22. bölüm · Emrin Olur
22. Bölüm; Biz buradayız
Medya: Çisil Kıraç örnek model
__________________________________________
Yalın'ın odasının kapısını çalıp içeri bir adım attığımda Yalın az önce bir hemşirenin getirdiği hastane yemeğine garip garip bakışlar atıyordu. Kapının sesiyle bakışlarını yemekten kaldırıp üçümüze dönünce Altay beni itip onun yanına gitti hemen. Altay, Yalın'ın boynuna sanki iki aydır görüşmüyorlarmış gibi sarılırken şaşkınlıkla ona baktım.
"Komutanım, canım komutanım ya. Bir tane komutanım. Nasılsınız komutanım?"
"N'apıyorsun lan eşek herif!" Diyerek çıkışan Yalın'a gülerek bende içeri girdim.
"Komutanım ayıp ediyorsunuz ama. O kadar yol geldik sizi görmeye."
"Hastaneyle askeriye arası 20 dakika Altay. Siktir git, açım zaten."
Demiralp arkamdan odaya girip kapıyı kapatırken bıyık altından gülüyordu. İki adımda yatağın kenarına varıp Altay’ı ensesinden tuttuğu gibi geriye çekti.
"Çekil lan adamın üstünden, dikişlerini patlatacaksın. Hastane yemeğini görünce neye uğradığını şaşırmış zaten."
Yalın, Demiralp’in müdahalesiyle rahat bir nefes alıp elindeki plastik çatalı tepsiye bıraktı. "Yahu kardeşim," dedi Demiralp’e bakıp yüzünü buruşturarak, "Tuz yok, tat yok... İşin yoksa iki hafta bu lapa gibi şeyleri ye. İşkencede bu kadar zorlanmadım yemin ediyorum."
Altay hemen yatağın ayakucundaki sandalyeye kuruldu. "Söyle bana komutanım, ne istiyorsun? Adana mı, Urfa mı? Gideyim kantinden, mahalleden ne varsa bulup getireyim."
"Sen bir şey getirme Altay," dedi Yalın gözlerini kısarak. "Senin getireceğin yemeğin arkasından ne pazarlıklar çıkacağını çok iyi biliyorum." Bakışları sonra bana kaydı, omuzlarındaki yorgunluğa rağmen dudaklarında kardeşçe bir tebessüm belirdi. "Nasılsın boksör? Alışabildin mi siber birime, bizimkiler zorluk çıkarıyor mu?"
"Ben gayet iyiyim," dedim, sandalyenin yanındaki komodine yaslanırken. "Ama sizinkiler hakkında aynı şeyi söyleyemeyeceğim."
Demiralp kollarını göğsünde birleştirip tam Yalın'ın hizasında duvara yaslandı. "Naber lan," dedi sesindeki o en yakın arkadaş rahatlığıyla, "Var mı kaburganda bir gelişme falan?"
"Gelişme mi?" dedi Yalın, hafifçe doğrulmaya çalışıp derin bir nefes alarak. "Kaburgam kendi bağımsızlığını ilan etmek üzere Demiralp. Yatıyoruz işte, sırf sen gelip başımda dırdır et diye."
Demiralp gülüşünü gizlemedi. "İyi iyi, en azından çenen hâlâ çalışıyor. Ama haberler sende kalmadı sadece, bizim Altay’da da büyük gelişmeler var. Adam mahalleye bir girdi, kapıda Hakkâri güzelini görünce neye uğradığını şaşırdı. İki bin liralık iddiayı kapı eşiğinde bıraktı."
Altay elindeki kahve bardağıyla anında defansa geçti: "Yahu ne çarpılması komutanım! Vallahi yok öyle bir şey."
Yalın, Altay'ın kurduğu cümlenin ardından kahkaha atarak eliyle refleks olarak sağ tarafını tutup yüzünü buruşturdu. Birkaç saniye derin derin nefes alıp kendini topladıktan sonra yüzündeki o muzip ifade yavaşça silindi. Gözlerinde, o karanlık hücrelerde yan yana direndikleri o zor günlerin izi belirdi.
