Emrin Olur kitap kapağı

34. bölüm / 45

Emrin Olur

34. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Nidanur Yaman

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 45Şu an: 34. Bölüm
  1. 1 1. Bölüm; 3. Kat, Son Sınıf.1.371 kelime
  2. 2 2. Bölüm; Nörolojik Kayıp.1.541 kelime
  3. 3 3. Bölüm; Melek Yüzlü Şeytan.1.471 kelime
  4. 4 4. Bölüm; Karakol Telaşı.1.956 kelime
  5. 5 5. Bölüm; Bu Halinle Bir Bok Yapamazsın!1.672 kelime
  6. 6 6. Bölüm; Ya Yoksa Kimsesi?1.425 kelime
  7. 7 7. Bölüm; Aramam Bir Daha.1.387 kelime
  8. 8 8. Bölüm; Altı Yaşındaydım.2.172 kelime
  9. 9 9. Bölüm; Belalı Hanım...2.213 kelime
  10. 10 10. Bölüm; Karamel2.516 kelime
  11. 11 11. Bölüm; Bitti Artık Yalın, Olan Oldu4.276 kelime
  12. 12 12. Bölüm; Plaka sahte!2.671 kelime
  13. 13 13. Bölüm; Çocukları Aldık!2.853 kelime
  14. 14 14. Bölüm; Boksörüm ben...3.049 kelime
  15. 15 15. Bölüm; Yiğit...3.480 kelime
  16. 16 16. Bölüm; Gel artık, küserim gelmezsen...3.493 kelime
  17. 17 17. Bölüm; Ceset yaklaşık iki günlükmüş...2.802 kelime
  18. 18 18. Bölüm; O gitti, ama sen buradasın...2.699 kelime
  19. 19 19. Bölüm; Abim yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?2.209 kelime
  20. 20 20. Bölüm; Abin yaşıyor...3.120 kelime
  21. 21 21. Bölüm: Kumru ve Altay3.721 kelime
  22. 22 22. Bölüm; Biz buradayız3.182 kelime
  23. 23 23. Bölüm; Altay'ım!3.649 kelime
  24. 24 24. Bölüm; Balıkların da yaşama hakkı vardır!3.888 kelime
  25. 25 25. Bölüm; Boksör Jr.3.919 kelime
  26. 26 26. Bölüm3.970 kelime
  27. 27 27. Bölüm3.974 kelime
  28. 28 28. Bölüm4.098 kelime
  29. 29 29. Bölüm5.085 kelime
  30. 30 30. Bölüm4.815 kelime
  31. 31 31. Bölüm5.228 kelime
  32. 32 32. Bölüm4.516 kelime
  33. 33 33. Bölüm5.235 kelime
  34. 34 34. Bölüm5.506 kelime · Okuduğun bölüm
  35. 35 35. Bölüm5.613 kelime
  36. 36 36. Bölüm5.453 kelime
  37. 37 37. Bölüm5.144 kelime
  38. 38 38. Bölüm4.130 kelime
  39. 39 39. Bölüm4.750 kelime
  40. 40 40. Bölüm6.113 kelime
  41. 41 41. Bölüm6.004 kelime
  42. 42 42. Bölüm5.891 kelime
  43. 43 43. Bölüm5.900 kelime
  44. 44 44. Bölüm5.366 kelime
  45. 45 45. Bölüm8.166 kelime

Dinlenme odasındaki sessizlik, kapının hafifçe aralanmasıyla bölündü. Karam içeri adım attığında üzerindeki askeri ceketi çıkarmış, siyah tişörtü ve kamuflaj pantolonuyla son derece yorgun ama bir o kadar da heybetli görünüyordu. Gözleri bir anlığına koltukta bacaklarını altına alıp oturmuş bana, ardından diğer koltukta sızmak üzere olan Altay’a kaydı.

Tek kelime etmeden pencere kenarındaki tekli deri koltuğa geçti. Ağır gövdesiyle koltuğa kurulurken cebinden telefonunu çıkardı. Başparmağı ekranda hızla kayarken tamamen kendi dünyasına gömülmüş gibiydi.

Dudaklarımın kenarı yavaşça kıvrıldı. Başımı hafifçe yana eğip karşımdaki Altay’a baktım. Altay da gözlerini aralamış, Karam’ın gelişini tıkır tıkır takip ediyordu.

Gözlerimi Karam’a doğru kaydırıp Altay’a dönerek tek kaşımı kaldırdım. Yüzümde "Sorayım mı?" der gibi meydan okuyan, muzip bir ifade vardı.

Altay’ın gözleri anında yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. Başını hızla iki yana sallarken kaşlarını yukarı kaldırıp indirdi, elini çaktırmadan çenesinin altında gezdirip "Hayır, sakın! Mahvedersin bizi!" dercesine sessiz bir panikle beni reddetti. Yüzündeki o yalvaran ifade beni vazgeçirmek yerine içimdeki muzip ajanı tamamen besledi.

Pis pis sırıtarak bakışlarımı Altay’dan çekip Karam’a döndüm.

"Komutanım?" dedim, son derece masum bir ses tonuyla.

Karam başını telefonun ekranından kaldırmadan, "Söyle Hera," dedi. Sesi kısık ve sakindi.

"Kurabiye yapmayı biliyor musunuz?"

Altay oturduğu koltukta kaskatı kesildi, gözlerini kapatıp içinden bildiği bütün duaları okumaya başladı.

Karam’ın parmağı ekranın üzerinde dondu. Başını yavaşça telefonundan kaldırıp bana baktı. Siyah gözlerinde ne bir kızgınlık ne de o alışık olduğumuz sert askeri resmiyet vardı; sadece derin bir şaşkınlık ve anlamlandırmaya çalışan bir merak okunuyordu. Tek kaşı yavaşça havalandı.

Telefonu kucağına bırakıp arkasına yaslandı. Gözlerini tavana dikip sanki zihnindeki çok eski bir dosyayı arıyormuş gibi birkaç saniye düşündü.

"Neden?" diye sordu önce, sesinde hafif bir bıyık altı gülüşünün gölgesiyle.

"Hiç," dedim, kahve kupamdan bir yudum alarak. "Merak."

Karam bakışlarını tekrar bana çevirdi. Bakışları benden kayıp yan tarafta ecel terleri döken Altay’ın üzerinde kısa bir an durakladı. Durumu kendi zihninde çözmüş olmanın verdiği o rahatlıkla derin bir nefes verdi. Yüzünde çok nadir görülen, sadece bize, bu odaya özel o sivil ve ılık tebessüm belirdi.

"Biliyorum," dedi, sesi son derece rahat ve sakindi. "Unu fazla kaçırmazsam fena yapmam."

Altay’ın ağzı hayretle açık kalırken ben zafer kazanmış bir edayla kıkırdadım.

"Peki yemek? Ne bileyim pilav falan mesela?"

"Hera, fazla meraklı degıl misin?"

"Ben sadece bilmediğim şeyleri soruyorum komutanım. Sonuçta bilmemek değil öğrenmemek ayıp."

"Biliyorum Hera, yemek yapmayı da biliyorum. Var mı başka bir 'merağın'?"

Altay gözleri büyümüş bir hâlde, kafasını koltukların arasında mekik dokur gibi bir bana bir de Karam Yüzbaşı’ya çeviriyordu. Yüzündeki "Lütfen beni bu sohbetin dışına çıkarın" ifadesi o kadar belirgindi ki, eğlencem ikiye katlanmıştı.

