Emrin Olur kitap kapağı

41. bölüm / 45

Emrin Olur

41. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Nidanur Yaman

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 41. Bölüm
  1. 1 1. Bölüm; 3. Kat, Son Sınıf.1.371 kelime
  2. 2 2. Bölüm; Nörolojik Kayıp.1.541 kelime
  3. 3 3. Bölüm; Melek Yüzlü Şeytan.1.471 kelime
  4. 4 4. Bölüm; Karakol Telaşı.1.956 kelime
  5. 5 5. Bölüm; Bu Halinle Bir Bok Yapamazsın!1.672 kelime
  6. 6 6. Bölüm; Ya Yoksa Kimsesi?1.425 kelime
  7. 7 7. Bölüm; Aramam Bir Daha.1.387 kelime
  8. 8 8. Bölüm; Altı Yaşındaydım.2.172 kelime
  9. 9 9. Bölüm; Belalı Hanım...2.213 kelime
  10. 10 10. Bölüm; Karamel2.516 kelime
  11. 11 11. Bölüm; Bitti Artık Yalın, Olan Oldu4.276 kelime
  12. 12 12. Bölüm; Plaka sahte!2.671 kelime
  13. 13 13. Bölüm; Çocukları Aldık!2.853 kelime
  14. 14 14. Bölüm; Boksörüm ben...3.049 kelime
  15. 15 15. Bölüm; Yiğit...3.480 kelime
  16. 16 16. Bölüm; Gel artık, küserim gelmezsen...3.493 kelime
  17. 17 17. Bölüm; Ceset yaklaşık iki günlükmüş...2.802 kelime
  18. 18 18. Bölüm; O gitti, ama sen buradasın...2.699 kelime
  19. 19 19. Bölüm; Abim yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?2.209 kelime
  20. 20 20. Bölüm; Abin yaşıyor...3.120 kelime
  21. 21 21. Bölüm: Kumru ve Altay3.721 kelime
  22. 22 22. Bölüm; Biz buradayız3.182 kelime
  23. 23 23. Bölüm; Altay'ım!3.649 kelime
  24. 24 24. Bölüm; Balıkların da yaşama hakkı vardır!3.888 kelime
  25. 25 25. Bölüm; Boksör Jr.3.919 kelime
  26. 26 26. Bölüm3.970 kelime
  27. 27 27. Bölüm3.974 kelime
  28. 28 28. Bölüm4.098 kelime
  29. 29 29. Bölüm5.085 kelime
  30. 30 30. Bölüm4.815 kelime
  31. 31 31. Bölüm5.228 kelime
  32. 32 32. Bölüm4.516 kelime
  33. 33 33. Bölüm5.235 kelime
  34. 34 34. Bölüm5.506 kelime
  35. 35 35. Bölüm5.613 kelime
  36. 36 36. Bölüm5.453 kelime
  37. 37 37. Bölüm5.144 kelime
  38. 38 38. Bölüm4.130 kelime
  39. 39 39. Bölüm4.750 kelime
  40. 40 40. Bölüm6.113 kelime
  41. 41 41. Bölüm6.004 kelime · Okuduğun bölüm
  42. 42 42. Bölüm5.891 kelime
  43. 43 43. Bölüm5.900 kelime
  44. 44 44. Bölüm5.366 kelime
  45. 45 45. Bölüm8.166 kelime

Dinlenme odasındaki o yoğun, nefes kesen yakınlığı geride bırakıp dışarı, karargahın serin bahçesine attım kendimi. İki yılın ardından ilk kez içimdeki fırtınanın biraz olsun dindiğini hissediyordum ama zihnim hâlâ Karam’ın bıraktığı o yakıcı sıcaklıkla doluydu. Biraz temiz havaya, zihnimi toplamaya kesinlikle ihtiyacım vardı.

Bahçenin ortasındaki taş sekiyi es geçip, kamelyanın altındaki ahşap banka doğru yöneldim. Tam oturacakken, bankın köşesinde bacak bacak üstüne atmış, ellerini cebine sokmuş sessizce etrafı izleyen Altay’ı fark ettim. Hakkari'nin o buz gibi ayazına aldırmadan öylece oturuyordu.

Adımlarımı ses çıkarmamaya özen duyarak ona doğru yönelttim. Tam yanındaki boşluğa otururken, "Burası tek başına düşünmek için fazla soğuk değil mi Altay?" diye mırıldandım.

Altay başını sesimin geldiği yöne çevirdi. Yüzündeki o sert, mesafeli ifade beni gördüğü an hafifçe yumuşadı, dudaklarında tanıdık, dostane bir tebessüm belirdi.

"Soğuk olması, düşüncelerimin gürültüsünü bastırıyor Hera," dedi Altay, sesindeki o hafif yorgun tonla. "İçerideki o koca adamların gürültüsünden sonra burası bana ilaç gibi geldi."

Hafifçe gülümseyip kollarımı göğsümde birleştirdim ve sırtımı bankın tahta sırtlığına yasladım. "Haklısın valla... İçerideki o iki inatçı bozkurtun davası bitmek bilmedi. Biri ötekinin çenesini sökmeye çalışıyor, diğeri 'gülüm' edebiyatı yapıyor. Kafayı yiyecektim."

Altay bu haline hafifçe kıkırdadı. "Karam’ın o hallerini görmek zor olmasa gerek. İki yıldır dağda, bayırda kulaklarını çınlattığımız adam gitti, yerine romantik bir şair geldi desene."

"Aynen öyle," diye iç çekip Hakkari'nin o gri ve kasvetli gökyüzüne kaldırdım gözlerimi. "Hâlâ şokundayım zaten. İki yıl önceki Karam'la uzaktan yakından alakası yok."

Bir süre dağların ardındaki o uçsuz bucaksız sessizliği izledik. Rüzgâr sert esiyor, karargahın bacalarından tütmekte olan dumanlar havaya karışıyordu. Havadan sudan, dağınik operasyon hatıralarından, iki yıl boyunca kimin nerede ne yaptığından bahsettik. Eski günlerin o tatlı ama hüzünlü hatıraları arasında kaybolurken, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştik.

Sohbetin en koyu yerinde, Altay ceketinin cebine uzanıp derin bir nefes almak için hafifçe doğruldu. O an, üniformasının omzundaki parıltı gözüme çarptı. Kaşlarım istemsizce çatıldı; dikkatle o sarı metal yıldızlara baktım.

"Dursana bir," dedim, elimle omzunu işaret ederek. Gözlerimi kıstım, birkaç saniye yıldızları inceledim. "Altay... Sen üsteğmen mi oldun lan?"

Altay sorum karşısında önce bir duraksadı, ardından sanki çok sıradan bir şeyden bahsediyormuş gibi tek omuzunu silkti. "Olduk şükür, zamanı gelmişti."

Yüzüme yayılan şaşkın ama bir o kadar da gururlu tebessümle başımı iki yana salladım. "Vay arkadaş... omuzuna yıldızları dikmişsin. Ben de üsteğmenim biliyor musun?" diye ekledim, sesimdeki o çocuksu heyecanla. "İki yıl uzakta kaldık diye herkes rütbe atlamış."

Altay bu halime gülerek başını salladı. "Biliyoruz herhalde Hera, dağda o rütbeyi alırken ne çektiğini de unutmadık."

Birkaç saniye daha eski günlerin tatlı hatıralarına gülüştükten sonra, Altay’ın yüzündeki o rahat ifade yavaşça ciddiyete bıraktı yerini. Eli tekrar ceketinin cebine gitti, biraz arandıktan sonra bulamayınca yüzünü buruşturdu.

"Hera..." dedi, sesinde hafif bir tereddütle. "Sigaran var mı?"