Bakışlarını doğrudan Demiralp’e çevirdi. Sesi bir anda ciddileşmişti:
"Çisil nasıl?" dedi, gözlerini en yakın arkadaşının yüzünden ayırmadan. "Gördün mü onu? Nasıl durumu?"
Çisil’in adı geçtiği an, Demiralp’in o çelik gibi sert duruşunda milimetrik ama çok belirgin bir kırılma yaşandı. Koridordaki o mesafeli üsteğmen gitti; yerine sevdiği kadının adını duyunca içi titreyen bir adam geldi.
Demiralp’in bakışları yavaşça yumuşadı. Yüzüne, Çisil’i düşünürken engel olamadığı, gözlerinin içini parlatan aşık ve derin bir tebessüm yerleşti. Yatağa doğru bir adım atıp Yalın’ın omzuna hafifçe vurdu. Sesi, sanki dünyadaki en kıymetli hazineden bahsediyormuş gibi alçak, gururlu ve sonsuz bir şefkatle çıktı:
"İyi..." dedi Demiralp, gözlerindeki o dalgın, aşık tebessümü gizleme gereği bile duymadan. "Senden daha iyi topladı bizimki. Dün taburcu oldu, kendi evine bıraktım. Hâlâ inat ediyor 'Karargâha döneceğim' diye ama... İzin vermedim tabii. Evinde mışıl mışıl dinleniyor şimdi."
Yalın, Demiralp’in sesindeki o içi giden tonu ve yüzündeki o sevdalı ifadeyi görünce derin, rahat bir nefes verdi. Göğsündeki sargıların acısına aldırış etmeden başını yastığa bıraktı. En yakın arkadaşının gözlerindeki o rahatlamayı görmek onun içini ferahlatmıştı.
"Çok şükür..." dedi Yalın, dudaklarında zayıf ama içten bir gülümsemeyle. "O canavarın elinden sağ salim aldık ya onu... Benim içim rahat artık."
Demiralp başını onaylarcasına salladı, bakışları bir anlığına pencerenden dışarıya, kendi evinde onu bekleyen Çisil’e kaydı.
Altay kenardan söze atıldı: "Komutanım siz bayağı vurulmuşsunuz. Kızın adı geçince gözünüzden kalpler çıkıyor resmen."
Demiralp başını iki yana sallayıp Altay’a baktı ama yüzündeki o Çisil’den kalan huzurlu tebessüm hâlâ silinmemişti.
"Hay ağzına sağlık Altay, tam aynısını ben söyleyecektim." Diyerek ilk kez de olsa Altay'a katıldım.
Yalın, Demiralp’in tehditkar bakışlarına karşı sırıtmaya devam ederken gözü yine önündeki o lapa gibi duran hastane yemeğine kaydı. Çatalın ucuyla tepsisindeki haşlanmış sebzeleri iğrenç bir şeymiş gibi itekledi.
"Yok aga," dedi Yalın başını iki yana sallayarak. "Ben bu zehiri yemem. İşkencede bile önüme böyle şey koymadılar. Götürün şunu gözümün önünden."
Oturduğum sandalyeden yavaşça doğrulup tezgaha doğru bir adım attım. Demiralp ve Altay ne yapacağımı anlamak ister gibi bana bakarken, hiç istifimi bozmadan Yalın’ın yatağının tam kenarına oturdum. Yemeğin çorba kasesini ve kaşığı elime aldım.
"Hera..." dedi Yalın şüpheyle gözlerini kısarak. "Ne yapıyorsun boksör? Sakın bana o çorbayı içirmeye çalışma..."
Sözünü bitirmesine fırsat vermedim. Sol elimi hızla uzatıp Yalın’ın burnunu sıkıca kıstırdım.
Yalın nefes alabilmek için refleksle ağzını kocaman açtığı an, sağ elimdeki tepeme kadar dolu çorba kaşığını hiç acımadan doğrudan ağzına tıkıştırdım.
"Mmph! Hgh—!"
