15. bölüm · Emrin Olur

15. Bölüm; Yiğit...

Nidanur Yaman

Yanımdaki Demir ve Altay'la Yalın'ın yanına giderken gülerek Altay'ın omzuna bir tane geçirdim. "Yalın'a bir kız bulamadığını söylerken beni de çağır olur mu? Orada bizzat olmam lazım! O anı bire bir AI video yapacağım."

Altay, omzunu ovuşturuyormuş gibi yapıp acı çekiyormuşçasına yüzünü ekşitti ama gözlerindeki o pes etmiş ifade her şeyi özetliyordu. "Vur vur, boksörsün ya zaten, kemiklerimi kır iyice," diye homurdandı. Sonra etrafı kontrol edip sesini iyice kıstı: "Ayrıca ne demek bulamadım? Ben bulurum diyorum sana! Ama o odaya Yalın komutanımın yanına girerken seni çağıracağıma söz vermiyorum, çünkü o yapay zeka videosunun montaj aşamasına şahitlik etmek istemiyorum."

"Çağıracaksın, çağıracaksın," dedim keyifle adımlarımı hızlandırıp Yalın'ın odasının kapısına doğru yürürken. "Yoksa o videonun senaryosunu kafama göre yazarım, daha fena olur senin için."

Demir, odanın kapısında durup bize döndüğünde yüzünde nadir görülen o hafif tebessümlerden biri vardı. "Bence Hera'yı dinle Altay. Siber dünyayla inatlaşma, zararlı çıkarsın."

"Sen de mi Brütüs?" diyerek başını göğe doğru kaldıran Altay'ın bu çaresiz draması, hastanenin o sıkıcı ve soğuk koridorunu bir anlığına da olsa tamamen unutturmuştu bize. Şimdi tek yapmamız gereken, Yalın komutanı durumdan haberdar edip Karargah için yola çıkmaktı.

Yalın komutanın kapısının önüne geldiğimizde, Altay son kez derin bir nefes alıp üstünü başını düzeltti, sanki az önce iki bin liralık iddia için sarışın avına çıkacağını söyleyen o değilmiş gibi ciddileşti. Demir kapıyı tıklatıp içeri ilk adımı attığında, odadaki o tanıdık hastane kokusu bizi karşıladı ama Yalın’ın yatağında dikleşmiş, gözlerini kapıya dikmiş o keskin bakışları, buranın sıradan bir hasta odası olmadığını, Bozkurt Timi’nin geçici karargahı olduğunu hatırlatıyordu.

"Vedat paketlendi, Yalın," dedi Demir, nizamı bozmadan yatağın ayak ucunda durarak. "Karam komutan aşağıda son kontrolleri yapıyor. Doğrudan Karargaha çekiyoruz."

Yalın, başını hafifçe sallayarak memnuniyetini belli etti. Bakışları Demir'in üzerinden kayıp bana ve hemen arkamda adeta bir suçlu gibi sessiz kalan Altay'a döndü. Dudaklarının kenarında, sadece bizim anlayabileceğimiz o hafif, iğneleyici kıvrılma belirdi.

"Güzel," dedi Yalın, sesindeki o komutan ağırlığı odayı doldururken. Sonra doğrudan Altay’ın gözlerinin içine baktı. "Eee, Altay? Aşağısı barut kokuyor diyordun. Raporunu aldık ama asıl merak ettiğim... Karargaha geçmeden önce nizamiyede beni karşılayacak o 'vizyoner' gelişmeden bir haber var mı?"

Altay yutkundu. Yan gözle bana öyle bir ölümcül bakış fırlattı ki, eğer siber dünyada olsaydık şu an ekranım mavi ekran vermişti. "Komutanım," dedi Altay, sesini olabildiğince toparlamaya çalışarak. "Süreç siber ağların kontrolü altında ilerliyor. Pazar araştırmamız devam ediyor, yani... Yalın komutanımın sağlığı her şeyden önce gelir."

Kendimi tutamayarak hafifçe öksürür gibi yaptım ve fısıldadım: "İki haftaya çıkar demiştim."

Yalın’ın gözleri anlık olarak bana kaydı, bıyık altından güldüğünü saklamak için eliyle çenesini sıvazladı. "Hera haklı, Altay. Karargaha vardığımızda o süre sayacı işlemeye başlar. Bilgisayarının başındaki o siber gücü hafife alma, yoksa nizamiyede adının nasıl çıkacağını ben bile tahmin edemem."

