18. bölüm · Emrin Olur
19. Bölüm; Abim yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?
Medya; Ezel Hera Yankı örnek model
______________________________________
Odamın basık havası, kafamın içinde dönüp duran o dehlizler ve sınır ötesindeki Hazal’ın namlunun ucundaki hayatı ciğerlerimi sıkıştırdığında kendimi dışarı attım. Karargâhın arka bahçesine doğru ilerlerken Temmuz ayazı yüzüme sertçe vurdu. Hakkari’nin gecesi adamı hiç acımadan çarpar, adamın yaralarını daha da çok sızlatırdı.
Uzakta, sokak lambasının o soluk, sarı ışığının altında duran karaltıyı gördüm.
Hera.
Üzerindeki o bol hırkaya sıkıca sarınmış, bağdaş kurmuş şekilde bankta oturuyordu. Titreyen parmaklarıyla cebinden çıkardığı sigarayı ateşlediğinde, çakmağın cılız ışığı yüzündeki o morlukları ve patlak kaşını saniyeliğine aydınlatıp söndü. Göğsümün tam ortasında hırçın bir dalganın kabardığını, çenemin kasıldığını hissettim. Onu o ara sokakta bu hale getirenlerin dünyasını başlarına yıkma isteğiyle kavruldum ama postallarımın o tok, nizamî sesini bozmadan ona doğru yürüdüm.
Yanıma ulaştığında, aramızda yine o sarsılmaz askeri mesafeyi bıraktım. Ellerimi montumun cebine sokup onun gibi karanlığa, o geçit vermez tellerin arkasındaki dağlara diktim gözlerimi.
"Yalın hastaneye döndü," dedi, sesindeki o sigara dumanıyla karışık pürüzü gizlemeye çalışmadan. "Giderken... yüzüme bakamadı Karam."
Bakışlarımı o sarp dağ silüetlerinden çekip onun darmadağın olmuş çehresine çevirdim. Sokak lambasının çiğ sarı ışığı yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu.
"Yalın kendi savaşıyla meşgul, belalı," dedim, sesimdeki o Yüzbaşı otoritesini korumaya çalışarak. "Sen de kendi savaşınla meşgul ol. İçme şu zıkkımı da, ciğerlerin zaten darmadağın."
Sigarasından derin bir nefes daha çekti. O an o boksör gardını, o hiç geri adım atmayan dikbaşlılığını tamamen indirdiğini gördüm. O siber ağları çökmüş, sadece canı yanan o küçük kız çocuğu olarak döndü bana. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti. O kapkara gözlerindeki dürüstlük, göğsümün altındaki o askeri zırhı parçalamak ister gibiydi.
"Bana yalan söyleme Karam," diye fısıldadı. Sesi o kadar kısık ama o kadar hilesizdi ki, Hakkari dağlarını ikiye bölecek kadar keskindi. "Yalın dün gece abimin adını duyduğunda nefesi kesildi. Bugün avluda bana bakarken gözlerindeki o azabı gördüm. Sen dün gece o telsiz kaydını duyduktan sonra Albay'ın odasına çıktın. Bana doğruyu söylemek zorundasın. Yalvarırım yapma bunu bana..."
Gözünden süzülen tek damla yaş, yanağındaki o morluğu, kaşımdaki sızlayan yarayı yumuşatarak çenesine doğru aktı.
"Abim... Hazal Yankı. O yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?"
Göğsümün tam ortasına, otoparkta yediğim o buz gibi ayazdan daha sert bir darbe indi. Şakağımdaki damarın hırsla gerildiğini, çene kemiğimin sızladığını hissettim. İçimdeki Karam, sınır ötesinde sırt sırta çarpıştığım kardeşim Hazal’ın emanetine sarılmak, "Abin yaşıyor, o da seni arıyor, buradayız" diye haykırmak istedi.
Ama Albay’ın o soğuk, devlet kokan odasındaki mühürlü emri kulaklarımda yankılandı: "Eğer sınırın ötesindekiler bilirlerse... Hazal'ı da o operasyonu da orada imha ederler."
Hazal’ın hayatı, o kızın geleceği ve Bozkurt’un nizamı benim kelimelerimi birer çelik kilide çevirdi. Kardeşimi korumak için, onun yegane emanetinin yüzüne bakarak hayatımın en ağır, en çelikten yalanını söylemek zorundaydım.
