11. bölüm · Emrin Olur
11. Bölüm; Bitti Artık Yalın, Olan Oldu
"Abi, siz geçin eve," dedi Yalın, sesi ilk kez bir askere yakışır şekilde net ve kararlı çıktı. Daha sonra cebinden bir anahtar çıkarıp Demir'e uzattı. "Arabayı da alın."
"Hayır Yalın. Ben taksi çağırırım."
Demiralp endişeli bir bakış fırlattı fakat Yalın'ı da üstelemedi. Başını sallayıp Çisil’in belinden tuttu ve parkın çıkışına doğru ilerlediler. Çisil giderken dönüp bana hüzünlü ve ne yapacağını bilemez bir bakış attı, ama Yalın beni çoktan yerden kaldırmaya başlamıştı bile.
"Hadi bücür, kalk bakalım," dedi, beni omuzlarımdan tutup nazikçe ayağa kaldırırken. Bacaklarım titriyordu, direnecek gücüm kalmamıştı.
"Bırak beni Yalın... Gitmek istemiyorum," diye mırıldandım, sesim ağlamaktan pürüzlü ve bitkin çıkmıştı. Yüzümü hırkamın kollarıyla alelacele sildim. Öfkem sönmüştü, yerini koca bir boşluğa bırakmıştı.
"Seni bu halde burada bırakacağımı mı sanıyorsun? Yürü, bize gidiyoruz," dedi, itiraz kabul etmeyen bir tonla. Kolunu omzuma attı, beni adeta taşıyarak parkın çıkışına, caddenin kenarında park hâlindeki arabasına doğru yönlendirdi.
Yalın bizim mahallede oturmuyordu; evi birkaç semt uzaklıkta, askeri lojmanlara yakın bir bölgedeydi. Arabaya bindiğimizde de tek bir kelime etmedi. Gecenin karanlığında boşalan caddeleri hızla geçtik. Yol boyunca gözlerimi yan camdan dışarıdaki akan ışıklara diktim. İçimdeki o boşluk hissi, araba tekerleklerinin çıkardığı sesle birlikte daha da büyüdü.
Yaklaşık yirmi dakikalık bir yolculuğun ardından Yalın'ın oturduğu binanın önüne geldik. Arabayı park edip sessizce apartmana girdik, asansörle onun katına çıktık. Yalın cebinden anahtarını çıkarıp kapıyı açtı ve beni içeriye yönlendirdi. Ev, tipik bir bekar asker eviydi; sade, derli toplu ama hafifçe dağılmaya müsait bir düzeni vardı. Bizim mahalleden, o apartmandan ve en önemlisi Yiğit’ten kilometrelerce uzaktaydım şimdi.
"Geç içeri, otur şöyle," diyerek beni salondaki geniş, gri koltuğa oturttu. Kendisi de hemen mutfağa geçip bir bardak su doldurdu ve yanıma gelip bardağı elime tutuşturdu. "İç şunu. Sakinleş biraz."
Suyu bir dikişte bitirdim, bardağı sehpanın üzerine bırakırken gözlerimi halının desenine diktim. Yalın tam karşımdaki tekli koltuğa oturdu, dirseklerini dizlerine dayayıp suçluluk dolu gözlerle yüzüme baktı.
"Hera... Gerçekten bilmiyordum," dedi, sesi o kadar kısıktı ki neredeyse duyulmuyordu. "Yiğit'in ring meselesini bildiğini sandım. Merdivende karşılaştığımızda yüzün nasıldı falan diye laf açtım öylesine. Senin her şeyi ondan gizlediğini bilsem ağzımı açar mıydım hiç?"
"Bitti artık Yalın, olan oldu," dedim ruhsuz bir sesle. Hırkamın cebindeki telefonumu çıkarıp ekrana baktım. Hâlâ tek bir arama, tek bir mesaj yoktu. Mesafe olarak da uzaklaşmıştım ama Yiğit beni bu gece tamamen gözden çıkarmıştı. İçimdeki o buz gibi his yerini tamamen katılaşmış bir karara bıraktı. "Yiğit bana o okul baskınının diyetini ödetti. 'Ben senin önüne atlamasaydım o ringe çıkacak bedenin olmazdı' dedi."
Yalın duyduğu lafla birlikte dişlerini sıktı, gözlerinde öfkeli bir şimşek çaktı ama bana yansıtmamaya çalışarak derin bir nefes aldı. "Saçmalamış. Öfkeyle ne dediğini bilmiyor o da... Ama yemin ederim yarın sabah oraya gidip her şeyi düzelteceğim. Gerekirse her şeyi ben üstleneceğim."
"Hiçbir şeyi düzeltme Yalın," dedim kafamı koltuğun arkalığına yaslayarak. Gözlerimizi kapattım. "Birkaç gün o eve dönmeyeceğim. Birbirimizin yüzünü görmesek iyi olacak."
Yalın sessizce oturduğu yerden kalktı, koridordaki dolaptan temiz bir battaniye ve yastık getirip yanıma bıraktı. "Bu gece burada kalıyorsun. Kafanı dinle. Ben odamdayım, bir şeye ihtiyacın olursa seslen, tamam mı bücür?"
