertçe basarak bize doğru yürüyen bir karartı belirdi. Üzerindeki yeşil uçuş tulumu, elinde tuttuğu kaskı ve yüzündeki kocaman, içten gülümsemeyle bir Yüzbaşı pilot bize doğru geliyordu.

Karam’ı gördüğü an adımlarını hızlandırdı ve kaskını kolunun altına sıkıştırıp doğrudan Karam’ın üzerine yürüdü.

"Ulan Akıncı! Kaç ay oldu be kardeşim!" diye gürledi pilot Yüzbaşı.

Karam’ın o ciddi, çelik gibi komutan duruşu bir anda yerini samimi bir dost tebessümüne bıraktı. Kollarını açıp pilota doğru bir adım attı. İki devasa asker, sertçe sarılıp birbirlerinin sırtına vurdular. Dostluklarının ve birlikte atlattıkları eski görevlerin izi, o birkaç saniyelik sarılmada bile kendini belli ediyordu.

"Görüşmeyeli epey oldu Baybars," dedi Karam, sarılmayı bitirip arkadaşının omzunu tutarken. "Sektör 4 görevine senin geleceğini duyunca içim rahatlamıştı."

"Seni ve Bozkurt’u gideceğiniz yere tereyağından kıl çeker gibi bırakmak benim için bir şereftir komutanım," dedi Yüzbaşı Baybars Doğan keyifle. Ardından bakışları Karam’ın hemen yanında duran bana kaydı.

Gözlerinde meraklı ve son derece nazik bir ifade belirdi. Kaskını tutmadığı boş elini uzatarak bana doğru hafifçe eğildi.

"Seni Bozkurt’un yanında ilk defa yeni bir yüzle görüyorum kardeşim," dedi Baybars Doğan, yüzündeki sempatik gülümsemeyle. "Ben Yüzbaşı Baybars Doğan. Helikopterdeki taksi şoförünüzüm diyelim."

Uzatılan eli sıkıp tebessüm ettim. "Teğmen Hera. Siber Güvenlik Uzmanıyım."

Baybars’ın gözleri bir anlığına açıldı, ardından anlamlı bir bakışla Karam’a döndü. Karam ise hiç istifini bozmadan, dudaklarının kenarındaki o hafif kırışıkla Baybars’a bakıyordu.

"Aha!" dedi Baybars, hafif bir kahkaha atarak. "Karargâhta efsanesi dolaşan şu 'klavye cambazı' siber uzmanımız sensin demek! Karam telefonda 'Bize siberden arkamızı kollayacak çelik gibi bir beyin lazım' diyordu, meğer senden bahsediyormuş."

Yanaklarıma hafif bir sıcaklık dalgası yayılırken gözlerimi kaçırıp hafifçe gülümsedim. "O kadar abartılacak bir şey yok aslında..."

Baybars Doğan masumane mütevazılığıma karşılık kıkırdayıp kaşlarını hafifçe kaldırdı. Karam’ın boyunu ve benim duruşumu muzip bir bakışla süzerken yüzündeki o samimi tebessümle araya girdi:

"Abartılacak bir şey olmasa şu an burada olmazdın bücürük."

Baybars’ın bu pat diye söylediği tatlı 'bücürük' lafıyla yanaklarım iyice alev alırken, Karam hafifçe öksürüp çatık kaşlarının altından dostuna uyarıcı ama keyifli bir bakış attı. Karam’ın dudaklarının kenarında da o engel olamadığı gurur dolu tebessüm belirmişti.

"Lafla vakit kaybetme Baybars," dedi Karam, sesine yeniden o otoriter komuta tonunu getirerek. "Kuşun durumu nasıl? Havada bir sürpriz yaşamayalım."

Baybars Doğan duruşunu dikleştirip ciddiyetini geri kazandı. "Kuş jilet gibi Akıncı. Yakıt ikmali tamam, motorlar sıcak. Siber uzmanımız frekansları temizlediği an havalanmaya hazırız."

"Güzel," dedi Karam. Sonra bana döndü. Mavi gözlerindeki o derin, korumacı ifadeyle doğrudan gözlerimin içine baktı. "Şimdi git ve o ekranların başına geç Hera. Biz helikoptere bindiğimizde ilk telsiz komutunu senden duymak istiyorum."

"Emredersiniz Komutanım," dedim gururla.

Baybars Doğan’a hafif bir baş selamı verip arkamı döndüm. Siber odaya doğru adımlarken, arkamdan Baybars’ın Karam’ın kulağına eğilip kısık sesle sataştığı o son cümleyi duyar gibi oldum: "Ulan Akıncı, siber uzmanımız da pek sertmiş ama gözün üstünden hiç ayrılmıyor haberin olsun..."

Dudaklarımda engel olamadığım bir tebessümle koridorun karanlığında ilerledim. İçimde ne abimle ilgili soruların ağırlığı kaldı ne de gecenin getireceği tehlikenin korkusu. Bozkurt-1 sahadaydı, Siber klavye başındaydı ve bu operasyon sadece zaferle sonuçlanabilirdi.

...
(Karam Akıncı)

"Emredersiniz Komutanım," dedi gururla.

Postallarının beton zemindeki tıkırtısı karargâhın koridoruna doğru uzaklaşırken, bakışlarımı Hera’nın arkasından bir an olsun çekemedim. O loş ışıkta kaybolan silueti, göğsümdeki o tanıdık ağırlığı bir kez daha katladı. Bakışlarında Albay’ın odasından kalan o hüzünlü eda vardı. Ne konuştuklarını bilmiyordum ama abisi hakkında bir soru sorduğuna emindim.

Geri dönecektik. O soruların cevabını alması için ne gerekiyorsa yapacak, o şerefsizlerin kurduğu tuzağı başlarına yıkıp onu o belirsizlikten çekip çıkaracaktım.

"Ulan Akıncı, siber uzmanımız da pek sertmiş ama gözün üstünden hiç ayrılmıyor haberin olsun..."

Baybars’ın kulağımın dibinde biten o muzip sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım. Başımı milimlik bir açıyla ona çevirip çatık kaşlarımın altından ters bir bakış attım.

"İşine bak Baybars," dedim, sesimi bilinçli bir sertlikle tutarak. "Kuşu çalıştır. Beş dakikaya havadayız."

