28. bölüm · Emrin Olur

28. Bölüm

Nidanur Yaman

Odadaki kahkahalar ve Mete’nin serçe parmak inlemeleri devam ederken, daha fazla dayanamayacağımı anlayıp oturduğum koltuktan kalktım. Yanaklarımdaki o ısınma hâlâ tamamen geçmemişti. Ceketimi üzerime geçirip dinlenme odasının ağır ahşap kapısını geride bıraktım.

Karargâhın bahçesine çıktığımda keskin ve rüzgârlı hava anında yüzüme çarptı. Derin bir nefes alıp cebimden sigara paketimi çıkardım. Çakmağı çakıp tutuşturduğum ilk dumanı ciğerlerime çekerken, gözlerimi sahanın ilerisindeki tel örgülere ve dalgalanan bayrak direğine sabitledim. Dışarıdaki dondurucu soğuk bile zihnimden çıkmayan Karam’ın gözlerindeki o muzip, pürüzsüz tebessümü unutturmaya yetmiyordu.

Çakmağı cebime atıp ikinci nefesi çekmeye hazırlanırken, hemen sol tarafımdan gelen adımları duydum.

Altay, ellerini ceketinin ceplerine sokmuş, yüzünde sabahtan beri bir milim bile gerilemeyen o muzaffer, hain sırıtışla yanıma kadar yanaştı. Omuz omuza verecek kadar yakınıma dikilip bahçenin ortasına baktı.

"Nasıl ama hava?" dedi Altay, sesindeki o neşeli gırgır tonunu hiç gizlemeden. "Karargâh havası insanın ciğerlerindeki viskiyi ve çaylı çupra buharını anında temizliyor, değil mi boksör?"

Sigaramdan derin bir nefes daha çekip dumanını doğrudan onun ters tarafına doğru üfledim. Gözlerimi kısıp başımı yavaşça ona çevirdim. Yüzümdeki o sarsılmaz, çatık ifadeyi tam kapasite devreye soktum.

"Ben sana mekâna girmeden önce 'Çok içersem durdur beni' dedim!" diye çıkıştım, sesimdeki o sitemli ve hesap soran tonla. "Sen ne bok yiyordun o sırada?"

Altay verdiğim tepkiyle hiç istifini bozmadı. Yüzündeki sırıtış bir anlığına hafifçe kırıldı, yerini dün gecenin sarhoş ve pişman gerçekliğiyle harmanlanmış bir edaya bıraktı. Başını iki yana sallayıp sırıtmaya devam ederek gözlerini bana çevirdi.

"Seni tutmayı geç, kendimi tutamamışım ben Hera," dedi Altay, sesi son derece dürüst ama bir o kadar da gülmemek için zor duran bir tonla çıkarak. "Tabağa kaçak çay demlerken ben kendi dengemi kuramıyordum ki! Saniyesinde dayı rolünü benimseyip balığa çay ikram ettim, daha ne yapayım?"

Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi devirdim. Söylediği şey o kadar katıksız bir gerçekti ki daha fazla üsteleyemedim.

"Bir de adamı yetimhaneye vermekle tehdit ettik," diye mırıldandım, sigaranın külünü silkelerken sesimi iyice alçaltarak. "Karam Komutan'a... Yetimhane tehdidi..."

"O kısım efsaneydi yalnız," dedi Altay, elini omzuma hafifçe vurarak. "Karam Komutan bir an için harfiyen nizamiyeye sürüleceğini düşündü. Adamın Bordo Bereli karizmasını tek gecede çipura annesi yapıp yetimhane müdürüyle tehdit ettin. Bu başarını harp akademilerinde ders diye okutmaları lazım."

"Altay," dedim, sesimi hafifçe kalınlaştırıp işaret parmağımı ona doğru sallayarak. "Eğer bu konuyu karargâhta tek bir kişiye daha açarsan, bir sonraki devriyede siber müdahaleyle bütün telefon geçmişini karargâhın ana ekranına yansıtırım."

Altay ellerini panikle havaya kaldırdı. "Tamam tamam! Sustum! Boksör Jr. sırrı benimle mezara gidecek."

Altay'ın o vurdumduymaz sırıtışı, verdiğim yanıtla birlikte anında buz kesti. Yüzündeki neşeli ifade donup kalırken gözleri kocaman açıldı.

"Üstelik dün akşam 'Ben âşık olmayayım ya, kıza bir şey olursa, bana bir şey olursa üzülür' diye masada peçetelere sarılıp ağladığını da unutmadım Altay," dedim, sigaramdan son bir nefes çekip küllerini yere silkelerken. Sesimdeki o son derece sakin ama vurucu ton, onun bütün gardını tek hamlede indirmeye yetti.

Altay sertçe yutkundu. Birkaç saniye önce Boksör Jr. muhabbetiyle karargâhı ayağa kaldıran adam gitmiş, yerine suçüstü yakalanmış bir çocuk gelmişti. Panikle etrafına bakındı, sanki bahçedeki ağaçlar bile onu duymuş gibi bir refleksle sesini fısıltıya düşürdü.