Elim refleks olarak ceketimin iç cebine gitti. Oradan çıkardığım sigara paketini ve çakmağı çıkarıp bir tane kendime, bir tane de Altay’a uzattım. Altay sigarasını alırken sessizce teşekkür etti, çakmağımı uzatıp ikimizinkini de yaktık. Duman havaya karışırken, paketi kamelyanın masasına bırakmak yerine doğrudan Altay’ın avucuna bıraktım.

Gözlerimi Altay’ın şaşkınlıkla açılan gözlerine dikip, sesimdeki o keskin ve kararlı tonla konuştum:

"Altay, bu sende kalsın," dedim. "Ben bırakacağım sigarayı. Günde üçten fazla sigara istersem verme sakın. Anlaştık mı?"

Altay, avucuna bıraktığım pakete ve ardından kararlı yüzüme bakarak önce bir duraksadı. Gözleri şaşkınlıkla açıldı, ardından yüzüne o sinir bozucu, alaycı ama bir o kadar da samimi sırıtış yerleşti.

Paketi parmaklarının arasında çevirip bana doğru sallayarak, "Hayırdır devrem," dedi, sesindeki o neşeli tınıyla. "Sizi bu ani aydınlanmaya ve kutsal göreve kim teşvik etti?"

Gözlerimi devirip başımı iki yana salladım, ama dudaklarımda oluşan o engel olamadığım tebessümü saklayamadım. "İçerideki o koca adam," diye mırıldandım, sesimde hem bir sitem hem de tarifsiz bir yumuşama vardı. "Sağ olsun, hayatımın her saniyesine müdahale etmeye yemin ettiği için sigaraya da el attı."

Altay kahkahasını tutamayarak başını geriye attı. "Vay anasını... Karam iki yılda patlayacağına demlenmiş desene! Adam resmen diplomat gibi savaşıyor." Paketi ceketinin iç cebine dikkatle yerleştirirken göz kırptı. "Tamamdır komutanım. Günde üçten fazla istersen benden dayak yersin, sigara değil. Anlaşılmıştır."

"Ee," dedim, merakla gözlerini kısarak Altay'ın yüzüne bakarken. "Kumru yüksek lisans yapmaya İstanbul'a gitmiş duyduğuma göre. Konuşuyor musunuz hâlâ?"

Altay'ın yüzünde anında aptalca ama bir o kadar da tescilli bir sırıtış belirdi. Gözleri parladı, istemsizce derin bir iç çekti. "Sevgilim o benim, konuşuyoruz tabii ki."

İçimdeki o muzip taraf hemen devreye girdi. Dayanamayıp kahkaha atarak iki elimle Altay'ın yanaklarını sıkmaya başladım. "Çok mu aşık oldun sen ya?" diye güldüm, başını iki yana sallarken. "Noldu bizim o her şeyle dalga geçen Altay'a? Dağın kurdu melankolik bir aşık olmuş!"

Altay ellerimi yanaklarından iterken sahte bir sinirle homurdandı, ama yüzündeki o sırıtış bir saniye bile solmadı. "Bırak lan, zibidi! Aşkın rütbesi mi var, görüyorsun halimizi."

"Tamam be," diyerek ellerimi iki yana açıp banktan kalktım, hafifçe esneyip başımı ovuşturdum. "Kalk hadi, revire gidelim. Başım ağrıyor benim, kesin şu dağın rüzgarından. İki tane ağrı kesici alalım da insanlığa geri döneyim."

Altay da benimle birlikte ayağa kalktı, ceketini üzerine çekiştirirken başıyla onayladı. Birlikte karargahın koridorlarına, revirin bulunduğu sol kanada doğru yürümeye başladık. Adımlarımız taş koridorda yankılanırken, havadaki o antiseptik ve ilaç kokusu yavaş yavaş burnumuza gelmeye başladı.

Revirin önüne geldiğimizde, Altay aniden duraksadı. Ayaklarım bir adım önde kalırken, başımı çevirip anlamayan gözlerle ona baktım. "Ne duruyorsun, gelsene," der gibi tek kaşımı kaldırıp dikildim karşısında.

Altay ellerini ceplerine sokup kapıya şöyle bir baktı, ardından hafifçe geriye çekilip başını salladı. "Sen gir, ben dışarıda bekliyorum."

Olduğum yerde kalakaldım. Yalnız kalma düşüncesi bir an için garip bir tedirginlik yarattı. "Ama ben yalnız başıma utanırım," diye mızmızlandım, sesimde istemsiz bir çocukluk tonuyla.

Altay gözlerini devirip derin bir nefes aldı. "Hera, salak mısın? Bir ilaç isteyip çıkacaksın kızım, ne utanması? Kimse yoktur zaten içeride, bu saatte kim hasta olacak?"

Omuzlarımı hafifçe düşürüp kapının kulübüne endişeyle baktım. "Ya birisi gelirse?"

"Biri gelirse öksürürüm ben. Sen gir, ilacını iste," dedi Altay, duvara yaslanıp kollarını göğsünde birleştirerek.

Omuz silkip kapının kulpunu aşağı indirdim ve revire adım attım. İçerisi buram buram tentürdiyot ve alkol kokuyordu. Beyaz sedyeler, sıralanmış ilaç dolapları ve metal tekerlekli masalarla kaplı odada ilk anda kimseden ses çıkmadı. "Kimse yok galiba," diye düşünüp derin bir nefes alarak masaya doğru iki adım attım ki...

Nöbetçi masasının arkasındaki sandalyeden devasa bir karartı aniden ayaklandı.

Gözlerimi kırpıştırıp karşımdaki adama baktığımda, başımdaki o sızı bir anda iki katına çıktı. Karam, elinde tuttuğu sağlık çantası ve dudağındaki taze bantla tam karşımda duruyordu.

"Yine mi sen?" dedim, gözlerimi devirerek. "Takip mi ediyorsun beni Yüzbaşı?"

Karam, elindeki çantayı masaya bırakıp o heybetli cüssesiyle bana doğru bir adım attı. Yüzündeki o patlak dudağa rağmen bakışlarındaki o katıksız, derin yoğunluk bir an bile azalmamıştı.

"Rastlantı diyelim güzelim," dedi, sesi göğsünden gelen o pürüzlü fısıltıyla dökülerek. "Sert çatışmadan çıkan adamın pansumanını yenilemeye geldim. Hayırdır, sen niye geldin?"

"Başım ağrıyor benim," dedim, kollarımı göğsümde birleştirip masanın kenarına yaslanarak. "Ağrı kesici almaya gelmiştim ama görüyorum ki nöbetçi sağlıkçı yerine sen varsın."

Karam hafifçe gülümsedi. Masanın üzerindeki kutulardan birine uzanıp içinden iki tane ağrı kesici hap çıkardı. Yanındaki sürahiden plastik bir bardağa su doldurup ikisini de bana doğru uzattı.

"Baş ağrısı iyidir," dedi Karam, gözlerimin en derin noktasına bakarak. "Aklında hâlâ benim olduğumun kanıtıdır."

Tam bardağı elinden alıp "Çok konuşma Yüzbaşı" diyecekken, revirin kapısı paldır küldür sonuna kadar açıldı. Altay dışarıda dalgın dalgın etrafa bakarken, kapının önünden geçen Baybars içeriye balıklama dalmıştı. Dalgınlığına gelen Altay öksürmeyi tamamen unutmuş, Baybars ise iki adım attıktan sonra ortada duran manzarayla öylece kalakalmıştı.

Baybars, elindeki dosyayı koltuğunun altına sıkıştırıp kafasını hafifçe yana eğdi. İkimize, özellikle de Karam’ın yüzündeki o sahiplenici ifadeye ve benim elimdeki su bardağına bakarak kahkahasını serbest bıraktı.

"Oooo!" dedi Baybars, sesindeki o neşeli alayla koridoru inleterek. "Hera, sevgiline pansuman mı yapıyorsun kız sen? Maşallah, karargahın kurdu hastabakıcıya dönmüş!"