Baybars sırıtmaya devam ederek kaskını kafasına geçirdi, dahili kulaklığının mikrofonunu düzeltip helikopterin kokpitine doğru ilerledi. Ben de arkamı dönüp pistin kenarında bizi bekleyen timime doğru adımladım. Postallarımın beton zemindeki her basışı, içimdeki operasyon modunun şalterlerini tek tek kaldırıyordu. Yüzümdeki o hafif yumuşamadan eser kalmamış, yerini çelik gibi soğuk bir Bozkurt Komutanı almıştı.

"Bozkurt!" diye gürledim, sesim helikopterin hafifçe titremeye başlayan gövdesine çarptı.

Demiralp, Mete, Altay, Onur, Çisil ve Yalın anında hazırola geçip bakışlarını üzerime kilitledi. Her birinin gözünde aynı açlık, aynı disiplin vardı. Yalın, nişancı tüfeğinin dürbün kapağını son kez kontrol edip bakışlarını gözlerime dikti.

"Son teçhizat ve şarjör kontrolleri. Sektör 4’teki fabrika sıradan bir sızma görevi değil. Sunucu odasını canlı ele geçireceğiz. Önümüze çıkan her engeli temizleyeceğiz ama o veri akışını kesmek tek önceliğimiz. Anlaşıldı mı?"

"Anlaşıldı komutanım!"

Yalın hafifçe başını sallayarak şarjörünü yuvasına oturtup kilitledi. "Arka cephe bizde komutanım, tek bir kuş bile uçurtmayız."

"Güzel. Helikoptere biniyoruz. Hareket!"

Cougar’ın devasa pervaneleri ıslık çalarak dönmeye başladığında, tüfeğimi göğsüme sabitleyip helikopterin açık kapısından içeri ilk adımı attım. Arkamdan tim sırayla içeri süzüldü. Karşılıklı dar koltuklara dizildiğimizde metal gövde titreşiyor, rüzgâr içeriye gecenin soğuk kokusunu taşıyordu. Yalın hemen yanıma kurulup tüfeğini dizlerinin arasında sabitledi.

Kaskımdaki kulaklığı kulağıma tam oturttum. Telsiz frekansını ayarlarken gözlerimi kapattım. Şakaklarımda atan o ritmik nabız, helikopterin yükselmeye başlamasıyla daha da hızlandı.

Helikopter pistten havalanıp karargâhın ışıkları aşağıda küçülürken, kaskımdaki kulaklıktan gelen telsiz cızırtısı derinleşti. Ve tam o anda... O ses geldi. Pürüzsüz, kendinden son derece emin ve ruhuma doğrudan dokunan o ses, aynı frekanstaki Baybars dâhil tüm ekibin kulaklıklarında yankılandı:

"Siber’den Bozkurt-1’e. Ağ taranıyor, gökyüzü ve frekanslar temiz. Yolunuz açık olsun Bozkurt."

Dudaklarımın kenarı, helikopterin loş kırmızı ışığı altında kendiliğinden kıvrıldı. Göğsümdeki bütün o baskı, yerini sarsılmaz bir güce bıraktı. Onu siber odada, o üç ekranın karşısında, parmakları klavyede adeta dans ederken hayal edebiliyordum. Bizi izliyordu. Arkamızı kolluyordu.

Parmağımı mandala bastırdım. Derin, pes ve doğrudan onun ruhuna ulaşacak bir tınıyla mikrofona konuştum:

"Anlaşıldı Siber. Gözümüz kulağımız sensin. Fabrika bölgesine intikal başladı... Gözünü bizden ayırma."

Kulaklığın diğer ucunda hafif, neredeyse belirsiz bir nefes tutuş duyuldu.

"Gözüm bir an bile üzerinizden ayrılmayacak Komutanım. Sağ salim dönün yeter."

Mandalı bıraktığım an, kokpitten dahili hatta bağlanan Baybars’ın muzip sesi kulaklığımı doldurdu:

"Akıncı, Siber arkayı öyle bir sağlam tutuyor ki sanırsın havada bizi helikopterle değil, kendi elleriyle taşıyor. Rahatız kardeşim."

Yalın, Demiralp ve Onur’un yüzündeki o kurnaz sırıtışları görünce gözlerimi devirdim. Kokpite doğru sert bir bakış fırlatıp iç hattın mandalına bastım:

"İşine bak Baybars, rüzgâra odaklan. Kuşu çakma."

"Anlaşıldı Akıncı, rotadayız!" dedi Baybars gülerek.

Gözlerimi açıp karşımdaki tim üyelerime baktım. Tüfeğimin emniyetini kapatıp açarak kontrol ettim.

"Sektör 4’e 5 dakika," diye bağırdım pervanelerin gürültüsünü bastırarak. "Bozkurt, ava çıkıyoruz!"

...
(Üç saat sonra)

Siber odadaki görevimi tamamlayıp tüm veri aktarımını kilitli sunucuya kopyaladıktan sonra içimdeki o dayanılmaz sabırsızlıkla kendimi dışarı atmıştım. Gece zifiriydi ama karargâhın bahçesi, havada yankılanan o heybetli Cougar pervanelerinin gürültüsüyle çalkalanıyordu.

Tek değildim. Pistin hemen kenarında, ellerini arkasında birleştirmiş, dik duruşundan bir milim bile taviz vermeyen Albay Halit Göktürk duruyordu. Yanına varıp selam durduğumda, Albay başıyla hafifçe selamımı aldı. Gözleri doğrudan alçalan helikopterdeydi ama sesindeki o babacan tınıyı gizleyemedi:

"Siberdeki işini kusursuz halletmişsin Hera. Karam ve tim sağlam dönüyor."

"Sağ olun Albayım," dedim, gözlerimi helikopterin pistin betonuna oturan tekerleklerinden ayıramadan. "Sadece üzerime düşeni yaptım."

Pervanelerin devri yavaşlayıp rüzgâr azaldığında Cougar’ın geniş kapısı kayarak açıldı. İçeriden yayılan hafif barut ve nem kokusuyla birlikte Bozkurt Timi sırayla dışarı süzüldü. Demiralp, Onur, Yalın, Mete, Çisil ve Altay yüzlerindeki o yorgun ama mağrur ifadeyle piste adım attılar.

En son Karam indi. Kaskını eline almış, siyah operasyon kamuflajının üzerindeki toza toprağa aldırış etmeden öne doğru bir adım attı. Mavi gözleri gecenin karanlığında önce Albay’ı, ardından doğrudan beni buldu. O sert bakışların ardındaki o derin, korumacı yumuşaklık bir anda içimdeki bütün o stresi silip attı.