"Hera..." dedi Altay, ellerini ceplerinden çıkarıp panikle iki yana sallayarak. "Bak o... o alkolün etkisiyle gelişen bir duygu patlamasıydı bir kere! Meyve suyu insanı dedik, çay bahçesi dedik... Kafam iyice sarhoşluğun dramatik evresine kaydı orada benim. Hemen öyle ceketine sümük sürme falan iftirası atma!"

"Tabii," dedim bıyık altından gülerek. "Daha kıza çay bile ısmarlamadan cenaze merasimi planlayan sendin ama. Peçeteleri suratına fırlatmasam masadaki çupradan sonra kendi haline de ağıt yakacaktın."

Altay işaret parmağını panikle dudağına götürüp "Şşşt!" yaptı. "Tamam, anlaşma sağlandı! Boksör Jr. meselesi tamamen kapandı, benim Kumru krizim de bu bahçeden dışarı çıkmayacak."

Tam o sırada bahçeye açılan ağır çelik kapının gıcırtısı duyuldu. Karam, ceketinin düğmelerini iliklemiş bir halde merdivenlerden aşağı iniyordu. Bakışları bahçede omuz omuza duran ikimizi bulduğunda, adımlarını doğrudan bizden tarafa doğru kırdı.

Karam’ın yaklaşan gölgesi üzerimize düşerken, Altay son bir hamleyle kulağıma doğru eğildi: "Yemin ederim Karam Komutan'a tek kelime edersen çupranın velayet davasını ben açarım Hera."

Karam’ın adımları yaklaşırken Altay son fısıltısını bitirip panikle dikleşti. Üzerindeki o laubali havayı bir saniyede sıyırıp topuklarını sertçe birbirine vurdu ve kusursuz bir asker selamı çaktı.

"Asteğmen Altay Tan, Ankara! Emredin komutanım!"

Altay’ın bu aniden çakı gibi kesilen duruşu karşısında bir anlık refleksle ne yapacağımı bilemedim. Elimdeki sigara parmaklarımın arasında tütmeye devam ederken oturduğum bankta panikle hafifçe doğrulur gibi oldum. Karam’ın üzerimizdeki sarsılmaz, heybetli gölgesini hissedince yanımda çakı gibi dikilen Altay’ın ceketinin ucunu hızlı hızlı dürttüm.

Dudaklarımı kıpırdatmadan, dişlerimin arasından sadece onun duyabileceği telaşlı bir fısıltıyla mırıldandım:

"Ben de ayağa kalkmalı mıyım?"

Altay gözlerini Karam’dan bir milim bile ayırmadan, ağzını neredeyse hiç açmadan parazit gibi fısıldadı: "Kalk kızım kalk, karargâhtayız! Adam şu an taze anne değil, Bordo Bereli komutan!"

Hızla ayağa kalkıp üstümü başımı düzelttim. Ancak elimdeki sigarayla selam mı çakacağıma, yoksa sigarayı arkama mı saklayacağıma karar veremediğim için bir iki saniye salak salak duraksadım.

Karam tam karşımızda durdu. Bakışları önce tekmil veren Altay’ın, ardından panikle sigarasını arkasında gizlemeye çalışan benim üzerimde gezindi. Dudaklarının kenarında, o bahçenin soğuk rüzgârına bile meydan okuyan muzip ve son derece karizmatik bir tebessüm belirdi. Kollarını göğsünde birleştirip bana doğru hafifçe eğildi.

"Ayağa kalkmana gerek yoktu boksör," dedi Karam, sesi son derece sakin, alçak ve sadece ikimizin arasına sızan bir tonla çıkarak. "Sonuçta dün gece masada protokolü tamamen kaldırmıştık, öyle değil mi?"

"O hâlâ geçerli mi ya?" dedim, elimdeki sigarayı tamamen arkama saklama çabamdan vazgeçip sesimdeki o hafif peltek, savunmacı tonla. Karam’ın gözlerinin içine bakarken yanaklarımdaki ısınmanın rüzgârdan olmadığını ikimiz de gayet iyi biliyorduk.

Altay yanımda hâlâ çakı gibi dururken, göz uçlarıyla bana dehşet dolu bir bakış fırlattı. Ağzını kıpırdatmadan parazit fısıltısına geri döndü: "Boksör... Rütbeyi sıfırladın şu an, harbiden sıfırladın..."

Karam ise Altay’ın fısıltısını duymamazlıktan gelip gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadı. Bakışlarındaki o koyu, derin eğlence daha da koyulaştı. Kollarını göğsünde birleştirdiği duruşunu hiç bozmadan hafifçe bana doğru yaklaştı.

"Geçerli olup olmaması..." dedi Karam, sesi son derece alçak, davudi ve doğrudan zihnime işleyen bir tonla çıkarak. "...tamamen senin protokol kurallarına nasıl yaklaşacağına bağlı boksör. Ama sanırım düze çıktığımızda Karam Komutan, masada Boksör Jr. olunca 'anne' oluyoruz."

Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi kaçırmaya çalıştım. Karam’ın üzerimdeki bu sarsılmaz, karizmatik üstünlüğü karşısında elimdeki sigaradan son bir nefes çekip izmariti bahçedeki küllüğe bıraktım.