"Emredersiniz komutanım," diye mırıldandı Altay, tamamen teslim olmuş bir edayla.

"Hadi, uzatmayın," diyerek son noktayı koydu Yalın, yüzündeki eğlenceli ifadeyi silip o sarsılmaz lider duruşuna geri dönerek. "Karam komutanımı bekletmeyin aşağıda. Karargaha geçiyoruz. Hera, gözüm siber ağda, kulağım senin göndereceğin verilerde olacak. O odada Vedat’ın çözülmediği tek bir satır kod kalmayacak."

"Emredersiniz komutanım," diyerek Yalın’ı selamladım. Ringlerin o tavizsiz boksörü, klavyenin başındaki o siber deha olarak; içimdeki tüm güçlerin Karargah nizamında birleşeceği o büyük hesaplaşma için arkamı dönüp koridora ilk adımı attım.

...

"Bilmiyorum."

"Ne demek bilmiyorsun lan? Her zaman dip dibesiniz şimdi nerede olduğunu bilmiyorsun, yeme beni piç kurusu."

Sandalyeye bağlı olan Vedat'a doğru sinirli birkaç adım attığımda arkamdan Mete'nin beni tutmasıyla duraksadım.

"Bırak beni Mete!" diyerek kolumu sarsıp kendimi onun tutuşundan kurtarmaya çalıştım. İçimdeki o siber dehanın soğukkanlılığı, Vedat'ın o yılışık, o her şeyi bildiğini sanan yüzsüz tavrını gördükçe eriyip gidiyordu. Ringdeki o saf öfke damarlarıma pompalanmıştı sanki.

Mete, nizamını hiç bozmadan, o sakin ama sarsılmaz gücüyle aramıza bir duvar gibi girdi. "Sakin ol Hera," dedi, sesi odayı dolduran o kaotik gürültüyü bıçak gibi keserek. "Öfken o pisliğin ekmeğine yağ sürer sadece. Biz askeri nizamdayız, o ringde değil."

Vedat, sandalyesinde kelepçeleri şıngırdatarak arkaya doğru yaslandı. Yüzündeki o morlukların arkasından, sanki bizi birbirimize düşürmüş gibi iğrenç bir keyifle sırıttı. "Bak, boksör kızım..." dedi, nefes nefese, çatallı bir sesle. "Arkadaşın haklı. Burada senin kuralların sökmez. Gerçekten... nerede olduğunu bilmiyorum."

"Biliyorsun Vedat, çok iyi biliyorsun. Ve ben o bilgiyi senden öyle bir alacağım ki, anandan emdiğin sütü boğazına dizeceğim senin."

Vedat'ın gülüşüyle çenemi sıktım. "Sen mi? Biraz zor gibi? Benim eğittiğim kız beni dövecek öyle mi?"

"Dövmeyecek, sikecek." Diye tısladım ve kolumu Mete'den kurtardığım gibi suratına bir yumruk geçirip saçlarını yakaladım.

Vedat’ın kafası yediği yumruğun şiddetiyle sertçe yana savruldu. Dudak kenarından sızan taze kan çiğ floresan ışığının altında parlarken, saçlarına doladığım parmaklarımı daha da geriye doğru çekerek onu yüzüme bakmaya zorladım. Gözlerindeki o eski usta-çırak rahatlığı, o yılışık kibir, yerini ilk kez saf bir dehşete ve neye uğradığını şaşırmış bir acıya bırakıyordu.

"İnlete inlete sikecek," diye tekrarladım, nefesim yüzüne çarparken. Ringlerin tavizsiz Hera'sı, onun siber dünyada yarattığı o canavarın ta kendisiydim artık.

"Hera! Dur!" Mete arkamdan tekrar hamle yaptı ama Karam komutanın elini kaldırmasıyla duraksadı. Karam, odanın köşesinde kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerindeki o kapkara, ölümcül memnuniyetle bizi izliyordu. Kurallar, nizam, askeri protokoller... Şu an bu duvarların ardında hiçbirinin hükmü yoktu. Hakem de bendim, kural da.

Vedat dişlerinin arasından inler gibi bir ses çıkardı, saçlarının kökündeki acıyla gözleri kısıldı. "S-sen..." diye fısıldadı, sesi bu kez tamamen titriyordu. "Böyle... böyle eğitmedim seni..."