Yalın’ın gözleri yuvalarından fırladı. Çorbayı yutmak zorunda kalırken bir yandan göğsünü tutup bir yandan boğulur gibi sesler çıkardı. Burnunu bıraktığım an yatakta doğrula kalıp bana öfkeyle baktı.
"Kızım sen delirdin mi?!" dedi sesi detone olarak. "Nefesimi kestin ulan! İşkenceci misin sen, siber ajan mısın?"
Demiralp bu manzara karşısında dayanamayıp gürültülü bir kahkaha attı, sırtını duvara vurarak gülmeye başladı. Altay ise elini ağzına kapatmış, şok içinde bizi izliyordu.
"O yemek bitecek komutanım," dedim gayet sakin bir tonla, kaşığı tekrar kaseye daldırırken. "Bozkurt Timi'nin üsteğmeni bir kap lapa çorbaya teslim olacak değil ya? Bir daha aç o ağzını, yoksa bu sefer kulağını çekerim."
Yalın bir bana, bir de arkada kahkahadan kırılan Demiralp’e baktı. "Şuna bak..." dedi sesi çaresizce kısılarak. "Gittik dağdan kurtardık, geldi hasta yatağımda beni boğuyor. Demiralp, bir şey söylesene şu takoza! Suikast düzenliyor bana!"
Demiralp gözlerinden gelen yaşı silerken başını salladı. "Hiç bana bakma Yalın. Boksör haklı, o yemek bitecek. Bak ne güzel taktik, siber birim icraatı işte."
Altay da fırsatı kaçırmayıp yatağa yaklaştı. "Komutanım isterseniz ayaklarınızı da ben tutayım, Hera rahat tıkasın kaşığı."
Yalın çaresizce başını yastığa vurup gözlerini kapattı. "Ulan bir iyileşeyim... Alayınızı şınav pozisyonuna çektirmeyen Yalın adam değildir." ama o kaşığı da paşa paşa yutmak zorunda kaldı.
"Demiralp'e bir şey yapamazsın. O senden yarım rütbe büyük."
Yalın tam ağzına tıkıştırdığım ikinci kaşık çorbayı yutmaya çalışırken bu sözüm üzerine gözlerini devirdi. Kıdemli Üsteğmen ile Üsteğmen arasındaki o "yarım rütbelik" askeri farkı hatırlatmam, arkada duvara yaslanmış bizi izleyen Demiralp’in keyfini ikiye katladı.
Demiralp kollarını göğsünde bağlayıp bıyık altından sırıttı. "Duygularıma tercüman oldun boksör," dedi, Yalın’a üstten üstten bakarak. "Hiyerarşi var burada Yalın efendi. Yarım rütbe de olsa rütbedir. Kaşığınla uslu uslu oyna, Hera ne verirse de yut."
Yalın yutkunduktan sonra elini yine kaburgasına bastırıp bana acı acı baktı.
"Ulan takoz..." dedi, sesi hem çaresiz hem de muzip bir tonla kısalarak. "Yarım rütbenin arkasına sığınıyor bir de! Boksör kafanla gelip askeri hiyerarşi öğretiyorsun bana hasta yatağımda. Bak sırf o yarım rütbeye saygımdan susuyorum, yoksa ben bilirdim yapacağımı..."
Altay kenardan söze atılıp yangına körükle gitti: "Valla komutanım hiç kıvırmayın, yarım rütbe marım rütbe dinlemez Hera. Tepenizde dikildi, tıkıyor çorbayı işte. Yarın bir gün Karam komutana da bu tarifeyi uygularsa hiç şaşırmam."
Yalın gözlerini kocaman açtı. "Karam komutanın burnunu sıksın da göreyim ben onu! Hakkâri karargâhını başına yıkar valla."
Gözlerimi devirip kaşığı kaseye sertçe bıraktım. "Karam komutan da yemeğini kendi yemeyi bilsin, icap ederse onun da burnunu sıkarım," dediğim an odanın kapısı açıldı...
Odadaki havanın bir salisede buz kesmesinden, kapıdaki kişinin kim olduğunu arkamı dönmeden anladım.