Karam’ın kaşları aniden çatıldı, bakışları tehlikeli bir keskinlikle Baybars’a döndü. Ben ise elimdeki su bardağıyla öylece kalakalmış, yanaklarımın alev alev yandığını hissediyordum.

Yanaklarımda patlayan o sıcaklığı gizlemeye çalışarak hızla kendimi toparladım. Baybars’ın meraklı bakışları altında ne diyeceğimi bilemeyerek kekeledim:

"Yok, ne pansumanı ya... Ben şey yapacaktım. Ne yapacaktım? Karam, neden geldim ben? Sana söylemiştim az önce."

Karam, Baybars’ın o imalı sırıtışına tek bir saniye bile takılmadı. Aksine, dudaklarındaki o gıcık ve bir o kadar da tehlikeli tebessümle bana doğru bir adım daha yaklaştı. Gözlerindeki o muzip parıltı, durumu tamamen kendi lehine çevirmeye kararlı olduğunu bas bas bağırıyordu.

"Ne için gelmiştin...?" dedi Karam, sesini o pürüzlü, derin tonuna büründürerek. "Yanağıma merhem sürecektin, dudağıma da buz basacaktın. Değil mi sevgilim?"

Kapının pervazına yaslanmış olan Altay, durumu anladığı an kafasını ellerinin arasına alıp sessizce gülmeye başladı. O an Altay’a öyle bir bakış attım ki, bakışlarımdaki o "Seni revirin ortasında oymayanı sabaha çıkarayım" tehdidini en kör adam bile görebilirdi. Altay hızla bakışlarını kaçırıp duvara bakmaya başladı.

Hemen ardından yüzüme takabildiğim en sahte, en tatlı gülümsemeyi yerleştirip başımı Baybars’a çevirdim.

"Evet Komutanım," dedim, sesimdeki o mecburiyetten doğan yapmacık neşeyle. "Merhem sürecektim. Yüzbaşı’nın yaraları malum... Sahada hırpalanmış biraz, insani görevimiz icabı ilgileniyoruz."

Baybars bıyık altından kahkahasını bastırmaya çalışarak ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Anladım, anladım Hera. Görev kutsaldır, sakın aksatmayın," dedi, göz kırparak arkasını döndü. "Ben dışarıdayım, rahatınızı bozmayım genç çifti."

Baybars gülerek koridora çıkarken, Altay da arkasından panikle sıvışmaya çalıştı ama kapıdan çıkmadan önce bana öyle bir sırıtış attı ki, içimdeki cinnet katsayısı doruğa ulaştı.

Baybars ve Altay arkalarına bile bakmadan odadan tüyünce, kapının kapanma sesiyle birlikte sinirimi çıkarcak bir hedef aradım.

"Salak herif," diye arkalarından homurdandım, dişlerimin arasından fısıldayarak. "Bir öksüreceksin altı üstü. Götelek."

Hâlâ arkasından saydırdığım Altay'dan gözlerimi çekip öfkeli adımlarla masaya yöneldim. Masanın üstündeki tüplerden birini kaptığım gibi Karam’ın yanına dikildim. Öfkeyle kaşlarımı çatıp merhem tüpünü göğsüne doğru salladım.

"Sen niye yalan söylüyorsun ya?" diye çıkıştım, yüzümdeki kızıllığı gizlemeye çalışarak. "Ben ağrı kesici alıp gidecektim. Hem... ben niye senin yanağına merhem sürüyorum? Al kendin sür!"

Merhemi masaya sertçe bırakıp kollarımı göğsümde birleştirdim, başımı başka bir yöne çevirip huysuzca homurdandım. "Ben sana biraz kızıp gideceğim. Nerede bu ağrı kesiciler?"

Karam, öfkeden deliye dönmüş hallerimi tek bir kelime bile etmeden, yüzünde o aptal ve büyülenmiş tebessümle izliyordu. Hiç bozuntuya vermeden masanın çekmecesini açtı, içinden çıkardığı ağrı kesici kutusunu ve bir bardak suyu alıp tam önümde durdu.

"Kız, bağır, çağır güzelim," dedi, sesindeki o yumuşak ve meydan okuyan tınıyla. "Ama önce şu ilacını iç. Sonra istersen bütün karargahı başıma yıkabilirsin."

"Neyse, tamam," diye homurdandım, derin bir nefes alıp masadaki tüpü geri kaptım. "Ver süreyim merhemi de gidelim. Başımın ağrısı zaten tavan yaptı, bir de seninle uğraşmayayım."

Karam hafifçe geri çekilip sedyenin kenarına oturdu ama yüzündeki o dikbaşlı, inatçı ifade hiç geri adım atacak gibi durmuyordu. Parmağımın ucuna sıktığım kremi patlayan dudağının hemen yanına, moraran yanağına doğru sertçe bastırdım.

"Yavaş ol biraz Hera," dedi Karam, kaşlarını çatarak başını hafifçe geriye çekip. "Zımpara çekmiyorsun, merhem sürüyorsun. Yüzbaşıyız diye cildimiz de betondan yapılmadı herhalde."

"Çok bile kibarlık ediyorum sana Yüzbaşı!" dedim, parmağımı çekmeden merhemi daha da sert bastırarak. "Duvara toslamış gibi gelmişsin buraya, bir de bana narinlik dersi veriyorsun. Canın yanıyorsa otur kendin sür o zaman!"

"Lafa gelince 'bakmaya geldim' dersin, icraata gelince elin zımpara kâğıdı gibi," dedi Karam, gözlerini kısıp yüzünü buruşturarak. "Nasırlı elle pansuman mı yapılır Hera? Canımı yakıyorsun resmen."

Sözleri kulağıma çarptığı an dondum kaldım. Parmağımı yüzünden çekip ellerimi belime koydum, kaşlarımı çatıp tepesine dikildim.

"Git eli yumuşak olan birisini bul o zaman!" diye bağırdım, sesimdeki öfkeyi hiç saklamadan. "Sanki buraya senin pansumancın olmaya geldim! Bir ilaç alıp çıkacaktım, düştüğüm hale bak!"

Karam da oturduğu sedyeden hırsla ayağa kalktı. Devasa cüssesiyle tam karşıma dikilip elimdeki merhem tüpünü parmaklarımın arasından çekip aldı.

"Yahu ne başka birisi?" diye sö hissetti, sesindeki o inatçı ve çileden çıkmış tonla. "Bir merhem sürecektin, bin tane trip attın! Yok eli yumuşak olanmış, yok başkasıymış... Ver şu merhemi, ben sürerim kendi merhemimi! Senin yardımına kalan dünden razı olsun zaten!"

"Sür çok bilmiş Yüzbaşı, sür!" dedim, kollarımı göğsümde birleştirip arkamı dönerek. "Mümkünse bütün tüpü boşalt suratına!"

Kollarımdaki o kızgın, dikbaşlı tavrı hiç bozmadan arkamı döndüm. Topuklarımı sertçe taş zemine vura vura kapıya doğru adımladım. Kapının kulpunu kavrayıp dışarı çıkmak üzere tam çekecekken, arkamdan boğuk ve derinden gelen, dişlerin arasından sıkılan bir inleme yükseldi.

"Ağh... Tüh senin..."

Refleks olarak el hareketim dondum kaldı. Çıkışa adım atan ayağım geri çekildi. "Bana ne, gebersin gıcık herif" demek istiyordum ama içimdeki o lanet olası endişe ve alışkanlık yine baskın çıktı. Derin bir nefes verip hızlıca arkama döndüm.

"Ne oldu?" dedim, kaşlarımı çatıp omuzlarımı dikleştirerek. Sesimdeki o kızgın tonu korumaya çalışıyordum ama gözlerim anında yüzündeki yara izine kaymıştı.