"Sen beni eğitmedin Vedat, sen beni sadece biledin," dedim, saçlarını masaya doğru sertçe fırlatıp bir adım geri çekilerek. Ellerimi birbirine çarpıp üzerindeki görünmez kiri silkeler gibi yaptım. "Ve o bilediğin bıçak, şimdi senin boğazına dayandı. Konuş. Yoksa bu sadece ısınma turuydu."

"Boğazıma dayanan bıçak pek de keskin değil Hera. Bu beni öldürmez," pis sırıtışının ardından yüzüne bir yumruk daha geçirdim.

Yumruğum Vedat’ın tam elmacık kemiğinde patladı. Bu seferki ilki gibi sadece sarsmak için değildi; ringde rakibi nakavt etmek için savurduğum o tam isabet, sert kroşelerden biriydi. Kafası bu kez masaya doğru sertçe çarptı, ağzından kopan o boğuk inleme odanın beton duvarlarında yankılandı.

"Öldürmez mi?" diyerek üzerine doğru eğildim, nefes nefese kalmıştım ama gözlerimdeki öfke bir saniye bile sönmemişti. Masaya dayadığı yüzünü saçlarından tutup tekrar yukarı kaldırdım. Ağzından sızan kan masadaki metal yüzeye damlarken o pis sırıtışından eser kalmamıştı. "Seni öldürmeyeceğim zaten Vedat. Ölmek bir kurtuluş olur senin için."

Mete arkada hiç kımıldamadan duruyordu ama gözlerindeki o şaşkınlık ve hayranlık karışımı ifadeyi görebiliyordum. Karam komutan ise ağır adımlarla masaya doğru yaklaştı, botlarının çıkardığı ses odadaki tek ritimdi.

"Bıçak keskin mi değil mi şimdi bir daha düşün Vedat," dedi Karam komutan, sesi adeta bir kış gecesi kadar soğuk ve ağırdı. "Çünkü Hera henüz siber parmaklarını fiziksel dünyaya yeni alıştırıyor. Eğer o bıçağın ne kadar derin kesebileceğini görmek istiyorsan, susmaya devam et."

"Benim öğrencimi benim üzerime salmak pek de akıllıca değil, değil mi?"

"Senin öğrencin..." Elimi onun boğazına sarıp hırsla sıktım boğazını. "Senin öğrencin!" diye kükredim, parmaklarımı boğazına daha da derinden geçirerek. Nefesi anında kesildi, zaten morarmış olan yüzü saniyeler içinde kızılın en koyu tonuna bürünmeye başladı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı, elleri masaya kelepçeli olduğu için refleksle zincirleri şıngırdatarak çaresizce çırpındı.

"Ben senin hiçbir şeyin değilim!" diye fısıldadım tam kulağına doğru, sesim nefretle titriyordu. "Sen benim üzerimden sadece bir hain yarattığını sandın. Ama bak, buradayım. Ve seni kendi ellerimle boğuyorum."

Vedat, boğazındaki ölümcül baskıya rağmen konuşmak, yalvarmak yerine dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerinde o pis, inadından vazgeçmeyen, geberse de Bozkurt'a tek bir kemik atmayacağını bas bas bağıran o hain bakış vardı. Tırnaklarımı etine geçirdim, canını yakmak, o kibirli suskunluğunu parçalamak istiyordum.

"Hera, dur! Ölecek!" Mete bu kez sertçe araya girip omuzlarımdan kavradı ve beni geriye doğru çekti.

Boğazındaki baskı kalktığı an Vedat masanın üzerine yığıldı, ciğerlerine hava doldurmak için köpek gibi öksürmeye başladı. Ağzından çıkan kanlı tükürükler masanın metaline saçılırken, nefes nefese kafasını kaldırıp yüzüme baktı. Boğulurken bile o gözlerindeki meydan okuma sönmemişti. Konuşmayacaktı. Bu herif ne yaparsak yapalım, fiziki acıyla o koordinatları vermeyecekti.

"Hera, arkandakilere mi güveniyorsun, eskiden bu kadar cesur değildin."

"Ne diyorsan lan?"

"İçtin falan mı yoksa?"

Onun kafasını tutup masaya yapıştırdım. Kafası metal masaya çarptığında çıkan o tok ve ağır ses, odanın beton duvarlarında adeta bir kırılma noktası gibi yankılandı. Vedat’ın burnundan ve patlayan dudağından sızan kan, masanın soğuk yüzeyine iyice bulandı. Parmaklarımı saçlarının arasına daha da kökleyerek yüzünü metal zemine sımsıkı bastırdım; milim kıpırdayacak alanı kalmamıştı.