"Sağ ol," diye mırıldandım sadece.
Yalın salondan çıkıp kapıyı hafifçe aralık bırakarak odasına geçtiğinde, televizyonun cılız ışığının aydınlattığı salonda tek başıma kaldım. Telefonu sehpanın üzerine ters çevirip bıraktım. Gözlerimi tavana diktiğimde, dışarıda esen rüzgarın sesi evdeki bu yabancı sessizliğe karışıyordu. Yiğit beni aramamıştı, ben de onu aramayacaktım.
...
Gözlerimi açtığımda salona sızan çiğ sabah ışığı doğrudan yüzüme vuruyordu. Yabancı bir tavan, yabancı bir koku... Nerede olduğumu idrak etmem birkaç saniyemi aldı. Dün geceki kavganın, o parktaki diz çöküşümün ağırlığı bir gecede geçmemiş, aksine sabahın ayazıyla birlikte kemiklerime iyice işlemişti.
Hızla sehpanın üzerindeki telefonuma uzandım. Ekranı açtım. Bildirim paneline baktım.
Sıfır.
Yiğit hâlâ aramamıştı. Ne bir mesaj ne bir çağrı. İçimdeki o kırgınlık dalgası, yerini tamamen çelikten bir hissizliğe bıraktı. Telefonu fırlatır gibi geri bıraktım sehpanın üzerine. Dikleşip battaniyeyi üzerimden attığım sırada mutfaktan gelen tıkırtıları ve burnuma gelen kızarmış ekmek kokusunu fark ettim.
Ayağa kalkıp üzerimi düzelterek mutfağa doğru adımladım.
Yalın, üzerinde siyah bir tişörtle tezgahın önünde dikilmiş, büyük bir ciddiyetle omlet çevirmeye çalışıyordu. Masanın üzeri ise adeta bir kuş sütü eksik dedirtecek cinsten donatılmıştı; simitler, peynirler, zeytinler... Sanki dün geceki o enkazın faili kendisi değilmiş gibi, her şeyi örtbas etmek istercesine bir neşeyle arkasını döndü.
"Ooo, bücür uyanmış!" dedi, sesini zoraki bir neşeyle yüksek tutarak. Gözleri anlık olarak yüzümdeki morluğa kaydı ama hemen neşeli maskesini geri taktı. "Geç otur bakalım. Asker usulü, tam teşekküllü bir kahvaltı hazırladım sana. Yiğit'in mutfağından sonra burası biraz sade kalabilir ama idare et."
Masaya yerleşirken ruhsuz bir şekilde yüzüne baktım. "Yalın, hiç gerek yoktu. Ben çıkacaktım zaten."
"Saçmalama istersen," diyerek tavayı masanın ortasına bıraktı ve karşıma oturdu. Elime bir çatal tutuşturdu. "Önce o tabak bitecek. Dün gece o kadar enerjiyi boşuna tüketmedin, o hıçkırıkların hakkını vermek lazım."
Laf sokmaya çalışarak ortamı yumuşatmaya çalıştığının farkındaydım. Çatalı tabağın kenarına vurup doğrudan gözlerinin içine baktım. "Komik değil, Yalın."
Yalın’ın yüzündeki o yalancı neşe saniyeler içinde söndü. Omuzları düştü, dirseklerini masaya dayayıp suçlulukla bana doğru eğildi. "Biliyorum, komik değil," diye mırıldandı, sesi bu kez çok dürüst ve kısıktı. "Sadece... kendimi berbat hissediyorum Hera. Sabah erken uyanıp düşündüm. Benim o lanet çenemin yüzünden aranız bozuldu. Eğlenmeye çalışıyorum ki sen de biraz şu gerginliği atasın."
"Benim gerginliğim senin çenenden ibaret değil," dedim önümdeki simitten bir parça koparırken. Lokma boğazıma dizilse de yuttum. "Yiğit içindekileri kustu. Er ya da geç o laflar o ağızdan çıkacaktı zaten. Sen sadece süreci hızlandırdın."
Yalın sessizce beni izledi, çayından bir yudum aldıktan sonra arkasına yaslandı. "Bugün ne yapacaksın?"
"Salona gideceğim," dedim net bir sesle. "Kafamı ancak orası toplar. Ama antrenman yapmaya ya da o ringe çıkmaya değil. Çantamı, eşyalarımı alıp tamamen bırakacağım. Hera artık o ringlere çıkmayacak. Bitti."
Yalın elindeki çay bardağını masaya bırakırken şaşkınlıkla yüzüme baktı. Kaşları hayretle yukarı kalkmıştı. "Bırakıyor musun? Gerçekten mi?"
"Gerçekten," dedim, sesimde en ufak bir tereddüt kırıntısı bile barındırmayarak. "Yiğit o paranın, o ringlerin bizi ne hale getirdiğini o kadar iğrenç bir şekilde yüzüme vurdu ki, bir daha o eldivenleri elime takarsam kendime olan saygımı tamamen kaybederim. Kimseye diyet ödemeyeceğim artık. Başka bir iş bulurum, gerekirse gece gündüz çift vardiya çalışırım ama o izbe yere bir daha adımımı atmam."