"Altay," dedi Karam, bakışlarını benden çekip yanımızda heykel gibi dikilen Altay’a döndürerek. "İçeride Mete parmağının yasını tutuyordu, git de yoldaşlık et ona. Çay ocağını da temizleyin."

Altay saniyesinde topuklarını vurup selam çaktı. "Emredersiniz komutanım!"

Arkasını dönüp karargâhın kapısına doğru hızlı adımlarla tüymeden önce, yanımdan geçerken tam kulağımın dibinde fısıldadı: "Velayet davasını kaybedersen haber et boksör."

Altay bahçe kapısından içeri süzülüp kaybolduğunda, bahçedeki rüzgârın sesi ve ikimizin arasındaki o yoğun sessizlik baş başa kaldı. Karam adımlarını bana doğru bir tık daha uzatıp tam karşımda durdu.

Altay’ın karargâh kapısından içeri süzülüp gözden kaybolmasıyla bahçedeki rüzgârın sesi anında belirginleşti. Karam tam karşımda, aradaki mesafe neredeyse hiç kalmayacak kadar yakınımda duruyordu. Koyu renk gözlerindeki o alaycı tebessüm hafifçe yumuşamış ama üzerimdeki o yoğun, sarsılmaz baskısı bir milim bile azalmamıştı.

Bahçedeki bu baş başa kalma hâlinin getirdiği o garip baskıdan sıyrılmak için alelacele bir kaçış rotası aradım. Gözlerimi binanın kapısına kaydırıp geriye doğru hafif bir adım atmaya yeltendim.

"Ben de gideyim en iyisi?" dedim, sesimdeki o hafif peltek ve savunmacı tonu toparlamaya çalışarak. "Şimdi yalnız kalmasın Çisil onca erkeğin arasında. Beynini çürütürler kızcağızın."

Tam arkamı dönüp kapıya doğru birkaç adım atacaktım ki Karam hiç tereddüt etmeden uzanıp kolumu tuttu. Uzun, sıcak parmakları ceketimin üzerinden bile hisseden o sarsılmaz kavrayışıyla adımlarımı anında kesti. Beni incitmeden ama kesin bir otoriteyle geriye durdurdu.

"Sevgilisi var onun yanında, bir şey olmaz ona," dedi Karam, sesi arabanın içindeki o geceye dönmüşçesine alçak, davudi ve sarsılmaz bir tonla çıkarak. Kolumdaki elini yavaşça çekip hemen yanımızdaki ahşap bankı işaret etti. "Otur şuraya."

Gözlerimi onun kolumu tutan elinin bıraktığı sıcaklıkta gezdirip ardından doğrudan koyu renk gözlerine diktim. Yüzündeki komutan edası yerini tamamen bana odaklanmış, kaçışımı imkânsız kılan o derin bakışa bırakmıştı.

Geri adım atmak ya da itiraz etmek imkânsız görünüyordu. Yavaşça bankın soğuk ahşap yüzeyine çöktüm. Karam da üzerindeki ceketinin önünü düzeltip yanıma, aramızda sadece birkaç santim bırakacak şekilde oturdu.

Bankın soğuk ahşap yüzeyinden yayılan serinlik bile yanımda oturan adamın varlığıyla silinip gidiyordu. Karam, dirseklerini dizlerine dayayıp ellerini önünde birleştirdi. Bakışları karargâhın geniş bahçesinde, direğe çekili dalgalanan bayrakta geziniyordu ama bütün odağının yanındaki bende olduğunu hissetmek hiç de zor değildi.

"Kaçıyorsun boksör," dedi Karam, sesi bahçedeki rüzgârın uğultusunu kesip doğrudan kulağıma ulaştı. Alçak, davudi ve kaçmama izin vermeyen bir kararlılıktaydı. "İçeride Altay’a laf yetiştirirken gayet cesurdun ama benimle yalnız kaldığında hemen içeri kaçacak kılıf arıyorsun."

Sigara paketinin kapağıyla parmaklarımın arasında oynamaya başladım. Gözlerimi karşıdaki tel örgülere dikerek başımı hafifçe yana eğdim. "Kaçmıyorum komutanım. Sadece karargâhta protokolü fazla zorlamayayım diyorum."

Karam hafifçe güldü. O genizden gelen, kitleyen ve insanı tuhaf bir şekilde silahsız bırakan ses tonu soğuk havada yankılandı. Başını yavaşça bana doğru çevirdi.

"Protokol öyle mi?" dedi, yüzündeki o tek taraflı tebessüm derinleşerek. "Dün gece arabada kollarımın arasında ağlarken pek protokol düşünmüyordun ama."

O an zihnimdeki pus tamamen dağıldı. Arabanın içindeki o deri kokusu, Karam’ın göğsünün sıcaklığı, parmaklarının saçlarımın arasında gezişi ve benim kontrolsüzce döktüğüm gözyaşlarım... Hepsi bir anda zihnime hapsolup yüzüme sıcak bir dalga hâlinde vurdu. Dudaklarımı birbirine bastırdım, parmaklarımdaki paket sıklaştı.