"Cümleten selamınaleyküm komutanım. Nasılsınız, iyisiniz inşallah? Biz de yemek yiyorduk... Yani Yalın yemek yiyordu. Biz de geldik işte bakalım diye. Maşallah çok iştahlı bugün de ondan bahsediyorduk biz de yani."
Cümlem bittiğinde elimdeki çorba kasesi ve kaşıkla öylece kalakaldım. Sesimdeki o son derece yapmacık, ecel teri döken "kibar" ton odanın ortasına bir el bombası gibi düştü.
Karam kapının eşiğinde, heybetli cüssesi ve kapkara, çelik gibi bakışlarıyla dikiliyordu. Üzerindeki askeri üniformasıyla odaya adım attığı an, az önceki o gürültülü cümbüş bıçak gibi kesildi. Gözleri önce elimdeki kaşığa, sonra burnu kızarmış ve ağzı hâlâ çorbayla dolu olan Yalın’a, en son da bocalayan bana kaydı.
Solumda dikilen Altay bir salise içinde nizami hazırol duruşuna geçti, gözleri tavandaki bir noktaya kilitlendi. Demiralp bile duvara yaslandığı yerden milimetrik bir hareketle dikleşip duruşunu düzeltti ama dudaklarındaki o eğlenen tebessümü gizlemek için çenesini sıkıyordu.
Yalın ise hasta yatağında doğrulmaya çalışıp boğazındaki çorbayı zorlukla yuttu.
"Çok iştahlıyım komutanım..." dedi Yalın, sesi boğuk ve çaresiz çıkarak. Bakışlarıyla beni gösterdi. "Hera sağ olsun... İçimdeki yeme sevgisini burnumu sıkarak söküp çıkardı ortaya. Kendisi son derece nazik bir hemşirelik sergiliyor."
Karam ağır adımlarla yatağın kenarına doğru yürüdü. Yüzünde tek bir mimik bile oynamıyordu ama kapkara gözlerinde derin, gizli bir alaycılık parlayıp söndü. Bakışlarını doğrudan bana sabitledi.
"Demek burnumu sıkarsın..." dedi Karam. Sesi odanın soğuk duvarlarında tok ve ağır bir yankı bıraktı. "Öyle mi Hera?"
Boğazım düğümlendi. Kaşığı kaseye yavaşça bırakırken gözlerimi kaçırmamaya çalıştım ama yüzümün alev alev yandığını hissedebiliyordum.
"Şey komutanım..." dedim, az önceki boksör özgüvenim tamamen buharlaşmış halde. "Hiyerarşik bir müdahaleydi sadece. Yalın komutan yemeğini reddediyordu, ben de siber taraftan taktiksel bir çözüm ürettim."
Altay tavana bakarak alçak sesle mırıldandı: "Taktiksel boğma eylemi..."
Karam, Altay’a öldürücü bir bakış attığında Altay anında sesini kesti. Karam tekrar bana döndü. Aramızdaki o birkaç adımlık mesafede, kapkara gözlerindeki o sarsılmaz otorite bir anlığına yerini sadece benim anlayabileceğim hafif, koruyucu bir derinliğe bıraktı.
"Siber çözümlerini karargâhta göreceğiz Hera," dedi Karam, sesi biraz daha yumuşayarak ama disiplininden ödün vermeden. Sonra başıyla elimdeki kaseyi işaret etti. "Bırak o kaseyi, otur şöyle. Hastayı daha fazla boğma."
"Emredersiniz komutanım," dedim, kaseyi komodinin üzerine bırakıp hızla geriye adımlarken.
Karam sonra Yalın’a döndü. Yatağın kenarına yanaşıp en yakın arkadaşlarından birinin, timinin üsteğmeninin omzuna elini koydu. Bakışlarındaki o sert ifade, yerini sarsılmaz bir komutan ve abi merhametine bıraktı.
"Nasılsın Yalın?" dedi Karam, sesi bu kez çok daha alçak ve samimi bir ton alarak. "Ağrın sızın var mı?"