Yalın’ın gözlerinde suçlulukla karışık derin bir saygı belirdi. Oturduğu yerde dikleşip bana doğru eğildi. "Eğer bu kararı sırf dün gece ben o potu kırdım diye, kendinizi mecbur hissettiğin için alıyorsan..."
"Seninle alakası yok," diyerek sözünü kestim. Bakışlarımı masadaki tabağa diktim. "Bu benimle ve Yiğit’le alakalı. Aramızdaki o köprü yıkıldı Yalın. Ben onun gururunu tamir etmek için kendi canımı feda ediyordum, o ise bana bacaklarının hesabını sordu. Madem öyle, o ring defteri kapandı."
Yalın derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Yüzündeki o mahcup ifade yavaş yavaş silindi, yerini her zamanki o güven veren, korumacı dost tavrına bıraktı. "Tamam. Madem kararın kesin, arkandayım bücür. Ama o salona yine de tek başına gitmiyorsun. Eşyalarını toplayıp o herife 'ben gidiyorum' demek sandığından daha sinir bozucu olabilir. Ben de geliyorum. Seni o delikten tamamen çekip çıkaralım bugün."
Hızla kahvaltımızı bitirip evden çıktık. Yalın’ın arabasına bindiğimizde de içimdeki o donuk, kararlı hava zerre değişmemişti. Arabanın camından dışarıyı izlerken, o ringe ilk çıktığım günü, yediğim ilk yumruğu ve o parayı eve götürdüğümde hissettiğim o buruk rahatlamayı düşündüm. Hepsine bugün, bu semtte son veriyordum.
Yalın, arabayı o tanıdık, izbe boks salonunun biraz uzağına park etti. İkimiz de indik. Yalın sivil kıyafetlerinin içinde bile o dik, heybetli askeri duruşunu bozmadan hemen yanımda yürüyordu.
Salona giren o basık merdivenleri indik. İçerisi her zamanki gibi rutubet, ter ve eski deri kokuyordu. Birkaç çocuk kum torbalarını dövüyordu. Doğrudan soyunma odasına geçip dolabımı açtım. Bandajlarımı, eski eldivenlerimi, şahsi birkaç eşyamı sırt çantama doldurdum. Fermuarı çekerken içimden koca bir yükün kalktığını hissettim ama bu, buruk bir hafiflemeydi.
Çantamı omzuma takıp salona geri çıktığımda, ringin kenarında dikilen salonun sahibi ve maçları bağlayan o tefeci tipli adam, Vedat, beni fark etti. Elindeki sigarayı söndürüp, o her zamanki sinsi ve paracı gülüşüyle bize doğru adımladı. Yanımdaki Yalın’ı görünce gözlerini hafifçe kıstı ama bozuntuya vermedi.
"Ooo, Hera hanım," dedi Vedat, sesindeki o yılışık ton asabımı zıplatmaya yetti. "Erkencisin. Hayırdır, çanta falan? Akşama sağlam bir maç var, onun için mi bilendin?"
"Maç falan yok Vedat," dedim, çantamın askısını daha sıkı kavrayarak. "Ben bırakıyorum. Eşyalarımı almaya geldim. Bir daha o ringe çıkmayacağım."
Vedat’ın yüzündeki gülüş anında silindi. Kaşlarını çatıp bana doğru bir adım attı, ses tonu tehditkar bir tona büründü. "Ne demek bırakıyorum? Kızım sen dalga mı geçiyorsun benimle? Önümüzdeki üç maçın bahsi döndü, millet sana para yatırıyor. Öyle 'canım sıkıldı, gidiyorum' diyerek bu kapıdan çıkamazsın. Borcun harcın var, buraya mecbursun sen."
Vedat üzerime doğru biraz daha yürümeye kalktığı an, Yalın tek bir hamlede önüme geçti. O ana kadar sessizce arkamda bekleyen adam gitmiş, yerine adeta bir duvar örülmüştü. Yalın, Vedat’la arasındaki mesafeyi sıfırlayıp dik dik adamın gözlerinin içine baktı. Ses tonu o kadar buz gibi ve tehlikeliydi ki, salonun diğer ucundaki çocukların yumruk sesleri bile anında kesildi.
"Hocam, lafı uzatmayacağız," dedi Yalın. Sesi bağırmıyordu ama mutlak bir askeri otorite ve ciddiyet barındırıyordu. "Kız bıraktım diyorsa bitmiştir. Resmi evrakta, listede ne yapılması gerekiyorsa silin gitsin. Bir daha bu kıza maç ya da kulüp adı altında ulaşıp baskı kurmaya çalıştığınızı duymayayım. Beni anladınız mı?"
Vedat Hoca, kaşlarını çatıp Yalın’ı tepeden tırnağa süzdü. Karşısındaki bu adamı daha önce buralarda hiç görmemişti; kim olduğunu, nereden çıktığını zerre bilmiyordu. Ama Yalın'ın o dik duruşu, sivil kıyafetlerinin altından bile belli olan esnemez heybeti ve sesindeki o çiğ ton, adamda ister istemez bir duraksama yarattı. Yine de burası onun çöplüğüydü, öyle hemen sinmeye niyeti yoktu. Ellerini beline koyup meydan okurcasına bir adım attı.