"Alkol," diye mırıldandım, sesimdeki o sarsılmaz boksör edasını toplamaya çalışarak. "Fazla viski... Kafam yerinde değildi."

"Yalan söylüyorsun boksör," dedi Karam, sesi bu kez dalga geçen bir tondan tamamen arınıp yalın bir dürüstlüğe bürünerek. Bana doğru biraz daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe o kadar kısaldı ki omzunun sıcaklığı omzuma değiyordu. "Viski sana sadece dilindeki kilitleri açtırdı. Gerçekten ne hissettiysen onu söyledin."

Gözlerimi onunkilere çevirdim. Koyu renk gözlerinde sabahki o alaycı Bordo Bereli komutan yoktu. Orada sadece beni tamamen okuyan, arkama saklandığım bütün duvarları tek bir bakışıyla yıkan adam duruyordu.

"Ben..." diye başladım ama gerisini getiremedim. Boğazım bir anda kurumuştu.

"Sen dün gece meneviş gözlerini üzerime dikip 'Ben seni vurmaktan korkuyorum Karam' dedin," diye fısıldadı Karam. Sesi aramızdaki soğuk havayı eritip geçen bir fısıltı gibiydi. "Bana sadece bu karargâhın komutanı gibi bakmadığını, zihnindeki o koruma duvarlarını kaldırınca arkasında ne sakladığını kendi ellerinle gösterdin."

Sertçe yutkundu. Bakışları yüzümde, dudaklarımda ve en son gözlerimde sabitlendi. Elini yavaşça kaldırıp ahşap bankın üzerindeki elime yakın bir yere koydu. Parmakları parmaklarıma dokunmuyordu ama aradaki o birkaç milimlik mesafe bile elektrik akımı gibi tenimi yakmaya yetiyordu.

"Şimdi söyle bakayım," dedi Karam, sesi göğsünden gelen derin bir titreşimle çıkarak. "Hâlâ o gecenin sadece balıktan ve viskiden ibaret olduğunu mu iddia edeceksin, yoksa arabada bıraktığımız yerden devam mı edeceğiz?"

Dudaklarımı hafifçe araladım. Karşısında verecek tek bir mantıklı cevabım, kaçacak tek bir siperim kalmamıştı.

Karam’ın gözlerindeki o ciddi, sarsılmaz bakış kurduğum cümlelerle bir anda kırıldı. Yüzüne yayılan hafif tebessümle birlikte başını geriye doğru hafifçe eğdi, genizden gelen alçak bir kıkırdama soğuk havaya karıştı.

"Çupranın yanında viski mi içilir ya?" dedim, savunmaya geçmenin verdiği o son çareyle kaşlarımı çatıp sesimi dikleştirerek. "Alırsın rakını oturursun, viski de neymiş? Kim dedi viski içelim diye?"

Karam bakışlarını üzerimden çekmeden, elini dizine yaslayıp geriye doğru rahatça yaslandı. Koyu renk gözlerindeki o derin, muzip ateş yeniden alevlenmişti.

"Zaten rakı içecektik," dedi Karam, sesi son derece sakin, alçak ve her kelimesinin üzerine basan bir tonda çıkarak. "Sen 'Ben viski istiyorum' diye tutturmasaydın."

Dudaklarımı birbirine bastırıp öylece kaldım. Bir an için masadaki o ısrarcı halim gözümün önünden geçti: Masadaki rakı kadehini reddedip bardakları garsona geri gönderişim, "Ben sek viski içeceğim" diye garsona diklenişim...

Yüzümdeki o hafif kızarıklık kulaklarıma doğru tekrar tırmanırken gözlerimi kaçırıp önümdeki çakmakla oynamaya devam ettim.

"Tutturmadım ben," diye mırıldandım, sesimdeki o sarsılmaz boksör edasını tamamen kaybetmiş bir halde. "Sadece... alternatif seçenekleri değerlendirmek istedim."

"Tabii boksör," dedi Karam, bana doğru bir tık daha eğilip sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya düşürerek. "Alternatif seçenekler değerlendirildi, masadaki balığa banyo yaptırıldı, velayet bana verildi ve bana viski bardağının arkasından bakarken o cümleler kuruldu. Konuyu içtiğin içkiye bağlayıp sıyrılamazsın."

"Ne yapayım istiyorsun?" dedim, gözlerimi tam onunkilere dikip dikleşerek. Sesimdeki o pelteklik tamamen silinmiş, yerini meydan okuyan bir netliğe bırakmıştı. "Özür dileyeyim mi seni öptüğüm için? İstemiyorsaydın iterdin. Demek ki senin için sorun değil ki itmedin."

Bahçedeki rüzgâr bir anlığına durulur gibi oldu.

Karam’ın yüzündeki o muzip tebessüm, attığım bu direkt kroşeyle birlikte saniyesinde silindi. Bakışları sertleşti ama bu bir kızgınlık değildi; aksine gözlerindeki o koyu ateş daha da derinleşti, çene kasları hafifçe seğirdi.

