33. bölüm · Emrin Olur

33. Bölüm

Nidanur Yaman

Gözlerimi açtığımda zihnim kapkaranlık, bomboş bir kuyudan farksızdı.

İlk hissettiğim şey, burnuma dolan ve genzimi sızlatan o tanıdık ama bir o kadar da yabancı koku oldu: Odunsu, keskin, çam kokusuyla karışmış bir koku... Kulağımın tam altında, ritmik ve ağır bir kalp atışı duyuyordum. Güçlü, aksamadan vuran, sarsılmaz bir nabız.

Bedenimin sol tarafı sert, çelik gibi bir kütleye yaslanmıştı. Belimi sıkıca kavrayan, ağırlığıyla beni oturduğum noktaya mühürleyen kalın, sıcak bir kol vardı üzerimde.

Kirpiklerimi açmakta zorlandım; birbirine yapışmışlardı. Yanaklarımda kurumuş tuz izlerinin o gergin, rahatsız edici hissi vardı.

Neredeyim ben?

Zihnimdeki o boşluk birkaç saniye içinde bir siber ajanın en temel güdüsünü ayağa kaldırdı: Veri kaybı, kontrol kaybı, açık hedef olma riski. Siber dünyanın ekranları arkasında her zaman kontrolü elinde tutmaya alışkın zihnim, şu an tamamen savunmasız bir fiziki gerçekliğe uyanmıştı. Vücudum kasıldı, nefesim boğazımda tıkandı. Biri var. Çok yakınımda. Savunmasızım.

Kendimi geriye doğru çekmek için hamle yaptığım an, başımın hemen altında duran göğsün kime ait olduğunu gördüm.

Siyah tişörtün yaka kısmı hafifçe aralanmıştı. Çenesindeki birkaç günlük kirli sakallar, şakaklarına düşen sert siyah saçlar ve uykuda bile çatıklığını kaybetmemiş olan o kaşlar...

Karam.

Donakaldım. Soluk alamadım. Başımı göğsüne yaslayıp uyuduğum adam, Yüzbaşı Karam Akıncı’ydı.

Karam buradaydı. Birlikte, koridorun köşesinde, sırtı duvara yaslanmış Karam’ın kucağında uyuyakalmıştık.O an, sanki zihnime devasa bir çığ devrildi. Dün geceye dair kaçmaya çalıştığım ne varsa birer birer su yüzüne çıktı.

Mutfaktaki un deryası... Yanan şerbetin genzi yakan kokusu...

Yıllardır kilitli tuttuğum o odanın açılan kapısı...

Yiğit’in mektubu: "Ezel’e..."

Üst dolaptaki tabaklara ulaşamayan, o mutfakta çaresizce çırpınan küçük kız çocuğu...

Ve kapının çalınışı. Dizlerimin üzerine çöküşüm, Karam’ın beni kucağına alışı... Tişörtünü sımsıkı kavrayan çaresiz ellerim ve Karam’ın kulağıma fısıldadığı o yalvaran sesi: "Hera..."

Tüm bu görüntüler zihnimi delip geçerken boğazıma sıcak, yakıcı bir yumruk oturdu. Yanaklarımın aniden yandığını hissettim. Klavye başında en karmaşık sistemleri çözen, dijital duvarların arkasına saklanan ben; hayatım boyunca kendimi hiç bu kadar çıplak, hiç bu kadar duvarsız hissetmemiştim. Dün gece koruyucu zırhım sadece çatlamamıştı; tamamen eriyip gitmişti. Ve Karam benim en darmadağınık, en acınası halime şahit olmuştu.

Gururumun altında ezildiğimi hissettim. İçimdeki siber ajan, bu kontrol kaybının karşısında çığlık çığlığa yeniden duvar örmeye çalışıyordu.Belimdeki o ağır kolu yavaşça üzerimden kaydırmaya çalıştım. Ama Karam uykusunda bile bir refleksle kolunu daha da sıktı, beni göğsüne doğru biraz daha çekti. Şakağının saçlarıma değdiğini, huzursuz bir nefes verdiğini hissettim.

Gerildim. Omzundan tuttum, sesim sabahın soğukluğunda tutulmuş, pürüzlü çıkıyordu.

"Karam..."

Sesim yetmedi. Yutkundum, bu kez daha sertçe sarsarak omzunu ittim.

"Komutanım... Karam, uyan."

Karam’ın göz kapakları hafifçe aralandı. O derin, siyah gözleri ilk saniyede tavandaki ışıkta gezindi, ardından hemen kucağındaki ağırlığa —bana— kaydı. Uykudan yeni uyanmış bir adamın mahmurluğu yoktu bakışlarında. Bir askerin her an tetikte durmaya alışkın o keskin, yırtıcı bilinci saniyeler içinde yerine oturdu.

Göz göze geldiğimizde koridordaki zaman durdu sanki.

Bakışları, kurumuş gözyaşlarımın iz bıraktığı yanaklarıma, darmadağın olmuş saçlarıma ve yüzümdeki o mahcup gerginliğe kaydı. Belimdeki kolunu yavaşça gevşetti ama tamamen çekmedi.

"Hera..." dedi. Sesi boğuk, derin ve sabahın dinginliğiyle ağırlaşmıştı. "İyi misin?"

Hızla geriye doğru çekildim. Sırtımı karşı duvara verip aramızdaki mesafeyi açtım, parkelerin üzerine oturdum. Dizlerimi kendime doğru çekip kontrolü tekrar toplamaya çalıştım ama gözlerimi onun gözlerinden kaçırmaktan alıkoyamadım kendimi.

"Ben..." dedim, pürüzlü çıkan sesimi toparlamaya çalışarak. "Uyuyakalmışım. Senin de burada... kalmaman gerekiyordu."

Karam, sırtını arkasındaki duvara biraz daha bastırarak doğruldu. Uzun bacaklarını uzattı, elini yüzüne sürterek sertçe ovaladı. Derin bir nefes aldı. Gözleri hâlâ üzerimdeydi; ne bir yargılama vardı bakışlarında ne de en çok nefret ettiğim şey olan acıma. Sadece sarsılmaz, yıkılmaz bir kararlılık.

"Bırakıp gideceğimi mi düşündün?" dedi Karam. Sesi dingin ama bir o kadar netti. "Dün gece o haldeyken arkamı dönüp gideceğimi mi sandın gerçekten?"

Başımı yana çevirdim, koridorun ucundan görünen salondaki darmadağınık mektup kâğıtlarına baktım.

"Gidebilirdin. Gitmeliydin," dedim sesimi olabildiğince soğutmaya çalışarak. "Ben... kendimi toparlardım."