Yalın, komutanının sesindeki o gerçek endişeyi duyunca yatakta hafifçe dikleşmeye çalıştı. Ağzındaki çorbayı tamamen yutup bakışlarını Karam’ın kapkara gözlerine dikti. Yüzündeki o az önceki şakacı ifade silinmiş, yerini bir subayın komutanına olan o derin saygısına bırakmıştı.
"İyiyim komutanım," dedi Yalın, sesi sargılarının elverdiği kadar dik ve sağlam çıkarak. "Toparlıyorum. Bir iki haftaya kalmaz karargâhtayım inşallah."
"Acele etme," dedi Karam, sesi odada çelik gibi ama bir o kadar da koruyucu bir tonla yankılanarak. "Bozkurt’un senin gibi bir takoza ihtiyacı var ama önce o dikişler kaynayacak. Dalağını, kaburganı tam toplamadan karargâhın kapısından içeri adımını attırmam."
"Emredersiniz komutanım."
İşte tam o anda, Karam ile Yalın’ın gözleri birkaç saniyeliğine birbirine kilitlendi.
Odadaki kimsenin –ne Demiralp’in, ne Altay’ın, ne de benim– fark edemeyeceği, sadece ikisinin arasında dönen o görünmez hat çekildi sanki.
O aradaki iki saniyelik bakışma, odanın dondurucu soğukluğuna bir yenisini ekledi. Komodinin kenarında dururken gözlerimi ikisinin arasında gezdirdim. İçimdeki o siber ajan sezgileri yine alarm vermeye başlamıştı. Karam’ın o sert duruşunun arkasında, Yalın’ın da o muzip tavırlarının derininde sakladıkları bir şey vardı. Abim Hazal Yankı’nın adı geçtiği o geceden beri bu üçünün (Albay, Karam ve Yalın) arasında örülen o duvarı hissedebiliyordum.
Karam bakışlarını Yalın’dan çekip aniden bana döndü. O kapkara gözler doğrudan gözlerimin içine kilitlendiğinde, sanki zihnimden geçen o şüpheleri okumuş gibi hafifçe kaşlarını çattı.
"Hera," dedi Karam, sesi yine o nizami mesafesine geri dönerek. "Mete ve Onur aşağıda, bahçede bekliyorlar. Seni karargâha onlar bırakacak. Siber birimdeki ilk resmi görev tanımlaman için yarın 06.00'da odamda olacaksın. Şimdiden zihnini toparla."
"Emredersiniz komutanım," dedim, göğsümdeki o şüphe yumrusunu bastırıp dik durarak.
Karam başıyla kapıyı işaret etti. "Altay, Demiralp... Siz de çıkın dışarı. Yalın biraz dinlensin, hastayı daha fazla yormayın."
Altay anında "Emredersiniz komutanım!" deyip kapıya doğru seyirtti. Demiralp de Yalın’ın omzuna son bir kez dostça dokunup Karam’a başıyla selam vererek dışarı çıktı.
Ben tam kapıdan çıkacakken duraksayıp arkama döndüm. Yalın yatakta o çorba eziyetinden kurtulmanın rahatlığıyla sırtını yastığa yaslamıştı. Bana bakıp hafifçe sırıttı, elini çaktırmadan burnuna götürüp "Aklımdasın boksör" der gibi işaret etti.
Gülümsememi gizlemek için başımı iki yana sallayıp koridora çıktım. Kapı arkamdan kapanırken Karam ve Yalın odada baş başa kalmıştı.
Hızlı adımlarla Merdivene doğru ilerlerken diğerleri de yanımdan geliyordu. Altay hâlâ bana bakarak bıyık altından gülmeye devam ediyordu. Sinirle omzuna bir tane geçirip çıkıştım hemen. "Ne gülüyorsun şu aygırı?! Yarabbim ya. Komik mi? Can çekiştim ben orada!"
Geçirdiğim yumrukla Altay merdiven basamağında hafifçe sendeleyip kolunu tuttu ama yüzündeki o yayvan sırıtış gram eksilmedi. "Komik tabii kızım! 'Cümleten selamınaleyküm komutanım, biz de yemek yiyorduk' ne demek ya? Bir an sesin beş ton inceldi, zannettim ilkokul müdürünün karşısına geçmiş önlük ilikliyorsun!"
