38. bölüm / 45
Emrin Olur38. Bölüm
Bölümler 45Şu an: 38. Bölüm
- 1 1. Bölüm; 3. Kat, Son Sınıf.1.371 kelime
- 2 2. Bölüm; Nörolojik Kayıp.1.541 kelime
- 3 3. Bölüm; Melek Yüzlü Şeytan.1.471 kelime
- 4 4. Bölüm; Karakol Telaşı.1.956 kelime
- 5 5. Bölüm; Bu Halinle Bir Bok Yapamazsın!1.672 kelime
- 6 6. Bölüm; Ya Yoksa Kimsesi?1.425 kelime
- 7 7. Bölüm; Aramam Bir Daha.1.387 kelime
- 8 8. Bölüm; Altı Yaşındaydım.2.172 kelime
- 9 9. Bölüm; Belalı Hanım...2.213 kelime
- 10 10. Bölüm; Karamel2.516 kelime
- 11 11. Bölüm; Bitti Artık Yalın, Olan Oldu4.276 kelime
- 12 12. Bölüm; Plaka sahte!2.671 kelime
- 13 13. Bölüm; Çocukları Aldık!2.853 kelime
- 14 14. Bölüm; Boksörüm ben...3.049 kelime
- 15 15. Bölüm; Yiğit...3.480 kelime
- 16 16. Bölüm; Gel artık, küserim gelmezsen...3.493 kelime
- 17 17. Bölüm; Ceset yaklaşık iki günlükmüş...2.802 kelime
- 18 18. Bölüm; O gitti, ama sen buradasın...2.699 kelime
- 19 19. Bölüm; Abim yaşıyor mu? Onu tanıyor musunuz?2.209 kelime
- 20 20. Bölüm; Abin yaşıyor...3.120 kelime
- 21 21. Bölüm: Kumru ve Altay3.721 kelime
- 22 22. Bölüm; Biz buradayız3.182 kelime
- 23 23. Bölüm; Altay'ım!3.649 kelime
- 24 24. Bölüm; Balıkların da yaşama hakkı vardır!3.888 kelime
- 25 25. Bölüm; Boksör Jr.3.919 kelime
- 26 26. Bölüm3.970 kelime
- 27 27. Bölüm3.974 kelime
- 28 28. Bölüm4.098 kelime
- 29 29. Bölüm5.085 kelime
- 30 30. Bölüm4.815 kelime
- 31 31. Bölüm5.228 kelime
- 32 32. Bölüm4.516 kelime
- 33 33. Bölüm5.235 kelime
- 34 34. Bölüm5.506 kelime
- 35 35. Bölüm5.613 kelime
- 36 36. Bölüm5.453 kelime
- 37 37. Bölüm5.144 kelime
- 38 38. Bölüm4.130 kelime · Okuduğun bölüm
- 39 39. Bölüm4.750 kelime
- 40 40. Bölüm6.113 kelime
- 41 41. Bölüm6.004 kelime
- 42 42. Bölüm5.891 kelime
- 43 43. Bölüm5.900 kelime
- 44 44. Bölüm5.366 kelime
- 45 45. Bölüm8.166 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İki günün ardından elimde bir bavul ve saklama kaplarıyla birkaç sokak öteye park ettiğim arabadan uzaklaşıp askeri lojmanın bahçesine adımımı attım. Hakkari’nin keskin, dağ havası yüzüme çarparak saçlarımın arasından süzülüp gitti. Orada, nizamiye çizgisinin biraz ilerisinde beni bekleyen Altay beni gördüğünde şaşkınlıkla baktı. Bakışları önce bavula, ardından yüzüme takılıp kaldı. Geleceğimi biliyordu oysa ki, niye bu kadar şaşırmıştı ki?
Hızlı adımlarla yanıma gelip elini direkt olarak kısa saçlarıma götürdü. Kaba ama şefkatli parmakları, ensemin hemen üzerinde biten tutamların arasında dolaştı. "Bu ne lan? Hera ciddi olamazsın. Bu saç ne kızım?!"
"Yeni kestirdim, nasıl?" dedim, başımı hafifçe geriye atıp meydan okurcasına yüzüne bakarak.
"Bok gibi, hiç beğenmedim. Bu ne ya, uzun hali daha güzeldi," dedi, dudaklarını büküp dürüstlüğün dozunu kaçırarak.
"Saçlarımı bir daha boka benzetirsen seni bokunda boğarım Altay. Gel, sarılacağım."
Sözüm biter bitmez elimdeki saklama kaplarını düşürmemeye özen göstererek kollarımı boynuna doladım. Altay, bavulun sapını diğer eliyle kavrayıp beni göğsüne doğru çekerek kemiklerimi sızlatacak kadar sıkıca sarıldı. Yılların biriktirdiği o kardeşlik kokusu, Hakkari’nin soğuk havasını bir anlığına dağıtmıştı.
"Aptal kız," diye mırıldandı kulağıma doğru, sesinde engel olamadığı sıcak bir tebessümle. "Yine bildiğini okumuşsun. Ama yakışmış, yalan söylemeyeyim. Sadece o uzun saçlara alışkındık, garipsedim."
Beni yavaşça kendinden uzaklaştırıp yüzümü inceledi. Gözlerindeki o muzip ifade yerini yavaş yavaş Bozkurt Timi'nin askerine bıraktı.
Altay, kucağımdaki kapları düşürmememe dikkat ederek bavulu diğer eline geçirdi ve lojman bloklarına doğru yürümeye başladık. Merdivenleri tırmanırken gözüm kapı numaralarına takıldı. Altay'ın kaldığı dairenin tam karşısındaki kapının önünde durduğumuzda anahtarı cebinden çıkarıp bana uzattı.