Karam hafifçe öne doğru eğildi. Araya koyduğum mesafe onun tek bir hamlesiyle yeniden kapandı.

"Toparlayamazdın, Hera," dedi, gözlerini gözlerime kenetleyerek. "Dün gece toparlanacak gibi değildin. Ve ben ilk defa seni timin siber uzmanı olarak değil..." Duraksadı. Bakışları yüzümdeki her bir çizgiyi ezberlemek ister gibi derinleşti. "...sadece Hera olarak gördüm. Bırakmazdım."

"Ben sana git dedim. Neden gitmedin Karam? Böyle giderse ikimiz için de iyi olmaz."

Sözlerim koridorun soğukluğuna dökülürken, sesimdeki o titremeyi gizlemek için çenemi sıktım. Sırtımı arkamdaki duvara iyice bastırdım; aramızdaki fiziki mesafeyi artırmak, zihnimde çöken duvarları yeniden örmek istiyordum.

Bildiğim tek güvenli alan dijital dünyaydı. Bir kod satırıyla kapıları kilitleyebilir, bir komutla izleri silebilir, herhangi bir saldırıda sistemi tamamen kapatıp kendimi korumaya alabilirdim. Ama şu an, karşımda duran bu adamın siyah gözlerine bakarken elime geçirebileceğim tek bir klavye, arkasına saklanabileceğim tek bir ekran yoktu. Karam benim en savunmasız, en darmadağınık veri tabanıma sızmıştı ve ben erişimi engelleyemiyordum.

Karam oturduğu yerden kıpırdamadı. Bacaklarını hafifçe kendine doğru çekti, dirseklerini dizlerine yaslayıp öne doğru eğildi. Bakışları yüzümdeki her bir noktayı, kurumuş gözyaşı izlerimi, titreyen alt dudağımı tek tek taradı.

"İkimiz için de iyi olmayacak olan ne, Hera?" dedi, sesi fısıltı kadar kısık ama koridoru dolduracak kadar derindi. "Senin tek başına o mutfakta, o karanlıkta boğulman mı? Yoksa benim seni o halde bırakıp kendi konforuma çekilmem mi?"

"Sana zararım dokunur," dedim, gözlerimi mektup kâğıtlarının durduğu salona çevirerek. Sesim ilk defa bir ajanın soğukkanlılığıyla değil, geçmişin yükü altında ezilen bir kadının çaresizliğiyle çıktı. "Benim geçmişim yangın yeri, Karam. Bastığın her yer kül eder seni. Ben kendimi toparlayamam, seni de o enkazın içine çekerim. Anlamıyor musun?"

Karam hafifçe gülümsedi. Ama bu gülüşte bir alay değil, dağ gibi duran bir adamın sarsılmaz özgüveni ve derin bir acı vardı.

Sert, pürüzlü elini yavaşça aramızdaki parkenin üzerine koydu. Bana dokunmadı, sadece aradaki mesafeyi kendi varlığıyla kapattı.

"Ben askerim, Hera. Yangından kaçmayı değil, o yangının içine yürümeyi öğrendim," dedi, gözlerimin ta içine bakarak. "Bırak ikimiz için de iyi olmasın. Bırak senin enkazın beni de yaksın. Ama bir daha sakın bana 'git' deme. Dün gece o ellerin tişörtümü sımsıkı tutarken, 'git' demediğini ikimiz de çok iyi biliyoruz."

Sözleri koridorda asılı kaldığında içimde bir yerlerde ördüğüm son duvar da gürültüyle çöktü. Dün gece tişörtüne tutunan ellerimin çaresizliğini yüzüme vurmamıştı; bunu bir zayıflık olarak değil, bir gerçeklik olarak önüme koymuştu.

Gözlerimi ondan kaçırdım. Cevap veremedim. Göğsümdeki o ağır, nefes aldırmayan baskı daha da sıklaştı. Bir siber ajan olarak her zaman verilerle, mantık süzgecinden geçmiş gerçeklerle hareket etmeye alışkındım. Bir sistem çökertildiğinde yedeklerini devreye sokardınız, bir kod hata verdiğinde onu ayıklardınız. Ama insana dair travmalar, henüz üç hafta önce kaybettiğim canımın acısı ne yedeklenebiliyordu ne de silinebiliyordu.

Yavaşça oturduğum yerden doğruldum. Bacaklarım hafifçe titriyordu ama dik durmaya çalıştım. Karam bakışlarını bir an bile üzerimden ayırmadan hareketlerimi izledi. Salona doğru yürüdüm. Yerlere saçılmış un tabakasının ortasında, dün gece avucumun içinde buruşturduğum o kâğıt parçaları duruyordu.

Eğildim. O kâğıt parçalarını tek tek topladım. Parmaklarım kâğıda her temas ettiğinde tenime bir kor parçası değiyormuş gibi canım yandı. Kâğıtları düzeltip avucumun içinde sıkıca tutarak koridora, Karam’ın yanına döndüm.

Yeniden onun karşısında dizlerimin üzerine çöktüm. Parkenin soğukluğu bacaklarımı donduruyordu ama umurumda değildi. Elimdeki o buruşuk kâğıtları Karam’a doğru uzattım.

"Bu..." dedim, pürüzlü ve kısılan sesimle. "Bu mektup Yiğit'ten."

Karam uzattığım kâğıtlara baktı, ardından gözlerini bana kaldırdı. İzin istemek gibi bir hürmetle, parmak uçları elime hafifçe değerek mektubu aldı. Dokunuşunun sıcaklığı bir an için dondurucu soğukluğumu kırdı.

"Yiğit benim..." Yutkundum. Boğazımdaki yumru konuşmamı zorlaştırıyordu. "Yetimhanedeki tek sığınağımdı. Beni bu dünyada, o karanlığın ortasında karşılıksız seven tek insandı. Ailem tarafından reddedildiğimde, o soğuk duvarların arasında kimsesiz kaldığımda bana 'Ezel' diyen tek kişiydi."

Karam mektubu açmadı, sadece elimde sıkıca tuttuğum o buruşuk kâğıda saygıyla baktı ve beni dinlemeye devam etti. Siyah gözlerindeki o derin dikkat, söylediklerimden çok yaşadığım acıyı tartıyor gibiydi.

"O odanın kapısını haftalardır açmıyordum," dedim, gözlerimden bir damla yaş süzülürken. Artık ağladığımı gizlemeye çalışmıyordum; yorulmuştum. "Dün gece girdim içeri. Ve bu mektubu buldum... Gitmeden önce yazmış."

Saniyelerce duraksadım. Nefesimi toparlamaya çalıştım. Üç hafta önceki o acı gün ve Yiğit'in tekerlekli sandalyedeki çaresiz hali zihnime yeniden bir çığ gibi devrildi.