"Altay, bak kaşınma..." dedim dişlerimin arasından, koridorda kimse var mı diye etrafa çaktırmadan göz gezdirerek. "Seni o merdiven boşluğuna yuvarlarım, bir de senin için hastane odası tutarlar."
Demiralp bir basamak öne geçip ikimizin arasına girdi. Yüzündeki o ciddiyeti korumaya çalışsa da gözlerinde hâlâ o olayın eğlencesi vardı. "Uzatmayın lafı," dedi Demiralp, sesi hafif bir gülümsemeyle kısılarak. "Hera haklı Altay. Kız orada Karam komutanın gazabını tek başına göğüsledi. Sen ne yapıyordun? Tavandaki sinekleri sayıyordun hazırolda."
"Komutanım ben ateşi üstüme çekmeyeyim diye taktiksel geri çekilme yaptım!" dedi Altay kendini savunarak. Sonra bana dönüp pişkince sırıttı: "Hem ne var yani, Karam komutan seni sevmiş işte. Başkası o burnu sıkma muhabbetini yapsa şu an hastanenin sivil savunma sığınağında şınav çekiyordu."
"Çok konuşma su aygırı," deyip adımlarımı hızlandırdım.
Merdivenlerin sonuna geldiğimizde hastane bahçesinden gelen hafif rüzgar yüzüme çarptı. Birkaç metre ötede, bahçedeki çardakların orada Mete ve Onur ellerinde devriye dosyalarıyla bizi bekliyorlardı.
Yüzümdeki o anlık gülümseme yavaşça soldu. Arkamda bıraktığım o oda, Karam’ın kapkara gözlerindeki o gizli bakış ve Yalın’ın vermediği o cevaplar zihnimin köşesinde yeniden belirdi. Gülüp eğleniyorduk, bir aile gibiydik evet... ama o kapının arkasında abim Hazal Yankı ile ilgili saklanan o karanlık sır, bahçedeki rüzgardan bile daha soğuk hissettiriyordu kendini.
Mete bizi görünce elindeki dosyayı kapatıp doğruldu. "Nispeten sağ salim çıkmışsınız içeriden," dedi bıyık altından gülerek. "Karam komutan içerideyken fırtına kopar sanıyorduk."
Demiralp ellerini ceplerine sokup bahçe kapısına doğru baktı. "Fırtına kopmadı ama boksör biraz taktiksel hiyerarşi dersi verdi diyelim."
Arabanın içi az önceki hastane ortamının hareketliliğinden sonra sakin bir havaya bürünmüştü. Ön koltukta oturan Mete dikkatle yolu izliyor, Onur yan tarafta dosyaları düzenliyor, arkada ise ben, Demiralp ve Altay yan yana oturuyorduk.
Yol boyunca camdan dışarıyı izlerken, mezarlığın yüksek taş duvarları ve çam ağaçları görüş alanıma girmeye başladı. O duvarları gördüğüm an göğsüme oturan o tanıdık ağırlık yine kendini hissettirdi. Bakışlarımı camdan çekip ön tarafa, dikiz aynasından beni izleyen Mete’ye çevirdim.
"Yiğit'in yanına uğrayabilir miyiz?" dedim, sesimdeki o anlık kırılmayı gizlemeye çalışarak. "Bugün gidemedim yanına. Yalnızca beş dakika. Gerçekten."
Arabadaki o hafif uğultu bir anda bıçak gibi kesildi. Mete dikiz aynasından bana baktı, gözlerindeki o sert asker ifadesi yerini derin bir anlayışa bıraktı. Hiç tereddüt etmeden sinyali verdi ve direksiyonu yavaşça sağa kırıp arabayı mezarlık kapısının yakınında durdurdu.
"Beş dakika ne demek Hera," dedi Mete yumuşak bir tonla. "İstediğin kadar kal. Acelemiz yok."