"Şimdi biz ciddi ciddi aynı lojmanda kalacağız? Her gün böyle senin bu çirkin suratınla mı karşılaşacağım ya?" dedim, anahtarı elinden alırken takılmaktan geri durmayarak.
"Maalesef, talihsizlik işte," dedi Altay, yapmacık bir iç çekişle kapı pervazına yaslanırken. "Kaderin bana en büyük kazığısın Hera. Ama dua ediyorum karşı dairemdesin, yoksa bu saç tarzınla her sabah uykumu kaçırırdın."
Gözlerimi devirip kapıyı açtım. Evin içine yayılan o henüz yerleşilmemiş, hafif serin koku karşıladı bizi. Bavulu ve kapları antredeki masanın üzerine bıraktım. Altay da peşimden içeri adımlayıp ellerini cebine soktu, bakışları yüzümdeki o belirsiz heyecana takıldı.
"Ev işini sonra hallederiz," dedi, sesindeki o muzip ton yerini ciddiyete bırakırken. Kolundaki saate kısa bir bakış attı. "Helikopterin sesini duymamıza çok az kaldı. Karam Komutanım taburda hazır kıta bekliyor. Hazal Komutan teker koymadan aşağıda, pistin kenarında olsak iyi olur."
"Bunları da evine bırak iki dakika. Sana getirdim bunu ben. O kadar uğraştım."
Altay, elimdeki kapları koklayarak alıp kendi dairesine götürmek için döndüğünde, kapının önünde hafifçe duraksadı. Yüzündeki o serseri ifade yumuşadı, yerini daha samimi bir şükrana bıraktı.
"Senin şu dolma biberlerin uğruna kaç asker canını verir, haberin yok," dedi, bir elindeki kapları havaya kaldırıp diğer eliyle kapıyı aralayarak. İçeriye, antreye doğru bir hamleyle bırakıp geri döndü, gözlerinde o muzip ışık yeniden yanmıştı. "Bunu yedikten sonra seni bu lojmandan kovmaya kıyamam artık, haberin olsun."
"Biraz ev yemeği ye dedim. Hadi, hızlı ol." diyerek lafı gediğine koydum.
Altay kapısını kapatıp bana döndü. "Hadi bakalım, vakit daralıyor. O toz bulutunu görmeden pistin kenarında olmamız lazım."
İkimiz de merdivenlere yöneldik. Binaların arasından esen sert rüzgâr, dağların o karakteristik serinliğini getiriyordu. Adımlarımız hızlanırken, binanın bahçesinden çıkıp apronun olduğu yöne doğru, toprak zemin üzerinde yürümeye başladık. Uzaktan gelen o ilk, derinden duyulan helikopter sesi; kalbimin atışını hızlandırmaya yetti.
"Hazal..." diye mırıldandım, rüzgârın sesini bastırmaya çalışarak.
Altay başını çevirip bana baktı, gözleri kısılmıştı. "Hazır ol," dedi, sesindeki o komutan edasıyla. "İniyorlar."
Uzaktan gelen helikopter sesi Hakkari dağlarında yankılanıp yerini kulakları sağır eden bir motor uğultusuna bıraktı. Rüzgârın kaldırdığı toz bulutu yüzümüzü yalayıp geçerken, devasa helikopter apron zeminine sertçe teker koydu.
Pervanenin yavaşlayan ritmiyle birlikte helikopterin kapısı gürültüyle açıldı. İçeriden ilk adımı atan, heybetli duruşu ve üniformasının üzerindeki tozla Hazal Yankı oldu.
Abim... Günlerdir yolunu gözlediğim, her gece dualarıma sığdırdığım adam, sapasağlam karşımdaydı.
Gözleri apronun kenarında duran Bozkurt Timi'nin üzerinde gezindi. Tam o sırada, Altay’ın hemen yanında duran bana takıldı bakışları. Kısa kesilmiş saçlarıma, üzerimdeki sivil kıyafetlere ve doğrudan gözlerinin içine bakan yüzüme baktı. Çatılan kaşları, zihninde hızlı bir sorgulamanın döndüğünü açıkça belli ediyordu.
Dudaklarımda engel olamadığım, gözyaşlarımın arasından sıyrılan kocaman bir gülümseme peydah oldu.
Hazal, bakışlarını üzerimden söküp alır gibi hızla çevirdi. Karşısında dimdik duran, timin başındaki Karam’a doğru iri adımlarla ilerledi. İki eski dost, iki silah arkadaşı gibi sertçe sarıldıklarında, pervanenin son uğultularını bastıran o tanıdık, gür sesi duyuldu:
"Şu kız kim lan? İndiğimden beri bana bakıyor."
Hazal’ın kurduğu o fütursuz cümle, rüzgârın sesini kesip tam göğsümün ortasına bir kurşun gibi saplandı. Dudaklarımdaki o kocaman, hasret dolu gülümseme bir anda donup yok oldu. Bakışlarımdaki pırıltı yerini derin bir kırgınlığa bırakırken yüzüm kireç gibi bembeyaz kesildi.
Beni tanımamıştı. Veya o kadar uzaktım ki zihninden, ihtimal bile vermemişti.
Sessizce birkaç adım geriledim. Attığım her adımda içimdeki o koca beklenti parçalanıp ayaklarımın altına döküldü. Altay’ın "Hera, dur!" diyen sesini duydum ama arkama bile bakmadım. Boğazıma oturan o devasa düğüm nefesimi keserken, daha fazla orada duramayacağımı anladım ve arkanı dönüp apronun tozlu zemininde koşmaya başladım. Gözlerimden süzülen yaşlar rüzgâra karışıp savruluyordu.