Karam bacağını diğerinin üzerine atıp telefonunu tamamen cebine koydu. Siyah gözleri üzerimde kenetlenmişti. Yüzündeki o sivil, ılık ifade bozulmamıştı ama sesine yansıyan hafif muzip ton, beni köşeye sıkıştırmaktan keyif aldığını açıkça gösteriyordu.

"Var komutanım," dedim, kahve kupamı masaya bırakıp kollarımı göğsümüzde kavuştururken. Dudağımın kenarında engel olamadığım o ukala gülümseme belirdi. "Nereden öğrendiniz? Yani... Sonuçta Özel Kuvvetler akademisinde 'Sulu Yemekler ve Tatlı Sunumları' diye bir ders olmadığını varsayıyorum."

Altay koltukta hafifçe geriye kaydı, sessizce dilsiz taklidi yapmaya başladı.

Karam’ın dudakları yavaşça kıvrıldı. Gözlerini bir anlığına tavana dikti, zihninde geçmişe doğru kısa bir yolculuk yaptığı belliydi.

"Tek başıma yaşamaya başladığım ilk yıllar," dedi Karam, sesi karargâhtaki emir tonundan tamamen arınmış, derin ve sakindi. "Hazır yemeklerden gıda zehirlenmesi geçirip üç gün yataktan kalkamadıktan sonra oturup öğrenmek zorunda kaldım. İnsan hayatta kalmak isteyince pilavın suyunu da tuturuyor, kurabiyenin kıvamını da."

"Demek hayatta kalma güdüsü..." diye mırıldandım, başımı hafifçe sallayarak. "Etkileyici."

Karam bakışlarını benden çekip hemen yanımda ecel terleri döken, koltukla bütünleşmeye çalışan Altay’a çevirdi. Tek kaşı yavaşça havalandı.

"Peki sen, Altay?" dedi Karam, sesindeki o hafif takılma tonuyla. "Sen de bilmediğin şeyleri öğrenmek istiyor musun? Yoksa bu 'merak' operasyonunun arkasındaki asıl hedef sen misin?"

Altay bir anda askerlik refleksiyle koltukta dikleşti, gözleri panikle açıldı. "Ben mi komutanım? Yok... Yani ben... Hera tamamen kendi genel kültürünü geliştirmek için soruyor komutanım! Ben pilav da sevmem zaten... Yani severim de, kurabiye daha çok..."

Cümlesini toparlayamayıp batırdıkça batırınca, dayanamayıp sesli bir kahkaha attım. Karam da başını hafifçe iki yana sallayarak bıyık altından güldü. Dinlenme odasındaki o kasvetli ve soğuk hava, yerini uzun zamandır hissetmediğimiz sıcacık bir aile ortamına bırakmıştı.

______________________________________________

Aradan geçen üç gün boyunca siber taraftaki hareketlilik ve rutin antrenmanlarla akıp gitmişti. Dinlenme odasındaki o neşeli sohbetin ardındaki tatlı telaş gündelik koşturmacaya karışmış, Bozkurt Timi yeniden kendi temposuna dönmüştü.

Akan üç günün ardından, Ilık bir akşam karargâhtaki mesaimi bitirip evde kendime bir bitki çayı demlediğim sıradaydı. Telefonum sehpanın üzerinde çılgınlar gibi titremeye başladı. Ekrandaki "Altay" yazısını görünce yüzümde otomatik bir tebessüm belirdi. Aramayı yanıtlayıp telefonu kulağıma götürdüm."Efendim Altay?"

"Hera!" dedi Altay, sesindeki panik katsayısı karargâhta kırmızı alarm verildiğindeki seviyedeydi. "Sana konum atıyorum, acilen kurabiye tarifi bulup gel! Kırmızı alarm Hera, operasyonel felaket!"

Tek kaşımı kaldırdım. "Derin bir nefes al komando. Ne oluyor, baskın mı yedik?"

"Daha beteri!" dedi Altay, arkadan kapı kilitleme ve eşya devrilme sesleri gelirken. "Kumru’yla telefonda konuşuyorduk. Kız sadece 'Evde oturmaktan canım çok sıkıldı, yaz tatili de hiç geçmiyor' dedi. Ben de orada kontrolü tamamen kaybettim! 'O zaman yarın akşam bize gel, sana kendi ellerimle çay yapayım, yanında da efsane kurabiyelerimden pişireyim' deyiverdim!"

Gözlerimi devirip gülmemek için dudağımı ısırdım. "Sen kızı kendin mi davet ettin? Hem de kurabiye vaadiyle?"

"Ağzımdan kaçtı diyorum Hera! Bir anlık gelişme işte, beyin tutulması yaşadım! Kız zaten üniversite tatilde diye evde sıkıntıdan patlıyordu, 'Aaa, sen kurabiye mi yapıyorsun? Tamam, yarın akşam sendeyim' dedi. Geri de vites yapamadım! Çisil’i aradım, Demiralp’le görevdeler, ulaşamıyorum. Tek çarem sensin. Konum atıyorum, gelirken tarif bulup gel, ne olursun!"

Telefon kapandığı an ekrana bir harita konumu düşerken internette hızlıca kurabiye tariflerine göz gezdirdim. Ama karşıma çıkan binbir çeşit karmaşık tarif, ölçü karmaşası ve tutma garantisi olmayan adımlar gözümü korkuttu. Yanlış bir tarifle Altay'a kenti yaktırmak istemiyordum.

İşte tam o an zihnimde bir şimşek çaktı.

Ceketimi üzerime geçirip evden çıktım ama merdivenlerden aşağı inmek yerine doğrudan alt kata yöneldim. Kapının önüne gelip zile bastım.

Birkaç saniye sonra kapı açıldığında Karam, üzerinde siyah bir tişört ve gri eşofman altıyla karşımdaydı. Saçları hafif nemliydi, elindeki havluyla şakaklarını kuruluyordu. Beni kapısında görünce tek kaşı şaşkınlıkla havalandı.

"Hera? Bir sorun mu var?"

"Var komutanım," dedim, gayet ciddi ve acil bir görev edasıyla. "İnternetteki tariflerin hiçbiri güven vermiyor. Altay evde ecel terleri döküyor. Bana beş dakikada hazırlanabilen, asla şaşmayan, kurabiye krizini çözecek bir tarif vermeniz lazım."

Karam elindeki havluyla öylece kalakaldı. Siyah gözlerinde önce bir inanamama ifadesi belirdi, ardından dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı. Başını hafifçe iki yana sallayarak kapının pervazına yaslandı.

"Demek operasyon başladı..." dedi, sesi sivil ve son derece keyifli bir tonla.

"Başladı ve zayiat vermeden bitirmemiz lazım," dedim masumca sırıtarak. "Söz, fırını yaktırmayacağım."

Karam derin bir nefes verip tebessüm etti. Cebinden çıkardığı küçük bir not kağıdına hızlıca birkaç satır yazdı, ardı sıra malzemeleri ve püf noktalarını tek tek sıraladı. "Unu yavaş eklesin, fırını önceden ısıtsın. On beş dakikadan fazla tutmasın, sertleşir."

Notu elinden alırken "Bozkurt Timi size minnettar," dedim zafer kazanmış bir edayla.