Emniyet kemerimi çözüp arabadan indim. Peşimden arabanın kapıları sırayla açıldı; Mete, Onur, Demiralp ve Altay da dışarı çıktı. Hiçbiri bir şey söylemedi ama hepsi arkamdan, birkaç adım mesafeden beni takip etmeye başladı. Temmuz sıcağına rağmen çam ağaçlarının gölgesi insana garip bir soğukluk veriyordu.
Ezbere bildiğim o patikadan yürüyüp Yiğit’in mermer taşının önüne geldiğimde dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Yavaşça yanına çömelip elimi toprağın ve soğuk mermerin üzerinde gezdirdim. Timdekiler ise birkaç adım geride, saygıyla durup bana alan bıraktılar.
"Geldim," dedim alçak bir sesle. "Bugün gelemedim sabah... Hastanedeydik. Yalın toparlıyor, Çisil taburcu olmuş... Timdekiler yine aynı bildiğin gibi."
Dudaklarıma acı bir tebessüm kondu ama gözlerimden süzülen bir damla yaş toprağa düştü.
Yiğit’in mermer taşına dokunan parmaklarım titredi. İçimdeki o dinmeyen fırtına dudaklarımdan dökülürken gözlerimin yanmasına engel olamadım.
"Üzülme ama çok kırgınım sana. Neden düşünmedin beni Yiğit? Benim sensiz ne yapacağımı hiç düşünmedin mi?" Gözümden akan bir damla yaş onun toprağına damlarken gözlerimi sıkıca kapattım. "Ama şimdi sanırım resmi olarak timdeyim. Tabii siber taraftan. Silah tutmayı falan da bilmem zaten."
Derin bir nefes alıp toprağın üzerindeki elimi sertçe sıktım. Toprak parmaklarımın arasından sızdı. "Ben... nasıl yapacağımı bilmiyorum Yiğit. Nasıl yaşayacağım sensiz? Neden gittin. Bir daha dövüştüm ben. Senden sonra bir kez daha kavga ettim. Ama sen bana kızmadın. Yoktun yanımda. Neden kızmadın. Neden yoktun?"
Sessizlik, mezarlıktaki çam ağaçlarının uğultusuyla birleşip üzerime çöktü. O yoktu; kızacak, kafama bir tane geçirip "Yine ne belaya bulaştın Boksör?" diyecek kimse yoktu artık. Toprağındaki parmaklarımı yavaşça gevşettim.
"Bir de... abimi bulduğumda... yanına birlikte geleceğiz. Hatırlarsın, sana abimi çok anlatmıştım. Hatta 'abim beni almaya gelecek, ona söylerim, seni de alır. Beraber gideriz' demiştim. Almaya gelmedi. Ama beni bulamadığı içindir o. Bulsa gelirdi. Ama tanıştıracağım sizi. Söz."
İçimdeki o ağır vicdan azabı, Yiğit’in o karanlık gecede yetimhanenin yüküne daha fazla dayanamayıp kendi canına kıydığı anın ağırlığıyla göğsüme yerleşti. Keşke o ipi boynuna dolamadan önce beni bir kez daha dinleseydi...
Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırdım. Yavaşça ayağa kalkıp çenemi dikleştirdim ve gözlerimdeki yaşları sildim. Yiğit’e verdiğim bu söz, artık sadece abimi bulma hırsım değil; yetimhane koridorlarında yalnız bıraktığım o çocukluk arkadaşıma olan borcumdu.
Arkamı döndüğümde, birkaç adım geride bekleyen Demiralp, Altay, Mete ve Onur’un yüzündeki o derin, sessiz saygıyı gördüm. Hiçbirinde acıyan bir bakış yoktu; sadece hürmet ve Bozkurt Timi’nin o korumacı duruşu vardı. Altay ilk defa o geveze halinden tamamen sıyrılmış, gözlerinde derin bir ciddiyetle bana bakıyordu. Demiralp ise hafifçe başını sallayarak "Yanındayız" der gibi bir işaret verdi.