Hemen arkasından Yüzbaşı Baybars Doğan da kokpitten çıkıp kaskını kolunun altına sıkıştırarak timin yanına yanaştı.

Karam, Albay Halit Göktürk’ün tam karşısında durup çelik gibi bir selam çaktı:

"Bozkurt, Sektör 4 görevini zaiyatsız ve başarıyla tamamlamıştır Albayım! Paket alındı, sistem izleri silindi."

Albay Halit Göktürk selamı alıp hafifçe gülümsedi. Gözlerinde bir komutanın duyabileceği en büyük gurur vardı.

"Tebrik ederim evlatlarım," dedi Albay, gür sesiyle. "Yine yüzümüzü ak ettiniz. Bozkurt, teçhizat tesliminden sonra istirahate geçebilir."

"Sağ ol!" nidasi pistte yankılanırken Baybars Doğan sırıtarak öne çıktı, önce Albay'a selam verdi, ardından bana göz kırptı:

"Albayım, müsaadenizle belirtmek isterim; siberden açılan o koridor olmasa biz o sunucuya rüyamızda girerdik. Teğmen Hera sayesinde tereyağından kıl çeker gibi hallettik. Akıncı gerçekten şanslı adam, arkası çelik gibi sağlam."

Karam, Baybars’a 'yine başladın' der gibi yan bir bakış attı ama dudaklarının kenarındaki o gurur dolu kıvrımı saklayamadı. Bana doğru bir adım yaklaştı. Mavi gözleri doğrudan gözlerimin içine kilitlendi.

"Gözünü bizden ayırmadın," dedi Karam, o pes ve derinden gelen sesiyle.

Hafifçe gülümsedim. "Söz vermiştim Komutanım."

Albay Halit Göktürk aramızdaki o sessiz ama güçlü çekimi fark etmiş gibi boğazını hafifçe temizledi. Bakışları ciddileşti, yüzündeki gururlu ifade yerini derin bir sorumluluğa bıraktı. Önce bana, ardından Karam ve Baybars'a baktı.

"Görev tamamlandı Hera," dedi Albay, sesi bu kez çok daha ağır ve manalıydı. "Ve verdiğim sözün vakti geldi. Akıncı, Doğan... Siz de geliyorsunuz."

Baybars bir anlığına şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı ama Albay'ın ciddi tavrını görünce ikircikle kaskını daha sıkı kavradı. Albay arkasını dönüp odasına doğru adımlarken Karam ile göz göze geldik. Yıllardır içimi kemiren o büyük sırrın kapısı nihayet aralanıyordu. Karam başıyla güven verircesine hafifçe onayladı ve Albay’ın peşinden yürümeye başladı. Baybars da Karam'ın hemen yanında, ne olduğunu anlamaya çalışan meraklı adımlarla gruba katıldı.

Ben de derin bir nefes alıp, kalbimin göğsümde deli gibi atışına engel olamayarak arkalarından adımlarımı hızlandırdım.

Albay Halit Göktürk, her zamanki mesafeli ve otoriter adımlarıyla koridorun karanlığında önden ilerlerken, arkasında kalan bizim aramızdaki o sessiz ama yüksek tansiyonlu hava hafif bir sohbete dönüştü.

Pistten karargâh binasına giren geniş merdivenleri tırmanırken Yüzbaşı Baybars Doğan, kaskını diğer koluna geçirip boğazını temizledi. Bakışları hemen yanında adımlayan bana ve bir tık önümüzde, ellerini kamuflajının ceplerine sokmuş olan Karam’a kaydı.

"Yalnız siber uzmanım..." dedi Baybars, dudaklarında engel olamadığı o sırıtışla. "Sektör 4’teki o güvenlik duvarını öyle bir indirdin ki, içerideki adamlar elektrik çarpmışa döndü. Ben kokpitte kulaklıktan dinlerken 'Tamam' dedim, 'Bizim Akıncı sahada ne kadar acımasızsa, masadaki ortağı da bir o kadar tehlikeli.'"

Koridorun loş ışığında yüzüme düşen saç tutamını kulağımın arkasına iterken hafifçe gülümsedim. "İşimi yaptım Yüzbaşım. Ayrıca Karam Komutanım sahadaki stresi üzerimden almasaydı o frekansı yakalamak bu kadar kolay olmazdı."

Karam, merdivenlerin başında durup başını hafifçe arkaya çevirdi. Mavi gözlerinde, gecenin tüm yorgunluğuna rağmen sönmeyen o koruyucu ve gururlu ışık vardı.

"Alçakgönüllülük etme Hera," dedi Karam, sesi koridorun taş duvarlarında tok bir yankı bırakarak. "O tuşlara basarken soğukkanlılığını korumasaydın, biz o binaya girmeden alarm çalardı."

Baybars ikimizin arasındaki o bakışmayı ve kelimelere dökülmeyen çekimi kaçırmadı. Karam’ın omzuna dostça bir dirsek atıp sesini biraz daha kıstı:

"Vay be... Bizim çelik komutan meğer iltifat etmeyi de bilirmiş. Ben en son kime böyle güzel konuştuğunu hatırlamıyorum Akıncı. Hayır yani, bize gelince 'Çabuk ol Baybars, kuşu kaldır Baybars'..."

Karam, çatık kaşlarının altından dostuna ters bir bakış fırlattı ama dudaklarının kenarındaki o hafif kırışık kışkırtmaya karşılık verdi. "Sen işini yap diye bağırıyorum Baybars. Yoksa o kuşu kafana geçiririm, biliyorsun."

İkisinin bu atışmasına kıkırdamadan edemedim. İçimde, Albay’ın odasına yaklaştıkça büyüyen o devasa düğüm ve abime dair korku dolu merak hâlâ duruyordu. Ama Karam’ın hemen yanımda olması, Baybars’ın samimi neşesi o ağır yükü bir nebze olsun hafifletiyordu.

Albay'ın odasına gelince en öndeki Karam kapıyı çalarak içeri girince Baybars ve bende arkasından ilerledik. Odaya girdiğimiz gibi hepimiz hazırola geçtik.

Albay, "Rahat," dedikten sonra koltukları göstererek, "Oturun." diye ekledi. Ben masaya en yakın koltuğa oturduğumda Baybars ve Karam da karşıma oturdular.