Yaklaşık yarım saat sonra Altay’ın evinin önüne geldiğimde, dış kapı ben daha zili çalmadan açıldı. Altay eşikte duruyordu; saçları dağılmış, tişörtünün yakası hafifçe yana kaymıştı.

"Geldi şifa meleği, geldi kurtarıcım!" diyerek beni içeri çekti.

"Sakin ol komando," dedim salona geçip çantamı kenara bırakırken. "Savaş alanına girmiyoruz, mutfağa giriyoruz."

"Aynı şey Hera," dedi Altay mutfağın kapısını göstererek. "Bak, tezgahın üzerine alabildiğim her şeyi koydum. Un, şeker, kabartma tozu... Ama kendim davet ettiğim için şimdi rezil olma korkusu ikiye katlandı! Kız koskoca öğrenci, Hakkari'de tek başına yaşıyor, illaki mutfaktan anlıyordur. Benim briket gibi kurabiyelerimi görürse karizmayı tamamen çizeriz!"

Cebimden Karam'ın yazdığı not kağıdını çıkarıp tezgahın ortasına gururla bıraktım. "Korkma komando. Arkamızda koskoca Yüzbaşı desteği var."

Altay kağıttaki el yazısını gördüğü an gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. "Yok artık! Sen gidip Yüzbaşı'dan tarif mi aldın gerçekten?"

"Garantili çözüm," dedim kollarımı sıvayarak. "Şimdi sen benim emrimdeki mutfak erisin. Notta ne yazıyorsa harfiyen yapacaksın. Anlaşıldı mı?"

Altay anında asker selamı verdi. "Emredersiniz komutanım! Mutfak sizin, kontrol bende!"

"Önce katı malzemeler, sonra sıvılar," dedim elimdeki not kağıdına dahi bakmadan, son derece otoriter bir edayla. "Altay, bir su bardağı un koy."

Altay hemen tezgahın üzerindeki un paketine sarıldı. Ancak paketi açarken o kadar kontrolsüz bir kuvvet uyguladı ki, paketin ağzı bir anda patladı. İnce, beyaz bir un bulutu ikimizin de yüzüne ve üzerimize çöktü.

Birkaç saniye mutfakta çıt çıkmadı. Gözlerimi kırpıştırarak Altay’a baktım; kirpikleri, burnunun ucu ve siyah tişörtü tamamen una batmıştı. Ben de muhtemelen bir hayaletten farksız görünüyordum.

"Hera," dedi Altay, yüzündeki unu silmeye bile cüret edemeden fısıltıyla. "Pusuya düşürüldük."

Gözlerimi devirip tezgahtan bir peçete kaptım. "Sen harfiyen yapacak er değil miydin? Daha Kural Bir’de mutfağı un fırtınasına çevirdin!"

"Paket basınca dayanamadı Hera, benim suçum ne?" dedi, kendini savunmaya çalışarak. "Ayrıca Yüzbaşı notta 'Unu yavaş eklesin' yazmış, açarken fırlatın dememiş ki!"

"Tamam, toparlanıyoruz," dedim gülmemi güçlükle bastırarak. "Camı aç, hava sirkülasyonu sağla. Şimdi ounu yavaşça kaba aktar."

İşin yoğurma kısmına geldiğimizde işler daha da sarpa sardı. Karam’ın “Hamuru fazla yoğurmayın, kıvamı kaçar” uyarısını Altay’a hatırlattığımda, Altay kaba elini sokmaya korkar hale geldi. Parmağının ucuyla hamura dokunup dokunup geri çekiyordu.

"Dokun Altay, ısırmıyor!" dedim çileden çıkarak.

"Ya sertleşirse?" dedi panikle. "Komutanım fırın var dedi ama karargâhtaki fırına gitmek istemiyorum gece gece! Kızın karşısına taş gibi kurabiyeyle çıkarsam ne olacak?"

"Ver şunu bana!" diyerek kollarımı sıvadım ve hamura girdim. Ama hamur o kadar yapışkandı ki iki elim de tamamen hamur kütlesiyle kaplandı. Ne yapacağımı bilemeyip ellerimi havada tutarak kaldım. "Altay... Biraz daha un ekle."

Altay fırsat bu fırsattır diyerek un kavanozunu aldı ve hiç ölçek gözetmeden hamurun üzerine boşalttı.

"Dur! Ne yapıyorsun, ölçüyle eklesene!"

"E sen ekle dedin!"

"Bardakla dedim, çuvalla demedim!"

Mutfakta birbirimize bağırıp çağırırken bir yandan da yapış yapış ellerimizle hamuru toparlamaya çalışıyorduk. Altay bir ara tezgahtaki kabartma tozunu ararken dirseğiyle vanilya paketini devirdi, ortalık bu kez mis gibi vanilya kokan bir un tarlasına döndü.

Yaklaşık kırk dakikalık bir kaostan, havada uçuşan un zerrelerinden ve yüzlerimize bulaşan hamur lekelerinden sonra, tepside yan yana dizilmiş, şekilleri birbirine pek benzemeyen ama görünüşü fena sayılmayan kurabiyeler duruyordu.

Altay tepsiye bakıp derin bir nefes aldı. Yüzünün yarısı un içindeydi ama gözleri gururla parlıyordu. "Başardık galiba..."

"Savaştık desek daha doğru olur," dedim, alnımdaki teri kolumun arkasıyla silmeye çalışırken. "Şimdi bunu 180 derecede, tam 15 dakika pişiriyoruz. Bir dakika bile fazla kalmayacak, anlaşıldı mı?"

"Aksi takdirde?"

"Aksi takdirde kafanı fırına sokarım Altay'cığım," dedim, yüzümdeki un lekesine tezat oluşturan son derece tatlı ama bir o kadar da tehditkar bir tebessümle.

Altay fırının kapağının önünde bağdaş kurmuş hâlde yutkundu. Gözlerini bir an bile fırının içindeki ışıklandırılmış tepsiden ayırmadan elini göğsüne koydu. "Emriniz olur komutanım. 15 dakika boyunca fırın kapağıyla ruhsal bir bağ kuruyorum, gözümü bile kırpmayacağım."

Mutfak tezgahına yaslanıp üzerimdeki unları silkelemeye çalışırken gözüm tezgahın üzerindeki o manzaraya takıldı. Her yer un fırtınasından nasibini almış, vanilya paketleri devrilmiş, tezgaha hamur parçaları yapışmıştı. Ama fırının içinden yükselmeye başlayan o buram buram çikolata ve tereyağı kokusu, mutfaktaki bütün bu kaosu tek bir anda unutturmaya yetti.

Altay telefonunun kronometresini başlatmış, fırının camına iyice yaklaşmıştı. "Hera... Kabarıyorlar. Bak vallahi kabarıyorlar! Yüzbaşı harika bir tarif vermiş, biz de resmen gastronomi tarihine adımızı yazdırıyoruz şu an!"

"Biz mi?" dedim tek kaşımı kaldırarak. "Sen sadece unu patlattın ve vanilyayı devirdin Altay. Bütün stratejik hamleleri ben yaptım."

"Olsun, lojistik destek de operasyonun bir parçasıdır," dedi sırıtarak.

Kronometre tam 15.00’ı gösterdiğinde Altay sanki patlamaya hazır bir bombayı imha ediyormuşçasına büyük bir ciddiyetle fırını kapattı. Fırın eldivenlerini ellerine geçirip tepsiyi tezgahın üzerine bıraktığında, ikimiz de tepsinin başına üşüştük.