Arkamda bıraktığım kargaşanın ortasında Hazal, sarılmayı kesip ne olduğunu anlamaya çalışarak Karam’a baktı.
Karam ise gözlerini hızla uzaklaşan siluetimden çekip Hazal’a döndü. Yüzündeki o kapkaranlık, öfkeli ifadeyle Hazal’ın yakasını hafifçe sarsıp kulağına doğru eğildi.
"Ağzının yayını sikeyim Hazal," dedi, sesi öfkeyle titreyerek. "Kız kardeşin lan o senin!"
Hazal’ın neşeli ve umursamaz tavrı, Karam’ın kurduğu tek bir cümleyle anında toz duman oldu. Karam’ın sertçe tuttuğu yakasını tek bir hamleyle söküp atarken, o koca gövdesi gözle görülür bir şokla sarsıldı. Gözleri irileşmiş, yüzündeki bütün renk bir anda çekilmişti.
"Hera?" dedi, sesi rüzgârın uğultusuna karışırken bir fısıltı gibi çıktı önce. Sonra o fısıltı, Hakkari’nin heybetli dağlarını yankılatacak bir nida gibi Bozkurt Timi'nin ortasında patladı:
"Hera mı? Hera mı lan?! Buldunuz mu lan kardeşimi?!"
Gözleri deli gibi etrafta döndü. Birkaç saniye önce uzaktan kendisine gülümseyen, kısa saçları rüzgârda savrulan o kızın silueti zihninde birden çaktı. O yabancı sandığı bakışlar, o aşina olduğu tebessüm... Baktığı ama göremediği gözler, kendi öz kardeşinindi.
"Siktir..." diye küfretti, eli refleksle şakağına giderken. "O... o oydu."
Nizamiye yönüne, az önce arkasını dönüp kaçan o küçük siluetime doğru başını çevirdi. Kalbinde büyüyen o koca pişmanlık ve hasret patlamasıyla bir an bile düşünmeden, botlarının altındaki toprağı döverek peşimden koşmaya başladı.
"Hera! Dur! Hera, bekle!"
Hazal’ın arkamdan gelen o gür, çaresiz bağırışları Hakkari’nin soğuk havasını yarıp kulağımda yankılandıkça, adımlarım bir kat daha hızlandı. Göğsüm körük gibi inip kalkıyor, ciğerlerime dolan buz gibi hava içimi yakıyordu ama durmak istemiyordum. Gözlerimi kaplayan yaşlar görüşümü bulanıklaştırırken, ayaklarımın altındaki taşlı, tozlu yolu hissetmeden sadece kaçıyordum.
"Hera! Dur diyorum sana, dur! Yemin ederim tanıyamadım, bekle!"
Onun yaklaşan bot sesleri, toprağı döven o ağır adımları arkamdan bir fırtına gibi geliyordu. Uzun bacaklarıyla aradaki mesafeyi kapatması an meselesiydi ama içimdeki o çocuksu kırgınlık, bacaklarıma son bir güç verdi. Kollarımı hırsla sallayarak tempomu artırdım. Saçlarım yüzüme çarptıkça, aynada o saçları kestirdiğim anki heyecanım geliyordu aklıma. "Abim gelince ne diyecek?" diye düşünüşüm, o neşeli hevesim bir bir dökülüyordu peşim sıra.
"Kızım dur, bir dinle beni! Hera!"
Nizamiye kapısına doğru hızla yaklaşırken adımlarımı daha da sıklaştırdım. Birkaç saniye önce ona sarılmak için sabırsızlanan ben, şimdi ondan kaçabildiğim kadar uzağa gitmek istiyordum. Her bir bağırışı arkamdan yaklaşan bir gölge gibi üzerime çökerken, hızımı hiç düşürmeden kendimi lojmanların arasına giden o dar yola doğru attım.
Gözlerimden akan sıcak yaşlar yanaklarımı yakarak çeneme doğru süzülüyor, rüzgârın etkisiyle yüzüme yapışıyordu. İçimden kopup gelen o hıçkırığı bastırmak için dudaklarımı birbirine mühürledim ama göğsümün ortasındaki o koca yangını söndürmeye yetmiyordu.
Ağlıyordum. Yıllardır yolunu gözlediğim, kokusuna hasret kaldığım adamın beni tek bir bakışta tanıyamamış olmasının verdiği o çocuksu, kırgın acıyla hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. "İndiğimden beri bana bakıyor," demişti. Karşısında duran, canından bir parça değil de alelade bir yabancıymış gibi...
Adımlarım kontrolden çıkmış gibi hızlandı. Taşlı yolda birkaç kez ayağım takıldı, dengem sarsıldı ama düşmeyi bile göze alarak koşmaya devam ettim. Arkamdan gelen topuk sesleri, toprağı döven o ağır botların gürültüsü her saniye daha da yaklaşıyordu. Hazal’ın sesi lojman binalarının arasında yankılanıyordu:
"Hera! Ne olur dur, kurban olayım dur!"
Durmadım. Başımı bile çevirmeden, gözyaşlarımın görüşümü tamamen bulanıklaştırmasına izin vererek, beni lojmanın kapısına götürecek o merdivenlere doğru kendimi adeta fırlattım.
Lojman binasının demir kapısına birkaç metre kala, arkamdan gelen o ağır bot sesleri aniden kesildi. Hemen ardından, dağların soğuk havasını yaran derin, acılı bir inleme duyuldu.
"Ah... Siktir!"