Albay uzatmadan söze girdi, "Hera... Sana söz verdiğim gibi sorularını cecaplayacağım. Abin hakkında bilmen gerekenleri öğreneceksin." Bu sözlere karşılık Karam'ın kaşları çatılırken Albay'a şüpheli bakışlar attı. Sanki gözleriyle "Emin misiniz?" diye soruyordu.

Albay başını hafifçe sallayarak yeniden bana döndüğünde Baybars da durumu anlamaya çalışıyordu. Gözleri üçümüzün üzerinde gezerken Albay'ın bir sonraki sözleri onun olayı iyice kavramlarına yol açmıştı.

"Ağabeyin Hazal Yankı hakkında çok bir şey bilmem. Akıncı ve Doğan'ı çağırmamın nedeni de bu. Onlar... Hazal Yankı'nın en yakınları. Abin hakkında bilmek istedikleriniz ona sormalısın."

Baybars'ın kaşları iyice havalanırken şaşkın bir edayla bana bakıyordu. Kahve gözleri beni röntgenlergibi süzerken oturduğum koltukta iyice küçüldüm. Baybars, "Siktir," diye sessizce mırıldanmaktan alamadı kendini. Daha sonra yanında oturan Karam'ı dürttü. "Hera, Hazal'ın kardeşiymiş lan! Karam, oğlum karşımızda Hazal'ın kız kardeşi var!"

Karam onun gibi büyük bir tepki vermek yerine sadece başını salladı, zaten kim olduğumu biliyordu. "Biliyor muydun? İnsan bir haber verir! Kardeş dedik bağrımıza bastık, sen bize kardeşimizin geldiğini söyleme." Baybars trip atar gibi Albay'dan tarafa dönerken Karam onu takmadan Albay'a bakmaya devam ediyordu.

Albay Halit Göktür, karşısındaki masanın çekmecesinden çıkardığı dosyayı bana doğru uzatırken, "Abinin operasyonun dosyası," diye eklemeyi ihmal etmedi. Belgeleri tereddütle elime alıp incelemeye başladığımda. Albay Halit anlatmaya devam etti. "Operasyonun detayları orada yazıyor. Artık Bozkurt'dan biri olduğuna göre bu bilgiyi bilmeye hakkın var."

Dosyada yazanları satırı satırına okurken Hazal Yankı isminin geçtiği her satırda gözlerim biraz daha doluyordu sanki. Gizli bir görevdeydi, sınır dışında. 2 yıldır sınır dışındaydı benim abim... Ben ise onu 14 yıldır görmüyorum onu.

Dosyayı baştan sona okuduktan sonra masaya bırakıp Karam ve Baybars'a döndüm. Gözlerim ikisinin arasında gidip gelirken Karam oturduğu yerden öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine yasladı. "Abin 16 yaşından beri eline geçen her imkanda seni arıyor Hera." Kısık sesi o an kulaklarımda yankılar yarattı sanki. Oysa yüksek sesle bile konuşmuyoruz.

Abim... 16 yaşından beri arıyordu beni. Bu güne kadar bulamaması saçmaydı, koskoca Bordo Bereli... kardeşinin izini bulamayacak kadar toy muydu gerçekten?

"Hazal'ın seni aradığını bir ben bilirim bir de Baybars. Bir de.. geçmişi işte. Hazal bir bize güvendi de anlattı."

Karam'ın sözleri bittiğinde Baybars devam etti. "Biz yıllarca tanımadığımız seni kardeşimiz bildik Hera..."

Sol gözümden yanağıma doğru akan bir damla yaşı titreyen ellerimi bastırarak silerken gözlerimi odanın içinde gezdirdim. Ağlamamam lazımdı. Dik durmam, içimdeki o fırtınayı kimseye hissettirmem gerekiyordu ama başaramıyordum. Bakışlarımı Albay'ın ahşap masasının üzerinde, üzerindeki belgelere ve abimin adının yazılı olduğu o soğuk dosyaya gezdirdim.

"Ben..." Sözlerim boğazıma dizildi. Zihnimde bir anlığına abimin görüntüsünü, çocukluğuma dair bir kırıntıyı aradım ama bomboş bir duvarla karşılaştım. Abimin sesini bile hatırlamadığımı fark ettim bir anda. Sesini, yüzünü, bakışlarını... Ben abimi unutmuştum. Ben Hazal Yankı'yı tanımıyordum.

İçimdeki o koca boşluk boğazımı bir düğüm gibi sıkarken derin bir nefes almaya çalıştım. "Yarın... istifamı vereceğim."

"Ne?"

Üçünün de aynı anda ağzından çıkan o şaşkın kelime odanın duvarlarında yankılanırken gözlerimden yaşlar sel gibi akmaya başladı. Başımı şiddetle iki yana salladım. "Taşınacağım. En kısa zamanda."

"Ne alaka lan?" Baybars hayretle ve büyük bir refleksle ayağa kalktı. Adımları sabırsız ve telaşlıydı; gelip hemen yanımdaki boş koltuğa oturduğu gibi titreyen ellerimi sımsıkı tuttu. Kahverengi gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar net bir panik ve kaygı vardı. "Bak Hera, bir anlık kararla hareket etme. Düşün iyice. Şimdi yapamıyorsun, çünkü her şeyi yeni öğrendin. Düşünmeden hareket etme."

Ellerimi onun avuçlarının arasından çekip kendi kucağımda birleştirirken başımı şiddetle iki yana sallamaya devam ettim. Gözyaşlarım çenemden süzülüp tişörtümün yakasına damlıyordu.

"Düşündüm. Günlerdir düşünüyorum. Yeni alınmış bir karar değil."

"Sikeyim..."

Karam'ın fısıltıdan ibaret, kenetlenmiş dişlerinin arasından süzülen o karanlık sesi odadaki gerilimi tavan yaptırdı. Oturduğu koltukta kaskatı kesilmişti. Geniş omuzları kavis almış, çenesindeki kaslar adeta deri altından patlayacakmış gibi kasılmıştı. Siyah gözleri yüzümdeki her bir noktayı, akan her damla gözyaşını yakıcı bir öfke ve derin bir çaresizlikle izliyordu.

Albay’ın şaşkınlığını profesyonel bir zırhın arkasına gizlemeye çalışan ama gözlerindeki babacan hüznü saklayamayan bakışları ve Baybars'ın ellerini kucağımdan çekmemle havada kalan, boşluğu kavrayan parmaklarına dikkatlice baktım.