Altın sarısı rengini almış, üzerindeki çikolataları hafifçe erimiş, mükemmel kokan taze kurabiyeler tezgahta duruyordu.

Altay tepsiye bakarken gözleri dolmuş gibi bir ifade takındı. "Bu... Bu bir sanat eseri Hera. Kumru bunu yediğinde bana kesin aşık olacak."

"Önce bir soğusun da tadına bakalım," dedim mutfak bezini kenara bırakırken. "Sonra da bizi bu dertten kurtaran asıl mimara bir teşekkür fotoğrafı borcumuz var."

Altay cebinden telefonunu çıkarıp tepsideki kurabiyelerin, sonra da ikimizin yüzü gözü un içindeki o halimizin yan yana durduğu bir fotoğrafını çekti. Fotoğrafın altına "Operasyon başarıyla tamamlandı komutanım, zayiat yok!" yazıp Karam'a gönderdi.

Çok geçmeden telefon ekranında Karam’ın yanıtı belirdi.

Karam; Mutfak hâlâ yerinde duruyorsa büyük başarı. Afiyet olsun.

Altay’la birbirimize bakıp kahkahayı bastık. Bütün bu un fırtınasına, kargaşaya ve telaşa değmişti.

"Altay, bitirecek yiyebilir miyim? Sadece bir tane," dedim, fırından yeni çıkmış kurabiyelerin yaydığı o muazzam kokuya daha fazla dayanamayıp elimi tepsiye doğru uzatarak. "Emek veren benim, ilk tadım hakkı doğal olarak mutfak komutanınındır."

Altay tepsinin önünü gövdesiyle kapatıp elimi hafifçe geriye itti, sanki karargâhta gizli bir belgeyi koruyordu.

"Dur kız, koyacağım şimdi tabağa birkaç tane," dedi ciddiyetle, elindeki spatulayı bir ameliyat neşteri gibi tutarak. "Sıcak sıcak elin yanacak, sonra fırını üstüme yıkarsın. Hem önce estetik sunum, sonra tadım. Kumru’ya sunarken de bu standartı korumam lazım."

Gözlerimi devirip tezgaha dayandım. "Altay, altı üstü bir kurabiye tadacağız, tabak sunum yarışmasına katılmıyoruz."

"O senin için öyle Hera," dedi kurabiyeleri en ufak bir çatlak bile olmasın diye hassas adımlarla porselen tabağa dizerken. "Benim için bu bir şeref meselesi. Karam Yüzbaşı’nın itibarını, senin emeğini ve benim karizmamı temsil ediyor bu tabak."

Tabağa özenle üç tane kurabiye yerleştirip bana doğru uzattı. Yüzünde, ilk görevinden başarıyla dönmüş bir teğmenin gururu vardı.

Tabağı elinden alıp hafifçe ılımış olan kurabiyelerden birini ısırdım. Dışı tam kararında çıtır, içi ise yumuşacık ve çikolata dolguluğdu. Karam Yüzbaşı’nın tarifindeki ölçüler tam tutmuştu.

"Nasıl?" diye sordu Altay, nefesini tutmuş bir halde gözlerimin içine bakarak. Yüzündeki un lekesiyle birleşen o endişeli ifade inanılmaz komikti. "Yaşar mıyız? Kumru beğenir mi?"

Lokmamı yutup bilerek birkaç saniye düşürdüm yüzümü, kaşlarımı çattım. Altay’ın rengi anında attı.

"Hera... Şaka yapma, kalbime inecek bak!"

"Altay," dedim yüzüme yayılmasına engel olamadığım tebessümle, "Karam'ın tarifi harika, sen de bu işi kıvırdın galiba. Mükemmel olmuş."

Altay rahat bir nefes alıp elini göğsüne koydu. "Çok şükür... Mutfak operasyonu zayiatsız atlatılmıştır komutanım!"

İkimiz de mutfaktaki un bulutunun, vanilya kokusunun ve tezgahtaki dağınıklığın ortasında durup rahatlamış bir şekilde gülmeye başladık. Ertesi gün ne olursa olsun, bu akşam Bozkurt Timi’nin en sıra dışı operasyonu başarıyla tamamlanmıştı.

Mutfak masasının kenarına ilişmiş, sıcak çaylarımızdan yudumlarken tepsideki taze kurabiyelerin tadını çıkarıyorduk. Altay, her lokmada sanki kutsal bir yiyecek tadıyormuş gibi gözlerini kapatıyor, "Yemin ederim gastronomi harikası..." diye mırıldanıyordu.

"Adam harbi mükemmel ya," dedi Altay, kurabiyesinden dev bir ısıran daha alarak. "Şu kıvama bak. Unu, çikolatası bile hiyerarşik bir düzen içinde birleşmiş sanki. Ama hakkını yemeyeyim, sen de az değilsin Hera. Gidip adamın kapısını çaldın, çat diye tarifi kaptın geldin."

Gözlerimi elimdeki çay bardağının buğusuna diktim. Dudaklarımda kırık, hafif flulaşan bir tebessüm vardı. Karam’ın kapıyı açtığı an, üzerindeki gri eşofmanı, nemli saçları, o siyah gözlerinde beliren sivil ve ılık ifade zihnime bir resim gibi düşüverdi.

"Benim için yaptı değil mi?" diye devam etti Altay, kaşlarını oynatarak bana doğru eğildi. "Mutfakta acemi komando Altay kurabiye yüzünden rezil olmasın diye... Yoksa senin o gözlerinin hatrına mı verdi bu özel aile tarifini, ne dersin?"

Derin bir nefes aldım. Göğsümdeki o tatlı ama bir o kadar da karmaşık his, Bozkurt Timi'nin siber ajanını bir anda afallatmıştı. Bardağı masaya yavaşça bıraktım. Bakışlarımı mutfağın un kaplı fayanslarından çekip Altay’ın üzerime dikilmiş meraklı gözlerine kenetledim.

İçimdeki sır artık bir yerlerden taşmak üzereydi. Altay benim sırdaşımdı, kardeşimdi, bu hayatta canımı gözüm kapalı emanet edeceğim birkaç insandan biriydi. Zihnimde yankılanan o anı daha fazla yalnız taşıyamıyordum.

Etrafa, sanki Altay’ın mutfağında gizli dinleme cihazı varmış gibi kısa bir bakış attım.

"Altay..." dedim, sesimi fısıltı seviyesine düşürerek.

Altay elimdeki çay bardağını bırakışımla sesimdeki ton değişimini anında yakaladı. Yüzündeki o şapşal gülüş hafifçe dondu, merakla öne doğru kaydı. "Efendim?"

Yutkundum. Yanaklarımın aniden alev alev yandığını hissettim. Bütün o soğukkanlı maskem, klavye başındaki o aşılmaz duvarlarım bir anda yerle bir olmuştu.

"Altay... bak kimseye söyleme ama..." dedim, gözlerimi gözlerinden kaçırmadan. "...biz Karam'la öpüştük."

Mutfaktaki zaman o an sanki tamamen durdu.

Altay’ın tam o sırada boğazına göndermek üzere olduğu kurabiye lokması yolun yarısında tıkandı. Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Öksürmeye başladı, eliyle göğsüne sertçe vururken çay bardağına uzanıp panikle koca bir yudum çay çekti.

"Öhö! Öhöö!" Altay boğulma tehlikesini atlatmaya çalışırken yüzü kızardı, elleri titreyerek tabağı tezgaha bıraktı.