"Mektupta ne yazıyor biliyor musun Karam?" Sesim titredi, gözlerimden akan yaş çeneme doğru süzüldü. "Tekerlekli sandalyede o tezgahın önünde nasıl çaresiz kaldığını anlatıyor... 'Üst dolaptaki tabakların hiçbirine ulaşamıyorum Ezel... Sen gitmeden önce tezgahta kalan o tek tabağı yıkayıp duruyorum...' yazmış." Sesim tamamen kırıldı, şiddetli bir hıçkırık boğazımdan kaçtı. "O tekerlekli sandalyede tek başınaydı. Bir tabağa bile uzanamayacak kadar çaresizken ben yanında yoktum. O gitti, ben arkasında bir enkaz olarak kaldım."

Karam elimdeki kâğıtları dikkatle kenara koydu. Bir adım öne kayıp aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı. İri, nasırlı ellerinden birini yavaşça yanağıma uzattı. Parmak uçları, gözümden süzülen o sıcak yaşı nazikçe sildi. Bir askerin sert elleriydi bunlar ama bana dokunurken sanki dünyanın en kırılgan şeyine dokunuyormuş gibi hassastı.

"Sen elinden geleni yaptın Hera," dedi Karam, sesi bir emirden uzak, derin bir şefkatle doluydu. "Kendini, yanında olamadığın o anlar için cezalandıramazsn. Yiğit sana kızgın değildi. Mektubu buraya bırakırken seni suçlamak için değil, seni unutmadığını söylemek için bıraktı."

Gözlerinin içine baktım. O siyah gözlerde ne bir acıma ne de bir yargılama vardı. Sadece sarsılmaz bir kabulleniş ve dağ gibi duran bir koruma arzusu.

"Beni anlayamazsın," diye fısıldadım, sesim bir yalvarış gibi çıktı. "İçimdeki yangın sönecek gibi değil. Bastığım yeri yakıyorum ben."

Karam yanağımdaki elini çekmedi. Başparmağıyla elmacık kemiğimi yavaşça okşadı.

"O zaman bırak yansın," dedi, gözlerini gözlerimden bir milim bile kaçırmadan. "Bırak o yangın ikimizi de yaksın Hera. Ama bu defa o küllerin arasından tek başına çıkmayacaksın. Ben buradayım."

Karam’ın gözlerimin içine bakarak söylediği o son sözler, odadaki dondurucu sessizliği kırıp içimdeki katılaşmış acıya dokundu. Yanağımdaki elinin sıcaklığı hâlâ oradaydı. Birkaç saniye boyunca sadece nefes alıp verişlerimiz duyuldu.

Baktım ona. Gerçekten gitmeyecekti. Ne kadar itsem de, duvarlarımı ne kadar yükseltsem de O, bu enkazın tam ortasında durmaya kararlıydı.

Gözlerimi yavaşça kapatıp derin bir nefes verdim. Omuzlarımdaki o devasa yük saniyeler içinde hafiflememiş olsa da, ilk defa birinin bu yükü izlemek yerine altına omzunu koyduğunu hissettim.

"Tamam," diye fısıldadım, sesim fırtına sonrası bir sakinlikle ama bitkin çıkıyordu. Gözlerimi açıp elimle yüzümdeki son yaşları sildim. "Tamam."

Karam elini yanağımdan yavaşça çekti ama gözlerini üzerimden ayırmadı. Dizlerinin üstünde hafifçe geriye kayarak ayağa kalkmam için bana alan açtı. Yutkundum, dizlerimi toplayıp parkelerin üzerinden doğrulmaya çalıştım. Bacaklarım hâlâ uyuşuktu; bedenim dün gecenin şokunu ve sabaha karşı uykusuzluğunu üzerinden atamamıştı.

Tepemde dağ gibi duran Karam, düşecekmişim gibi bir refleksle elini uzattı ama beni zorlamadan sadece dirseğimden hafifçe destekledi. Ayakta dengemi bulduğumda elini geri çekti.

Bakışlarım koridorun sonundaki mutfağa kaydı. Kapıdan görünen manzara bir kurgu filmin yıkım sahnesinden farksızdı: Tezgahın üstü yanan ve ağdalaşan siyah şerbet lekeleriyle kaplıydı, yerdeki un deryası ayağıma takılan sularla yer yer çamura dönüştü, yumurta kabukları fayanslara yapışmıştı.

İçimdeki siber ajan refleksleri bu düzensizliği görünce hemen devreye girdi. Düzen, kontrol ve temizlik... Zihnimi toparlamanın en hızlı yolu buydu.

"Orası..." dedim, mutfağı işaret ederek. Sesimi olabildiğince normalleştirmeye çalıştım. "...büyük bir facia."

Karam arkasını dönüp mutfaktan içeri baktı. Sert yüz hatlarında ilk defa hafif, hemen kaybolan kırık bir tebessüm belirdi. Şakaklarını ovup derin bir nefes aldı.

"Gördüm," dedi, sesi sabahın pürüzünden tamamen sıyrılmıştı. "Savaştan çıkmış gibi. Bir boksör ile bir mutfak arasındaki mücadeleyi mutfak kazanmış sanki."

Hafifçe gözlerimi devirdim. Bu küçük takılma, aramızdaki o ağır duygusal atmosferin üzerindeki baskıyı biraz olsun hafifletmişti.

"Sana yardım etmeyi teklif etmeyeceğim," dedim, tezgaha doğru bir adım atarak. "Çünkü burayı bu hale getiren benim. Sen gidebilirsin artık Karam, gerçekten."

Karam yanımdan geçip mutfağa benden önce girdi. Tişörtünün kollarını dirseklerine kadar katlarken bana dönüp baktı. "Bölük komutanına emretmeyi ne zaman bırakacaksın Hera?" dedi, gözlerinde sarsılmaz bir kararlılıkla. "Mutfak temizlemek, bir askerin yapacağı en kolay görevdir. Çöp poşeti nerede?"

Cevap vermeme fırsat vermeden tezgahın altındaki dolabı açtı. O uzun boyu ve cüssesiyle benim küçük mutfağımda bir hayli garip duruyordu. Ama hareketleri o kadar doğaldı ki, sanki günlerdir bu evde yaşıyormuş gibi rahat bir tavırla büyük boy çöp poşetini çıkardı.

"Şurada," diye mırıldandım.

Eğilip yerdeki kırık yumurta kabuklarını ve un paketini toplamaya başladım. Karam tezgahtaki kurumuş, yapış yapış olmuş şerbet tenceresini eline aldı. Tencerenin altı neredeyse kömürleşmişti.