Karam, elindeki merhem tüpüyle sedyenin kenarına hafifçe çökmüş, tek elini şakağına bastırıyordu. Gözlerini sıkıca kapatmış, dişlerini birbirine kenetlemişti.

"Hiç," dedi Karam, sesi pürüzlü ve güçsüz gelerek. Yüzünü benden kaçırmaya çalışıp başını yana çevirdi. "Bir şey yok Hera. Git sen. Ağrı kesicini aldın nasıl olsa."

"Karam, çocuklaşma," dedim, kapıyı kapatıp iki adımda yanına yaklaşarak. Bakışlarımı yüzünden ayırmıyordum. "Ne oldu diyorum sana? Parmağın mı çarptı patlak yere?"

"Merhemi süreyim derken dudağımın patlayan yerine denk getirdim işte," diye mırıldandı. Sesindeki o az önceki atarlı Yüzbaşı havasından eser kalmamıştı. Dişlerinin arasından derin bir nefes çekip şakağındaki elini indirdi. Dudağının kenarından hafif bir kan sızısı süzülüyordu. "Zaten Hazal davarı da tam çene kemiğinin üstüne vurmuş. Bastırınca zonkladı bir an."

"Bakayım," dedim, az önceki 'git eli yumuşak birini bul' kavgasını bir anda unutup önünde diz çöker gibi eğilerek. Uzanıp çenesini nazikçe yakaladım.

Gözlerini açıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Bakışlarında, 'sana yine yenildim' der gibi kabullenen, çocuksu bir teslimiyet vardı.

"Hani gidiyordun?" dedi kısık sesle, ama bu kez sesinde en ufak bir iğneleme yoktu.

Gözlerimi devirip elindeki merhem tüpünü parmaklarının arasından çekip aldım. "Çok konuşma da başını sabitle," diye söylenirken parmağımın ucuna azıcık krem sıktım. "Ayrıca... bir daha elime zımpara muamelesi yaparsan, o çeneni ben dağıtırım Yüzbaşı."

"Acıdı mı çok?" diye mırıldandım, fısıltıdan hallice bir sesle. Sesimdeki o az önceki hırçın, sert tondan eser kalmamıştı.

Parmağımın ucundaki kremi, dudağının kenarındaki o taze kanayan patlağa olabildiğince nazikçe, sanki dokunursam dağılacakmış gibi sürdüm. İçimdeki o dinmeyen endişe, hırsıma anında galip gelmişti.

Karam gözlerini bir anlığına kapatıp derin, pürüzlü bir nefes aldı. Yüzündeki o gerginlik yavaş yavaş gevşerken, gözlerini açıp doğrudan benimkilerle buluşturdu. Yüzündeki o inatçı Yüzbaşı maskesi tamamen düşmüş, yerini sadece bana bakan o sarsılmaz adama bırakmıştı.

"Acıdı..." dedi kısık, pürüzlü sesiyle. Ama gözlerindeki parıltı bambaşka bir şey mırıldanıyordu. "Ama yaranın acısından değil. Senin o elini çekmenden acıdı."

Gözlerimi devirmeye çalıştım ama yanaklarıma hücum eden o tanıdık sıcaklık yüzünden beceremedim. Parmağımı dudağının kenarından çekip merhem tüpünün kapağını kapattım. "Şımarma hemen Yüzbaşı. Bir merhem sürdük diye yine şairliğe bağlama."

Karam uzanıp bileğimi yakaladı. Canımı yakmayacak kadar nazik ama gitmeme de izin vermeyecek kadar kararlı bir tutuşla elimi kendi yanağına, az önce krem sürdüğüm yere doğru bastırdı. Avucumun içi onun kirli sakallarına ve sıcak tenine temas ettiğinde kalbimin ritmi yine altüst oldu.

"Ellerin zımpara gibi değilmiş," diye fısıldadı, dudakları avucumun hemen kenarına değecek kadar yakınımdan geçerken. "Buz tutmuş dağda insanın içini ısıtacak kadar yumuşakmış. Az önce yalan söyledim."

"Biliyordum zaten," dedim, sesimdeki o titremeyi saklamaya çalışarak. Elimi çekmeye yeltendim ama parmakları bileğimi daha da sıkı kavradı. "Bırak da gideyim artık Karam. Dışarıdaki o iki şapşal hâlâ kapının önündedir, yeni bir malzeme vermek istemiyorum onlara."

"Bırakmam," dedi Karam, gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan. "Bırakırsam yine benden kaçarsın diye korkuyorum."

Derin bir nefes aldım. Sesli, göğsümü kabartan ve içimdeki o heyecanı yatıştırmaya çalışan uzun bir nefes...

"Tamam, söz kaçmayacağım," dedim, sesimdeki o hafif titremeyi bastırmaya çalışarak. "Yani... şimdi kaçacağım çünkü Altay beni dışarıda bekliyor, kapıda öyle sazan gibi durduğu için gidip ona kızacağım. Ama sonra kaçmayacağım. Söz, gelirsen kaçmayacağım. Ama öyle dedim diye de sen zırt pırt hep yanıma gelme. Utanırım ben sonra... Tamam mı Karam?"

Karam’ın kaşları hafifçe havalandı, ardından göğsünü sarsan o derin, pürüzlü ve katıksız kahkaha revirin soğuk duvarlarında yankılandı. Dudağındaki yara sızlasa da umursamadı bile. Yüzüne yayılan o devasa, gözlerinin içi parıldayan tebessümle başını iki yana salladı.

"Pazarlığına kurban olayım senin," dedi Karam, sesi hâlâ gülerken pürüzlenerek. Bileğimi tutan parmaklarını yavaşça gevşetti ama elimi tamamen bırakmadan önce avucumun içine hafif, yakıcı bir öpücük kondurdu. "Tamam güzelim, anlaştık. Aşırıya kaçmadan geleceğim. Git hadi, dışarıdaki o kapı nöbetçisinin cezasını kes."

Karam’ın avucumun içine bıraktığı o sıcak öpücük hâlâ tenimi yakarken, hızla elimi çektim ve kızaran yüzümü gizlemek için hemen arkamı döndüm. Revirin ağır kapısını itip kendimi dışarı attığımda, buz gibi koridor havası yüzüme çarptı da biraz kendime gelebildim.

Tam karşımda, duvara yaslanmış, elindeki hayali bir şeyle oynayan ve yüzünde dünyaları fethedecekmiş gibi yayvan bir sırıtış olan Altay duruyordu. Beni gördüğü an sırıtışı iki katına çıktı.

"Ooo devrem, merhem seansı çabuk bitti?" dedi, sesindeki o katıksız muziplikle.

Hiç vakit kaybetmeden yanına fırladım. Eli ayağına dolanmaya vakit kalmadan, kolunun iç kısmındaki o hassas eti parmaklarımın arasına alıp var gücümle cimcikledim.

"Ah! Ulan Hera, ne yapıyorsun be!" diye bağırdı Altay, kolunu geriye çekmeye çalışarak.

"Niye öksürmüyorsun ulan sen?!" dedim, kaşlarımı çatıp hırsla tepesine dikilerek. "Sana 'biri gelirse öksür' demedim mi ben dingil? Baybars içeri bodoslama daldı, rezil oldum adama! Sen kapıda ne bok yemeye bekliyorsun orada?"

Altay bir yandan canının acısıyla kolunu ovuşturuyor, bir yandan da kahkahasını tutmaya çalışarak geriye doğru adımlıyordu. "Kızım dalmışım, ne bileyim ben Baybars Komutanın nöbetçi gibi reviri turlayacağını! Hem fena mı oldu? Karam Yüzbaşımın yaralarına devalar olmuşsun, adamın yüzünde güller açıyordu ben en son baktığımda."