Bana doğru yavaşça eğildi. Aramızdaki mesafe tamamen sıfırlandığında, nefesi doğrudan tenime çarpmaya başladı. Koyu renk gözleri bir an bile gözlerimden ayrılmıyordu.

"Sen beni öptüğünde..." dedi Karam, sesi neredeyse fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da tehlikeli ve davudi bir tonla çıkarak. "...ben seni itmek bir yana, nefes almayı bile unuttum boksör."

Elini yavaşça kaldırıp ahşap bankın üzerindeki elime dokundu. Uzun, sıcak parmakları parmaklarımın arasına kayarken bakışları dudaklarıma indi, sonra tekrar gözlerime tırmandı.

"İtmedim," diye devam etti, göğsünden gelen o derin titreşimle. "Çünkü dün gece o mutfakta olan hiçbir şey benim için sorun değildi. Sorun olan tek şey, senin şu an hâlâ koruma duvarlarının arkasına saklanmaya çalışıyor olman."

Karam’ın parmakları parmaklarımın arasına tamamen kenetlendiğinde, teninden yayılan o yakıcı sıcaklık bütün bedenime bir elektrik akımı gibi yayıldı. Sözleri zihnimde yankılanıyor, kurduğum bütün savunma mekanizmalarını, o aşılmaz sandığım Boksör duvarlarını tek hamlede un ufak ediyordu.

Korkup kaçacak, bir bahaneyle arkamı dönüp gidecek değildim. Meydan okumasına aynı sertlikle, aynı gözü karalıkla yanıt vermek benim genlerimde vardı.

Kenetli ellerimizi bırakmadan, oturduğum yerde ona doğru biraz daha yanaştım. Bakışlarımı gözlerinden bir an bile ayırmadan, boşta kalan sol elimi yavaşça kaldırdım. Parmak uçlarımı Karam’ın ceketinin yakasına dayayıp onu kendime doğru çektiğimde, aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladım. Nefesi doğrudan dudaklarıma çarpmaya başladı.

"Korkmuyorum Karam," dedim, sesim aramızdaki soğuk havada bir fısıltıdan ibaret ama son derece kararlı çıkarak. "Saklandığım falan da yok. Sadece senin bu kadar cesur olup olmadığını görmek istedim."

Karam’ın gözleri bir ton daha koyulaştı. Parmaklarım ceketinin yakasında sıkılaşırken, onun göğsünün nasıl kor gibi yandığına şahit oldum. Çene kasları seğirdi, bakışları yüzümdeki her bir noktayı milim milim taradı.

"Benim cesaretimi sorgulama boksör," dedi Karam, sesi göğsünün derinliklerinden gelen hırıltılı ve davudi bir tonla çıkarak. Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı, dudakları dudaklarımın milim ötesinde durdu ama o çizgiyi aşmadı. Sadece gözlerimin en derinindeki o yangına kilitlendi. "Mesele sen olduğunda, benim geri adım atacak tek bir hücrem bile kalmıyor."

Kenetli tuttuğu elimi hafifçe sıktı. Aramızdaki bu bir milimlik mesafe, temasın kendisinden çok daha yakıcı, çok daha ağır bir gerilim yaratıyordu. İkimiz de o sınırı geçmenin, o çizgiyi aşmanın karargâhın ortasında ne anlama geldiğini gayet iyi biliyorduk. Bakışlarımız birbirine mühürlenmiş gibi öylece kaldık; ne o geri çekildi, ne ben parmaklarımı ceketinden gevşettim.

Karam’ın gözlerindeki o koyu alev, sanki içinden akan bir şeyi zorla durduruyormuş gibi saniyeler içinde yerini başka bir karanlığa bıraktı. Yavaşça, sanki bu mesafeyi açmak onun için fiziksel bir acıymış gibi benden geri çekildi. Ellerini yakamdan çekip bankın diğer ucuna doğru kaydı ve başını gökyüzüne, yıldızsız geceye doğru çevirdi.

Çenesindeki o sert hat iyice belirginleşti, dudaklarının arasından, neredeyse duyulmayacak kadar alçak ve boğuk bir küfür sızdı. Rüzgârda kaybolan o sessiz küfür, aslında bu ana, kendisine ve belki de bizi bekleyen o kaçınılmaz kadere karşıydı.

Derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi; sanki üzerine binen tüm o ağırlığı bir saniyede tekrar kuşandı. Bakışlarını gökyüzünden indirip tekrar bana, ama bu kez az önceki o arzu dolu bakışlarından eser olmayan, çok daha ciddi, çok daha gri bir ifadeyle baktı.

"Seninle asıl konuşmak istediğim mevzu bu değil," dedi, sesi rüzgâra karışıp giderken.

Bakışlarını bir anlığına karargâhın ışıklarına, sonra da karanlığın içinden yükselen o belli belirsiz silüetlere çevirdi. Aramızdaki çekim hâlâ orada, havada asılı duruyordu ama o, bu çekimi görmezden gelmeye, üzerindeki o komutan pelerinini tekrar sıkıca sarmaya kararlıydı.