Ona doğru sakince bir adım attım. Gözlerinin içine, o darmadağın olmuş ruhunun tam kalbine baktım. Bakışlarımda en ufak bir tereddüt, o siber ağlarının yakalayabileceği tek bir milisaniyelik açık bile bırakmadım. Sesimi ve ifademi tamamen dondurdum.
"Bilmiyoruz Hera," dedim. Sesim o kadar düz, o kadar nizamî ve hissiz çıktı ki, kendi gırtlağımdan çıkan bu tona ben bile yabancı kaldım. "Hazal diye birini tanımıyoruz. Öldü mü, yaşıyor mu biz de bilmiyoruz."
Dudaklarından boğuk, yıkılmış bir nefes kaçtı. Sigarasının külü rüzgarda savrulup betona düşerken, gözlerimi bir an bile gözlerinden kaçırmadım. Bu yalanın onu ne kadar hırpalayacağını bile bile, o mühürlü kapıyı üzerine kapattım.
"Yalın sadece... senin bu çaresizliğine, abini ararken düştüğün bu enkaz haline dayanamadı," diye devam ettim, sesime o soğuk askeri mantığı ekleyerek. "Kafanda yeni düşmanlar, yeni siber denklemler kurmayı bırak artık. Bizim bildiğimiz tek şey, senin şu an bu karargâhta güvende olman gerektiği. Gerisini kurcalama."
Hera sigarayı parmaklarının arasında ezip yere attı. Gözlerimin arkasına ördüğüm o kapkara askeri duvarı aşamayacağını anladığında, o boksör gardını son kez toparlamaya çalışarak arkasını döndü ve binaya doğru yürümeye başladı.
Onun giden o darmadağın silüetinin arkasından bakarken ellerimi cebimde sıktım. Tırnaklarım etime geçti. O kapıdan içeri girerken son kez dönüp bana baktı. Gözlerindeki hüzün içimi parçalara da sert çehremden ödün vermedim.
Sadece izledim. Ve o kapı arkasından kapanana kadar nefesimi tuttum.
Hera’nın gidişinin ardından bahçede ne kadar kaldığımı, o dondurucu Temmuz ayazının tenimi ne ara uyuşturduğunu fark etmedim bile. Kafamın içinde sadece o son bakışı dönüp duruyordu. Göğsümün sol yanında tarif edemediğim bir sızı vardı; sanki orada duran o çelik zırh, o tek bir bakışla ortadan ikiye çatlamıştı.
Vakit ilerleyip akşam yemeği saati geldiğinde, üzerimdeki o ağır rüzgarlığı karargâhtaki odama bırakıp yemekhaneye doğru geçtim. İçerisi her zamankinden daha sessiz, daha kasvetliydi. Bozkurt Timi’nin geri kalanı çoktan masadaki yerlerini almış, önlerindeki tabaklarla sessiz bir savaşa girişmişti. Kimsenin konuşacak, iki kelamı bir araya getirecek dermanı yoktu.
Adımlarımı doğrudan bizim masaya doğru yönlendirdim. Tam o sırada yemekhane kapısından içeri onun girdiğini gördüm.
Hera, o bol hırkasının içinde adeta kaybolmuş gibiydi. Saçları darmadağınık, yüzündeki morluklar yemekhanenin o floresan ışıkları altında daha da belirginleşmişti. Adımları yavaştı. Tepsisini alıp sıraya girdiğinde, kimseyle göz teması kurmamak için bakışlarını tamamen zemine kilitlemişti.
Gidip onun tam çaprazındaki sandalyeye oturdum. Aramızdaki o masada sadece soğuk metal tabaklar değil, az önce bahçede söylediğim o devasa yalan da duruyordu.
Hera tepsisiyle masaya yaklaştı. Otururken sandalyenin çıkardığı o tiz gıcırtı, yemekhanedeki o dilsiz havayı bıçak gibi kesti. Başını hafifçe kaldırıp masadakilere yarım yamalak bir selam verdi ama bana doğru tek bir milim bile bakmadı. Varlığımı tamamen yok sayıyordu.