"Altay, bak yemin ederim o omuzundaki yıldızları tek tek söker, sana yediririm!" diye tehdit savurdum ama dudaklarımın kenarındaki o kıvrılmaya ben de engel olamıyordum. "Yürü, revir önünde turlama daha fazla. Bir de seninle uğraşmayayım."

"Tamam tamam, vurma artık!" dedi Altay, ellerini havaya kaldırıp sırıtarak önden yürümeye başladı. "Ama o sigara paketi bende kaldı, unutma. Günde üç tane! Yüzbaşıya sözün var, arkasındayım o kararın!"

"Onun da bana sözü var," dedim, sesime yapmacık bir ciddiyet vermeye çalışarak ama gözlerimin içindeki o yumuşak parıltıyı engelleyemeden. "Onu da elinde sigarayla görürsen bizzat uyaracaksın, tamam mı? 'Hera Komutanın emridir' de, çök tepesine. Öyle kendine gelince bana kural koymak yok, ikimiz için de geçerli."

Altay duydukları karşısında başını geriye atıp kıkırdadı. Koridorda adımlarımız eşzamanlı olarak yavaşlarken, o devasa kolunu uzatıp samimiyetle omzuma attı. Yükünü üzerime vermeden, tam bir dost sıcaklığıyla beni kendine doğru çekip yürümeye devam etti.

"Karşılıklı aşk diyorsun yani?" dedi, yüzündeki o sinsi, neşeli sırıtışla başını bana doğru eğerek. "Vay be... Dağların sert adamı Karam Yüzbaşı ile bizim inatçı Hera Üsteğmen. Karargahta resmen yeni bir çağ başlıyor devrem, haberin olsun. Adam seni gördüğü an askeri disiplini falan bir kenara bırakıyor, gözlerinin içi gülüyor resmen."

Gözlerimi devirip dirseğimle hafifçe kaburgasına vurdum ama kolunu omzumdan çekmedim. Hakkari’nin o dondurucu soğuğunda, koridorun taş zemininde ilerlerken onun bu dostane yakınlığı, az önce revirde yaşadığım o yangını biraz olsun yatıştırmıştı.

"Saçmalama Altay," diye mırıldandım, başımı yana eğip onun koluna yaslanırken. "Ne aşkı ya... Sadece... iki yılın ardından her şey çok hızlı gelişti. Kafam çorba gibi zaten. Bir de senin o sığırlığın yüzünden Baybars Komutana malzeme verdik. Adam kimbilir kaç gün dilinden düşürmeyecek bizi."

"Hiçbir şey olmaz," dedi Altay, sesini biraz daha yumuşatarak. "Baybars Komutan durumun farkında zaten, sadece takılıyor. Hem sana bir şey söyleyeyim mi? Karam’ın gözlerindeki o ifadeyi iki yıldır kimse görmedi bu karargahta. Adam dağda kayanın üzerinde yatarken bile bu kadar huzurlu bakmıyordu. Hak etmişsiniz siz bu mutluluğu, biraz tadını çıkar sadece. İnat etmeyi bırak artık."

"İnat etmiyorum ki..." diye fısıldadım, kendi kendime söylenir gibi. "Sadece korkuyorum işte. Yine bir şeyler yarım kalırsa, yine bir şey olursa diye..."

Altay omzumu hafifçe sıktı, adımlarını durdurup bana baktı. Yüzündeki o dalgacı ifade tamamen silinmiş, yerini gerçek bir dostun korumacı bakışlarına bırakmıştı. "Hepsini atlattınız Hera. Artık ikiniz de buradasınız. Karam Yüzbaşı o dağları delip geldi senin için, sen de az önce o adama kıyamayıp geri döndün. Gerisini düşünüp de kafanı yorma."

Derin bir nefes alıp başımla onu onayladım. "Haklısın galiba..." dedim, dudağımın kenarında beliren samimi bir tebessümle. Sonra ciddiyetimi hızla toparlayıp işaret parmağımı yüzüne doğru salladım. "Ama bu durum senin o öksürme görevini yüzüne gözüne bulaştırdığın gerçeğini değiştirmez devrem! O sigara paketini de sıkı tut, bir tanesinden fazla istersem verme."

Altay gülerek cebini pat patladı. "Merak etme komutanım, emanetin bende emniyette. Hadi gel, dinlenme odasına geçelim de sana bir çay söyleyeyim, başının ağrısı tamamen geçsin."

Adımlarımız dinlenme odasına giden koridorda yavaşladı, sonra tamamen durdu. Altay’ın omzumdaki kolu gevşerken, içimde uzun zamandır biriken, göğsümü kabartan ve nefesimi kesen o kara bulut aniden patladı. Bakışlarım koridorun soğuk, gri zeminine çakılı kaldı.

"Altay..." dedim, sesimdeki o kırılganlık ve çaresizlik anında gün yüzüne çıkarak. "Korkuyorum. Her sevdiğimle arama mesafe giriyor. Hatta mesafeler... Annemi çok severdim, her şeye rağmen çok severdim onu. Ama bak, yok işte. Sonra Yiğit... İki gün onu yalnız bıraktım, neden? Ergence triplerim yüzünden. O beni düşünürken benim o gereksiz öfkem yüzünden terk ettim evi. Şimdi nerede? Mezarda. Ya Karam'a da aynısı olursa? Karam'ı geçtim Altay, sana? Ya sana da bir şey olursa? Ya birinize bir şey olursa?"

Gözlerimden süzülmek üzere olan o sıcak damlayı gizlemek için başımı hızla yana çevirdim ama Altay hareketlerimi kaçırmadı. O neşeli, dalgacı adam bir anda yok oldu. Yüz hatları sertleşti, kaşları çatıldı. İki eliyle birden omuzlarımdan tutup beni tam karşısına dikti.

"Bana bak Hera," dedi, sesindeki o sert ama bir o kadar da sarsılmaz korumacılıkla. "Ne saçmalıyorsun sen kızım? Ne olacak bize? Dağ gibi adamlarız biz, ne olacak bize?!"

Gözlerinin içine bakmaya korkarak başımı eğmeye çalıştım ama omzumu daha sıkı kavradı, gitmeme izin vermedi.

"Annen seni bıraktıysa... abin burada!" diye çıkıştı, adeta zihnime kazımak ister gibi tane tane konuşarak. "Yiğit mezardaysa... biz buradayız! Belki hiçbirinin yerine geçemeyiz, biliyorum... Ama buradayız Hera! Hepimiz buradayız. Karam da burada, Baybars da burada, ben de buradayım! Hiçbir yere de gitmiyoruz, hiçbir güç de bizi senden söküp alamaz. Anladın mı beni?"

Gözlerimin içine o kadar net ve güçlü bakıyordu ki, kurduğu her kelime içimdeki o zehirli korkuyu yavaş yavaş kabuğuna çekilmeye zorladı.

"O yüzden o kafandaki felaket senaryolarını hemen silip atıyorsun," dedi sesini biraz daha yumuşatarak ama ciddiyetinden bir gıdım bile ödün vermeden. "Karam da ben de bu dağları ezberledik. Bize hiçbir şey olmaz. Sadece birbirimize tutunacağız, o kadar."

Gözlerimden akmak için direnen o tek damla yaş, Altay’ın bu sarsılmaz duruşu karşısında yanağımdan süzülüp gitti. Eliyle yanağımdaki o sıcak izi nazikçe sildi, ardından başımı kendine çekip alnıma derin, abice bir öpücük kondurdu.

"Bir daha da 'ya birinize bir şey olursa' lafını duymayacağım senin ağzından," diye mırıldandı, sesi bu kez yumuşacık bir güven veriyordu. "Biz bu üniformayı giyerken birbirimize canımızı emanet ettik Hera. Karam Yüzbaşı seni yalnız bırakmamak için Azrail’le bile iddiaya girer, gelmiş geçmiş en inatçı adam o. Ben de senin peşini bırakmam. O yüzden o güzel kafanı böyle düşüncelerle yorma artık."