Adımlarım istemsizce yavaşladı. Göğsüm hızla inip kalkarken, gözyaşlarımın arasından başımı yavaşça arkama çevirdim.
Hazal, birkaç adım gerimde, sağ elini sol kolunun üzerine bastırmış halde dizlerinin üzerine çökmüştü. Görevden yeni dönmüştü; üzerindeki üniformanın kol kısmında, kurşun yarasının olduğu yerde taze bir kan lekesi koyulaşıyordu. Dudaklarını birbirine bastırmış, acıyla gözlerini kapatmıştı ama yine de başını kaldırıp bana bakmaya çalıştı. Yüzündeki o çaresiz, pişman ifade doğrudan gözlerimin içine oturdu.
"Hera..." dedi, sesi acıdan ve nefesten kısılmıştı. "Gitme..."
İçimden bir parça o an ona doğru koşmak, o yaraya dokunmak için haykırdı. Ama hemen ardından kulağımda yine o cümle yankılandı: "Şu kız kim lan?"
Boğazıma oturan o acı düğümü yutkundum. Bakışlarımı sol kolundaki kandan çekip hızla yüzüne baktım. Sadece bir saniye... Kalbim paramparça bir halde arkamı döndüm ve adımlarımı tekrar hızlandırıp kendimi lojman binasının içine attım.
...
Lojmanın soğuk duvarları arasında geçen saatler, göğsümdeki o koca taşın ağırlığını hafifletmeye yetmemişti. Salonun karanlığında, sadece dışarıdaki sokak lambasının cılız ışığının süzüldüğü balkonda oturuyordum. Parparmaklarımın arasında yanan sigaranın dumanı, Hakkari’nin keskin gece havasına karışıp kayboluyordu.
Yanaklarımdan süzülen sıcak yaşlar kurudukça yerini yenileri alıyordu. Dudaklarımdan kaçan sessiz hıçkırıkları bastırmak için sigaramdan derin bir nefef çekiyor, dumanı ciğerlerime hapsederken içimdeki o yangını söndürmeye çalışıyordum. Aklımda sadece o an vardı... Bakışları, çatılan kaşları ve tam göğsümün ortasına bir kurşun gibi saplanan o sözleri: "Şu kız kim lan?"
Derken, koridordan gelen boğuk bir sesle sıçradım. Biri dış kapıya vuruyordu.
Işıkları yakmadan, karanlığın içinde adımlarımı sürüyerek antreye ilerledim. Kapının arkasından gelen o tanıdık, hafif pürüzlü sesi duyduğum an boğazımdaki düğüm daha da sıkılaştı.
"Hera... Benim, Altay. Aç kapıyı güzelim."
Altay’ın sesini duyduğum o ilk saniyede, saatlerdir içimde tuttuğum bütün bentler yıkıldı. Titreyen ellerimle kilitleri hızla çevirip kapıyı ardına kadar açtım.
Eşikte duran Altay’ı gördüğüm an, tek bir kelime bile edemeden kendimi onun göğsüne bıraktım. Hıçkırıklarım gecenin sessizliğini yararken, kollarımı boynuna dolayıp ona sıkıca sarıldım. Ağlamaktan sarsılan bedenim, onun o güven veren varlığına tutunmaya çalışıyordu.
Altay hiç konuşmadı. Ne bir soru sordu, ne de bir teselli cümlesi kurdu. Sadece bir kolunu belime dolayıp beni yavaşça içeri doğru yönlendirdi. Adımını içeri atar atmaz ayağıyla kapıyı arkamızdan sessizce ve yavaşça kapattı.
Karanlık antrede, sırtımı duvarın soğukluğuna yaslamama izin vermeden beni göğsünde tutmaya devam etti. Kaba ama bir o kadar şefkatli parmakları, yeni kestirdiğim kısa saçlarımın arasında dolanmaya başladı. Başımı göğsüne bastırıp saçlarımı yavaşça okşarken, diğer eliyle sırtıma ritmik, sakinleştirici dokunuşlar konduruyordu. O sessiz kabullenişi ve koruyucu kolları, saatler sonra ilk kez kendimi biraz olsun güvende hissetmemi sağladı.
"Saçım yüzünden mi tanıyamadı beni? Uzun saçlarımı severdi çünkü o."
Ağlamaktan kısılan sesim Altay’ın göğsünde boğuk bir fısıltı gibi dağıldı. Başımı göğsüne daha da bastırıp çocuksu bir çaresizlikle hıçkırdım. İçimdeki acı o kadar saçma bir yere tutunmuştu ki, beni tanımayışının faturasını ensemin hemen üzerinde biten o kısa tutamlara kesmek istiyordum. Çünkü başka türlüsü... başka türlüsü canımı çok daha fazla yakıyordu.
Altay, saçlarımın arasındaki parmaklarını bir an bile durdurmadı. Şefkatle, incitmekten korkar gibi başımı okşamaya devam etti. Derin bir nefes aldığını, göğsünün genişleyip indiğini hissettim.
"Değil güzelim, değil..." dedi, sesi o kadar kısık ve yumuşaktı ki, sanki içimdeki camdan sarayın kırıklarına dokunmaktan çekiniyordu. "Saçın yüzünden değil. O dağdan, o cehennemin ortasından yeni indi. Kafası dumanlıydı, zihni yerinde değildi... Seni burada, o tozun toprağın içinde görmeyi teğet bile geçmedi aklından. Bir ihtimal veremedi sadece."
Beni hafifçe kendinden uzaklaştırıp iki eliyle yüzümü kavradı. Başparmaklarıyla yanaklarımdaki sıcak yaşları silerken gözlerimin en derinine baktı.