Önündeki çorba kasesine kaşığını daldırdı, biraz karıştırdı ama tek bir lokma bile ağzına götürmedi. O boksör kızın elleri, o siber ağları tek bir tuşla dize getiren parmakları hafifçe titriyordu. Kaburgalarındaki sızı yüzünden her nefes alışında omuzlarının nasıl gerildiğini görebiliyordum.
"Yemek buz gibi olacak, ye biraz," dedi masanın ucundan sesini hafifçe yükselten Demiralp. Ses tonunda Hera’ya karşı duyduğu o korumacı, abi şefkati vardı. "Toparlanman lazım."
Hera zoraki bir tebessümle başını salladı. "Canım istemiyor," diye fısıldadı. Sesi öyle cansız, öyle kırgındı ki... Bahçede benden duymak istediği o tek bir kelimenin, o umudun onda bıraktığı yıkım şimdi tüm bedenine sirayet etmişti.
Gözlerimi ondan çekip önümdeki tabağa odaklanmaya çalıştım ama boğazımdan tek bir lokmanın bile geçmeyeceğini biliyordum. Kaşığı masanın kenarına bıraktım. Göz ucuyla onu izlemeye devam ettim.
Hera, masadaki sessizliği bozmamak için büyük bir direnç gösteriyordu. Ancak o siber zekasının arkasında dönen dişlileri, kafasında kurduğu o yeni planları hissedebiliyordum. O son bakışındaki hüzün, yerini yavaş yavaş sessiz ve tehlikeli bir kararlılığa bırakıyordu.
Bana inanmamıştı. Benim o sarsılmaz nizamımın arkasında bir şeylerin gizli olduğunu hissetmişti.
Yemekhanedeki metal çatal kaşık sesleri arasında, ikimizin arasında süren o dilsiz savaş devam etti. O kaçtı, ben izledim. O sustu, ben o suskunluğun altındaki fırtınayı dinledim. Ve o an ilk kez, söylediğim o yalanın bizi kurtarmak yerine aramıza aşılması imkansız bir uçurum açtığını tüm hücrelerimde hissettim.
Kendi kendime, "Sikeyim," diye fısıldadım yeniden yemeğe döndüm.
Daha sonrasında ise yemekhaneden nasıl çıktığımı, o buz gibi yemeği boğazımdan nasıl zorla geçirdiğimi hatırlamıyordum bile. Ne kadar odaklanmak istesem de odaklanmak zor geliyordu, aklım sürekli Hera'ya kayıyordu.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, alt kattaki dinlenme odasına geçmiş hissizce oturuyorduk. İçerisi demli çay ve Yiğit’in ardından çöken o ağır, kurşunî yas kokusuyla kaplıydı. Demir, masanın üzerindeki haritalara boş gözlerle bakarken, Yalın ve Çisil'in hastanedeki yokluğu odadaki o boş sandalyelerde kendini fazlasıyla hissettiriyordu.
Hera ise pencerenin kenarındaki o eski sedirde oturuyordu. Dizlerini kendine doğru çekmiş, o bol hırkasının içinde adeta küçülmüştü. Bakışları Hakkari’nin o geçit vermez, karanlık dağlarındaydı. Aramızdaki o sessizlik uzayıp giderken, odadaki dilsiz havayı ilk bıçaklayan doğrudan onun sesi oldu.
"Ben..." dedi Hera, bakışlarını dağlardan çekip doğrudan bizim üzerimize sabitleyerek. Sesi, az önce bahçede benden duyduğu yalanın ağırlığıyla kırılarak çıkmıştı. "Misafirhanede gereğinden fazla kalmadım mı? Eve geçeyim artık."
Kelimeleri göğsüme birer ok gibi saplandı. Eve geçmek... İçinde abisinin hayaletlerinin dolaştığı, o siber duvarların onu daha da çok boğacağı o eve gitmek istiyordu. Belki de benim varlığım, ona o sahte mesafemi korumak için söylediğim o çelikten yalanı hatırlatan en büyük yük haline gelmişti.
Onun bu ani çıkışıyla birlikte Demir, elindeki çay bardağını masaya bırakıp endişeyle araya girdi. Bakışlarını doğrudan pencere kenarına çevirdi.
"Hera, daha olaylar tazeyken... emin misin?" diye sordu Demir, sesindeki o samimi kaygı loş odaya yayılırken. "O eve gidince rahat olacağına emin misin? Kendini kötü hissetmeyeceğin?"