Derin bir nefes alıp omuzlarımı düşürdüm. İçimdeki o amansız fırtına, Altay’ın tek bir kelimesiyle, o abice korumacılığıyla durulmuştu. Elimle gözlerimi silip yüzüme yarım bir tebessüm yerleştirdim.

"Tamam..." dedim, sesimdeki pürüzü temizlemeye çalışarak. "Sağ ol Altay. İyi ki varsın devrem."

"Sen de iyi ki varsın kızım," dedi, tekrar kolunu omzuma atıp beni yürütmeye başlayarak. "Hadi bakalım, gözlerini kurula da içeri geçelim. Karam Yüzbaşı ağladığını görürse 'Altay kızıma ne yaptın' diye beni karargahın bahçesinde şınav pozisyonuna çeker. Adamın zaten canı burnunda."

Birlikte koridorun sonundaki dinlenme odasının kapısına ulaştığımızda, içimdeki o ağır yükün yerini tarifsiz bir huzur almıştı. Kaybettiklerimin acısı hiçbir zaman silinmeyecekti ama arkamda, yanımda duran bu dağ gibi adamların varlığı, bana yeniden nefes aldığımı hissettiriyordu.

Kapıyı açıp içeri adım attığımızda, masada oturan Karam’ın bakışları anında bize döndü. Gözleri ilk olarak Altay’ın omzumdaki koluna, sonra da benim yüzüme kaydı. Bakışlarındaki o koruyucu, keskin ama bir o kadar da derin şefkat, bana verdiğim sözü ve artık hiç kimsenin bir yere gitmeyeceğini bir kez daha fısıldadı.

Karam’ın o keskin, sorgulayan bakışlarını üzerimde hissettiğimde, bu kez gözlerimi kaçırmadan dudaklarımı sıcacık bir tebessümle kıvırdım. Yüzümdeki o kaçamaksız, huzurlu gülümseme Karam’ın gözlerinin ortasındaki o sert ifadeyi anında eritti; bakışları yumuşadı, dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.

Onun bu halini arkamda bırakıp, Altay’la birlikte odanın ortasındaki geniş deri koltukta oturan Yalın’ın yanına doğru adımladım. Kendimi Yalın’ın yanındaki boşluğa bıraktığımda, Altay da diğer tarafıma geçip rahat bir tavırla koltuğa kuruldu.

Yalın, gelişimizle birlikte elindeki dosyayı masaya bıraktı. Yüzünde beliren o muzip abi gülüşüyle uzanıp parmaklarını saçlarımın arasına geçirdi ve başımı iyice sallayarak saçlarımı darmadağın etti.

"Kız, naber?" dedi Yalın, sesi neşeyle çınlayarak. "Yüzünde güller açıyor mübarek. Mutlu muyuz bugün?"

Saçlarımı onun elinden kurtarmaya çalışıp gülerek geriye çekildim, dağılan tutamları düzeltmeye çalışırken bakışlarımı odada gezdirdim. "İyiyim be, çay içmeye geldik işte! Ne gül açması?"

Tam o sırada dinlenme odasının kapısına yaslanmış, elindeki çay bardağından yudum alan Baybars arkadan gür bir kahkaha patlattı. Bardağı masaya doğru uzatıp kafasını sallarken bıyık altından sırıtıyordu.

"Açmasın mı Yalın?" dedi Baybars, sesindeki o imalı alayla odayı çınlatarak. "Kızcağız az önce revirde vatana, millete ve Yüzbaşıma şifa dağıtıyordu. Moral depoladı tabii, açar güller de papatyalar da!"

Karam masanın başından Baybars’a öyle bir bakış attı ki, normalde adamı ayakta dondururdu ama Baybars hiç oralı olmadan çayından bir yudum daha aldı. Yalın ise duyduklarıyla gözlerini kocaman açıp bir bana, bir masada oturan Karam’a baktı, ardından saçlarımı bir kez daha karıştırıp kahkahayı bastı.

Yalın’ın bu sözleri odanın ortasına pat diye düşmesiyle birlikte masadaki çay kaşıklarının tıkırtısı bile kesildi.

"Ben anlamıştım zaten komutanım," dedi Yalın, göğsünü kabartıp sanki büyük bir istihbarat başarısı elde etmiş gibi gururla. "Vallahi dün Demiralp'le konuştuk biz bu konuları. Var komutanımla Hera'nın arasında bir şey dedik. Hatta ben dedim, adam iki yıldır dağda taşta Hera diye demleniyor, bu iş burada bitmez dedim!"

Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Saçlarımı düzelten elim havada asılı kalırken, "Yalın!" diye cırladım, bacağıyla dizimin birleştiği yere sertçe bir yumruk indirerek. "Çene çalma da sus! Ne konuşuyorsunuz siz aranızda arkamdan?"

Yalın bacağını tutup "Ah! Kızım timde kimse laf ettirmiyor ki zaten, tespit yaptık şurada!" diye sızlanırken, kapının yanındaki Baybars çayından dev bir yudum daha alıp neşesini katladı.

"Bak sen şu Demiralp ile Yalın’a," dedi Baybars sırıtarak. "Sahi istihbaratçılar gibi çalışmış adamlar. Karam, senin tim seni çözmüş koçum, boşuna saklamaya çalışma."

Masanın başında oturan Karam, dirseklerini masaya dayayıp ellerini kenetledi. Bakışları önce bacağını oğuşturan Yalın’a, sonra da bardağıyla keyif çatan Baybars’a kaydı. Dudaklarının kenarında beliren o tehlikeli ama keyifli tebessümle geriye yaslandı.

"Bak sen..." dedi Karam, sesi o pürüzlü, kendinden emin tonuyla odayı doldururken. Bakışlarını doğrudan bana çevirdi, gözlerinin içi gülüyordu. "Demiralp ile Yalın demek teşhisi koydu... E haksız da sayılmazlar hani."

"Karam!" dedim, yanaklarımın alev aldığını hissedip gözlerimi devirerek. "Sen de çanak tutma şunlara!"

Altay yanımda koltuğa iyice gömülmüş, gülmekten katılarak kolun kenarını yumrukluyordu. "Devrem pes et artık," diye fısıldadı kulağıma doğru. "Tüm karargâh arkandan düğün konvoyu düzmüş, senin hâlâ haberin yok!"

Tam o sırada odanın kapısı tekrar açıldı ve içeri elinde bir dosya klasörüyle Demiralp girdi. Hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi adımlayıp doğrudan Yalın’a doğru yöneldi.

"Yalın, şu dünkü devriye raporunu masaya bıraktım, bir kontrol et de..." derken sözü yarıda kesildi.

Gözleri koltukta oturan bana kaydı, ardından masanın başından bana bakmakta olan Karam’a... İkimizin arasındaki o bakışmayı, odadaki o muzip havayı anında fark ettiği an Demiralp’in gözleri kocaman açıldı. Yüzünde beliren o zafer kazanmış komutan edasıyla bir anda kolunu havaya kaldırdı.

"Aha!" diye bağırdı Demiralp, heyecanla Yalın’a dönerek. "Yalın, dedik! Vallahi dedik biz! Bakışlara bak, teşhisimiz nokta atışıymış!"

Yalın sadece başını geriye atıp büyük bir keyifle gülmekle yetindi, "Ben sana ne dedim kardeşim!" gibisinden Demiralp’e göz kırptı.

Yanaklarım yeniden alev alırken daha fazla sessiz kalamadım. Koltukta doğrulup kaşlarımı çatarak doğrudan Demiralp’e lafı yapıştırdım:

"Senin de sevgilin var Demiralp! Biz sana diyor muyuz 'anlamıştık' diye? Üstelik ben Çisil ve seni ilk gördüğümde zaten liseli aşık çiftlere benziyordunuz! Utanmasanız karargâhta el ele tutuşup gezecektiniz!"