"Sen kimsin lan?" diye sordu Vedat Hoca, sesini hırsla yükselterek. "Kimsin de gelmiş benim salonumda bana racon kesiyorsun? Bizim burada resmi bir kulüp düzenimiz var, emek veriyoruz... Önüne geleni o büyük bahislere, o kapalı salonlara sokmuyoruz biz. Toyları federasyon maçlarında harcarken, Hera gibileri nerelere taşıyoruz haberin var mı senin? Bu kız bizim asıl işimizin, o büyük paraların döndüğü ringlerin altın yumurtlayan tavuğu. Öyle kolayca bağımızı koparamayız."
Vedat Hoca’nın "asıl iş" derken neyi kastettiğini, o yasal tabelanın arkasında dönen kirli yeraltı maçlarını ima ettiğini Yalın anında anladı. Adamın onu tanımaması, o pervasızca konuşması Yalın’ın gözlerini öfkeden bir saniye içinde kararttı. Vedat'ın üzerine doğru bir adım daha atıp aradaki mesafeyi tamamen yok etti. Kim olduğunu söylemesine gerek yoktu; gözlerindeki o infaz etmeye hazır askeri parıltı zaten her şeyi anlatıyordu.
"Bana bak," dedi Yalın, sesi bu kez fısıltı kadar alçak ama kemik kıracak kadar sertti. "Benim kim olduğum seni hiç ilgilendirmez. Ama o arkada döndürdüğün yeraltı tezgahlarını da, o altın yumurtlayan tavuk muhabbetini de senin o lağım kokan boğazına dizerim. O resmi lisansı da, gayriresmi bahislerini de al, defol git gözümün önünden. Eğer bir daha Hera'nın adını o karanlık salonlarında duyarsam, buraya senin o çarkını tamamen patlatacak adamlarla gelirim. Duydun mu beni?"
Vedat Hoca, Yalın’ın şakasının olmadığını, bu sertliğin ve kararlılığın sıradan bir mahalle delikanlısına ait olamayacağını anladı. İşin ucu kurcalanırsa kendi gizli yeraltı çarkının tamamen patlayacağını idrak ederek yutkundu. Kim olduğunu bilmediği bu adamın dişine göre bir lokma olmadığını sezip bir adım geri çekildi, ellerini hafifçe kaldırdı. "Tamam birader, tamam... Ne haliniz varsa görün. Karar sizin."
Yalın arkasına bile bakmadan elimi tuttu. "Yürü Hera, gidiyoruz."
Resmi görünümlü o kirli boks salonundan çıkıp caddeye adım attığımızda, ciğerlerime çektiğim temiz hava bile içimdeki o koca boşluğu doldurmaya yetmedi. Hem profesyonel geleceğimi hem de o evi döndüren o karanlık, büyük paraları arkamda bırakmıştım.
Yalın elini omzuma koyup beni arabaya doğru ilerletti. Adımlarım o kadar ruhsuz, o kadar ağırdı ki, adeta ayaklarımı asfaltın üzerinde sürüyordum. Yolcu koltuğunun kapısını benim için açtı. Sessizce bindim, emniyet kemerimi bile takmadan başımı cama yasladım.
Yalın da şoför koltuğuna geçip arabayı çalıştırdı. Salonun olduğu sokaktan hızla uzaklaşırken dikiz aynasından bana kısa bir bakış attı. İçimdeki o koca yangının ardından kalan külleri, yüzümdeki o donuk ifadeyi süzdü. Telefonum hâlâ kucağımda, simsiyah bir ekranla duruyordu. Yiğit’ten ne bir iz vardı ne bir ses. Telefonun o sessizliği, sanki aramızdaki mesafeyi her dakika daha da açıyordu.
"Kafanı dağıtmamız lazım," dedi Yalın, sessizliği bölen kalın sesiyle. Direksiyonu sahil yoluna doğru kırdı. "Seni bu halde ne eve gönderebilirim ne de yalnız bırakabilirim bücür. Şöyle deniz havası alan sakin bir yere gidelim, birer çay içelim. Sonrasını, yeni planları o zaman düşünürüz."
"Plan falan yok Yalın," diye fısıldadım cama doğru. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geliyordu. "Ben sadece... bundan sonra o eve nasıl gireceğimi, Yiğit'in yüzüne nasıl bakacağımı bilmiyorum. Her şeyi bıraktım işte. İstediği oldu. Ama içimdeki bu kırgınlık ne olacak?"
Yalın derin bir nefes aldı, vitesi büyütürken elini direksiyona sertçe vurdu. "O kırgınlık geçecek Hera. Zamanla, beraber atlatacağız. Sen bugün çok büyük bir duruş sergiledin, o pisliğin içinden çıktın. Yiğit de elbet bunu görecek, o bencil kafasına dank edecek. Şimdi sadece arkana yaslan ve nefes al."
Arabayı sahil şeridindeki sakin, tenha bir çay bahçesinin önüne doğru sürerken, gözlerimi telefonun kararmış ekranından ayırmıyordum. Ring bitmişti, yeraltı bitmişti; şimdi asıl büyük savaş, o sessiz evde beni bekliyordu.