"Seninle konuşmak istediğim şey şu ki; Hera, karargâhta güçlü askerî psikologlar var," dedi Karam, sesi son derece yumuşak ama bir o kadar da ciddi bir ton alarak. Bakışlarını yüzüme sabitledi. "Senin de son zamanlarda yaşadığın olaylara bakarsak... ihtiyacın var gibi? Ne dersin?"

Cümlesi bittiği an zihnimde amansız bir kilit kırıldı.

Zaman ve mekân bir saniyeliğine karargâhın soğuk bahçesinden kopup geriye, yetimhaneye ilk adım attığım o karanlık yıllara savruldu. Beyaz duvarlar, soğuk bir oda ve kendisine "psikolojik danışman" diyen, iyileştirmek adı altında o savunmasız halimi istismar eden, bana tacizde bulunan o adamın yüzü zihnime çakıldı. Göğsüme aniden oturan o tanıdık, ezici nefessizlik boğazımı düğümledi. Ellerim buz kesti.

Hızla başımı iki yana salladım. Yüzümdeki bütün ifade bir anda silinmiş, yerini saf bir panik ve katı bir reddedişe bırakmıştı.

"Olmaz," dedim, sesimdeki o sarsılmaz ton bir anda dağılıp yerini aceleci bir savunmaya bırakırken. "Hayır, hayır ben psikolog istemiyorum. İyi benim psikolojim."

Karam verdiğim bu sert ve panik dolu tepki karşısında kaşlarını hafifçe çattı. Yüzümdeki o ani değişimi, gözlerimdeki o derin ve karanlık çalkantıyı milim milim izledi. Uzanıp elimi tutmak ya da beni sakinleştirmek ister gibi bir hamle yaptı ama zihnimdeki o yetimhane gölgesi hâlâ üzerimdeyken attığı her adım kalkanlarımı daha da sertleştirmeme yetiyordu.

"Hera," dedi Karam, sesini daha da alçaltıp sakinleştirmeye çalışan bir tonla. "Sadece bir öneriydi, seni zorlamak için söylemedim. Neden bu kadar tepki verdin?"

"İstemiyorum Karam! İstemiyorum psikolog falan. Gerek yok işte. Git başımdan!"

Sözler ağzımdan bir kurşun gibi fırlarken ellerimin titremesine engel olamıyordum. Oturduğum banktan aniden ayağa kalktım. Karam’ın yüzündeki o şaşkın ve endişeli ifadeye, arkamdan "Hera, dur..." deyişine hiç bakmadan arkamı döndüm. Zihnimde çınlayan o çirkin geçmişin sesiyle birlikte adımlarımı neredeyse koşar adımlara çevirip hızla karargâh binasına daldım.

Koridoru ne zaman geçtiğimi, adımlarımı nasıl attığımı hatırlamıyordum. Öğle yemeği vakti olduğu için koridorlar boş, odalar sessizdi. Dinlenme odasının kapısını açıp kendimi içeri attım ve kapıyı arkamdan sertçe kapattım.

Odada kimse yoktu. Herkes yemekhanedeydi.

Sırtımı soğuk kapıya dayayıp yere doğru kaydım. Göğsüm hızla kalkıp inerken ellerimle şakaklarımı bastırdım. Derin, kesik nefesler alarak zihnimdeki o felaket görüntüyü silmeye, kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Ama ne kadar nefes almaya çalışırsam çalışayım, o oda kokusu, o çürümüşlük duygusu çoktan genzime dolmuştu bile...

...
(Yıllar önce, yetimhanede)

On iki yaşındaki Hera, rutubet ve çamaşır suyu kokusunun birbirine karıştığı dar koridorda adımlarını isteksizce sürüklüyordu. Kapının üzerindeki lekeli pirinç levhada yazan isim gözüne çarptı: Psikolojik Danışman.

Kapıyı iki kere hafifçe çalıp içeri girdiğinde, masanın arkasında oturan adam ona gülümsedi. Deri koltuğundan kalkıp kapıya doğru yürüdü. "Gel otur bakalım Hera," demişti adam, kapının anahtarını kilitte iki kez çevirip tık sesini odaya yayarken. "Burası seninle benim aramda güvenli bir alan. Buradaki her şey, konuşulan her bir kelime sadece ikimizin arasında kalacak."

Adam artık masanın arkasında oturmuyordu. Hera’nın oturduğu koltuğun hemen yanına çekiyordu sandalyesini. "Seni anlamak için sana yakın olmalıyım," diyordu. Önce sorular sorarken elini Hera’nın dizine koymaya başladı. Hera rahatsızlıkla geriye çekildiğinde, adamın yüzündeki o babacan maske anında düşüyordu.

"Ben seni iyileştirmeye çalışıyorum," diyordu alçak ve baskıcı bir sesle. "Bana güvenmek zorundasın. Eğer buradan çıkıp birine bir şey söylersen, yurt müdürüne senin aklının yerinde olmadığını rapor ederim. Seni buradan akıl hastanesine sevk ederler. Kimse sana inanmaz Hera. Sen problemli, kimsesiz bir çocuksun. Benim dediklerimi yapacaksın."