"Şerbeti yakmayı nasıl başardın?" diye sordu, tencereyi lavabonun içine koyup sıcak suyu açarken. Suyun buharı yükseldiğinde genzi yakan o karamelize koku yeniden yayıldı.

"Un deryasına odaklanmışım," dedim yerdeki unları çöp poşetine süpürürken. Sesimde mahcup bir ton vardı. "Ve... zihnim burada değildi."

Karam suyun altında tencereyi tel ile kazımaya başladı. Güçlü kolları ritmik bir şekilde hareket ederken kaslarının gerildiğini görebiliyordum. "Mutfak işleri dikkatsizliği affetmez," dedi, arkası bana dönükken. "Ama zihnin yerinde değilse, dünyanın en iyi ajanı da olsan o şerbet yanar."

Sözlerindeki ima açıktı. İnsan olduğumu, hata yapabileceğimi ve kontrolü kaybetmemin ayıp olmadığını hissettirmeye çalışıyordu.

Yerdeki unların büyük kısmını topladıktan sonra ıslak bir bez alıp fayansları silmeye başladım. Karam lavabodaki tencereyi ovalamayı bitirip kuruması için kenara koydu. Ardından elimdeki bezi fark edip yanıma yaklaştı.

"Ver onu," dedi, elini uzatarak.

"Ben hallederim—"

"Aşağıda kalan kurumuş lekeleri çıkarmak için güç lazım," dedi, bezi parmaklarımın arasından çekip alarak. "Sen şu üst tezgahı sil."

Hiç itiraz etmedim. İtiraz edecek gücüm de yoktu zaten. O dizlerinin üzerine çöküp yerdeki yapışkan şerbet izlerini güçlü darbelerle silerken, ben de tezgahtaki unları temizlemeye başladım.

Mutfakta sadece suyun şırıltısı, bezin fayanslara sürtünme sesi ve ikimizin düzensiz nefesleri vardı. Ama bu sessizlik, yarım saat önceki o boğucu sessizlik değildi. Bu, bir enkazın küllerini birlikte temizleyen iki insanın kurduğu garip, kelimesiz bir dayanışmaydı.

Karam yeri temizlemeyi bitirip ayağa kalktığında tişörtünün diz kısımları hafifçe kirlenmişti. Elindeki bezi lavaboda yıkayıp sıktı. Mutfağa şöyle bir baktı; ortalık neredeyse tamamen eski düzenine dönmüştü. Sadece havada hâlâ hafif bir yanık kokusu asılı duruyordu.

Bana döndü. Siyah gözleri yüzümde gezindi. Yanaklarımdaki yaş izleri silinmiş, saçlarımı geriye doğru toplamıştım ama gözlerimin etrafındaki kızarıklık hâlâ belirgindi.

"Saat sekiz," dedi Karam, bileğindeki saate bakarak. "Karargâha geçmemiz gerekecek. Tim bir saate kadar toplanır."

Başımı salladım. Bir siber ajan olarak maskemi yeniden takmam, o soğukkanlı, mesafeli kimliğime bürünmem gerekiyordu.

"Tamam," dedim, sesimi olabildiğince dik tutmaya çalışarak. "Üstümü değiştirip çıkarım."

Karam kapıya doğru yürüdü. Tam mutfaktan çıkacakken durdu ve bana doğru döndü. Elini cebine attı, katlanmış sarı kâğıtları —Yiğit'in mektubunu— çıkardı ve salondaki masanın üzerine, en güvenli köşeye yavaşça bıraktı.

"Hazırlan," dedi, gözlerimin içine son bir kez bakarak. "Aşağıda, arabada seni bekliyorum."

Kapıdan çıkıp gittiğinde, evde kalan o derin sessizlik artık canımı acıtmıyordu.

Üzerimdeki unlu giysileri çıkarıp siyah, sade bir atlet ile laciver, bol pantolonumu giydim. Aynadaki yansımama baktığımda gözaltlarımdaki morlukları ve kızarıklığı saklamak imkânsızdı. Ancak saçlarımı sıkı bir atkuyruğu yapıp yüzüme o bildik, duygusuz siber ajan maskemi yerleştirdim. Masanın üzerindeki Yiğit'in mektubuna son bir kez bakıp çekmeceye kilitledim. O mektup artık benim açık yaram değil, taşımam gereken bir sorumluluktu.

Aşağı indiğimde Karam’ın siyah SUV’si binanın önünde çalışır vaziyette bekliyordu. Sürücü koltuğunda oturan Karam, direksiyona yasladığı kollarının arasında düşünceli görünüyordu. Kapıyı açıp yan koltuğa oturduğumda, arabanın içindeki tanıdık deri ve hafif odunsu koku beni karşıladı.

Emniyet kemerimi takarken Karam bana bakmadan arabayı vitese taktı ve gaza bastı. Araç İstanbul’un sabah trafiğine doğru süzülürken aramızda ağır ama rahatsız etmeyen bir sessizlik vardı.

Camdan dışarıyı, akan binaları ve sabah telatası içindeki insanları izlerken iç dünyamda fırtınalar kopuyordu.

Yıllardır kendimi tek kişilik bir kale gibi inşa etmiştim. Yetimhaneden çıktığım günden beri, hayatıma giren herkesin bir şekilde gittiğini, benden bir parçayı koparıp götürdüğünü görmüştüm. Önce ailem, sonra Yiğit... Bu yüzden kimseyi duvarlarımın arkasına geçirmemiş, kalbime erişim izni vermemiştim. Bir sisteme sızmak çocuk oyuncağıydı ama bir insanın içime sızmasına izin vermek benim için ölümcül bir tehditti.

Ama Karam... O, duvarlarımı yıkmaya çalışmamıştı. Sadece enkazın ortasında durup "Ben buradayım" demişti. Bu beni hem korkutuyor hem de garip bir şekilde, uzun zamandır ilk defa nefes alıyormuşum gibi hissettiriyordu.

"Çok uzağa gittin," dedi Karam, derin sesiyle sessizliği bölerek. Bakışları yoldaydı ama beni hissettiğini biliyordum.

Gözlerimi camdan çekip ona döndüm. "Sadece... sistemi yeniden yüklüyorum."

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, ama gözlerindeki ciddiyet kaybolmadı. "Yedekleme yapmayı unutma o zaman. Zira karargâhtakiler bugün seni biraz zorlayabilir."

"Bir sorun mu var?" diye sordum, konunun işe dönmesinden içten içe memnun olarak.