Sahildeki tenha çay bahçesinin en ucundaki masalardan birine oturduk. Önümüze gelen çaylar çoktan buz gibi olmuştu ama ikimiz de bardağa elimizi bile sürmemiştik. Gözlerimi denizin üzerindeki o bitmek bilmeyen dalgalara dikmiştim. Rüzgar yüzüme çarptıkça dün gece mutfakta dökülen o ekmek sepeti, Yiğit’in o öfkeli bakışları ve bacaklarının hesabını soruşu zihnimde dönüp duruyordu.
İçimde biriken o zehirli itirafı daha fazla saklayamadım. Bakışlarımı denizden çekmeden, sesim rüzgara karışıp gitsin ister gibi mırıldandım.
"Kırdım kalbini..." dedim, boğazıma dizilen o koca düğümü yutmaya çalışarak. "Kaç kere yüzüne vurdum bacağının bir işe yaramadığını. Canını yakmak istedim, yaktım da. Ama o da beni en zayıf yerimden, o ringlerden vurdu. Şimdi bak... Arayıp sormuyor bile."
Gözlerim anlık olarak masanın üzerinde, ekranı kararmış bir şekilde duran telefonuma kaydı. İçimdeki o kimsesizlik hissi ilk defa bu kadar çıplak, bu kadar can yakıcıydı. Yalın’a döndüm, gözlerimdeki o çaresiz kırgınlıkla yüzüne baktım.
"Tek arayanım, tek soranım oydu zaten," dedim, sesim titrerken. "Bu hayatta nereye gitsem, beş dakika geciksem peşime düşen, beni merak eden tek insan oydu. Şimdi o da aramıyor."
Yalın, kurduğum cümlelerin altındaki o devasa yalnızlığı ve pişmanlığı işittiğinde yüzündeki o korumacı, sert ifade tamamen kırıldı. Dirseklerini masaya dayayıp bana doğru eğildi. Gözlerinde, dün gece patlattığı o bombanın vicdan azabından çok daha büyük, çok daha derin bir yemin belirdi. Bir abinin, bir dostun verebileceği en sarsılmaz sözü verir gibi doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Bana bak bücür," dedi, sesi hiç olmadığı kadar net ve kararlıydı. "Yiğit aramıyorsa, aramasın. O kendi öfkesinde boğula dursun. Ama sen bir daha asla bu dünyada tek başınaymış gibi hissetmeyeceksin. Duydun mu beni?"
Masaya doğru elini uzatıp telefonumu işaret etti.
"Bugünden sonra, senin yanında olmadığım, aynı havayı solumadığımız her gün, en az bir kere o telefon çalacak. En az bir kere 'Neredesin, ne yapıyorsun bücür?' diye soran bir ses duyacaksın. Ben arayacağım seni. Ne olursa olsun, nerede olursak olalım... Seni soran birinin olduğunu hiç unutmayacaksın."
Yalın’ın bu sözleri, dün geceden beri donan kalbime ilk kez sıcak bir nefes gibi üfledi. Yiğit bizi bu gece tamamen silmiş, sessiz savaşını başlatmış olabilirdi; ama tam karşımda, o savaşın ortasında beni asla yalnız bırakmayacak bir duvar gibi dikilen Yalın vardı.
Yalın’ın bu sözleri, dün geceden beri donan kalbime ilk kez sıcak bir nefes gibi üfledi. Yiğit bizi bu gece tamamen silmiş, sessiz savaşını başlatmış olabilirdi; ama tam karşımda, o savaşın ortasında beni asla yalnız bırakmayacak bir duvar gibi dikilen Yalın vardı.
Gözlerimi sahildeki taşlara sabitlemiş, Yalın'ın sözlerinin içimde yarattığı o buruk rahatlamayı sindirmeye çalışıyordum. Tam o sırada çay bahçesinin girişinde, denizden esen sert rüzgarı bile ikiye bölen o tanıdık, heybetli karaltı belirdi.
Karam...
Üzerinde her zamanki koyu renk askeri üniforması vardı, postallarının beton zeminde çıkardığı o ritmik ve ağır sesler adeta buraya yaklaşan bir fırtınanın habercisiydi. Dün geceden beri benden tek bir haber alamamış, attığı "Beni ara" fırçasına dönüş yapmamış olmamın peşine düşmüştü. Muhtemelen önce mahalleye gitmiş, evdeki o gergin havayı koklayıp Yalın'ı da bulamayınca buraya, bu tenha sahile kadar bizi izlemişti.
Yalın, Karam’ın gölgesini fark ettiği an masada dikleşti. Yüzündeki o sivil, duygusal abi ifadesini hızla toparlayıp bir subay ciddiyetine büründü ama yerinden kalkmadı.
Karam masanın başına kadar geldi. Ne çaylara baktı ne de sahildeki manzaraya. Kapkara gözlerini doğrudan bana dikti. O gözlerdeki öfke, disiplinsizliğe duyulan o çiğ asabiyet o kadar belirgindi ki, bakışları yüzümdeki morluğa kaydığında çenesindeki kasların gerildiğini görebiliyordum.
"Telefonun neden kapalı senin?" diye sordu Karam. Sesi bağırmıyordu ama sahildeki dalga seslerini bastıracak kadar derinden ve pürüzsüz bir otoriteyle çıktı. "Ben sana dün akşam ne dedim Hera? 'Beni ara' demedim mi?"