Hera'nın kalbi o an göğüs kafesini parçalayacakmış gibi çarpıyordu. Avuç içleri terlemiş, tırnaklarını avuçlarına gömmüştü. O adamın, o karanlık yüzündeki çarpık gülümsemeye bakarken, boğazındaki düğüme rağmen tüm cesaretini topladı. Gözleri yaşlı ama bakışları dimdikti.

"Kimsesiz değilim ben," dedi Hera, sesi titrese de geri adım atmayarak. "Abim gelip alacak beni. Sadece... sadece biraz geç kaldı."

Adamın yüzündeki o gülümseme bir anlığına dondu, sonra daha da karanlık, daha da acımasız bir hal aldı. Kahkahası odanın rutubetli duvarlarında yankılandı. "Abin mi?" dedi alayla, Hera'nın yüzüne doğru eğilerek. "O abin seni unuttu Hera. Seni burada unuttular. Kimsesizsin, çaresizsin ve benim ellerindesin. Burada abin değil, sadece ben varım."

O kilitli odada geçen her seans, Hera için bir cehenneme dönüşmüştü. Hera, o küçük kız çocuğu bedeninde, o odanın soğuk zemininde kaç defa ruhunun parçalandığını hissetmişti. Bir gün, o kilitli kapı tekrar açılıp dışarı çıktığında, gözyaşlarını silip o kilitli kapıya son kez baktı. O gün kendi kendine bir yemin etti: Bir daha asla bir "kurtarıcıya" inanmayacaktı.

Gözlerimi aniden açtım.

Şakaklarımdan süzülen soğuk teri elimin tersiyle sildim. Dinlenme odasındaki koltuğun kenarını sıkmaktan parmak boğumlarım bembeyaz kesilmişti. Göğsümdeki o daralma, boğazımdaki o düğüm hâlâ tamamen geçmemişti ama en azından nerede olduğumu biliyordum artık.

Karargâhtaydım. Bordo Bereli Hera’aydım. O küçük, çaresiz, kilitli odalara hapsedilen kız çocuğu geride kalmıştı.

Tam o sırada dinlenme odasının kapı kolu yavaşça aşağı indi.

Kapı kolu metalik bir gıcırtıyla aşağı indiğinde, yıllar öncesinin o kilitli odasından geriye kalan son gölgeler de bir anda dağıldı.

Saniyeler içinde sırtımı kapıdan ayırıp koltuktan güç alarak ayağa kalktım. Eli yüzü terli, bakışları darmadağın o çaresiz kız çocuğunu zihnimin en derin mahzenine kilitledim. Yüzüme Bordo Bereli Hera’nın o kırılmaz, aşılmaz kalkanını geçirmem sadece bir nefeslik zamanımı aldı. Omuzlarımı dikleştirdim, parmak boğumlarımın beyazlığını gizlemek için ellerimi cebime soktum ve gözlerimi açılan kapıya diktim.

İçeri ilk dalan Altay oldu. Elinde yarısı yenmiş bir elmayla kapıyı açmış, bir yandan çiğnerken bir yandan da arkasındakilere laf yetiştiriyordu.

"Valla diyorum Mete, adam dün gece çipurayla helalleşti diyorum, inanmıyorsun!"

Ancak gözleri köşede duran beni bulduğunda konuşması yarıda kesildi. Yüzümdeki o sert, hafif nemli ve buz gibi ifadeyi fark edince çiğnemeyi anında bıraktı. Boğazını temizleyip ciddileşmeye çalışarak dikleşti.

"Boksör? Sen burada mıydın ya?" dedi Altay, sesindeki laubali tonu bir anda düşürerek. "Biz de yemekhaneden dönüyorduk. Yüzün bir tuhaf... Bir şey mi oldu bahçede?"

Arkasından Mete, Çisil ve timin diğer üyeleri de tek tek içeri süzüldü. Dinlenme odasının o az önceki ıssız ve boğucu havası, Bozkurt Timi'nin içeri doluşan ağır askeri bot sesleri ve gürültüleriyle bir anda dağıldı.

"İyiyim," dedim, sesimin titrememesine özen gösterip her zamanki o soğuk ve net tonumu koruyarak. "Bir şey olduğu yok. Bahçede rüzgâr çarptı biraz, kafamı dinliyordum."

Mete gözlerini üzerimde gezdirip kaşlarını hafifçe çattı. Bir şeylerin yolunda gitmediğini hissettiği açıktı ama üzerine gitmedi. Çisil ise yanıma yaklaşıp omuzuma hafifçe dokundu, bakışlarındaki sessiz sorgulamaya başımı hafifçe sallayarak 'sorun yok' cevabını verdim.

Tam o sırada koridordan gelen sert adımlar kapının eşiğinde durdu. Karam, heybetli gölgesiyle kapı ağzını kapatmış, koyu renk gözlerini doğrudan üzerime dikmişti. Bahçedeki o tartışmanın, o çaresiz kaçışımın ardından yüzünde en ufak bir öfke yoktu; sadece ne olduğunu anlamaya çalışan, derin ve sarsılmaz bir endişe okutuyordu bakışları.

İçeri adımını atarken bakışlarımızı bir an bile birbirimizden ayırmadık. O, ördüğüm duvarların arkasını görmeye çalışıyordu; ben ise o duvarların yıkılmasına asla izin vermemeye kararlıydım.