"Gece sistemlere gelen küçük bir sızma girişimi olmuş. Çisil fark edip engellemiş ama kaynağını bulamamışlar. Senin gelmeni bekliyorlar." Karam kırmızı ışıkta durup tamamen bana döndü. Siyah gözleri yüzümdeki yorgunluğu incelerken sesi yumuşadı. "Bugün kendini zorlamak zorunda değilsin Hera. Eğer hazır hissetmiyorsan seni izinli yazabilirim."

Başımı hızla iki yana salladım. "Hayır. Asla. Benim sığınacak bir izne ihtiyacım yok Karam. Benim işime ihtiyacım var. Klavyenin başına geçtiğimde zihnimdeki gürültü susuyor."

Karam beni bir süre sessizce izledi. İtiraz etmeyeceğini biliyordum; bir asker olarak göreve tutunmanın acıyı uyuşturma yolunu çok iyi bilirdi.

"Peki," dedi, yeşil ışığın yanmasıyla arabayı tekrar hareket ettirirken. "Ama kontrolü kaybettiğini hissettiğin an geri çekileceksin. Bu bir emirdir."

"Sivil hayatımda emir almam Yüzbaşı Akıncı," dedim, sesime ilk defa eski, hafif dikbaşlı tonumu katmaya çalışarak.

Karam’ın göğsünden hafif bir kıkırdama koptu. "Sivil hayatımızın pek kaldığını sanmıyorum Hera. Ama ne dersen de."

Karargâhın nizamiye kapısından girdiğimizde, bahçedeki askeri araçların gürültüsü ve rütbelilerin adımları beni hemen o disiplinli gerçekliğe geri çekti. Karam SUV’yi park yerine çekerken, arabada ikimizin arasında kurulan o kırılgan ve derin bağ arka plana kaydı; yerini Yüzbaşı Karam Akıncı ve Siber Ajan Hera’nın profesyonelliğine bıraktı.

Araçtan inip karargâhın alt katında yer alan siber operasyon merkezine doğru ilerledik. Ağır demir kapıyı açıp içeri girdiğimizde, odadaki ekranların cılız ışığı ve klavye sesleri karşıladı bizi.

Demiralp, ana kumanda masasının önünde ayakta durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş şekilde devasa haritayı inceliyordu. Bizim girdiğimizi fark edince başını kaldırdı. Bakışları kısa bir an Karam ile benim aramda gidip gelse de hemen profesyonel duruşuna büründü.

"Geldiniz," dedi Demiralp, sesi her zamanki gibi tok ve sakindi. "Hera, durum göründüğünden biraz daha karmaşık."

Masaya doğru yaklaştım, çantamı kenardaki sandalyeye bırakırken gözlerimi ekranlara diktim. "Ne oldu Demiralp?"

"Dün gece saat 03.00 sularında karargâhın iç ağından dışarıya veri paketleri sızdırılmaya çalışıldı," diyerek ana ekrandaki kırmızı alarm kodlarını işaret etti Demiralp. "Ben fark edip güvenlik duvarını hemen yükselttim ama sızmaya çalışan algoritma sıradan bir hacker yazılımı değil. Kendini sürekli klonlayan ve izlerini silen hibrit bir kod yapısı var. Sistemin derinliklerine kadar inmiş. Sen bakmadan kök dizini temizlemeye cesaret edemedik, tüm veri tabanını uçurma riski vardı."

"Anlaşıldı," dedim. Vakit kaybetmeden ana terminalin karşısındaki döner koltuğa oturdum.

Parmaklarım klavyenin üzerinde tanıdık bir ritimle hareket etmeye başladığında zihnimdeki bütün gürültü kesildi. Yiğit’in mektubu, evdeki un kokusu, içimdeki o devasa hüzün... Hepsi kod satırlarının arkasına süpürüldü. Ekrana dökülen yeşil ve beyaz yazılar arasında kaybolurken, sistemdeki açık noktaları tek tek tespit etmeye başladım. Kodlar su gibi akıyordu ama gözlerimdeki uykusuzluk ve dünün yorgunluğu ağırlığını hissettirmeye başlamıştı.

Tam o sırada masamın kenarına dumanı tüten siyah bir kupa bırakıldı.

Kafamı kaldırmadan parmaklarımı klavyede tutmaya devam ettim. Yanımdaki sandalyenin çekilme sesini duydum. Altay, elindeki kendi çay bardağıyla yanıma oturmuştu.

"Uykun açılır," dedi Altay, sesi her zamanki gibi samimi ama bu kez hafif bir yorgunluk barındırıyordu.

Gözlerimi bir anlığına ekrandan ayırıp kupaya, ardından Altay’a kaydırdım. Kahvenin kokusu zihnimi açmaya yetmişti bile.

"Sağ ol," diye mırıldandım. Kahveden bir yudum alıp sıcaklığının boğazımdan kaymasına izin verdim. Ardından gözlerimi tekrar ekrana çevirip kodları yazmaya devam ettim. Parmaklarımı klavyeden çekmeden, sadece ikimizin duyabileceği bir ses tonuyla sordum:

"Dün akşam nasıldı?"

Altay bu soruyu beklemiyordu. Yanımda hafifçe kıpırdandı, çay bardağını iki elinin arasında sıklaştırırken bakışlarını karargâhın soğuk duvarına dikti. Yüzünde, Kumru ile geçirdiği o gecenin izlerini taşıyan karmaşık ama derin bir ifade belirdi.

Altay çay bardağını iki elinin arasında sıktı, dudaklarının kenarında engel olamadığı hafif, şapşal bir gülümseme belirdi. Bakışları masaya dikilmişti ama yüzündeki o mahcup ve tatlı ifade her şeyi özetlemeye yetiyordu. Ben parmaklarımı klavyede durmaksızın oynatmaya, ekrandaki algoritmik açıkları kapatmaya devam ederken kulaklarımı tamamen ona verdim.

"Nasıl olsun..." dedi Altay, derin ama hafifçe kıkırdayan bir nefes vererek. Sesi, karargâhtaki o sert komando edasından fersah fersah uzaktı. "Birlikte yemek yaptık Hera. Yani... Yapmaya çalıştık diyelim. Kızın mutfağını az kalsın birbirine katıyordum."

Klavyedeki Enter tuşuna basıp yeni bir kod dizini açarken gözlerimi ekrandan ayırmadan, "Sen ve mutfak mı?" dedim, tek kaşımı kaldırarak. "Kumru'nun cesaretine hayran kaldım şu an. Zehirlenmedi, değil mi?"

"Aşk olsun," dedi Altay, gülerek elini göğsüne koydu. "Soğanları doğramaya çalışırken parmağımı kesecektim neredeyse. Geldi, arkamdan yanaştı... 'Ver şunu, asker' deyip bıçağı elimden aldı. O an elinin elimize değmesi, sıcaklığı... Hera, yemin ederim karargâhta bomba imha ederken bu kadar hızlı atmamıştır kalbim."