"Sen onun canısın Hera. Saçın uzun olsa da kısa olsa da, o adam gözünü açtığı an seni arayacak. Kolundaki o yarayla bile arkandan nasıl koştuğunu görmedin mi?"
Sözleri içimdeki yangına benzin dökmekten başka bir işe yaramadı. Yanaklarımdaki parmaklarını hırsla itip başımı iki yana salladım. Göğsümden kopan o acı hıçkırık, lojmanın sessizliğinde adeta feryat gibi patladı.
"Koştu ama yetişemedi!" diye bağırdım, sesim ağlamaktan çatılsa da umrumda değildi. Dizlerim daha fazla bedenimi taşıyamayacakmış gibi tir tir titriyordu. Ellerimi yüzüme kapatıp antrenin ortasında yere doğru çöktüm. Sırtım duvara çarparken hıçkırıklarım kontrolümden çıktı. "Gözlerimin içine baktı Altay! Tam gözlerimin içine baktı! İnsan canından birini görünce yabancı birine bakar gibi bakar mı?"
O sahneler zihnimde bir film şeridi gibi, her bir karesi daha da batarak dönüyordu. Aprondaki o toz bulutu, o kadar yol yürüyüp ona sürpriz yapmak isteyen halim, kestirdiğim saçlarımla onun karşısına çıkma heyecanım... Hepsini tek bir cümleyle yerle bir etmişti. İçimdeki o heyecanlı çocuk, şimdi dizlerini göğsüne çekmiş karanlıkta hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
"Yıllardır o baksın diye beklediğim gözlerle bana yabancı gibi baktı..." dedim, ellerimin arasından dökülen yaşlar bileklerime kadar süzülürken. Göğsüm acıdan öyle sarsılıyordu ki nefes almak imkânsız bir hale gelmişti. "Keşke gelmeseydim. Keşke hiç çıkmasaydım karşısına..."
Altay, tek bir kelime bile etmeden hemen yanıma, soğuk parkenin üzerine diz çöktü. Ağlamaktan sarsılan bedenimi tekrar kendi göğsüne çekti, bir elini başımın arkasına koyup beni sıkıca sararak içimdeki fırtınanın dinmesini bekledi.
...
(Karam Akıncı)
Hera’nın koşarak lojmana kaçışının, arkasından gelen Hazal’ın kolundaki dikişleri patlatıp yere yığılışının üzerinden saatler geçmişti. Gece, Hakkari’nin üzerine zifiri bir katran gibi çökmüştü ama taburun bahçesindeki o buz gibi hava, içimizdeki yangını soğutmaya yetmiyordu.
Kamelyanın altında, çardağın ahşap masasına çökmüş duruyorduk. Masanın ortasındaki kül tablası izmaritlerle dolup taşmıştı. Yanımda duran Baybars, elindeki ilk yardım çantasından çıkardığı gazlı bez ve batikonla Hazal’ın sol koluna müdahale ediyordu. Hazal’ın üniformasının kolu sökülmüş, görevde aldığı ve dikişleri yeni atılan kurşun yarasından sızan kan, sargı bezini gırtlağına kadar kırmızıya boyamıştı.
Ama Hazal acıdan inlemiyordu. O sert, dağları deviren adam gitmiş; yerine acizlikle kıvranan bir enkaz gelmişti.
Hazal ağlıyordu.
Yıllardır omuz omuza çarpıştığım, göğsüne kurşun yediğinde bile gıkını çıkarmayan Hazal Yankı, elini yüzüne kapatmış, omuzları sarsıla sarsıla ağlıyordu. Yanaklarından süzülen yaşlar, yüzündeki barut ve toz izlerini yararak sargı bezinin üzerine damlıyordu.
"Yarayı zora sokuyorsun Hazal, azıcık sabit dur," diye mırıldandı Baybars, sesindeki çaresizliği gizlemeye çalışarak. Hazal’ın koluna batikonu bastırdığında çıkan o yakıcı acıya bile tepki vermiyordu adam.
"Ben ne yaptım ulan..." diye inledi Hazal, sesi geceyi yaran kırık bir fısıltı gibi çıktı. Ellerini yüzünden çekip kana bulanmış parmaklarına baktı. "Yıllardır yolunu gözlediğim kıza ne dedim ben? Yüzüme bakıp gülümsedi ulan... Kız bana sarılmak için gülüyordu, ben ne dedim?"
Sigaramdan derin bir nefes çekip dumanı dağlara doğru üfledim. İçimdeki öfke hâlâ dipdiriydi ama Hazal’ın şu hallerini gördükçe o öfke yerini ağır bir taş gibi oturan bir acımaya bırakıyordu.
"Kızın saçları kısacıktı ulan Karam..." dedi Hazal, bana doğru dönerek. Gözleri kan çanağına dönmüştü, bakışlarındaki o yalvaran ifade ciğerimi dağladı. "En son bıraktığımda belindeydi o saçlar. Koklamaya kıyamazdım. Kız kardeşimi bir bakışta tanıyamadım lan ben! 'Şu kız kim' dedim... Ağzımı sikeyim benim, kafamı sikeyim!"
"Tamam Hazal, yeter," dedim, sesimi sert tutmaya çalışarak ama beceremedim. Sigarayı kül tablasında ezip masaya öne doğru eğildim. "Kız haklı olarak kırıldı, dünyası başına yıkıldı. Sen dağdan yeni indin, şoktaydın, anladık. Ama şimdi burada çocuk gibi ağlamanın kimseye faydası yok."