Bu sözlerim üzerine odada adeta bir bomba patladı. Baybars kahkahasını tutamayarak çayını neredeyse püskürtüyordu, Altay ise koltukta gülmekten iki büklüm olmuştu.

Demiralp bir anda neye uğradığını şaşırıp bocaladı. Yüzü saniyeler içinde kıpkırmızı kesilirken elindeki dosyayı göğsüne doğru sıkıştırdı. "Hera Üsteğmenim... Ne alakası var şimdi Çisil'le? Biz görev bilinciyle..." diye kekelemeye başladı.

Masanın başındaki Karam ise arkasına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş halde neşeyle izliyordu bu manzarayı. Dudaklarının kenarındaki o mağrur tebessümle Demiralp’e baktı. "Ne oldu Demiralp?" dedi Karam, sesi o pürüzlü keyifle tınlayarak. "Bozkurt timinin ilk kadın üsteğmenini diline dolarken iyiydi, sert kayaya çarptın sanki?"

Demiralp bakışlarını kaçırıp öksürdü, Yalın ise onun bu çaresiz haline bakıp masayı yumruklayarak gülmeye devam etti. Odadaki o ağır, kasvetli dağ havası, bir anda yerini sıcacık bir aile meclisine bırakmıştı.

Odada yükselen o neşeli gürültü, Baybars’ın kahkahası ve Demiralp’in kızarmış yüzüyle devam ederken, gözlerim masadaki çay bardaklarından sıyrılıp odanın daha az ışık alan, kuytu köşesine kaydı. Köşedeki geniş deri koltuğun üzerine bir fırtına sonrası devrilmiş gibi uzanmış, boynunu koltuğun kolçağına garip bir açıyla yaslamış bir karartı çarptı gözüme.

Mete...

Üzerindeki askeri parkaya sıkı sıkıya sarınmış, bir elini göğsünün üzerinde birleştirmiş, diğer elini ise koltuktan aşağı salıvermişti. Göğsü düzenli ve derin bir ritimle kalkıp iniyor, karargahı inleten o laf sokmalardan, kahkahalardan ve çay kaşığı seslerinden zerre kadar etkilenmeden, derin bir uykunun kollarında süzülüyordu. Nöbetin ya da operasyonun yorgunluğu omuzlarına nasıl çöktüyse, dünyayla bağını tamamen koparmıştı.

Oğlanın o savunmasız, pestili çıkmış halini gördüğüm an içimdeki o atarlı tını bir anda eriyip gitti. İşaret parmağımı hızla dudaklarıma götürüp başımı hafifçe öne eğdim.

"Şşşt... Durun bir dakika," diye fısıldadım, sesimi olabildiğince kısarak. Yüzümdeki o az önceki hırçın ifade yerini korumacı bir dikkat e bırakmıştı. Başımı köşeye doğru sallayıp arkamdakilere döndüm. "Sessiz olun biraz... Uyuyor çocuk, uyandırmayın."

Benim bu bir anda anne şefkatine bürünen halime, yanımdaki Altay daha fazla dayanamadı. Ağzını kapatarak boğuk bir kıkırdama koyuverdi. Gözlerini devirip koltukta uyuyan Mete’ye, sonra da bana baktı.

"Karargaha bomba düşse uyanmaz be bu," diye fısıldadı Altay, sesindeki o muzip neşeyle. "İki gündür gözünü kırpmadı kızım. Şu an yanındaki patlasa, 'biraz daha sağa kayın' der uyumaya devam eder, sen neyin fısıltısındasın?"

Yine de odadaki o hırçın hava, yerini koltukta mışıl mışıl uyuyan bir askerin huzuruna bıraktı. Karam masanın başından Mete’ye bakıp dudaklarında belli belirsiz bir tebessümle başını sallarken, Baybars da çay bardağını masaya daha sessiz bir hareketle bıraktı.

Gözlerimi köşede mışıl mışıl uyuyan Mete’den çekip Karam’a çevirdiğimde, bakışlarının çoktan üzerimde çakılı kaldığını fark ettim. Dudaklarıma yayılan o kendiliğinden, sıcak tebessüm onun da yüzündeki o katı çizgileri bir anda eritti. Revirdeki o hırçın atışmamızın, avucumun içine bıraktığı o yakıcı öpücüğün izi hâlâ aramızda görünmez bir köprü gibi uzanıyordu. Kimsenin fark edemediği o sessiz, derin frekansta birbirimize bakarken, dinlenme odasının ağır ahşap kapısı sertçe sarsılarak açıldı.

İkimiz de refleksle kapıya döndük.

İçeri giren, adımlarından bile asker olduğu okunan abim Hazal Yankı’ydı. Postalları taş zeminde ağır bir ses bırakırken, omuzlarındaki yorgunluğu bir kenara fırlatmak ister gibi doğrudan Karam’ın tam karşısındaki ahşap sandalyeye doğru yürüdü. Kendini sandalyeye bıraktığında, gözleri bir anlığına bana kaydı. Yüzümdeki tebessümün genişlediğini görünce kaşlarını hafifçe çatar gibi oldu ama bu, bir abinin o klasik, korumacı huyu yüzündendi. Gözlerini hızla benden çekip Altay’ın yanında, koltukta rahat bir tavırla kaykılmış olan Baybars’a dikti.

"Baybars, gidiyormuşsun lan yarın," dedi Hazal, sesindeki o yorgun ama dostane tınıyla.

"Gidiyorum valla, iş güç. İzin de bitti," dedi Baybars, elindeki boş çay bardağını masaya bırakıp omuzlarını silkerken.

Yüzündeki o neşeli, muzip ifadenin arkasında, gökyüzünün o amansız disiplinini taşıyan bir adam duruyordu aslında. Kara kuvvetlerinin çamuruna, dondurucu Hakkari ayazına ve taşlı patikalarına tezat; Baybars binlerce feet yükseklikte, bulutların arasında F-16 kokpitinde rüzgârla yarışan bir savaş pilotuydu. O çelik kanatların arkasına geçtiğinde karargahtaki o takılmalarından eser kalmaz, yerini gürleyen bir jet motorunun soğukkanlılığına bırakırdı. Hakkari’deki bu kısa nefes molası, gökyüzündeki o yıpratıcı mesaisinin ardından ona bir nevi kara sığınağı olmuştu ama şimdi göğe, ait olduğu o sonsuz maviliğe geri dönme vaktiydi.

Hazal sandalyesinde hafifçe geriye yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. "Uç bakalım Yüzbaşı," dedi bıyık altından gülümseyerek. "Biz yine buralarda dağla, taşla, bu atarlı Bozkurtlarla uğraşalım. Sen yüksekten izlersin bizi."

Baybars başını geriye atıp kısa bir kahkaha fırlattı. "Dağla taşla uğraşmak yine iyi Hazal," derken gözlerini muzipçe bana ve Karam’a kaydırdı. "Asıl karargâhtaki bu pembe diziyi kaçıracağıma yanıyorum ben. Yarın gidiyorum, tam da olaylar kızışmışken! İnsan bir bölüm daha izletir öyle yollar adamı."

"Baybars!" diye uyardım hemen, kaşlarımı çatıp tehditkâr bir edayla ona bakarak.

Karam ise masanın arkasında istifini hiç bozmadı. Şifalı ellerimden nasibini almış yanağındaki hafif kızarıklık ve dudağındaki bantla son derece heybetli duruyordu. "Gözün arkada kalmasın Pilot," dedi Karam, sesi o pürüzlü, derin tonuyla odayı kaplarken. "Biz diziyi de çekeriz, finale de taşırız. Sen kendi çelik kanatlarına bak, sağ salim in kalk yeter."