Gözlerimi ekrandaki yeşil kod satırlarından ayırmadan hafifçe gülümsedim. "Demek Kumru Hanım kontrolü ele aldı."

"Tamamen aldı," dedi Altay, çayından bir yudum alırken yüzündeki o tatlı tebessüm daha da büyüdü. "Tezgahın başına geçti, ben de hemen yanında ona yardım etmeye çalıştım. Makarnanın sosunu karıştırırken bana ilk defa o kadar yakın ve içten gülümsedi ki... Bütün o sert, mesafeli duvarları bir anda eridi gitti. Gülünce gamzesi çıkıyor, biliyor musun?"

Sol parmağımla bir fonksiyonu silip baştan yazarken, "Biliyorum," diye mırıldandım. "Kumru'nun gülüşü güzeldir."

"Çok güzel..." dedi Altay, sesi adeta hülyalı bir tona bürünerek. "Gece boyunca masada oturduk, sürekli atıştık, eski anılardan konuştuk. Tabağı uzatırken eli elime değdiğinde ikimiz de duraksadık. O an bakışları değişti Hera. Bana sadece bir arkadaş gibi değil... Başka türlü baktı. Ayrılırken kapının önünde montumu giydim, tam arkamı dönüp gidecekken kolumdan tuttu."

Parmaklarımı saniyeliğine klavyede dondurdum, bakışlarımı ona kaydırdım. "Tuttu mu?"

"Tuttu," dedi Altay, gözleri parıldayarak. "'Çay çok güzeldi, yine gelsen olur mu?' dedi. Ben de durur muyum? 'Sen çağır, ben karargâhı yakar yine gelirim' dedim. Gözlerini devirdi ama hoşuna gittiği o kadar belliydi ki! Yanağından öpüp çıktım. Bütün gece uykumda bile gülümsedim sanırım."

Parmaklarımı tekrar klavyeye vurmaya başladım ama içimde sıcak bir his yayılmıştı. "Sen bayağı sırılsıklam olmuşsun Altay."

"Olmuşum değil mi?" dedi Altay, arkasına yaslanıp bacaklarını uzatarak. "Ama çok iyi geldi Hera. Onu öyle mutlu, öyle rahat görmek her şeye değerdi."

Kahve kupamdan bir yudum alıp gözlerimi ekrana çevirdim. "Sevindim senin adına. Hak ediyorsunuz ikiniz de."

"Eee," dedi Altay, bana doğru yaklaşarak sesini fısıltıya düşürdü. "Peki sen? Karam Yüzbaşı ile arabanız nizamiye kapısından girerken havadaki o gerilim neydi bakayım? Sizin akşam nasıl geçti?"

Altay’ın sorusu siber operasyon merkezinin soğuk havasında asılı kaldığında parmaklarım klavyenin üzerinde aniden duraksadı. Ekrandaki yeşil kod satırları birbirine karıştı, gözlerimin önüne bir anda mutfaktaki un deryası, yanan şerbet kokusu ve koridorda dizlerimin üzerine çöktüğüm o anlar geldi.

Derin bir nefes aldım. Göğsümdeki o tanıdık ağırlık kendini yeniden hatırlattı. Kahve kupasını iki elimin arasına alıp parmaklarımı sıcak seramiğe kenetledim.

"Benim akşam..." dedim, sesim kısık ve pürüzlü çıktı. "...pek de iyi değildi."

Altay’ın yüzündeki o neşeli, hülyalı ifade bir anda silindi. Yüz hatları ciddileşti, bakışlarındaki o asker dikkati ve dostane endişe ön plana çıktı. Oturduğu sandalyeyi bana doğru biraz daha yaklaştırdı.

"Ne oldu Hera?" dedi, sesi fısıltı kadar alçak ama son derece içtendi. "Yüzündeki o solgunluk uykusuzluktan değil, biliyorum. Bir şey mi oldu evde?"

Gözlerimi kahve kupasının siyah sıvısından ayırmadan yutkundum. Altay timdeki en güvendiğim, en samimi bulduğum insanlardan biriydi ama yine de içimdeki o enkazı dökebilmek kolay değildi.

"O odanın kapısını açtım dün gece," dedim fısıltıyla. "Yiğit'in odasını. Haftalardır girmediğim o yere..."

Altay sessizce dinledi. Sözümü kesmedi, araya girip acımı hafifletecek süslü cümleler kurmaya çalışmadı. Sadece varlığıyla oradaydı.

"Bir mektup buldum," diye devam ettim. Gözlerim hafifçe buğulandı ama ağlamamak için çenemi sıktım. "Giderken bırakmış. Tekerlekli sandalyede tek başınayken ne kadar çaresiz kaldığını anlatmış... Ben yanında yokken üst dolaptaki tabaklara bile uzanamadığını yazmış. Ben yoktum Altay. O çaresizken, canı yanarken ben yanında değildim."

Altay derin bir iç çekti. Elini uzatıp omzuma hafifçe ve sıkıca bastırdı. Bir askerin, bir siper arkadaşının desteğiydi bu.

"Kendini suçlamayı bırakmayacaksın, değil mi?" dedi sessizce. "Yiğit seni suçlamak için yazmadı o mektubu Hera. Senin onu ne kadar korumaya çalıştığını o da biliyordu, biz de biliyoruz."

"Biliyorum..." dedim, başımı sallayarak. "Ama canım yanıyor işte. Karam geldi dün gece. Evin halini gördü... Unlar, şerbet, dökülen her şey..."

Altay'ın kaşları hafifçe havalandı, ama bu defa takılmak için değil, durumu anlamak için bakıyordu. "Karam Komutanım mı?"

"Evet," dedim, bakışlarımı ekrandaki kodlara çevirerek. "Gece boyu yanımdaydı. Gitmesini söyledim. Defalarca git dedim. 'Seni de bu yangının içine çekerim' dedim..."

"O ne yaptı?" diye sordu Altay.

Dudaklarım hafifçe kıvrıldı, kırık bir tebessüm belirdi yüzümde. "Gitmedi. 'O zaman bırak ikimizi de yaksın, ben buradayım' dedi. Sabah da kalktı, mutfaktaki o enkazı bile benimle birlikte temizledi."

Altay omzumdaki elini yavaşça çekti, arkasına yaslandı. Yüzünde garip, anlayışlı ve saygı dolu bir tebessüm belirdi.

Altay omzumdaki elini yavaşça çekti, arkasına iyice yaslanarak sandalyesini hafifçe geriye kaydırdı. Yüzünde az önce bana acıyla bakan ifadeden eser kalmamıştı; yerini o muzip, gözlerinin içi gülen ve bir anda bütün havayı dağıtan ifadeye bırakmıştı.