Albay Halit Göktür, önündeki dosyayı yavaşça kapatıp ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Sandalyesinde hafifçe öne doğru eğildiğinde sesindeki otorite yerini anlayışlı bir şefkate bırakmıştı.

"Hera, istifa etmene gerek yok. Uzaklaşmak istiyorsun, anladım. İşine devam edebilirsin; zor olur, ama yaparsın."

Dudaklarım titrerken ıslak kirpiklerimin arasından Albay'a baktım. Boğazımdaki düğüm konuşmamı zorlaştırıyordu. "Olur mu gerçekten?"

"Olur Hera, çok güzel olur. Kabul edersen olur."

Albay’ın bu sözleriyle birlikte yanımda oturan Baybars rahat bir nefes vererek geriye yaslandı, eliyle yüzünü sıvazladı. Karam ise oturduğu koltukta milim bile kıpırdamadı; fakat gözlerindeki o fırtınalı deniz, yerini benim kaçıp gitmeyeceğimi anlamış olmanın getirdiği derin, sessiz ve ağır bir kabullenişe bıraktı.

Albay Halit Göktür, sözlerinin odada bıraktığı o ağır hissi birkaç saniye boyunca sessizce izledi. Ardından önündeki dosyayı tamamen kenara çekip arkasına yaslandı. Bakışlarındaki o koruyucu, babacan ama aynı zamanda sarsılmaz askeri otoriteyle son noktayı koydu.

"Hera... şimdi yorgunsun, yarın konuşacağız. Bütün timle beraber. Şimdi... çıkabilirsiniz."

Albay’ın bu emriyle birlikte odadaki o sıkışmış, nefes almayı bile zorlaştıran hava bir nebze olsun dağıldı. Baybars yanımda oturduğu koltuktan yavaşça doğruldu, havada kalan ellerini cebine sokarken bakışlarını üzerimden çekmedi. Yüzündeki o alışıldık neşeli ifadeden eser kalmamıştı; kahverengi gözlerinde hala derin bir endişe okutuyordu.

Karam ise Albay’ın "Çıkabilirsiniz" lafıyla birlikte kaskatı kesilmiş bedenini ağır ağır hareket ettirdi. Oturduğu yerden kalkarken cüssesi odaya yeniden o tanıdık gölgeyi düşürdü. Kenetlenmiş çenesi, çatılmış kaşları ve siyah gözlerindeki o henüz sönmemiş fırtınayla önce Albay’a başıyla hafif bir selam verdi, ardından bakışlarını doğrudan bana sabitledi. O gözlerdeki ifade; kızgınlıktan ziyade, avuçlarının arasından kayıp gitmemden korkan bir adamın çaresiz direnciydi.

Gözyaşlarımı elimle hızlıca silip oturduğum koltuktan kalktım. Dizlerim hafifçe titriyordu ama çenemi kaldırıp hazırol duruşuna geçtim.

"Emredersiniz komutanım," diyebildim sadece. Sesim pürüzlü ve kısıktı.

Albay başıyla kapıyı işaret ettiğinde, en önde Karam, hemen arkasında Baybars ve ben Albay’ın odasından dışarı adım attık. Kapı arkamızdan sessizce kapandığı an, koridorun o buz gibi, steril havası yüzüme çarptı.

Karargâhın binasından dışarı adım attığımda, gecenin körü denilecek o zifiri karanlık ve ayaz yüzüme sert bir tokat gibi çarptı. Saat gecenin kaçıydı bilmiyordum; bildiğim tek şey, o duvarların, koridorların ve o odadaki ağır havanın beni diri diri boğduğuşu.

Nizamiyeye doğru hızlı, düzensiz ve kaçar gibi adımlarla yürüyordum. Üzerimdeki ince hırkaya rağmen soğuk iliklerime kadar işliyordu ama içimdeki yangının yanında bu ayaz hiçbir şeydi. Ağlamamak için sıktığım çenem acıyor, gözlerimden süzülen ıslaklık rüzgârın etkisiyle yanağımda buz kesiyordu.

Tam nizamiyenin kapısına yaklaşmışken, arkamdan gelen o sert, seri ve tanıdık postal sesleri karanlığı yardı.

"Hera!"

Karam’ın sesi gecenin sessizliğinde gürledi. Durmadım. Bakışlarımı yere dikip adımlarımı daha da hızlandırdım. Şu an kimseyle konuşacak, kimseden teselli dinleyecek ya da o yakıcı bakışlarla yüzleşecek gücüm yoktu. Tek istediğim kendi karanlığıma çekilmekti.

Ancak arkamdaki devasa gölge aradaki mesafeyi saniyeler içinde kapattı.

"Sana dur dedim!"

Bileğimin hemen üzerindeki kolumu çelik gibi sert ama bir o kadar da kontrollü bir kavrayışla yakaladı. Beni tek bir hamlede durdurup kendine doğru çevirdi. Rüzgâr saçlarımı yüzüme savururken, nizamiyenin cılız sarı ışığı altında Karam’ın yüzüyle karşı karşıya kaldım.

"Bırak beni Karam!" dedim, kolumu elinden kurtarmak için hırsla geriye çekilerek. Sesimdeki pürüz ve çaresiz öfke gecenin ayazına karıştı. "Bırak dedim sana!"

Karam kolumu bırakmadı. Aksine, üzerime doğru bir adım daha atarak kaçacak tek bir santim bile bırakmadı bana. O her zamanki mesafeli, sert, duygularını ironik bir zırhın arkasına saklayan komutan kimliği tamamen yok olmuştu. Çenesindeki kaslar seğiriyor, siyah gözlerinde ayazdan daha keskin bir yangın ve avuçlarının arasından kayıp gitmemden korkan bir adamın çaresiz direnci okunuyordu.

"Nereye gidiyorsun gecenin bu saatinde?" dedi, sesi kısıktı ama içindeki o volkan gibi patlamaya hazır gerilim adeta yüzüme çarptı. "O odada ne dedin sen Hera? Ne demek istifa? Ne demek kaçıp gitmek?"

"Ben kaçmıyorum!" diye bağırdım, gözlerimden fırlayan yeni bir damla yaşa engel olamayarak. "Ben boğuluyorum anlamıyor musun? Ben abimin sesini bile hatırlamıyorum Karam! Yüzünü, gözlerini, bakışlarını unutmuşum ben! Ben Hazal Yankı'yı tanımıyorum bile! Büyüdüğüm o yetimhane, Yiğit'in mezarı, annemin babamın yokluğu... Şehre bakıyorum geçmişim boğazıma sarılıyor, buraya bakıyorum tanımadığım bir abinin gölgesi üstüme düşüyor!"