Demir’in bu sorusu, aslında benim içimde feryat figan haykırmak istediğim ama o askeri zırhın arkasına gizlediğim sorunun ta kendisiydi. Gitmesini istemiyordum. O evde yalnız kalıp o siber ekranların başında kendini paralamasını, o vicdan azabıyla tek başına kavrulmasını istemiyordum.
Hera, Demir’in gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne bir tereddüt ne de bir korku vardı. O boksör inadını, o her şeye rağmen ayağa kalkma arzusunu yeniden kuşanmıştı.
"Eminim Demir," dedi, sesi hafifçe titrese de tonu keskindi. "Bir yerden başlamam gerekiyor. Kendi evimde, kendi alanımda olmak bana daha iyi gelecek."
Ona olan o sahte mesafemi tamamen yerle bir etmemek için sert çehremi, o Yüzbaşı maskesini bozmadan başımı hafifçe salladım. Gözlerimi doğrudan gözlerine diktim; o kararlılığını tarttım.
"Nasıl istersen öyle yap," dedim. Sesim, karargâhın beton duvarları kadar soğuk ve nizamlıydı. Ama bu sadece bir izin değil, bir sınırdı. Sesime mümkün olduğunca otoriter ama o gizleyemediğim korumacı tınıyı yerleştirerek devam ettim: "Ama bir alt katında olduğumu unutma."
Bu sözlerim, "Ne yaparsan yap, başına bir şey gelirse o kapının önündeyim" demekti. O anladı mı, yoksa bunu sadece askeri bir tehdit olarak mı algıladı bilmiyorum. Hera sedirden yavaşça kalktı, hırkasına daha da sıkı sarınarak odanın çıkışına doğru yürüdü.
O kapıdan içeri girerken son kez dönüp bana baktı. Gözlerindeki hüzün içimi parçalara ayırdı da sert çehremden ödün vermedim. O bakıştaki kırıklığı, o sessiz suçlamayı göğsüme bir mermi gibi kabul ettim ama gözümü bile kırpmadım. Asker olmak, en çok da kendi içini yakarken dışarıya bir kaya gibi durabilmekti.
Sadece izledim. Ve o kapı arkasından kapanana kadar nefesimi tuttum.
O kapı kapandığı an nefesimi serbest bıraktım. Demir’in gözleri bu kez bana döndü; o sessiz bakışlarda "Neden gitmesine izin verdin?" sorusu apaçık okunuyordu. Ama ben sadece yerimden kalkıp pencereye doğru yürüdüm.
Zihnimdeki o plan çoktan tıkır tıkır işlemeye başlamıştı. O evde tek başına kalmayacaktı. Eğer o, kendi evinin duvarları arasına çekilmek istiyorsa, ben de o binanın girişinde, o evin bir alt katında, nöbetine sadık bir gölge gibi bekleyecektim. İstese de istemese de, güvenliği benim namlumun ucunda kalacaktı.
O kapı kapandığı an, içerideki o ağır hava adeta üzerimize çöktü. Nefesimi serbest bıraktım ama göğsümdeki o sıkışma hissi zerre hafiflemedi. Gözlerimi kapının buzlu camından çekip pencereye doğru sert bir adım atacaktım ki, Demir’in yerinden kıpırdamadığını, bakışlarını bir ok gibi üzerime diktiğini fark ettim.
Odadaki o demli çay kokusuna, Demir’in içindeki o tutulamayan öfkenin kokusu karıştı. Daha fazla dayanamadı. Askeri nizamı, aramızdaki rütbe farkını o anlık bir kenara bırakıp içindeki o babacan kırgınlığı kustu öne doğru.
"Onu istemediğinizi bu kadar belli etmek zorunda mıydınız komutanım?" diye sordu. Sesi titriyordu ama bu korkudan değil, Hera’nın o giden kırık silüetine duyduğu üzüntüdendi.
Sorusu, zaten açık olan yarama tuz bastı. Çene kemiğimin gerildiğini, ellerimi montumun cebinde ne kadar büyük bir hırsla sıktığımı bir ben biliyordum. Gözlerimi Demir’in o hesap soran gözlerine diktim. Sesimdeki o buz gibi, tavizsiz Yüzbaşı tonunu bozmadım.