"Gözlerindeki o ışık söndü lan..." Hazal beni duymuyordu bile. Baybars’ın koluna sardığı yeni sargıyı umursamadan masaya yumruğunu indirdi. "O gülüşü bir anda nasıl kayboldu gördün mü? Kaçarken nasıl ağlıyordu gördün mü? Peşinden koştum... Yetişemedim ulan. Şu lanet kolum yüzünden yarı yolda kaldım, gözümün önünde girip kilitledi kapıyı!"
Baybars son düğümü atıp geri çekildi, gözleri ikimizin arasında mekik dokuyordu. "Hazal," dedi yavaşça Hazal'a bakarak, "Hera şu an Altay'ın yanında. Altay sakinleştiriyordur onu. Bu gece üstüne gitme, iyice çıkmaza girer."
Hazal başını iki elinin arasına alıp dirseklerini masaya dayadı. O koca adam, çardağın karanlığında küçüldükçe küçüldü.
"Altay’ın yanında..." diye mırıldandı, sesi hıçkırıklarının arasında boğulurken. "Benim yanımda olması gereken kız, sırf benim dilim yüzünden başkasının göğsünde ağlıyor şimdi. Ben bu vebalı nasıl ödeyeceğim Karam? Nasıl bakacağım yarın o kızın yüzüne?"
Hazal’ın kurduğu bu cümle, gecenin sessizliğinde bir mermi gibi masanın ortasına düştü. Dirseklerini masaya dayamış, kan çanağına dönmüş gözleriyle boşluğa bakıyordu. Şakaklarından süzülen terle karışık gözyaşları, kirli sakallarına takılıp dökülüyordu.
"Küçükken de böyleydi..." dedi sesi titreyerek. Bir zamanlar o küçük kız çocuğunun arkasından koştuğu anlar zihninde canlanmış gibiydi. "Kızdığında kaçardı. Kilitlerdi kendini odasına. Saaatlerce kapısının önünde beklerdim, 'Aç güzelim, abin geldi' derdim de açmazdı. Yine kilitledi... Yine kaçırdım elimden."
Baybars elindeki ilk yardım malzemelerini çantaya toplarken derin bir iç çekti. "O zamanlar çocuktu Hazal," dedi sesi kırık bir tonda. "Şimdi de canı yanan bir kadın. Kapısını kilitler ama kilidi açacak olan yine sensin. Yeter ki o kapının önünde beklemeyi bil."
"Ağlamayı bırak artık Hazal," dedim sert bir sesle, gözlerinin içine bakarak. "O kız seni bekledi. Aylar sonra ilk defa o kapı sana açılacaktı. Yarın sabah o lojmanın kapısına gideceksin. O kapı yüzüne kapansa da, o kilit açılana kadar oradan ayrılmayacaksın. Duyuyor musun beni? O vebalı ağlayarak değil, o kıza sarılarak ödeyeceksin."
Hazal başını masaya eğmiş, geçmişin kırık hatıralarında kaybolurken ben elimdeki sigaranın dumanına diktim gözlerimi. Parmaklarımın arasındaki o ince kâğıt tutam, içimdeki bambaşka bir yarayı sızlattı.
Kendi kendime, sessizce mırıldandım zihnimin derinliklerinde.
Hera sigara içiyor diye azarlardım onu. Bir zamanlar o paketi elinde gördüğümde kaşlarımı çatar, 'Bırak şu zehri, mahvedeceksin kendini' diye kızardım. Ama o gittikten sonra... Onun gidişi beni de sigaraya başlatmıştı. Şimdi her dumanı içime çekerken, aslında onun yokluğunu ciğerlerime doldurduğumu bir tek ben biliyordum.
Gözlerimi kül tablasındaki dumanı tüten izmaritten ayırıp karanlığa baktım. Hera’nın o zamanki kızgın bakışları, "Sana ne Karam!" deyişi çaktı zihnimde. Şimdi ise arkamda duran lojman binasının balkonasında, belki de yine parmaklarının arasında yanan bir sigarayla karanlığa gömülmüş ağlıyordu. Ve ben, ona kızacak son adam bile değildim artık.
"Karam..." dedi Hazal, kısık sesle başını kaldırıp bana bakarken. "Beni afedecek mi lan?"
Gözlerimi Hazal’dan ayırmadan sigaramdan son bir nefes çekip izmariti kül tablasına ezerek bıraktım. Bir Yüzbaşı olarak karşımda duran adamın çaresizliği içimi yakıyordu ama pes etmesine izin veremezdim. "Edecek," dedim, sesimdeki o kendimden emin görünen ama içi fırtınalı tonla. "Sen o kapıda beklemeyi bil, gerisini zaman halleder."
Hazal’ın ansızın masaya vurduğu yumrukla birlikte sandalyesi geriye doğru savruldu. Bir an bile tereddüt etmeden, kolundaki bandajı ve taze kan sızıntısını tamamen unutmuş gibi doğrulan iri gövdesi, çardağın karanlığını yarıp ayağa dikildi.
Gözlerindeki o çaresiz yaşların yerini, tanıdığımız o gözü karalık ve katı bir kararlılık almıştı.
"Gidiyorum ulan!" diye kükredi, sesi gecenin sessizliğini bıçak gibi kesti. "Gerekirse 40 gün 40 gece o kapıda yatacağım! O kapı açılacak, o kız beni affedecek!"
Baybars’ın "Dur lan Hazal, kolun kanıyor!" demesine fırsat bile vermeden arkasını döndü. Botlarının toprağı döven ağır adımlarıyla, nizamiye kapısına ve lojmanlara doğru yürümeye başladı. Yaralı kolunu göğsüne bastırıyordu ama adımlarında en ufak bir duraksama, en ufak bir tereddüt yoktu.