Göğsüm fırtınaya tutulmuş gibi inip kalkarken Karam’ın geniş göğsüne doğru bir darbe indirdim. "Nefes alamıyorum diyorum sana! Görmüyor musun, mahvoluyorum ben!"

Karam attığım darbeyle milim bile kıpırdamadı. Bedenindeki her bir kas kaskatı kesilmişti. Bıraktığı kolumun ardından, devasa ellerini kaldırıp aniden omuzlarımı kavradı. Beni kendine doğru çekip o karanlık, yakıcı gözlerini doğrudan gözlerime mühürledi.

"Biz senin yanındayız Hera!" dedi Karam. Sesindeki o sarsılmaz ton ilk kez bu kadar pürüzlü, bu kadar kırılgan çıkıyordu. "Geçmişini değiştiremem... Keşke yapabilsem, keşke o yetimhanedeki soğuk günlerini, o yalnızlığını kendi ellerimle silebilsem! Ama yapamam. Sadece şu anı tutabilirim."

Gözlerimin içine bakarken nefesi yüzüme sıcak bir buhar gibi çarptı.

"Abini hatırlamıyor olabilirsin," diye devam etti, elleri omuzlarımdan yavaşça kayıp yüzümün iki yanına oturdu. Başparmaklarıyla yanaklarımdaki o buz gibi gözyaşlarını yakıcı bir sıcaklıkla sildi. "Ama o adam seni bir gün bile unutmadı. Ve o dönene kadar, sen burada... benim yanımdasın. İstifa edip tek başına meçhule yürümene izin vermem. Şehir dışına mı gitmek istiyorsun? Gideriz. Nefes mi almak istiyorsun? Alırız. Ama kaçarak değil. Benimle, Bozkurt'la yan yana."

"Karam..." diye mırıldandım, sesimdeki o dikbaşlı direnç ellerinin sıcaklığı karşısında erip giderken. "Ben... çok yoruldum."

Karam başını hafifçe öne eğip alnını alnıma dayadı. Gecenin ayazında ikimizin de kesik kesik çıkan nefesleri birbirine karıştı. Siyah gözlerini kapattı, ardından derin bir nefes vererek tekrar açtı.

"Biliyorum," diye fısıldadı, sesi bu kez karargâhtaki komutandan değil, tamamen kalbinden gelen bir sivil tonla çıktı. "Çok yoruldun. Ama yalnız değilsin artık. İstifa yok, pes etmek yok. Kendine bir şans ver. Bize bir şans ver."

Nizamiyenin sarı ışığı altında, gecenin ayazında ikimiz öylece kaldık. İçimdeki o yıkıcı fırtına tamamen dinmemişti ama Karam’ın bu duruşu, o sarsılmaz varlığı göğsümdeki o koca düğümü çözmeye ve bana ilk kez güvenli bir limanda olduğumu hissettirmeye yetti.

Gözlerimden süzülen yaşlar bu kez tamamen kontrolümden çıktı. Göğsümden yukarı doğru yakıcı, engel olamadığım bir hıçkırık yükseldi. İçimdeki o kapkaranlık boşluk, gecenin ayazından çok daha keskin bir soğukla bütün bedenimi ele geçirmişti.

"Olmuyor," diye fısıldadım, sesim gecenin sessizliğinde paramparça olarak. "Yapamıyorum. Bir Yiğit vardı yanımda. O da şimdi toprağın altında."

O isim dudaklarımdan döküldüğü an, gecenin karanlığı bir kat daha koyulaştı sanki. Yiğit... Bu hayatta sığınabildiğim, yetimhanenin soğuk duvarları arasında elimi tutan, o kapkaranlık geçmişte beni hayata bağlayan tek limanım. Şimdi o da yoktu. Toprağın altındaydı.

Karam’ın alnımdaki alnı milimetrik bir hareketle kaskatı kesildi. Yüzüme dokunan ellerindeki o sıcaklık ansızın buz kesti ama beni bırakmadı. Siyah gözlerinde beliren o derin, ağır keder ve acı, geceye bir gölge gibi düştü. Yiğit’in acısını, benim o kayıpla nasıl paramparça olduğumu çok iyi biliyordu.

"Hera..." dedi Karam, sesi bir fısıltıdan farksız, pürüzlü ve kederli çıkarak.

"Tutunamıyorum Karam," dedim, başımı sarsılarak iki yana sallarken. Yüzümü avuçlarının arasından çekmeye çalıştım ama tutuşu yumuşasa da beni tamamen salmadı. "Her tutunduğum dal elimde kalıyor! Ailem terk etti, abim kayıp, Yiğit toprağın altında... Ben kime tutunacağım? Ne için kalacağım bu şehirde, bu karargâhta?"

Karam’ın gözlerinden geçen o yıkım, içindeki fırtınayı ele veriyordu. Bir anlığına dudakları sıkıca birbirine bastırıldı. Başını hafifçe sallayarak, ellerini yüzümden kaydırıp omuzlarımı sımsıkı, sarsılmaz bir güvenle kavradı.

"Bana tutun," dedi Karam, sesi gecenin ayazını yarıp doğrudan içimdeki o en karanlık noktaya ulaştı.

Sözü o kadar yalın, o kadar katıksız ve cesurdu ki, bir anlığına nefesim boğazımda düğümlendi.

"Gidenleri geri getiremem Hera," diye devam etti, siyah gözleri gözlerimin içine kenetlenmiş halde. "Yiğit’in yerini dolduramam, doldurmaya da çalışmam. Onun sende bıraktığı izi, acını yok sayamam. Ama yemin ederim... Sen düşerken seni tutacak biri var artık. Arkanı döndüğünde toprağa değil, bana çarpacaksın. Bana tutun Hera. Bırak ben taşıyayım o yükün bir kısmını."

Gecenin köründe, nizamiyenin cılız ışığı altında dururken, Karam Yüzbaşı’nın o sarsılmaz gölgesi ve gözlerindeki katıksız adanmışlık, içimdeki o yıkıntıların arasında ilk kez sığınabileceğim kadar sağlam bir duvar gibi duruyordu.