Çisil’in alçak sesi, odadaki bot gürültülerinin ve Altay’ın Mete’ye bir şeyler kanıtlama çabasının arasında sadece ikimizin duyabileceği bir fısıltı gibi sıyrıldı. Yanımda dururken elini hafifçe koluma dokundurdu; bakışlarındaki o samimi, katkısız endişe zihnimdeki o kilitli kapıları sarsmaya yetti ama duvarlarımı yıkmaya yetmedi.

"Bir sorun varsa..." dedi Çisil, gözlerimin en derinine bakarak. "...bana anlatabilirsin. Yardımcı olmaya çalışırım."

Dudaklarımı hafifçe birbirine bastırdım. Onun bu katıksız iyiliğine karşı içimde bir yerler sızlasa da o geçmişin karanlığını, kilitli odaları ve o iğrenç anıları buraya, bu üniformanın altına taşımaya niyetim yoktu. Siber ajan Hera’nın zayıflığa, acınmaya ya da geçmişin gölgelerine sığınmaya hakkı yoktu.

"Sorun yok Çisil," dedim, sesimi olabildiğince toparlayıp dudaklarımın kenarına hafif, zoraki bir tebessüm yerleştirerek. "Gerçekten... Sadece dün gecenin yorgunluğu, biraz da bahçedeki soğuk hava çarptı. İyiyim ben."

Çisil ikna olmamış gibi gözlerini kıstı ama üzerime gitmedi. Kolumdaki elini hafifçe sıkıp geri çekti.

Kapı eşiğinde dikilen Karam ise tek bir kelime bile etmeden ikimizin arasındaki bu sessiz fısıltıyı izliyordu. Bakışlarındaki o koyu, sorgulayıcı derinlik, pes etmediğini ve bahçede yarım kalan o konuşmanın peşini asla bırakmayacağını bas bas bağırıyordu.

Çisil’in dudaklarının arasından dökülen bu tek cümle, dinlenme odasındaki o gergin havayı bir anda dondurdu.
"Hava 9 derece Hera," dedi Çisil, sesindeki o yalın dürüstlükle gözlerimin içine bakarak. Bakışları bahçedeki yakıcı Ağustos güneşine, ardından benim "soğuk çarptı" yalanıma kaydı. Yüzünde ne bir yargılama vardı ne de alay; sadece yalanımı tek bir hamlede çürüten o katıksız gerçeklik duruyordu.

Dudaklarım hafifçe aralandı ama verecek tek bir mantıklı cevap bulamadım. 33 derece sıcaklıkta "soğuk rüzgâr çarptı" demek, gardıı darmadağın olmuş bir boksörün kontrolsüzce savurduğu boşa giden bir boşa sallamadan farksızdı.

Odadaki bot sesleri bir anlığına durulur gibi oldu. Altay elindeki elmayı ısırmayı bırakıp gözlerini bana çevirdi. Kapı eşiğinde gölgesi içeri düşen Karam ise bakışlarındaki o koyu, derin ifadeyle çenesini sıktı. Çisil’in bu cümlesi, arkasına saklanmaya çalıştığım o derme çatma bahaneyi güneşte eriyen kar gibi yok etmişti.

Gözlerimi Çisil’den kaçırıp önüme baktım. Titremesini bastırmak için cebime soktuğum ellerimi daha da sıktım.

"Sıcak çarptı o zaman," diye mırıldandım, sesimdeki o sarsılmaz siber ajan tonunu son anda toparlamaya çalışarak. "Ne fark eder? Kafam yoğun işte."

Çisil’in sesindeki o zorlamayan, tamamen anlayış dolu ve şefkatli ton içimdeki o sert kabuğu bir anlığına sızlattı.

"Anladım, anlatmak istemiyorsun," dedi Çisil, sesini biraz daha düşürerek. "Ama ne zaman istersen müsaitim Hera."

Gözlerimi yeniden ona çevirdiğimde yüzünde en ufak bir baskı ya da merak görmedim; sadece ihtiyaç duyduğumda sığınabileceğim güvenli bir liman teklifi vardı. Yıllarca yalnız savaşmaya, canı yandığında bile susmaya alışkın olan bedenim, bu katıksız desteğin karşısında ne yapacağını bilemedi.

Derin bir nefes alıp omuzlarımdaki o görünmez yükü hafifçe düşürdüm. Bu kez sığınacak bir yalan aramadım. Dudaklarımın kenarına yerleşen minnet dolu, samimi bir tebessümle başımı hafifçe salladım.

"Teşekkür ederim Çisil," dedim, sesimdeki o sert Bordo Bereli kalkanını bir kenara bırakıp sadece kendim olarak. "Biliyorum. Gerçekten sağ ol."

Çisil anlayışla gülümsedi ve üstelemeden yanındaki koltuğa geçip oturdu. O an, kapı eşiğindeki Karam’ın üzerimdeki o yoğun bakışlarının hafifçe yumuşadığını, ama aramızdaki o yarım kalan hesabın defterini henüz kapatmadığını çok iyi biliyordum.