Baybars ayağa kalkıp peşinden gitmeye hamle yapınca kolundan tutup onu durdurdum.
"Bırak gitsin," dedim, gözlerimi Hazal’ın karanlıkta uzaklaşan heybetli siluetinden ayırmadan. "O kapının önünde yatmak onun borcu. Bırak, o cezasını çeksin."
Paketten yeni bir sigara daha çıkarıp çakmağı çaktım. Alevin ışığı yüzümü aydınlatırken, Hazal’ın lojman bloklarına doğru koşar adım gidişini izledim. Yıllar önce odasına kapanan o küçük kızı beklediği gibi, bu gece de o kapının eşiğinde sabaha kadar bekleyecekti. Ve ben, o kapının ardında Hera’nın gözyaşlarını bilerek, bu gece o sigarayı sonuna kadar yakacaktım.
...
(Ezel Hera Yankı)
Altay’ın göğsünde ne kadar ağladığımı, zamanın nasıl geçtiğini bilmiyordum. İçimdeki o ilk fırtına dindiğinde, salonun ortasındaki koltuğa çekilmiştik. Şehrin gürültüsünden uzak, Hakkari’nin o ağır, sessiz gecesi odanın içine dolmuştu. Mutfaktan getirdiği bir bardak suyu elime tutuşturmuş, sessizce yanımda oturuyordu.
"Daha iyi misin biraz?" diye sordu Altay, sesi olabildiğince yumuşak ve kollayıcıydı.
"Bilmiyorum," dedim, bardaktaki suyun yüzeyine bakarak. Sesi bile hâlâ kırık çıkıyordu. "Yıllardır bugün için heveslenmiştim Altay. Saçlarımı bile onun sevdiği gibi tutmak istedim ama kestirdim işte... Yine de insan tanımaz mı? Kardeşini bir bakışta..."
"Hera, yapma böy—"
Sözü, dış kapıdan gelen o sert, vurulma sesiyle yarıda kesildi.
Ahşap kapıya öyle bir vuruluyordu ki sanki lojman sallandı. Ardından o ses yükseldi. Dağları deviren, ama şu an acıdan ve çaresizlikten paramparça olmuş o gür ses...
"Hera! Aç kapıyı güzelim, kurban olayım aç!"
Hazal’ın sesiydi.
Vücudum aniden buz kesti. Bardağı tutan ellerim titremeye başladı. Kapıya bir kez daha vuruldu, hemen ardından bir inleme sesi duyuldu. Yaralı koluna aldırış etmeden oradaydı.
"Hera! Ağzımı sikeyim benim, kafamı sikeyim! Tanıyamadım değil, bir an inanamadım kızım... Aklım gitti seni görünce! Aç yüzüme söv, vur ama yüzüme bak ne olur!"
Altay hızla ayağa kalktı, bana kısa bir bakış atıp koridora doğru hamle yaptı. "Ben şuna bir bakayım, kolunun dikişleri patlamıştır yine..."
"Dur," dedim.
Sesimdeki o ani, buz gibi soğukluk Altay’ı olduğu yere çiviledi. Oturduğum yerden yavaşça kalktım. Gözlerimde tek bir damla yaş kalmamıştı artık; yerini katı, aşılmaz bir duvar almıştı. Ağlama sırası benden geçmişti.
Adımlarımı kapıya doğru attım. Kapının diğer tarafındaki Hazal, yaklaştığımı hissetmiş gibi nefes nefese kaldı.
"Hera... Oradasın değil mi? Aç kapıyı abine, affet beni..."
Hiçbir şey söylemedim. Tek bir kelime bile etmedim.
Elime geçen kapı koluna uzandım. Anahtarı deliğe sokup sağa doğru sertçe çevirdim. Çıt.
Bir tur daha çevirdim. Çıt.
Kapıyı onun yüzüne açmak yerine, aramızdaki o son engeli üstüne kilitledim. Sonra anahtarı çekip cebime attım.
Kapının arkasından derin, yıkılmış bir nefes sesi geldi. Hazal’ın sırtının kapı pervazına vurup yere doğru kaydığını, ahşaba sürtünen bedeninin sesinden anladım.
"Yatacağım burada..." dedi sesi titreyerek. "Açana kadar, beni affedene kadar bu kapının önünden bir adım atmayacağım Hera."
Arkamı döndüm. Kapının dibinde diz çöken abimi arkamda bırakıp, adımlarımı tekrar salonun karanlığına doğru attım.
Salonun karanlığına adım attığımda, arkamda bıraktığım o iki kilit sesi zihnimde yankılanmaya devam ediyordu.
Altay, koridorun ortasında öylece durmuş, bir bana bir de arkamdaki o kilitli kapıya bakıyordu. Yüzündeki o serseri, muzip ifadeden eser kalmamıştı; gözlerinde derin bir hüzün ve tam ortasında kaldığı bu savaşın ağırlığı vardı.
"Hera..." dedi kısık bir sesle, yanıma doğru adımlarken. "Kolundaki yara daha taze. Dikişleri patlamıştır, dışarıda hava buz gibi."
"Bırak donsun," dedim, sesimdeki katılık beni bile şaşırtırken. "Kardeşim dediği adamlar orada değil mi? Gitsinler sarsınlar yarasını."