Karam, omuzlarımı kavrayan ellerini yavaşça gevşetti ancak bedeninin yakınlığı milim azalmadı. Siyah gözleri, sanki zihnimin en derin köşelerini, bu kararın ardındaki o keskin direnci okumaya çalışır gibi yüzümde gezindi. Gecenin ayazı tenimizi yakarken, aramızdaki o görünmez gerilim hattı her nefes alışımızda biraz daha elektriklendi.

"Gideceğim Karam," dedim, sesimdeki kararlılık o ana kadar yaşadığım tüm sarsıntılara tezat bir şekilde dimdik duruyordu. "Görevime devam edeceğim ama şehir dışına da gideceğim."

Karam'ın dudakları bir anlığına ince bir çizgi halini aldı. Çenesindeki o sert hatlar belirginleşti; belli ki bu kararın benim için tek çıkış yolu olduğunu, ne kadar uğraşırsa uğraşsın beni bu şehirden alıkoyamayacağını o da anlamıştı.

"Pekâlâ," dedi Karam, sesi az önceki o kederli tondan sıyrılıp yeniden bir komutanın sarsılmaz disiplinine bürünerek. Ancak gözlerinde, o disiplinin hemen altında saklı kalan o adanmışlık parlamaya devam ediyordu. "Gideceksin. Ama unutma, o şehir dışı görevi bir kaçış değil, senin kendi sınırlarını yeniden çizme operasyonun olacak. Ben ve Bozkurt, o çizginin bir adım gerisinde, hep seni kolluyor olacağız."

"Kollanmaya ihtiyacım yok demeyeceğim," diye mırıldandım, başımı hafifçe yana eğerek. Bakışlarım, ceketinin yaka kısmındaki o tanıdık, hafif odunsu ve çam kokusuna takıldı. "Çünkü artık o kadar yorgunum ki, biri koluma girsin istiyorum."

Sözler dudaklarımdan döküldüğü an, gecenin ayazı ve nizamiyenin cılız sarı ışığı altında zaman adeta durdu. İçimdeki fırtına, Yiğit’in yarası, abimin yokluğu ve bu şehre veda etme düşüncesi birleşip gözü kara bir cesarete dönüştü. Buradaki son günümdü; yarın her şey değişecekti, yarın bambaşka bir yolculuk başlayacaktı.

Karam daha ne olduğunu, kurduğum cümlenin ağırlığını zihninde tartamadan atıldım.

Uzanıp ceketinin klapalarından sımsıkı kavradım ve onu kendime doğru çekerek dudaklarına yapıştım.

Öpücüğümde; yalnız geçen yılların hırsı, bu şehirden gitmenin getirdiği o son gün çaresizliği ve içimde ona karşı engel olamadığım o tutkulu yangın vardı. Dudaklarım dudaklarına temas ettiği an, Karam’ın bütün bedeni bir kaya gibi kaskatı kesildi. Saniyeler boyunca nefesini tuttuğunu, şaşkınlıkla donup kaldığını hissettim. Bedenindeki her bir kas kasılmış, zamandan ve mekândan tamamen kopmuş gibiydi.

Ancak o şok sadece birkaç saniye sürdü.

Hemen ardından derin, pürüzlü ve boğuk bir nefes verdi. Ceketini tutan ellerimin üzerine devasa ellerini koydu; beni itmek ya da durdurmak için değil, o anı mühürlemek istercesine sımsıkı kavradı. Belimi bir çelik parandası gibi saran koluyla beni kendine öyle bir çekti ki, aramızda bir gram hava bile kalmadı. Öpüşü sertleşti, derinleşti; gecenin ayazını yakıp kül eden, komutan zırhını darmadağın eden bir yangına dönüştü.

Bu bir veda değil, bu şehre ve onun o sarsılmaz varlığına vurulan yakıcı bir mühürdü.

Gecenin köründe, karargâhın nizamiyesinde birbirimize kenetlenmiş haldeyken, aldığım her nefeste onun odunsu, çam kokulu nefesini içime çektim. Ayrıldığımızda ikimizin de solukları kesik kesik, dudaklarımız hafifçe aralıktı. Alnını tekrar alnıma dayadığında, siyah gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar karanlık ve tutkulu bir yangın parlıyordu.

"Hera..." dedi, sesi adeta boğazına dizilen bir kor gibi pürüzlü ve derinden çıkarak. "Bu bir gidiş değil. Duydun mu beni? Sen nereye gidersen git, bu geceyi de, beni de beraberinde götürüyorsun."

Karam’ın derin, pürüzlü ve Bozkurt’a diz çöktüren o sert ses tonuna inat, dudaklarıma değen nefesi fırtına sonrası bir dinginlik taşıyordu. Dudaklarımızın arasında milimler kala parmaklarım ceketinin yakasındaki tutuşunu gevşetmeden, gözlerimin içine kenetlenmiş o simsiyah gözlerine sabitledim bakışlarımı.

"Telefonun açık olsun, her zaman," dedim, sesimdeki pürüzü ve titremeyi saklama gereği duymadan. "Çünkü her an arayabilirim."

Karam, belimi saran kolundaki baskıyı milimetrik bir hareketle artırıp beni göğsüne biraz daha mühürledi. Siyah gözlerinde çakan o karanlık ve tutkulu kıvılcım, gecenin ayazını yırtıp geçecek kadar sıcaktı. Çenesindeki kas seğirdi, ardından dudaklarının kenarı sadece ikimizin görebileceği kadar hafifçe, belli belirsiz kıvrıldı.

"Açık kalacak," dedi Karam. Sesi, karargâh duvarlarını sarsan emredici tonundan uzak, geceye ve doğrudan ruhuma fısıldanan bir yemin gibi kısıktı. "Saat kaç olursa olsun, dünyanın neresinde olursan ol... O telefon çalacak, ben de açacağım."

Yüzümü avuçlarının arasından yavaşça geriye çekerken, bakışlarımızı bir an bile birbirinden koparmadık. Ellerim ceketinin yakasından kayıp göğsüne indi; kalbinin göğüs kafesini zorlayan o ritmik, güçlü ve sarsılmaz vuruşunu avcumun içinde hissettim.

"Şimdi git," dedi Karam, başparmağıyla dudağımın kenarındaki o sıcaklığı son kez narince okşayarak. "Gövdem burada kalsa da, aklımın ve kalbimin sende kaldığını bilerek git."