Gözlerini kısıp yüzümdeki en ufak mimiği bile kaçırmak istemiyormuş gibi bana baktı.

"Vay be..." dedi, çay bardağını masaya bırakıp ellerini göğsünde kavuştururken. "Tek sırılsıklam olan ben değilmişim o zaman?"

Parmaklarım klavyenin üzerinde aniden duraksadı. Yanaklarımın hafifçe ısındığını hissederken gözlerimi ekrandan ayırmadan sertçe yutkundum.

"Altay," dedim, sesime en soğukkanlı ve resmi tonumu vermeye çalışarak. "Saçmalama. Adam sadece bana destek olmak için..."

"Tabii, tabii," diyerek sözümü kesti Altay, gülüşünü gizleme gereği bile duymadan. "Karam Yüzbaşı... Karargâhta kaplan gibi gezen, herkese dünyayı dar eden koca adam, gece vakti senin evine gelecek, sabaha kadar başında bekleyecek, bir de üstüne dökülen unları temizleyecek... Ve bu sadece 'destek olmak' öyle mi?"

Gözlerimi ekrandan çekip ona diktim. Tek kaşımı kaldırmış, savunmaya geçmeye hazır bir şekilde bakıyordum ama Altay bu halimden zerre kadar korkmuş gibi durmuyordu.

"Olayları kendi hülyalı dünyanla karıştırma," diye mırıldandım, kahve kupasını elime alarak. "Adam görev bilinciyle hareket ediyor."

"Hera, gözünü seveyim," dedi Altay, bana doğru eğilip sesini fısıltıya düşürerek. "Biz bu adamla yıllardır dağda, taşta yan yanayız. Karam Komutan birine 'O zaman bırak ikimizi de yaksın' diyorsa, o iş çoktan bitmiştir. Sen duvar ördüm sanıyorsun ama adam surları kökünden yıkmış haberin yok."

Cevap veremedim. Kahvemdən bir yudum alıp gözlerimi tekrar yeşil kod satırlarına çevirdim. Çünkü ne dersem diyeyim Altay'ın haklı olduğunu, Karam'ın o duvarları çoktan aştığını ikimiz de biliyorduk.

Altay hafifçe kıkırdayıp omuz silkerek arkasına yaslandı. "Neyse... En azından yalnız değilim. Bozkurt Timi'nin iki sert kayası da aynı duygusal enkaza yuvarlanmış durumda. Şimdi şu virüsü çöz de Karam Komutan içeri girdiğinde bizi masada sohbet ederken yakalamasın."

"Altay, bak başka birinin yanında böyle saçmalarsan yolarım o saçlarını."

"Yoldurtmam saçlarımı. Kumru seviyor onları."

Altay’ın bu cevabı üzerine elimdeki kahve kupasını masaya gürültüyle bıraktım. Bir yandan gözlerimi devirirken bir yandan da dudaklarımdan kaçmak üzere olan kıkırdamayı engellemek için çenemi sıkmak zorunda kaldım.

"Anlaşıldı," dedim, parmaklarımı tekrar klavyeye yerleştirip ekrandaki kod dizinini hızla kaydırarak. "Bizim Altay tamamen kontrolden çıkmış. Kumru’ya söyleyeyim de bir dahakine saçını başını düzeltmek yerine kökten kazısın, belki o zaman işimize odaklanırsın."

Altay elini refleksle saçlarına götürüp hafifçe düzeltti, yüzündeki o pişkin ve kendinden emin tebessüm bir milim bile gerilemedi. "Asla kıyamaz," dedi gururla göğsünü kabartarak. "Ayrıca ben son derece odaklanmış durumdayım. Bak, çayımı bile bitirmedim, senin virüsü çözmeni bekliyorum."

"Çözdüm bile," dedim, sesimdeki takılma tonunu bir anda silip tamamen profesyonel kimliğime bürünerek. Enter tuşuna basmamla birlikte ekrandaki karmaşık yeşil kod satırları yerini kırmızı bir uyarı penceresine bıraktı. "Sistemdeki virüs sadece veri sızdırmak için değil, karargâhın dış hat bağlantılarını felç etmek için tasarlanmış bir yemmiş."

Altay’ın yüzündeki o oyuncu ifade saniyeler içinde kayboldu. Oturduğu sandalyede dikleşip ekrana doğru eğildi.

"Nasıl yani?" diye sordu, sesi bir anda Bozkurt Timi'nin eğitimli komandosu tonuna geri dönerek.

"Bizi bu sızmayla meşgul ederken arka planda asıl hedeflerine ulaşmaya çalışıyorlar," dedim, gözlerimi ekrana kilitlerken. "Ve hedefin ne olduğunu az önce deşifre ettim..."

Sözümü henüz bitirmemiştim ki siber operasyon merkezinin ağır otomatik kapısı dıııt sesiyle açıldı. Koridordan gelen adım sesleri odada yankılandı. Karam Yüzbaşı, arkasında Demiralp ile birlikte içeri girdi. Bakışları doğrudan benim oturduğum ana terminale kaydı.

"Durum nedir Hera?" diye sordu Karam, sesi her zamanki gibi otoriter ve netti. Ama gözleri bir anlığına benim gözlerimle buluştuğunda, sabahki o fırtınalı yakınlaşmanın izleri ikimizin de zihninde şimşek gibi çaktı.

Gözlerimi ekrandaki kırmızı uyarı pencerelerinden ayırıp sandalyemde geriye doğru yaslandım. Kollarımı göğsümde kavuştururken yüzüme o kendine güvenen, sarsılmaz siber ajan ifademi yerleştirdim.

"Her şeyi hallettim," dedim, sesimdeki netlik odadaki herkesin dikkatini tek bir noktada topladı. "Sisteme sızan solucanı karantinaya aldım, açık noktaları kapattım ve izlerini süren karşı algoritmamı devreye soktum."

Karam, masanın diğer tarafında durup kollarını masaya dayadı. Siyah gözleri doğrudan benim üzerimdeydi. "Detay ver Hera. Bu sadece basit bir sızma girişimi değildi, değil mi?"

"Kesinlikle değildi," diyerek klavyeye tek bir tuşla dokundum ve ekrandaki karmaşık kodları dev monitöre yansıttım. Odadaki herkes —Karam, Demiralp ve yanımdaki Altay— ekrana kilitlendi.