Odada kısa bir an dostane bir sessizlik oldu. Görev yerlerine dönmek, helalleşmek, her an teyakkuzda yaşamak bu üniformanın en değişmez kuralıydı. Her kahkaha, her takılma sebenarnya bir sonraki operasyonun gölgesinde verilmiş kısa bir mola gibiydi.

Altay, omzunu Baybars’ın omzuna hafifçe vurarak ortamdaki o hafif buruk havayı dağıttı. "Yine iyisiniz valla komutanım. Gidiyorsunuz da bizim gibi Hera Üsteğmen’in sigara zabıtalığına takılmayacaksın."

Hazal’ın bakışları anında Altay’a, ardından bana döndü. "Ne sigarası?"

Yanaklarıma yine o tanıdık sıcaklık hücum ederken fısıldadım: "Hiç... Altay saçmalıyor işte abi, bakma sen ona."

Gözlerimi abime dikip tek kaşımı kaldırdım. "Abi, kaç yıllık görevden geldin. Senin iznin yok mu ya? Gidip otursana evinde?"

Hazal Yankı, yüzündeki o sert asker ifadesini bozmadan bana baktı, ardından hafifçe sırıtarak ellerini boynunun arkasında birleştirdi. "Ev mi? Kızım, benim evim bu karargâh, ppostallarımın değdiği her yer memleket. Hem ben evde ne yapacağım? Sizin gibi birbirini yiyen çiftleri izlemek varken eve kapanıp dinleneceğimi mi sandın?"

Karam, Hazal’ın bu lafına karşılık dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümserken, gözleri yeniden benim üzerime kaydı.

Baybars ise ayağa kalkıp ceketini düzeltti. "Haklı adam, Hera. Bizimkinin evde huzuru mu var? Burada en azından aksiyon var, adrenalin var." diyerek gülerek araya girdi. "Neyse beyler, sabah erken kalkacağım. Hazırlıklar bitmedi, ben kaçar. Sizin bu aşk dramınızı yarın uçaktan indirken dağlara taşlara anlatırım artık."

Kollarımı göğsümde kavuşturup başımı hafifçe yana eğdim ve abime dik dik baktım. "Daha birkaç saat önce bu 'izlemeye doyamadığın' adamı yumrukluyordun sen ya!"

Odada kısa bir an derin bir sessizlik oldu, ardından Altay dayanamayıp kahkahayı patlattı. Baybars tam kapıdan çıkarken olduğu yerde durdu ve sırıtarak arkasına döndü.

Hazal Yankı ise hiçbir şey olmamış gibi yüzünü sıvazlayıp kafasını salladı. "O yumruk meselesi teknik bir detay, Hera Üsteğmen. Görev stresi, anlarsın ya..." derken Karam’a doğru imrâlı bir bakış attı. "Hem biz Karam'la dostluğumuzu önce yumrukla pekiştiririz, sonra çay içeriz. Değil mi komutanım?"

Karam, yanağındaki hafif morluğa rağmen o karizmatik gülüşünü serbest bırakarak başını salladı. "Öyledir Yankı Yüzbaşı. Arada tansiyonun yükselmesi sevgi bağlarını kuvvetlendirir."

Baybars kapıdan çıkarken arkasından seslendi: "Yarından sonra pembe dizinin başrolü eksik kalacak ama idare edin artık!" Kapı kapanırken odadaki neşeli tansiyon yerini yeniden o yumuşak, huzurlu havaya bıraktı.

Baybars tam kapıdan çıkmak üzereyken Karam’ın o derin, tok sesi odayı doldurdu.

"Başrol mü?" dedi Karam, hafifçe öne doğru eğilip kollarını masaya yaslayarak; gözlerinde o keskin ama eğlenceli pırıltıyla Baybars’a bakıyordu. "Senden olsa olsa şu çapkın yan karakterlerden olur Bars. Ana karakterin en yakın arkadaşlarından olan."

Baybars durduğu yerde irkildi, elini kalbine koyup sahte bir hayal kırıklığıyla yüzünü buruşturdu. "Eyvah! Kalbimden vurdun Karam. Yan karakter mi? Ben bu dizinin reytingini tek başıma sırtlıyorum baksana! Romantik komedinin omuzlarında yükselen o sempatik kankayım ben, kıymetimi bilmiyorsunuz."

Altay koltuktan doğrulup gülerek başını salladı. "Haklı valla komutanım, Baybars komutanımdan üç bölüm görünüp sonra 'Benim Amerika’da işlerim çıktı' diyerek diziden ayrılan o havalı kuzen olur."

Baybars gülerek elini havada salladı. "Neyse ki benim sahnelerim hep yüksekte, bulutların arasında geçiyor; sizin bu karargâhtaki dedikodu ve yumruk seanslarınıza katlanmak zorunda kalmıyorum. Hadi, yarın uçuşum var, sabah erkenden pistte olacağım. Beni arkamdan çekiştirmeyi bırakın da yolcu edin bari!" derken kapıyı açıp koridora adım attı. Aradan saniyeler geçtikten sonra sesi dışarıdan yankılandı: "Bu arada dizinin sezon finalini kaçırırsam üzülürüm, benden söylemesi!"

Baybars’ın gürültülü vedasının ardından odadaki gerilim tamamen dağılmış, yerini sıcak ve tanıdık bir asker muhabbetine bırakmıştı.

Hazal, kardeşine takılmanın verdiği o keyifle gözlerini bana çevirdi, ardından tekrar Karam’a baktı. "Neyse," dedi abim, oturduğu sandalyede rahatça gerinerek. "Bizimkinin arkasından atıp tutuyoruz ama yarın öbür gün bu karargâhta binbaşı rütbelerini takıp dolaşmaya başladığında yine ilk bu çapkın pilotun kulaklarını çınlatırız."

Karam, Hazal’ın bu sözünü onaylarcasına başını salladı. "Öyle... Zaman çabuk geçiyor, Yankı. Bir bakmışsın omuzlardaki yükler artmış, sorumluluklar katlanmış. Ama şurası kesin; bu karargâhta kim binbaşı olursa olsun, şu an aramızdaki bu bağ ve dağlardaki o duruşumuz hiç değişmeyecek."

O an Karam’la gözlerimiz yeniden buluştu. Aralarındaki o rütbe hesapları, gelecekteki terfiler, dağın doruklarındaki o keskin rüzgârlar ve operasyon planları bir an için uçup gitti; geriye sadece birbirimizin gözlerinde bulduğumuz o sığınak kaldı.

Altay, ikimizin arasındaki o sessiz bakışmayı yakalayıp sinsice gülümseyerek araya girdi: "Komutanım, binbaşı falan olunca bu romantik bakışmalara karargâh kanunnamesince yasak geliyor mu, yoksa üsteğmen seviyesinde serbest mi?"

Karam, Altay’ın bu lafına karşılık ciddiyetle kaşlarını kaldırdı ama dudağının kenarındaki o kaçamak tebrik edası saklanamıyordu. "Onu rütbeyi aldığımız gün kararlaştırırız Altay Üsteğmen. Ama şimdilik senin bu çenebazlığına verilecek en iyi ceza, yarınki sabah tırmanışında en önde yürümek."

Altay’ın yüzündeki o neşeli sırıtış anında solarken, odadakiler bu duruma kahkahayla karşılık verdi. Ben de abimin ve Karam’ın arasında, bu çelik yürekli adamların omuz omuza verdiği o dostluğa bakarken içimdeki huzurun büyüdüğünü hissettim. Gökyüzü Baybars’ı çağırıyordu, dağlar ise yarınki yeni sabaha hazırlanıyordu; ama bu duvarların arasında, sevginin ve yoldaşlığın en saf hali soluk alıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

14okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18