Nizamiyenin cılız ışığında arkamı dönüp karanlığa doğru ilk adımımı attığımda, bu gecenin ve o öpücüğün üzerimde bıraktığı izle adımlarım her zamankinden daha sağlam, içimdeki o koca boşluk ise ilk kez bu kadar doluydu. Bu bir kaçış değildi artık; arkamda dağ gibi duran bir adama, geri dönmek üzere verdiğim sessiz bir sözdü.

Nizamiyeden çıkıp karanlığa doğru adım atmama henüz iki metre bile kalmamıştı ki, karargâhın gölgelerinin arasından yükselen o tanıdık, şaşkınlıktan neredeyse kısılan ses bir patlama gibi gecenin sessizliğini böldü.

"Ne oldu lan orada az önce?"

Adımlarım anında çakıldı. Şokla başımı geriye çevirdiğimde, Baybars’ın nizamiye kulübesinin hemen yanındaki nöbetçi kulübesinin gölgesinden çıktığını gördüm. Ağzı hafifçe aralık, kahverengi gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi büyümüş, bir bana bir de arkamda dikilen Karam Yüzbaşı’ya bakıyordu. Belli ki nöbet değişimini kontrol etmeye gelmiş ve hayatının en büyük şokunu birkaç saniye önce canlı yayında izlemişti.

Karam ise milim bile kıpırdamadı. Belini dikleştirip omuzlarını gerdiğinde, az önce dudaklarımda eriyen o adam gitmiş, yerine tekrar Bozkurt’un o çelik gibi sert Yüzbaşı'sı gelmişti. Ancak çatılan kaşlarının ve kaskatı kesilen çenesinin altında, yakalanmış olmanın hafif gerilimi seziliyordu.

Baybars bir iki adım öne atılıp elini havada salladı. "Oğlum... Ben yanlış mı gördüm? Gözlerime illüzyon mu yapıldı, siber bir göz yanılması mı bu? Siz... Az önce... Bayağı öpüştünüz lan!"

"Kes sesini Baybars," dedi Karam, sesi gecenin ayazından bile daha soğuk ve bıçak gibi keskin çıkarak. "Gece gece canına mı susadın?"

"Ne demek kes sesini Yüzbaşım!" Baybars ellerini iki yana açıp bana döndü, yüzündeki şaşkınlık yerini muzip ve inanamayan bir sırıtışa bıraktı. "Hera! Kızım sen ne yaptın? Adamı dize getirmekle kalmadın, karargâhın ortasında mühürledin resmen! Hazal duysa sınır dışından jetle gelir lan buraya!"

Ağzımdan kaçan hafif bir kıkırtıya engel olamadım. Bütün o ağır havanın, gözyaşlarının ve vedanın ortasında Baybars’ın bu patlaması içimdeki son gerilimi de dağıtmıştı. Dudaklarımı birbirine bastırıp Karam’a son bir kez baktım.

Karam, Baybars’ın ensesinden tutup onu kendi yönüne doğru çevirirken bana doğru başıyla "Git" işareti yaptı. Siyah gözlerinde hâlâ o yakıcı parıltı duruyordu.

"Hera, sen git," dedi Karam, Baybars’ı kolunun altına alıp pes ettirmeye çalışırken. Sesi bu kez Baybars'ın şamatasına rağmen bana güven veren o derin tondaydı. "Ben bu çeneyi burada hallederim."

"Yüzbaşım rüşvet kabul ederim! Şehir dışı görevinde en lüks otelde kalmazsam bunu bütün time yayarım!" Baybars’ın bağırtıları ve Karam’ın onu susturma çabaları arkamda kalırken, gecenin karanlığında eve doğru yürümeye başladım. Yüzümdeki o hafif tebessümle, telefonumun her an çalabileceği fikri artık içimi ısıtmaya yetiyordu.

Nizamiyenin çıkışına doğru yürümeye çalışırken Baybars’ın arkamdan cırtlak bir sesle hâlâ "Sizi Albay’a söylerim, Hazal’a mesaj atarım!" diye bağırması ve benim bu durum karşısındaki çaresizliğim adım atmamı imkânsız hale getirdi. Yüzümün alev alev yandığını hissediyordum. Utançtan ve o anki şoktan gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

Başımı geriye doğru çevirmeden, tamamen teslim olmuş bir sesle gecenin ayazına doğru fısıldadım:

"Karam, yalvarırım sustur onu."

Sözüm biter bitmez arkada kısa bir arbede sesi duyuldu. Karam’ın postal sesleri betonda hışımla yankılandı ve hemen ardından tok bir darbe sesiyle birlikte Baybars’ın boğuk nidası geldi.

"Ah! Yüzbaşı, böbreğim—"

"Sana kes sesini dedim Baybars," dedi Karam. Sesi buz gibi, son derece ciddi ama o komutanca otoritesinin arkasında muzip bir tehlike barındıran bir tondaydı. Baybars’ı ensesinden tutup geri çektiğinde çıkan kumaş sesleri buraya kadar geliyordu. "Tek bir kelime daha edersen, seni bu gece nöbetçi kulesine diker, sabah kadar ayazda bekletirim. Anlaşıldı mı?"

"Karam bir dur gözünü seveyim ya. Söktün böbreğimi..." dedi Baybars, sesi bu kez Karam’ın kolunun altından boğuk ve tamamen pes etmiş bir halde çıkarak. Ama yine de duramadı, bana doğru kısılan sesiyle fısıldadı: "Hera... Kurtar beni, abinin hatırına kurtar..."

"Hâlâ konuşuyor," dedi Karam, tutuşunu sertleştirerek. Ardından bakışlarını bana çevirdi. Siyah gözlerindeki o az önceki yakıcı, tutkulu ifadeye bu kez hafif, gizli bir tebessüm karışmıştı. "Hera, sen arkana bakmadan git. Telefonun cebinde olsun. Bu çeneyi karargâhın en derin yerine gömüyorum ben."

Dudaklarımı sertçe birbirine bastırıp kıkırdamamı engellemeye çalışarak başımla onayladım. Arkamı dönüp gecenin karanlığına doğru adımlarımı hızlandırırken, Baybars’ın arkadan gelen kısılan sitemleri ve Karam’ın onu karargâhın içine doğru sürüklemesi içimdeki bütün o ağır yükü sıyırıp atmıştı.

Gecenin ayazında eve doğru yürürken, elim montumun cebindeki telefona gitti. Avcumun içinde tuttuğum o soğuk metal, az sonra çalacakmış gibi şimdiden içimi ısıtmaya yetiyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

22okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18