"Sessiz ol geri zekalı!" diye fısıldadım panikle, elimle ağzını kapatmaya çalışarak. "Söz verdim kimseye söylemeyeceğim diye, bağırma!"

Altay benim elimi hışımla bileğimden tutup indirdi. Bize doğru eğildi, gözleri inanmazlıkla kısıldı. Sesini kısıp hırıltılı bir fısıltıyla konuştu:

"Sen... Ne dedin?!"

"Dediğimi duydun işte," dedim, bakışlarımı tezgaha kaydırıp dikey bir çizgi çizen un izine dikerek. Yanaklarımdaki sıcaklık kulaklarıma kadar yayılmıştı.

Altay ellerini kafasına götürüp saçlarını kavradı. Yüzündeki ifade şaşkınlığın zirvesindeydi.

"Karam Komutanı mı?" dedi Altay, kelimeleri heceleyerek. "Bizim Karam Komutan’ı? Dağ Kadrosu Sorumlusu, nizamiye kapısından girdiğinde kuşların bile hizaya geçtiği Yüzbaşı Karam Akıncı’yı mı öptün sen?!"

"Bağırma diyorum sana!" dedim, ayağımı yere hafifçe vurarak. Sonra bakışlarımı biraz buruk bir tonda yere indirdim. "...Yani aslında ben öptüm. O gece sarhoşken... Evinde."

Altay sandalyesinde donakaldı, gözleri büyüdü. "Ve?"

"Ve... Karam karşılık vermedi," diye fısıldadım. Sestimdeki o kırılganlık mutfağın sessizliğinde yankılandı. "Kendini tuttu. Beni o halde suistimal etmek istemedi, geri çekildi. Ama bunu yaparken bile gözlerindeki o duruş... Bana öyle bir baktı ki Altay, karşılık verseydi belki bu kadar derinime işlemezdi."

Altay’ın yüzündeki o ilk şaşkınlık ve gırgır havası bir anda dağıldı. Yerini derin bir hürmet, şefkat ve dostluğa bıraktı. Gülmeyi bıraktı, sandalyesini bana doğru yaklaştırıp elimi tuttu.

"Hera..." dedi, sesi ilk defa bu kadar vakur ve samimi çıkarak. "Karşılık vermediyse sana duymadığı bir histen değil, sana duyduğu o devasa saygıdan verememiştir. O adam başka kimsenin sarhoşluğunu çekmez, kimsenin kapısına gecenin bir yarısı koşmaz. O sana çoktan teslim olmuş. Sen istediğin kadar siber duvarlar ör, adam senin kalbine kök salmış haberin yok."

Başımı önüme eğdim. Cevap veremedim, çünkü Altay’ın kurduğu her bir cümle zihnimdeki gerçeğin tam karşılığıydı.

Altay hafifçe kıkırdayıp elimi sıktı. "Ama bak... Eğer bunu bir tek bana söylediysen ve timden başkası duyarsa, beni o siber sistemlerinle yok etme sakın. Kumru’ya bile ağzımdan kaçırmam, söz!"

"Kaçırırsan," dedim, sesime o en tehditkar, soğukkanlı siber ajan tonumu yerleştirerek, "Bütün banka hesaplarını kilitler, Kumru’ya da mesaj atıp 'Altay aslında kellik ilacı kullanıyor' derim."

Altay elini panikle saçlarına götürdü. "Aman Hera! Tamam, sustum! Asker sözü, mezara kadar gidecek bu bilgi!"

İkimiz de un kokan mutfakta, fırından yeni çıkmış kurabiyelerin başında birbirimize bakıp gülümsedik. İçimdeki o devasa yük, Altay’ın anında kavrayan dostluğuyla biraz olsun hafiflemişti.

"Ama bak, dalga geçmek de yok. Sarhoştum, aklım yerinde değildi."

"Söz vallahi, dalga geçmek yok," dedi Altay, iki elini de teslim oluyormuş gibi havaya kaldırarak. Yüzündeki o şapşal ama sıcacık ifade içimi rahatlatmaya yetti. "Sadece... Seni böyle insan gibi, zaaflarınla, duygularınla görmek hoşuma gitti Hera. Sen karargâhta sürekli buzdan bir kule gibi duruyorsun ya, Karam Komutan’ın karşısında o kulelerin un ufak olduğunu bilmek güzel."

Tezgaha yaslanıp derin bir nefes verdim. Eliyle önüme dökülen un zerrelerini hafifçe kenara iterken sesi daha da yumuşadı.

"Hem bak," diye devam etti, kurabiyesinden son bir ısırık alıp. "Sarhoştum diyorsun ama insan sarhoşken aklındakini değil, kalbindekini dökermiş ortaya. Aklın yerinde değildi belki ama kalbin tam da olması gereken yerdeymiş bence."

Gözlerimi kısıp ona baktım, yüzümdeki kızarıklık hâlâ tazeliğini koruyordu. "Sen ne zaman böyle filozof oldun komando?"

"Kumru hayatıma girdiğinden beri duygusal zekam tavan yaptı Hera," dedi göğsünü kabartarak. "Ayrıca bak, adam sana kızmamış, seni yargılamamış, üstüne bir de senin aracılığınla bana kurabiye tarifi göndermiş. Karam Komutan olayı çoktan kapatmış ve sana kapılarını kapatmak yerine daha da aralamış. Yani utanacak hiçbir şeyin yok, tamam mı?"

Dudaklarımı birbirine bastırıp hafifçe başımı salladım. Altay'ın bu hesapsız, dosdoğru dostluğu içimdeki o kafa karışıklığını bir anda dağıtmıştı.

"Tamam," dedim, hafifçe tebessüm ederek. "Ama bu konuyu bir daha açarsan—"

"Açarsam siber sistemlerimi çökertir, banka hesabıma kilit vurursun, biliyorum," diyerek lafımı kesti gülerek. "Ağzıma kilit vurdum bile!"

"Ağzına kilit vurma, konuya kilit vur. Tozlu raflarda kalsın yani. Unutulsun. Bir daha açılmasın. Tamam mı?"

"Tamam tamam, konuya kilit vurduk gitti," dedi Altay, parmaklarıyla dudaklarının üzerinde sanal bir fermuar çekip hayali anahtarı da mutfağın unlu tezgahına fırlatır gibi yaparak. "Söz veriyorum; tozlandı, rafa kalktı, üzerine bir de koli bandı çekildi. Bir daha lafı bile açılmayacak."

Tezgahın üzerindeki Peçeteliği düzeltirken gözlerini muzipçe devirdi.

"Ama bak, şunu da söylemeden geçemeyeceğim," dedi, sesini tekrar hayranlık dolu bir tona çekerek. "Konuyu unutsak da şu kurabiyenin lezzetini unutmam imkânsız. Bu tarif tam anlamıyla hayat kurtardı. Artık Kumru geldiğinde yüzümün akıyla, 'Kendi ellerimle yaptım' diyerek sunabileceğim bir kozum var."

"Senin ellerinle değil, ikimizin emeği ve Yüzbaşı’nın stratejisiyle," diyerek kollarımı göğsümde kavuşturdum, yüzümde o eski ukala tebessüm yeniden belirdi. "Ayrıca mutfağın bu halini görünce Kumru senin gastronomi dehan yerine un fırtınasından canlı çıktığına şükredecek."