Koltuklardan birine çekilip bacaklarımı göğsüme doğru çektim. Ellerimi dizlerimin etrafında kenetlediğimde titrediklerini fark ettim. Dışarıdan, ahşap kapının hemen diğer tarafından Hazal’ın hırıltılı nefesleri geliyordu. Sırtını kapıya dayamış, buz gibi parkenin üstünde oturuyordu. Beni tanıyamayışının, o ilk anda yabancı birine bakar gibi bakışının bedelini orada, o soğukta ödemeye kararlıydı.
Altay yanıma oturdu. Bir süre ikimiz de konuşmadık.
"Sen ne yapacaksın?" diye sordu yavaşça. "Açmayacak mısın bu kapıyı hiç?"
"Bilmiyorum Altay," dedim, bakışlarımı karanlık pencereye dikerek. "Ben yıllarca o adamın yolunu gözledim. 'Abim gelse de sığınsam' dedim. Kestirdiğim saçlarımla karşısına çıkarken 'Bakalım tanıyacak mı, ne diyecek' diye içim kıpır kıpırdı. O bana ne dedi biliyor musun? 'Şu kız kim lan?' dedi. Bir yabancıya bakar gibi baktı yüzüme."
Gözlerimden bir damla yaş süzüldü ama hemen elimin tersiyle sildim. Ağlamayacaktım artık.
"Gözünün önündeydim ben. Kalbinin bir köşesinde olsaydım, o saçlar kazınmış bile olsa tanırdı beni. Tanımadı..."
Dışarıdan bir kıpırtı sesi geldi. Hazal kapıya hafifçe vurdu, bu sefer daha sessiz, daha çaresizdi.
"Hera..." diye inledi kapının arkasından. "Yemin ederim geberirim de gitmem buradan. Affetme ama git de deme... Sadece orada olduğunu bileyim."
Altay derin bir iç çekip ayağa kalktı. Cebinden bir sigara çıkardı ama yakmadı, sadece parmaklarının arasında çevirdi. "Seni anlamıyor değilim," dedi bana dönerek. "Ama o adam da dağdan indi Hera. Zihni bulanıktı. Seni o üniformasız, o askerlerin arasında göreceğini hiç düşünmedi."
"Bahane değil," dedim başımı iki yana sallayarak. "Hiçbiri bahane değil."
Altay kapıya doğru yürüdü, kulağını ahşaba yaklaştırdı. Sonra bana baktı. "O kapıdan gitmeyecek. Sabaha kadar o betonun üstünde donar, yine de gitmez. Biliyorsun onu."
"Bilsin," dedim karanlığın içinden. "Ben de içeride donuyorum saatlerdir. Biraz da o üşüsün."
Altay adımını kapıya doğru atmışken, kurduğum bu cümleyle olduğum yerde çakılıp kaldı. Karanlık salonun ortasında sessizlik, üzerimize çığ gibi devrildi.
"Hera, yapma gözünü seveyim..." dedi, sesi yalvarır gibi çıkmıştı bu kez. Belli ki bu yaranın ne kadar derin olduğunu, ne zaman deşilse beni nasıl kanattığını o da biliyordu.
"Ama gelmedi Altay!"
Sesim bu defa sadece kırgın değil, öfkeyle, yılların biriktirdiği o yetimhane soğuğuyla yükseldi. Göğsüm hızla inip kalkarken gözlerimi kapıya diktim. O ahşap kapının ardında diz çöken adama bağırmak istiyordum aslında.
"Ben o yetimhanedeyken de gelmedi! Günleri saydım ben orada... Her kapı açıldığında, her araç sesi geldiğinde 'Abimdir' diye koştum pencereye. Ben bekledim onu! Hatta Yiğit’in elini tutup söz verdim... 'Korkma' dedim, 'Abim gelip alacak bizi buradan, bizi bırakmaz' dedim. Gelmedi! Almadı bizi!"
Gözlerimden yaşlar pıt pır dökülürken hırsla sildim yanaklarımı. Yiğit’in o küçücük elinin sıcaklığı, o soğuk ranzalarda birbirimize sarılıp abimi beklediğimiz geceler zihnimde çaktı.
"Ben o gün de bekledim, bugün de bekledim," dedim, sesim fısıltıya dönüşürken. "O ne yaptı? Gelip yüzüme bile bakmadı. Kendi kardeşini unutmuş bir adama ben şimdi kapıyı nasıl açayım Altay? Nasıl basayım onu göğsüme?"
Kapının ardındaki o çaresiz hıçkırık, sözlerimle birlikte yerini zifiri bir sessizliğe bıraktı. Hazal tek bir kelime bile edemedi. Ne kendini savundu, ne bir bahane sundu, ne de adımı anabildi. Yıllar önce o yetimhane duvarlarının arasına bıraktığı kardeşinin ve Yiğit'in yükü, tek bir cümleyle omuzlarına çökmüştü.
Kapının eşiğinde, ahşaba yaslanan bedeninin ağır ağır kayıp yere yığıldığını hissettim. Sadece alıp verdiği o düzensiz, hırıltılı nefesler ve soğuk betonun üzerinde sürünen üniformasının sesi sızıyordu içeri. Susmuştu. Çaresizliğin, mahcubiyetin ve silinmeyen o eski günahların altında ezilmiş gibi susmuştu.
Altay, başını öne eğip yüzünü ellerinin arasına aldı. Bana bakacak, o kapıyı savunacak ya da beni ikna edecek tek bir lafı kalmamıştı artık. Salonun karanlığına çöken bu ağır sessizlik, kapının ardındaki adamın çığlığından çok daha fazla yakıyordu canımı.
O dışarıda, soğuk betonun üstünde kendi vicdanıyla baş başa susuyordu; ben ise içeride, yıllardır bekleyen o yetim çocuğun kırılan hayalleriyle...
Bölüm etkileşimi