Cevap vermedim. Dudaklarımı birbirine bastırıp kafamı hafifçe yana çevirdim. Şu an ne bir komutan azarı kaldıracak gücüm vardı ne de dün geceki o enkazı ona anlatacak mealim.
"Komutanım, durum düşündüğünüz gibi değil," diyerek araya girmeye çalıştı Yalın, ses tonunu dengede tutmaya özen göstererek. "Dün gece biraz... karışık olaylar oldu. Hera'nın kafası yerinde değildi, telefonuna bakamadı."
Karam, Yalın’ın sözünü tek bir el hareketiyle kesti. Bakışlarını bir saniye bile benden ayırmadan, masanın tam ortasına doğru eğildi. "Ben sana mı soruyorum üsteğmen?" dedi, sesi bu kez çok daha tehlikeli bir yere bükülmüştü. "Hera. Ben sana bir soru sordum. Neredesin sen dün geceden beri? Evde Yiğit tek başına, sen burada Yalın’la sahil kenarındasın. Bu timin bir disiplini, senin bir sorumluluğun var. Kendine gel."
Karam’ın "Yiğit evde tek başına" deyişi, içimdeki o kırgınlık barajını yeniden patlatmaya yetti. Gözlerimi hırsla Karam’ın gözlerine diktim. "Git o zaman hesabı o tek başına kalan adama sor Yüzbaşı!" diye yükseldim aniden. Sesimdeki o çiğ, asabi ton Karam’ı bir anlık duraksattı. "Beni merak eden o olsaydı, o sorardı! Ama sormuyor! Git sorumluluğu da, disiplini de ona anlat, benim anlatacak hiçbir şeyim yok!"
"Ne yaptın da aramıyor seni? Ne yaptın da merak etmiyor?!"
Gözlerim irileşti, dudaklarım titredi ama tek bir kelime bile çıkmadı boğazımdan. Haklıydı. Ciğerimi söküp atan cinsten bir haklılıktı bu. Yiğit beni durup dururken silmemişti. Ben dün gece onun o yaralı gururunu, canını kurtarmak için feda ettiği o bacaklarını acımasızca yüzüne vurmuştum. Onun en büyük enkazını, en zayıf anını bir silah gibi kullanmıştım.
Yiğit, başından beri benim gibi bir öğrenciydi. Geleceğe dair hayalleri, hedefleri olan, o okul baskınında sivil bir genç olarak benim önüme atlayan adamdı. Asker falan değildi; ne bir üniforması olmuştu ne de ordudan ihraç edilme hikayesi. O sadece, o karanlık günde hayatını benim için siper etmiş ve o baskının faturasını sakat kalan bacaklarıyla, yarım kalan gençliğiyle ödemiş bir sivildi. Ben ise dün gece ona, bir askere vurulmayacak kadar ağır, sivil bir gencin gururunu unufak edecek laflar etmiştim.
Karam, yüzümde saniye saniye büyüyen o suçluluk ve yıkım ifadesini gördüğünde sesini biraz daha indirdi ama gözlerindeki o sarsılmaz ciddiyet zerre değişmedi.
"O çocuk o evde tek başına bir savaş veriyor Hera," dedi Karam, parmağını masaya sertçe vurarak. "O okul baskınında senin önüne atılıp sakat kaldığından beri hayatı durdu onun. Başından beri senin gibi öğrenci o adam, hayalleri elinden alınmış bir sivil. Bugüne kadar ne yaşarsanız yaşayın seni bir an olsun merak etmekten vazgeçmeyen o çocuk bugün telefonunu açmıyorsa, dönüp önce kendine bakacaksın. Yiğit’in öfkesi de, sessizliği de nedensiz olmaz. Ne dedin adama?"
Bakışlarımı kaçırdım. Gözlerimden bir damla yaş sahildeki taşların üzerine düşerken, iki sivil genç olarak o evin içinde birbirimizi nasıl paraladığımızla yüzleşmek beni nefessiz bıraktı.
"Bacaklarının bir işe yaramadığını söyledim..." diye fısıldadım, sesim rüzgarda kaybolup gidecek kadar cılızdı. "Canını yakmak istedim, yaktım da. O baskını, sakat kalışını yüzüne vurdum. 'Ben senin önüne atlamasaydım o ringe çıkacak bedenin olmazdı' dedi bana komutanım. Benim getirdiğim paranın onu zehirlediğini söyledi. Ben de çıktım evden."
Karam duyduğu lafla birlikte derin bir nefes aldı, gözlerini kapatıp sabır diler gibi çenesini sıktı. O baskından sonra sivil hayatında, o izbe evde tek tutamağı ben olan bir gencin nasıl bir gecede yıkıldığını şimdi çok daha iyi anlıyordu.