Altay etrafındaki un tarlasına dönmüş tezgaha, vanilya paketinin enkazına ve ikimizin beyazlamış tişörtlerine bakıp sesli bir kahkaha attı.

"O kadar detaycı olma komando," dedi sırıtarak. "Önemli olan sonuç. Zafer Bozkurt Timi'nin, kurabiyeler tepside, fırın hâlâ tek parça!"

İkimiz de mutfaktaki o kaotik ama buram buram tereyağı ve çikolata kokan havanın içinde rahatlamış bir şekilde gülüştük. İçimi kaplayan o utanç ve kafa karışıklığı, Altay’ın dosdoğru dostluğu ve neşesiyle uçup gitmiş, yerini sıcacık bir huzura bırakmıştı.

"Ben gideyim artık o zaman?"

"Nereye gidiyorsun hemen ya?" dedi Altay, tepsideki kurabiyelere bakarak kaşlarını kaldırıp. "Gözünü seveyim şu mutfağın hâlini bir gör, pusuya düşmüş birlik gibi kaldı ortalık! Yani en azından bir el at, unu toparlayalım. Sonra ellerimizi yıkar, sivil hayatımıza döneriz."

Tezgahtaki un tabakasına ve etraftaki vanilya paketine bakıp gözlerimi devirdim ama gülümsemeden de edemedim. "Altay, mutfağı patlatan sensin. Bütün stratejiyi ben kurdum, fırını ben ayarladım, bir de temizliği bana mı yıkıyorsun?"

"Lojistik destek de operasyonun şanındandır Hera," dedi, tezgahtaki bezi bana doğru uzatıp en masum bakışını takınarak. "Hem iki dakika daha kal, çaylar bitmedi. Hem de yüzündeki unları silmeden sokağa çıkarsan, gören 'Siber ajan değil, fırıncı çırağı' sanır, karizmayı tamamen çizersin."

Elindeki bezi kapıp hafifçe omzuna vurdum. "Tamam, beş dakika. Mutfağı eski askerî nizama sokuyoruz, sonra ben kaçar."

Altay'la birlikte gülüşerek mutfağı toparlamaya girişmek, zihnimdeki o karmaşık düşünceleri ve yanaklarımdaki sıcaklığı tamamen unutturmuştu.

Bezi alıp tezgahın üzerindeki un katmanını hızlıca süpürmeye başladım. Altay da hemen yanımda devrilen vanilya paketini kaldırıp çöpe attı, ardından lavaboda süngeri köpürterek tezgaha yapışan hamur parçalarını kazımaya girişti.

Mutfaktaki o tatlı telaş, Karargâhtaki ağır operasyon toplantılarından sonra ikimize de muazzam bir terapi gibi gelmişti.

"Yalnız..." dedi Altay, tezgaha sünger çekerken kafasını hafifçe bana çevirerek. "Yarın Kumru kurabiyeleri yerken 'Ayy Altay ne kadar güzel olmuş, tarifini versene' derse ben ne diyeceğim?"

Tek kaşımı havalandırıp ona baktım. "Ne diyeceksin? 'Bizim Yüzbaşı’nın gizli tarifi' dersin herhalde."

"Yok artık!" dedi Altay, gözleri panikle açılarak. "Kız 'Yüzbaşı'yla mı yaptın yoksa kurabiyeleri, hane kendin yapacaktın,' demez mi? Şüphelenir kızım! Karargâhtaki hiyerarşiyi sorgular!"

"O zaman 'İnternette gizli bir askeri forumda buldum' de Altay," dedim, bezle silmeyi bitirip kollarımı göğsümüzde kavuştururken. "Ya da daha iyisi, 'Göz kararı yaptım, benim doğuştan gelen yeteneğim' de. Nasıl olsa ikinci kez yapmaya kalkışmayacaksın."

Altay sırıttı. "Bak bu mantıklı işte. 'Mutfakta bir dahi doğuyor Kumru' der, karizmayı tavan yaptırırım."

Mutfak kısa sürede eski nizamına dönmüş, un kokusu yerini vanilya ve deterjan karışımı sivil bir ferahlığa bırakmıştı. Ellerimi lavaboda iyice yıkayıp kuruladıktan sonra çantamı omzuma taktım. Aynaya bakmama gerek yoktu, muhtemelen saçlarımın arasında hâlâ biraz un vardı ama umursamadım.

Altay beni dış kapıya kadar yolculadı. Kapının eşiğine geldiğimde vestiyerden ceketimi aldım. Kapının önünde durup ceketimi üzerime geçirirken, Altay hâlâ kapının pervazına yaslanmış, muzip ve sıcacık bakışlarıyla beni izliyordu.

İçimdeki o bütün gerginliği, yanaklarımı yakan o utancı bir çırpıda silip atan bu adama, dostluğuna, kardeşliğine bakarken dudaklarımda engel olamadığım bir tebessüm belirdi. Adımlarımı geri çevirip aramızdaki son mesafeyi kapattım.

"Gel buraya," dedim, sesimdeki o siber ajan soğukluğundan eser kalmamış bir yumuşaklıkla.

Kollarımı boynuna sarıp ona sıkıca sarıldım. Altay kısa bir an şaşırdıysa da anında karşılık verip kollarını sırtıma doladı, beni her zamanki o güven veren, kaba saba ama kocaman komando kucaklamasıyla sarıp sarmaladı. Saçlarıma bulaşan un zerreleri belkimizin arasına döküldü ama ikimizin de umurunda olmadı.

"İyi ki varsın Altay," diye fısıldadım kulağına doğru, samimiyetimle. "Gerçekten."

Altay sırtımı iki kere dostça patpatlayıp benden yavaşça ayrıldı. Yüzünde, Karargâhtaki o amansız görevlerin ortasında bile içimizi ısıtan o gururlu, abican tebessüm vardı.

"Sen de iyi ki varsın Hera," dedi, gözlerimin içine bakarak. "Bozkurt Timi'nin buz kraliçesi olsan da bizim evin Hera'sısın işte. Yürüt şu operasyonu yüzünün akıyla, gerisini dert etme."

Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım. "Kurabiyelere dikkat et. Yarın da sakın bocalama, anlaşıldı mı?"

"Emredersiniz komutanım!" dedi sırıtarak.

Son kez ona gülümsedikten sonra arkamı döndüm ve merdivenlere yöneldim. Gece havası yüzüme çarptığında, içimdeki o devasa yükün hafiflediğini ve kalbimin çok daha sükûnetle çarptığını hissedebiliyordum.

Merdivenlerin ilk basamağındayken Altay arkamdan seslendi.

"Hava karardı, ben bırakayım istersen eve?"

Dönüp gülümsedim. "Saçmalama Altay, iki adımlık yol. Sen git kurabiyelerine göz kulak ol, sakın bitirme onları ."

"İyi bakalım, varınca mesaj at ama!" dedi kapıdan el sallayarak.

"Tamamdır," deyip kendimi sokağın serin gece havasına bıraktım.

Aydınlatma direklerinin sarı, cılız ışıklarının yere vurduğu sessiz sokakta adımlarımı ağırdan alarak yürüyordun. Karargâhtaki gerginlikten, fırından yükselen vanilya kokularından ve Altay’la paylaştığım o ağır sırdan sonra bu gece yürüyüşü zihnime iyi gelmişti.