Hiçbiri tek kelime edip o anı bozmadı. Hep birlikte arabaya doğru yürüdük. Kapılar kapandı, motor yeniden çalıştı. Mezarlığın yüksek taş duvarları dikiz aynasında küçülüp kaybolurken, arabanın içindeki o sarsılmaz sessizlikle karargâha doğru ilerlemeye devam ettik.
Araba karargâha doğru sessizce ilerlerken, yolun iki yanındaki ağaçlar camdan birer gölge gibi akıp gidiyordu. Mezarlıktan çıktığımızdan beri kucağımda birleştirdiğim ellerime bakıyordum. Parmaklarımın arasında hâlâ Yiğit’in toprağının izi, boğazımda ise yutkunamadığım o ağır düğüm vardı. Gözlerim dolmuştu ama o tek damlanın bile düşmesine izin vermemek için kirpiklerimi sıkıca birbirine bastırıyordum.
Yanımda oturan Demiralp’in derin bir nefes aldığını duydum. Bakışlarının üzerimde, o çaresizce kenetlenmiş ellerimde olduğunu hissedebiliyordum.
Aniden sağ kolunu uzatıp omzumdan kavradı ve beni hiç ikiletmeden, sarsmadan doğrudan göğsüne doğru çekti.
Kafam Demiralp’in üniformasının sert kumaşına ve kalbinin üzerindeki o tanıdık, sarsılmaz sıcaklığa değdiğinde bir an bocaladım. Kolu sırtımı bir zırh gibi sararken, diğer eliyle de başımın arkasını hafifçe sahiplenici bir tavırla destekledi. Koruyucu, ağabeyce ve sarsılmaz bir sarılıştı bu.
"Bırak kendini biraz boksör," dedi Demiralp, sesi sadece benim duyabileceğim kadar alçak, babacan ve derin bir tonla çıkarak. "Mermer gibi durmak zorunda değilsin her zaman. Biz buradayız."
Demiralp’in sözleri, günlerdir, belki de yıllardır içimde tuttuğum o barajı tek bir hamlede patlatmaya yetti.
Kafam onun üniformasının sert kumaşına gömülüyken, boğazımdaki o devasa düğüm kopuverdi. İçimden kopan ilk hıçkırıkla birlikte omuzlarım sarsılmaya başladı. Tutamadım. Gözlerimi ne kadar sıkarsam sıkayım, o sıcak yaşlar sicim gibi dökülmeye, Demiralp’in askeri üniformasını ıslatmaya başladı.
"Düşünmedi..." diye fısıldadım, sesim hıçkırıklarımın arasında tamamen kaybolurken. "Beni hiç düşünmedi Demiralp... Çok yalnız kaldım ben..."
Demiralp sarılışını daha da sıkılaştırdı. Kolu sırtımı bir zırh gibi sararken, eli saçlarımın arasında gezinip beni kendine biraz daha bastırdı. Bir abinin, bir komutanın, bir koruyucunun verebileceği en sarsılmaz şefkatle tutuyordu beni.
"Biliyorum abim..." dedi Demiralp, sesi o güçlü üsteğmen duruşundan tamamen sıyrılmış, ilk defa bu kadar kırılgan ve babacan çıkarak. "Biliyorum... Ağla. Boşalt içini. Geçti..."
Yetimhane koridorlarında sessizce yuttuğum o yaşlar, Yiğit’in gittiği o karanlık gecenin vicdan azabı ve abimin yokluğunun kimsesizliği... Hpsi o küçücük arabanın içinde, Demiralp’in göğsünde dışarı döküldü. Ağladıkça omuzlarımdaki o tonlarca ağırlık eksiliyor ama içimdeki o çocuk Hera kan ağlamaya devam ediyordu.
Ön tarafta Mete arabanın hızını biraz daha düşürdü, dikiz aynasını hafifçe yukarı kaydırıp bakışlarını tamamen yola kilitledi. Altay yanımızda başını diğer tarafa çevirmiş, gözleri buğulanmış halde sessizce yutkunuyordu. Hiçbiri ağlamamı durdurmaya çalışmadı. Hiçbiri "Güçlü ol" demedi. Sadece o acıyı çekmeme izin verdiler, arkamda bir dağ gibi dikilerek.