Yalın suçlulukla başını öne eğerken, Karam masaya doğru biraz daha eğildi. "Öfkeniz ikinizin de gözünü kör etmiş," dedi, sesi bu kez hırpalamaktan ziyade gerçeği önüme seren bir tondaydı. "Ama o ring defteri kapandıysa, bu işin tek iyi tarafı budur. Şimdi o sığınmacı tavrını bırakacaksın. Yalın’la alaya geçiyorsunuz. Ben Albay’dan gerekli izinleri alırım, sivil misafir olarak misafirhanede kalırsın. Birkaç gün kafanı topla, ondan sonra o eve nasıl döneceğini, o çocuğun yüzüne nasıl bakacağını düşüneceğiz. Hadi, kalkın."
Yalın ve Karam ayağa kalkarken ben masaya odaklanmıştım, kalkamadım ayağa. Dizlerimin bağı tamamen çözülmüş, sanki oturduğum sandalyeye çakılıp kalmıştım.
Gözlerimi masadaki o buz gibi olmuş çay bardağına dikmiştim ama aslında onu da gördüğüm yoktu. Göğsümün tam ortasına, o ringde yiyebileceğim en ağır darbeden daha sert bir ağırlık oturdu aniden. Nefes almaya çalıştım ama boğazımdaki o hava kanalı tamamen tıkanmış gibiydi; içeri giren hava ciğerlerime yetmiyordu. Kalbim göğüs kafesimi kıracakmış gibi hızla, düzensizce vurmaya başladı. Kulaklarımda dalga seslerini bile bastıran devasa bir uğultu yükselirken, dün gece mutfakta dökülen o ekmek sepeti, Yiğit’in o yaralı sivil gururuyla "Bedenin olmazdı" diyen sesi zihnimde dönüp duruyordu.
Ellerim titremeye, parmak uçlarım buz kesmeye başladı. Alnımdan soğuk terler boşanıyordu. Bir panik atak krizi daha beni tam burada, sahilde yakalıyordu. Hani her seferinde beni bulduğunda Yiğit'in baş ucumda bittiği, ellerimi tutup "Nefes al Hera, buradasın, benimlesin" diye beni dünyaya döndürdüğü o krizlerden biri.
Yalın durumumu fark ettiği an yüzü kireç gibi oldu. Büyük bir endişeyle bana doğru atıldı, iki elini birden omuzlarıma koyup beni sarsmaya çalıştı. "Hera! Bücür, iyi misin? Bana bak, nefes al!" Sesi titriyordu, panikle etrafa bakındı. "Komutanım bir şey oluyor, su getireyim hemen, ambulans mı çağırsak ne yapsak..."
Yalın beni çaresizce sarsıp sakinleştirmek için üstüme titrerken, tam arkasındaki Karam’ın o sarsılmaz gölgesi hareketlendi. Karam, Yalın’ın tam omzuna elini koydu. Parmaklarını dostça ama bir o kadar da net bir otoriteyle sıkarak onu yavaşça benden geriye doğru çekti.
"Dur, Yalın," dedi Karam. Sesi bir fısıltı kadar sakindi ama Yalın’ın o telaşlı halini anında bıçak gibi kesti.
Yalın şaşkınlıkla arkasına döndü. "Ama komutanım, nefes alamıyor, krize girdi yine..."
"Dokunma," dedi Karam, gözlerini tek bir saniye bile benden ayırmadan. O kapkara, deneyimli gözleriyle bana bakıyordu. Benim dudaklarımı kıpırdatışımı, etrafa bakarak kendimi bir şeylere zorlayışımı, yani bu krizle kendi içimde nasıl savaştığımı ilk bakışta analiz etmişti. "Sakinleşmeye çalışıyor. Kendi yöntemi var. Müdahale edip ritmini bozma. Bırak, halledecek."
Gözlerimi kapattım. Yalın’ın o panik dolu sesinin yerini Karam’ın sarsılmaz sakinliği almıştı. Yiğit olmadan bu karanlık kuyunun içinde boğulup gideceğimi söyleyen o çaresiz sesi zihnimin derinliklerine gömmeye zorladım kendimi. O ringlerde tek başıma yumruk yemiş, tek başıma ayağa kalkmıştım; bu sefer de kendi kendimin elinden tutacaktım.
Çisil’in bir keresinde bahsettiği o topraklanma taktiğini uygulamaya devam ettim. Dünyaya geri dönme.
"Beş şey..." diye mırıldandım, sesimi duymak beni biraz olsun sabitledi. Gözlerimi hafifçe aralayıp masanın üzerinde görebildiğim beş şeye odaklandım. "Buz gibi çay bardağı... Kültablası... Masanın çatlak tahtası... Telefonum... Ve sandalyenin kenarı."
Nefesim hâlâ kesik kesikti ama kalbimin o çılgın ritmi bir milim yavaşlar gibi oldu.
"Dört şey," dedim, ellerimi oturduğum ahşap sandalyenin pürüzlü yüzeyine sürterek. Dokunabildiğim dört şey. "Sert ahşap... Üzerimdeki hırkanın kumaşı... Yüzüme vuran şu buz gibi rüzgar... Ve kendi soğuk ellerim."
Derin bir nefes çekmeye çalıştım, bu kez rüzgarın taşıdığı o iyot kokulu hava ciğerlerimin ucuna kadar ulaştı.
"Üç şey," dedim, kulaklarımdaki uğultuyu bastıran dış sesleri seçmeye çalışarak. "Denizin dalga sesi... Uzaktan geçen arabaların gürültüsü... Ve Yalın’ın endişeli nefes alışı."