Tam köşeyi dönerken, bir çöp konteynerinin yanındaki ahşap kasanın üzerinde kıvrılmış, bana doğru bakan sarman bir kedi fark ettim. Sokak lambasının ışığı yeşil gözlerinde parıldıyordu. Beni görünce uykulu bir edayla gerindi, ardından patilerini öne uzatıp minik bir "Miyav" koydu ortaya.

Adımlarımı yavaşlatıp yanına yaklaştım. Dizlerimin üzerine çöküp üzerimdeki ceketimin eteklerini topladım. İşaret parmağımı yavaşça burnuna doğru uzattığımda, kedi hiç tereddüt etmeden başını parmağıma sürtmeye başladı. Yüzümde kendiliğinden sıcacık bir gülümseme belirdi.

Parmaklarımı o yumuşacık, turuncu tüylerinin arasında gezdirirken kedi gözlerini kapatıp boğazından gürültülü bir mırıltı çıkarmaya başladı. O mırıltı, gecenin sessizliğinde sanki içimdeki bütün o siber karmaşayı, dökülen unları ve utanç hissini emip alıyordu.

"Ya sen ne kadar tatlısın..." diye fısıldadım yumuşacık bir sesle, çenesinin altını hafifçe kaşıyarak. Kedi keyifle başını geriye attı, patilerini dizime doğru uzattı.

"Bizim apartmanın önünde de böyle senin gibi tatlı mı tatlı bir kedi var biliyor musun? Adı Karamel... Ama sen tanımazsın onu."

Kedi sanki söylediklerimi anlıyormuş gibi gözlerini yavaşça açıp yüzüme baktı, sonra tekrar elime sürtündü. Birkaç dakika boyunca oracıkta, soğuk kaldırımın üstünde oturup o minik canın mırıltılarını dinledim. Parmaklarımdaki hafif un kokusu sanırım onun da hoşuna gitmişti; burnunu çekinmeden ellerime dayayıp kokluyordu.

"Hadi bakalım," dedim son kez başını okşayıp ayağa kalkarken. "Sana da iyi geceler tatlı şey."

Kedi arkamdan mırıldanarak bakarken, içimi kaplayan o sıcacık huzurla evimin yolunu tuttum.

Ayağa kalkmışken duraksayıp tekrar eğildim ve minik başını son bir kez daha şefkatle okşadım.

"Söz, yarın yine burada olursan mama alacağım sana," dedim, gözlerinin içine bakarak sıcacık gülümsedim.

Kedi, sanki bu verdiğim sözü anlamış ve kabullenmiş gibi hafifçe mırlayıp patiğini kasanın kenarına doğru uzattı. Yüzümdeki o içten tebessümle doğrulup üzerimi düzelttim ve bu kez gerçekten evime doğru adımlamaya başladım. İçimdeki bütün o ağır yükler ve zihnimdeki karmaşa, sokağın bu sessiz köşesinde, bir sokak kedisinin mırıltısıyla yerini katıksız bir huzura bırakmıştı.

Apartmanın bahçe kapısını aralayıp içeri adım attığımda, gecenin sessizliğini hafif bir mama tıkırtısı böldü. Çoğu akşam kendi ellerimle beslediğim Karamel ve minik yavruları, çimlerin üzerindeki kapların etrafına üşüşmüştü.

Ama asıl sürpriz, kapların başında çömelmiş duran silüetti.

Gri eşofmanı, hafif dağılmış saçları ve o geniş omuzlarıyla Karam, elindeki mama paketinden kaplara dikkatle dolduruyordu. Hatta yavrulardan biri cüretkar bir tavırla Karam’ın botunun üzerine tırmanmaya çalışıyor, o sert ve disiplinli Komutan ise bu duruma en ufak bir müdahalede bulunmadan, garip bir yumuşaklıkla minik kediyi izliyordu.

Adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Şaşkınlığımı gizlemeye gerek bile duymadan yanına doğru yaklaştım.

"Sen ve kedi beslemek..." dedim, sesimdeki hayretle karışık hafif gülümsemeyi saklayamadan. "Şaşırtıyorsun beni."

Karam sesimi duyunca irkilmeden, ağır ve kendinden emin bir hareketle başını kaldırdı. O derin, keskin mavi gözleri gecenin karanlığında üzerime dikildiğinde, yüzünde her zamanki o ciddi ama bana karşı sakladığı o ılık ifade belirdi.

Elinin tersiyle bacağına tırmanmaya çalışan minik yavrunun sırtını incitmeden okşarken dudakları hafifçe kıvrıldı.

"Bunca zamandır karargâhta operasyon yönetiyorum Hera," dedi, sesi gecenin sessizliğinde pes ve pürüzsüz bir tonla çınlayarak. "Birkaç minik ajanı beslemek siber güvenlik kadar zor olmasa gerek."

Ayağa kalkıp üzerini düzeltti. Mavi gözleri üzerimdeki un zerrelerini ve yüzümdeki o hafifleşmiş ifadeyi hızla süzdü.

"Hem," dedi kapıdaki mama paketini kenara koyarak, "Geciktin. Karamel ve ekibi acıkmıştı. Görevi devralmak zorunda kaldım."

Gözlerimi Karamel’e çevirdim. Gerçekten de Karam’ın açtığı konserve mamayı afiyetle gömülmüşlerdi. "Demek Bozkurt Timi'nin komutanı sivil hayatta sokak hayvanları koordinatörü oldu..." dedim, kollarımı göğsümde kavuşturarak. "Ayrıca Karamel'in seni benimsemesi bir başarı değil Komutanım," dedim, başımı Karamel'e doğru sallayıp kıkırdayarak. "O zaten yoldan geçen her canlıya kendini sevdiren, gururu falan olmayan son derece cana yakın bir kedi. Önüne mamayı koyan kim olursa olsun anında en yakın dostu belleyiverir."

Karam, bacağına tırmanmakta olan yavruyu ensesinden incitmeden tutup yere, annesinin yanına bırakırken mavi gözlerini bana çevirdi. Dudaklarının kenarında hafif, muzip bir kıvrılma belirdi.

"Taktiksel bir hamle diyelim o zaman," dedi, sesindeki o pes tonla. "Düşmanı en zayıf noktasından, yani rüşvetle ele geçirdim. Karamel’in kalbine giden yol mideden geçiyormuş."

"Adamına göre muamele yani," dedim, yanına bir adım daha yaklaşarak. "Altay’ı kurabiyeyle, Karamel’i konserve mamayla... Operasyon yeteneklerinizi sivil hayata çok iyi uyarlıyorsunuz Yüzbaşım."

"Herkesi aynı yöntemle ele geçiremiyorsun ama Hera," dedi, sesi fısıltı kadar kısık ama bir o kadar da net çıkarak. "Bazıları için çok daha fazla sabır ve doğru anı beklemek gerekiyor."

Karamel ve yavrularının başında, dizlerinin üzerinde kalmaya devam etti. Gece lambasının cılız ışığında o derin mavi gözleri, tam karşısında duran bana doğru kalktı.

Ben de daha fazla dayanamayıp yanına, çimlerin üzerine diz çöktüm. Aç gözlerle konserve mamaya gömülen Karamel'i ve birbirinin üstüne çıkan minik yavruları izlerken, bakışlarımı yavaşça yanımda duran Karam’ın profiline çevirdim. Keskin yüz hatları, gecenin karanlığında her zamankinden daha belirgin görünüyordu.

"Doğru an..." diye mırıldandım sesimi iyice kısarak. Bakışlarımı kedilerden çekip doğrudan onun mavi gözlerine çıkardım. "Hangi anmış o doğru an?"