"Gördüğünüz bu yapı, sıradan bir hacker grubunun işi değil," diye anlatmaya başladım, parmağımla kırmızı ile işaretlenmiş veri paketlerini göstererek. "Bizi karargâhın kendi iç ağındaki bu yapay sızmayla meşgul etmek istediler. Amaçları sistemimizi çökerterek dikkatimizi buraya çekmek ve bizi savunma pozisyonuna sokmaktı."

"Asıl hedefleri neymiş peki?" diye sordu Demiralp, kaşlarını çatarak.

"Asıl hedefleri, Suriye sınır hattındaki Bozkurt Timi'ne ait güvenli haberleşme frekanslarıydı," dedim, gözlerimi Karam’a çevirerek. "Eğer ben bu yemi yutup sadece iç ağdaki yangını söndürmeye çalışsaydım, arka planda çalışan sessiz bir kod dizesi sınır hattındaki canlı konum verilerinizi dışarıya aktaracaktı. Yani bir sonraki arazi görevinizde pusuya düşmeniz kaçınılmaz olacaktı."

Altay ıslık çalmamak için kendini zor tuttu. "Vay be... Adamlar doğrudan timin kellesini istemiş."

"İstediler ama alamadılar," dedim soğukkanlılıkla. "Saldırıyı yapan kaynağın IP sıçramalarını tersine mühendislikle çözdüm. İzi Karadeniz bölgesindeki sivil bir sunucuya sabitledim. Hatta onlara küçük bir hediyeyle karşılık verdim: Kendi sistemlerine sızıp veritabanlarını kilitledim. Şu an ne bizim frekanslarımıza ulaşabilirler ne de kendi sistemlerini kullanabilirler."

Karam masaya dayandığı kollarını dikleştirip derin bir nefes aldı. Yüzündeki o sert, asker çizgileri gevşememiş olsa da gözlerindeki gurur ve rahatlama gizlenemeyecek kadar belirgindi.

"Eline sağlık Hera," dedi Karam, sesi her zamanki gibi otoriter ama bir o kadar da takdir doluydu. Bakışları kısa bir an için dünkü fırtınalı gecemize, o mutfaktaki enkaza gitti ama saniyeler içinde profesyonel kimliğine geri döndü. "Bozkurt Timi'nin arkasını bir kez daha sağlama aldın."

"Ben sadece işimi yaptım Yüzbaşı," dedim kahvemden son yudumu alırken.

"Şimdi gidip bir mola yapabilir miyim komutanım?"

Karam’ın dudaklarının kenarı çok hafif, belli belirsiz yukarı doğru kıvrıldı. Siyah gözlerinde sabahın o ağır fırtınasından eser kalmamış, yerini gurur dolu ve dingin bir bakışa bırakmıştı.

"Hak ettin Hera," dedi Karam, sesi karargâhın o resmi sınırları içinde kalsa da tonundaki o derin şefkat seziliyordu. "Git dinlen."

"Ben de geliyorum!" diye atıldı Altay, oturduğu sandalyeden bir hışımla doğrulurken. Saçlarını eliyle şöyle bir düzeltip bana muzip bir bakış fırlattı.

Demiralp başını iki yana sallayıp hafifçe gülerken, Karam kolları göğsünde kavuşturulmuş halde ikimizin yan yana kantine doğru gidişini izledi.

Koridora çıktığımızda Altay omzuyla omzuma hafifçe vurup fısıldadı: "Gördün değil mi adamın gözlerindeki gururu? 'Gitmene izin veriyorum' derken bile bakışlarıyla koruma kalkanı ördü etrafına."

"Altay," dedim, koridorun soğuk duvarlarına bakıp gözlerimi devirerek. "Çayını demli mi alırsın, yoksa içine çene kapatıcı bir şeyler ekleyeyim mi?"

"Demli olsun," dedi Altay, kıkırdayarak. "Ama yanında Kumru'nun yaptığı o kurabiyelerden olsaydı fena olmazdı..."

Kantine doğru yürürken, arkamızda bıraktığımız o fırtınalı gecenin ve tehlikeli siber saldırının ardından içimde uzun zamandır ilk defa garip bir huzur vardı. Sırtımı dayayabileceğim bir timim, yanımda yürüyen deli dolu dostlarım ve arkamda dağ gibi duran bir Yüzbaşı vardı.

"Sence Karam biliyor mudur kurabiye tarifi."

Altay tam sandalyesine oturmak üzereyken bu sorumla havada kaldı. Bakışları ağır ağır bana döndü, gözleri kocaman açıldı. Bir an için Yüzbaşı’yı önlüğünü takmış, tezgahın başında un elerken hayal etmeye çalıştığı yüzündeki o dehşet ve eğlence karışımı ifadeden son derece net okunuyordu.

"Hera..." dedi, sesi adeta bir askeri sır fısıldıyormuşça titreyerek. "Sen ne dedin az önce? Karam Komutan... Ve kurabiye tarifi mi?"

"Ne var canım?" dedim, dudaklarımı büzüp sandalyemde geriye yaslanırken. "Adam tek başına yaşııyor. Dağda, taşta her türlü hayatta kalma becerisine sahip. Belki biliyordur?"

Altay dayanamayıp elini masaya vurdu, bastırmaya çalıştığı kahkahası odada yankılandı.

"Kızım adam Dağ Kadrosu Sorumlusu! Karargâhta nefes alışımızdan kural ihlali çıkaracak adamı fırının başında kurabiye hamuruna şekil verirken düşünebiliyor musun?" dedi, elleriyle havada hayali bir hamur yoğurma hareketi yaparak. "'Bozkurt! Bu kurabiyelerin pişme süresi 15 dakika dediysem 15 dakikadır! 16. dakikada fırını yakarım!' diye bağırır valla!"

Gözlerimin önüne bir anda apron takmış, elinde merdaneyle ciddiyetle hamur açan Karam görüntüsü geldi. Kendimi tutamayıp yüksek sesle kıkırdamaya başladım.

"Tamam tamam, haklısın," dedim gülmekten yaşaran gözlerimi silerken. "Karam Yüzbaşı'dan kurabiye tarifi istemek operasyonel bir intihar olurdu."

"Aynen öyle," dedi Altay, derin bir nefes alıp sandalyesine kurulurken. "Adama gidip 'Komutanım Kumru'ya kurabiye yapacağım tarif var mı' desem, beni dökülen unların üzerinde şınav pozisyonuna çeker. Biz en iyisi Çisil seçeneğinden şaşmayalım."

"Bence de," dedim, klavyenin başına geçip ekranı aktif hale getirirken. "Yoksa bu gidişle timin maskotu olacaksın."

"Ben zaten gönüllerin maskotuyum," dedi Altay gururla, çayından son yudumu alarak. "Şimdi aç bakalım şu ekranı da, kilitlediğimiz sunuculardan yeni bir haber var mı görelim."