Burnumdan derin bir nefes daha aldım, çay bahçesindeki o eski tütün ve deniz kokusunu içime çektim. Ağzımdaki o paslı, acı tadı yutkundum.
Gözlerimi tamamen açıp başımı arkaya doğru yasladığımda, kalbimin ritmi normale dönmeye başlamıştı. Üzerimdeki o ölümcül ağırlık yavaşça dağılıyordu. Terden ıslanmış saçlarımı alnımdan geriye doğru ittim. Bakışlarımı masadan kaldırıp bana şaşkınlık ve büyük bir saygıyla bakan Karam ile Yalın’a çevirdim.
Karam, benim bu tek başıma kazandığım zaferi gördüğünde yüzünde çok hafif, neredeyse belli belirsiz gururlu bir tebessüm belirdi. Yalın ise derin bir nefes verip elini göğsüne koydu, "Ömrümden ömür gitti bücür, vallahi ödümü kopardın," diye mırıldandı hayranlıkla.
Başarmıştım. Yiğit’in elleri, o sakinleştirici sesi olmadan, o karanlık krizin içinden kendi kendimi çekip çıkarmıştım. O ring defteri gibi, başkasının merhametine sığınma defteri de benim için tam bu masada kapanmıştı.
Yavaşça, ama bu kez kendi gücümle ayağa kalktım. "Hazırım," dedim sesimi dik tutmaya çalışarak. "Gidelim."
Birkaç dakika sonra ise Yalın’ın arabasındaydık. Yalın direksiyonun başında, dikiz aynasından hâlâ tedirgin bakışlarla beni süzüyordu; Karam ise ön koltukta, o heybetli omuzlarını koltuğa yaslamış, gözlerini önümüzdeki gri asfalt yola dikmişti. Arabanın içine çöken o ağır sessizliği sadece motorun ritmik uğultusu bölüyordu.
Sahilde geçirdiğim o krizin yorgunluğu üzerime bir duman gibi çökmüştü ama zihnim her zamankinden daha berraktı. Kendi kendimi o karanlıktan çıkarabilmiş olmanın verdiği o yabancı, sivil gurur hâlâ göğsümün üzerinde duruyordu.
Cama yasladığım başımı hafifçe kaldırıp öne doğru eğildim. "Yüzbaşı," dedim, sesimdeki o pürüzlü yorgunluğu gizlemeye çalışarak. "Bir şey soracağım."
Karam, dikiz aynasından gözlerini gözlerime kilitledi. "Sor," dedi, o her zamanki tok ve sarsılmaz sesiyle.
"Bizim orada olduğumuzu nereden bildiniz?" diye sordum. Bakışlarımı Yalın’ın ensesine, oradan tekrar Karam’ın yan profiline çevirdim. "Telefonum kapalıydı. Yalın’ı da aramamışsınız. Elinizle koymuş gibi o tenha çay bahçesinde nasıl buldunuz bizi?"
Direksiyon başındaki Yalın, sanki kendi de bu sorunun cevabını merak ediyorsan gibi kulak kabarttı, aynadan Karam’a baktı.
Karam’ın dudaklarının kenarı çok hafifçe yukarı kıvrıldı, ama yüzündeki o ciddi subay ifadesi bozulmadı. Ön camdan dışarı bakmaya devam ederek konuşmaya başladı:
"Dün geceden beri ikinizden de ses çıkmayınca önce mahalleye, sizin eve uğradım," dedi. Sesi sakin ama her detayı hafızasına kazıyan bir adamın netliğindeydi. "Evdeki o dökülen ekmek sepetini, o gergin, terk edilmiş havayı görünce işin rengini anladım zaten. Yiğit evde tek başınaydı, yüzü kireç gibiydi ama sorsam da konuşmayacağını bilecek kadar iyi tanıyorum onu. Sonra Yalın’ın evine baktım, arabası orada değildi."
Karam derin bir nefes alıp üniformasının yakasını düzeltti. "Yalın bu mahallede doğup büyüdü. Ne zaman kafası atsa, ne zaman bir şeyden kaçmak istese ya da birini saklamak istese gideceği üç tane yer vardır. Ya o eski sanayideki dükkan, ya tepedeki mezarlık arkası ya da o tenha sahil şeridi. Sanayiyle mezarlıkta arabanın izi yoktu. Geriye bir tek o çay bahçesi kalıyordu. Yani Hera, beni buraya getiren şey bir askeri istihbarat değil; bu çocukların ciğerini bilmem."
Yalın hafifçe yutkunup, "Komutanım, siz de bizi hiç boş bırakmıyorsunuz ya," diye mırıldandı mahcup bir tebessümle.
Karam aynadan bana son bir kez baktı, gözlerindeki o az önceki krizimi tek başıma çözüşüme duyduğu saygı hâlâ oradaydı. "İyi ki de bırakmamışım," dedi usulca. "Yoksa o masadan kendi ayakların üzerinde kalkabileceğini ne sen öğrenebilirdin ne de biz görebilirdik."
______________________________________________
Bir bölümün daha sonuna gelmiş bulunmaktayızzzz
Nasıl buldunuz???