Karam bakışlarını benden bir an bile kaçırmadı. Aramızdaki mesafe bir kedi mırıltısı kadar azalmıştı. Elini hafifçe uzatıp dizimin hemen dibindeki yavru kedinin tüylerini okşar gibi yaptı ama bakışları tamamen bendeydi. Mavi gözlerindeki o sert Komutan ifadesi erimiş, yerini sadece bana sakladığı o derin, sabırlı ve yoğun duyguya bırakmıştı.

"Aklının kalbinle çelişmediği an," dedi, sesi neredeyse rüzgârın sesine karışacak kadar pes ve pürüzsüz çıkarak. "Bana baktığında zihnindeki o koruma duvarlarını çekmediğin, korkmadığın ve sadece hissettiğin an."

Cevap vermek yerine derin bir nefes aldım. Karam’ın mavi gözlerindeki o yoğun ve apaçık ifade karşısında içimdeki bütün kelimeler düğümlenmişti.

Bakışlarımı onun gözlerinden kaçırıp hemen ayakkabımın burnuna patilerini dayamış, minik gövdesiyle bana tırmanmaya çalışan turuncu yavruya çevirdim. Yavaşça eğilip onu iki elimle incitmeden kavradım ve kucağıma aldım.

Yavru kedi kucağıma yerleşir yerleşmez minik patilerini göğsüme basıp gürültülü bir mırıltı çıkarmaya başladı. Parmaklarımı onun henüz yumuşacık olan tüylerinin arasında gezdirirken, kalbimin Karam'ın sözleriyle nasıl hızla çarptığını bastırmaya çalıştım.

Karam ise dizlerinin üstünde, tam karşımda sessizce duruyordu. Ne bakışlarını benden çekti ne de beni bir cevaba zorladı. Sabrı, tıpkı söylediği gibi gece kadar derindi.

"Görünüşe göre bu küçük ajanın da kime sığınacağını çok iyi biliyor," dedi Karam, sesi gecenin sessizliğini hafifçe bölerken. Elini uzatıp kucağımdaki yavrunun minik başını parmağının ucuyla dokunurcasına okşadı. Parmağı, birkaç saniyeliğine benim parmaklarıma teğet geçtiğinde, üzerimdeki o elektriklenmeyi gizlemek için kucağımdaki kediye daha da sokuldum.

"Bilir tabii. Akıllı kedi o, Karamel'in yavrusu sonuçta," dedim, kucağımdaki turuncu tüy yumağının burnuna hafifçe dokunarak. Sesimdeki o anlık dalgalanmayı toparlamaya çalışıp konuyu pratik bir zemine çekmek bana iyi gelmişti.

"İsimleri de yok ama... Aşısı var mı bunları? Veterinere götürdüler mi hiç? Karamel'in aşıları tam, onu biliyorum. Ama bunlar?"

Karam elini yavrunun başından çekmeden, parmak uçlarıyla o minik kulakların arkasını hafifçe kaşımaya devam etti. Mavi gözlerindeki o sabırlı tebessüm derinleşti.

"Geçen hafta veteriner kilitliydi, apartmandakiler fırsat bulup götürememiş," dedi, sesi o kadar yakından ve pürüzsüz geliyordu ki gecenin serinliğinde içimi ısıttı. "Ama merak etme, siber ajan. Yarın sabah için randevularını aldım. Hepsini genel kontrole götürüp ilk aşılarını yaptıracağım."

Şaşkınlıkla başımı kaldırıp doğrudan gözlerine baktım. "Sen mi götüreceksin? Bütün bu ufaklıkları?"

"Görev görevdir Hera," dedi, dudaklarının kenarı muzipçe kıvrılarak. "Tabii, Bozkurt Timi'nin siber uzmanı lojistik destek vermek istemezse tek başıma hallederim."

Kucağımdaki yavru kediyi biraz daha yukarı kaydırıp gözlerimi Karam'ın o derin mavi gözlerine diktim. Sesimdeki heyecanı gizlemeye çalışsam da yüzümdeki merak çoktan beni ele vermişti.

"Ben de geleyim o zaman?"

Karam’ın dudaklarındaki o muzip tebessüm yerini sıcacık, katıksız bir memnuniyete bıraktı. Kucağımdaki yavrunun başını son bir kez okşayıp elini geriye çekti.

"Gel elbette," dedi, sesi gecenin serinliğinde içime işleyen bir yumuşaklıkla çıkararak. "Yavru kedilerle dolu bir arabayı tek başıma idare etmek, terörist kampına sızmaktan daha zor olabilir. Birinin arka koltuktaki asayişi sağlaması lazım."

Hafifçe kıkırdadım. "Demek koskoca Karam Komutan üç tane minik kedi yavrusundan çekiniyor?"

"Yavrularından değil," dedi Karam, dizlerinin üstünden doğrulup bana doğru bir elini uzatırken. Mavi gözleri doğrudan benimkilere kilitlendi. "Sadece bu operasyonu seninle yürütmek istiyorum. Hem üç tane minik afacanı zapt etmek tek kişilik bir görev değil."

Uzatılan eline baktım. Kucağımdaki turuncu tüy yumağını incitmeden tek elimle sıkıca tutup, diğer elimi Karam’ın avucuna bıraktım. Bizi ayağa kaldırırken elinin sıcaklığı içimdeki bütün o kafa karışıklığını bir anda silip götürdü.

"Anlaştık o zaman Yüzbaşım," dedim, kucağımdaki miniğe bakıp gülümseyerek. "Yarınki kedi operasyonunda lojistik ve asayiş bende. Sabah kaçta çıkıyoruz?"

"On bir, Halit Albay'dan gerekli izinleri alacağım."

"İzin mi?" dedim, şaşkınlığımı gizleyemeyip hafifçe gülerek. "Karam, Halit Albay’a 'Komutanım, siber ajanımızla üç tane yavru kediyi veterinere götürmek için görev izni istiyorum' mu diyeceksin gerçekten?"

Karam hiç istifini bozmadan, o kendine has ciddi ve kendinden emin duruşuyla elindeki mama paketini düzeltti. Mavi gözlerinde beliren muzip ışık gecenin karanlığında bile seçiliyordu.

"Gerekçeyi 'Sivil hayata entegrasyon ve moral-motivasyon operasyonu' olarak yazarsam Albay sorgulamaz bile Hera," dedi, sesi pürüzsüz ve hafife alınmayacak kadar ikna edici çıkarak. "11'de aşağıda ol. Şimdi kucağındaki miniği Karamel'in yanına bırak da evine geç artık, iyice dinlen."

Kucağımdaki yavruyu yavaşça annesinin ve diğer iki kardeşinin yanına bıraktım. Minik kedi hemen kardeşlerinin arasına sokuldu.

Ayağa kalkıp üzerimi düzelttim. Karam’ın üzerimdeki o korumacı, derin bakışları hâlâ üzerimdeydi.

"Peki Komutanım, emriniz olur," dedim, dudaklarımın kenarındaki tebessümü saklamadan. "Yarın saat 11'de operasyon alanında hazırım."

"İyi geceler Hera," dedi, sesi neredeyse fısıltı kadar yumuşak çıkarak.

"İyi geceler Karam."

Arkamı dönüp apartmanın kapısına doğru yürürken, içimde yarını bekleyen sıcacık ve huzurlu bir his vardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

24okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18