"Sorun istememem değil Üsteğmen," dedim, kelimelerin üzerine basa basa.
Demir durmadı. Geri adım atmadı. Hera’yı korumak için benim o aşılmaz duvarlarıma çarpmayı göze almıştı. Bir adım daha yaklaştı masaya.
"Ne o zaman komutanım?" diye sordu, gözlerini kırpmadan. "Kızın sığınacak tek bir yeri kalmamış, abisinden kalan son umutla buraya tutunuyor ama siz ona kapıyı gösteriyorsunuz. Derdiniz ne o zaman?"
Konuşmadım.
Dudaklarımı birbirine mühürledim. Ona ne diyebilirdim ki? "O kızın abisi sınırın ötesinde ölüme yürüyor, eğer gerçeği söylersem Hera’yı da Hazal’ı da orada infaz edecekler" diyebilir miydim? Albayın odasındaki o mühürlü emrini Demir’e açabilir miydim?
Sadece sustum. Sert çehremi, o geçit vermez duvarlarımı Demir’in yüzüne karşı bir kez daha ördüm. Konuşmadığımı, benden tek bir kelime dahi alamayacağını anladığında Demir dişlerini sıktı, başını hayal kırıklığıyla iki yana sallayıp arkasını döndü.
Ben ise o sessizliğin içinde, arkamı dönüp pencereden o karanlık dağlara bakmaya devam ettim. İçim yanıyordu ama nizam her şeyden önce gelirdi.
O sessizliğin ağır baskısı altında pencereden karanlık dağlara bakmaya devam ederken, cebimdeki telefonun hafif titreyişiyle irkildim. Elimi montumun cebine sokup telefonu çıkardım. Ekranın ışığı loş odada yüzüme vururken, zihnimde az önce yürüyüp giden Hera’nın o kırık silüeti dolaşıyordu.
Gitmeliydi, evet, kendine ait bir alana ihtiyacı vardı ama şu an oraya tek başına dönmesi sadece ruhu için değil, güvenliği için de koca bir riskti. Üstelik birkaç gün önce o eve girenlerin yıktığı, paramparça ettiği o çelik kapı hâlâ tamir edilmemişti. O kırık kilitlerle, o korumasız eşikle bir dakika bile yalnız kalamazdı.
Askeri mantığım ve korumacı hislerim parmaklarımı hızla ekranın üzerinde hareket ettirdi. Ona karşı o resmi, mesafeli ve tavizsiz duruşumu bozmadan, ama geri adım atmasına da imkan tanımayan netlikte yazmaya başladım:
Siz: Eve dönmek için birkaç gün daha beklemen gerekiyor. Evinin kapısı hâlâ kırık.
Mesajı gönderip telefonu tekrar cebime attım. Başımı kaldırdığımda Demir’in masadaki haritaları toparlarken bana kaçamak bir bakış attığını gördüm. Bir şey söylemedi, ben de konuşmadım.
O kapı tamir edilene kadar, o binanın girişinde ve onun güvenliğinden emin olacağım ana kadar bu karargâhtan tek bir adım bile atmayacaktı. Sert çehremi bozmadan pencereden dışarı, o buz gibi Hakkari gecesine bakmaya devam ettim.
Cebimdeki telefon kısa bir titreşimle aydınlandı. Ekranı açtığımda Hera’dan gelen tek cümlelik yanıtla karşılaştım:
Hera: Kilitlerin benim için bir önemi olmadığını en iyi senin bilmen gerekirdi, Yüzbaşı.
Mesajın ekranı karardığında gülümsedim diyemezdim ama çene kemiğimin hafifçe gevşediğini hissettim. O boksör gardını, o dikbaşlılığını ne olursa olsun bırakmıyordu. Kapının kırık olması onun gibi bir kız için sadece basit bir ayrıntıydı; ama benim için o eve gitmesini engellemek adına kazanılmış birkaç günlük kritik bir zamandı.
Telefonu cebime koyup başımı tekrar pencereye, o geçit vermez Hakkari dağlarına çevirdim.
"Yine de bekle," diye fısıldadım kendi kendime. "En azından ben o kapıyı baştan aşağı çelikle kaplatana kadar."
___________________________________________