"Benim cesaretimi de, ne içtiğimi de sorgulamak senin haddine mi lan?" diye tısladım, kulağının dibine kadar eğilerek. Sesimdeki o saf öfke, Karargahın klostrofobik havasını tamamen ele geçirmişti. "Karşında eski Hera yok. O siber ağda saklandığın delikleri tek tek başına yıktığım an senin o eski dünyan kapandı Vedat!"

Mete arkamda bir gölge gibi kasıldı, botlarının zemindeki hafif gıcırtısını duydum ama Karam komutanın "Dokunma" diyen o sessiz otoritesi odayı sarmış durumdaydı. Müdahale etmiyorlardı. Çünkü Vedat, doğrudan benim üzerime oynayarak odağımı saptırmaya, beni siber dehamdan ve askeri soğukkanlılığımdan koparıp sadece kontrolsüz bir öfkeye hapsetmeye çalışıyordu. Bilerek damarıma basıyordu.

Kafasını kaldırıp masaya yeniden geçirdiğimden anlından kanlar akmaya başladı. Vedat'ın anlından akan kanların gözümü alıp arkaya çevirdim. "Siktir..." Karam arkasındaki duvara yaslanmış, Mete ve Altay ise onun yanında duruyorlardı. "Siktir..." Tekrar önüme dönğümde Vedat yerine Yiğit oturuyordu o sandalyede. Anlı kanayan Vedat değil, Yiğit'di. "Yiğit..." diye mırıldandım çaresizce

"Hera?" Gelen sesin kime ait olduğunu ayırt edemedim. Yalnızca titreyerek masadan uzaklaşmaya çalışıyordum.

"Yiğit..."

Sırtıma değen el vücudumda bir titreşim dalgası oluştururken tırsarak arkamı döndüm. Karam'dı bu. Karam dehşet içindeki halimi görünce kaşlarını çattı. "Ne oluyor?"

"Yiğit..."

"İyi değilsin." Beni kolumdan tutup kapıya doğru çekerken Altay'la Mete'ye döndü. "Sizde."

Beni dışarı çıkarıp kapıyı kapattı ve duvara yasladı. "Hera, kendine gel."

"Yiğit..."

"Yiğit yok, ne Yiğit'i?"

"Oydu, Yiğit'in başını vurdum masaya. Kanadı, yine aynı yerden kanadı başı."

"Hera, Vedat o, Yiğit değil."

"Hayır, hayır! Gördüm diyorum sana! Aynı yerden kanadı, yine aynı şekilde..."

Sesim koridorda çaresiz bir feryat gibi yankılanırken, ellerim istemsizce titriyor, dizlerimin bağı çözülüyordu. Karargahın o gri, aşılmaz duvarları üzerime doğru yıkılıyor gibiydi. Ringlerin o tavizsiz boksörü, klavyenin başındaki o siber deha... Şu an hepsi o kan gölünün içinde boğulmuştu. Geçmişin o en ağır, en kanlı travması, Karargah nizamının tam ortasında siber bir virüs gibi zihnimi ele geçirmişti.

Karam komutan, iki eliyle birden omuzlarımdan sıkıca kavradı ve beni sarsarak sırtımı arkamdaki soğuk duvara daha sert yasladı. Omuzlarımdaki o sarsılmaz, dağ gibi gücü hissettim ama gözlerimin önündeki o kanlı hayal perdesi hâlâ aralanmıyorsa da küçülüyordu.

"Hera! Gözlerime bak!" diye gürledi Karam komutan. Sesi, zihnimdeki o kaotik gürültüyü bıçak gibi kesen askeri bir emir gibiydi. "Bana bak. Karargahtasın. Karşımdasın. O odadaki hain Vedat. Yiğit yok Hera... O odada yatan, canını yaktığın adam Yiğit değil!"

Nefes nefese gözlerinin içine baktım. Karam komutanın o kapkara, tavizsiz ama şu an ilk kez derin bir endişeyle bakan gözlerinde kendi darmadağın olmuş aksimi gördüm. Göğsüm hızla inip kalkarken koridorun o keskin, steril askeri kokusu burnuma doldu. Hastane kokusu değil, Karargah kokusuydu bu.

"Ben..." Dudaklarım titredi, parmak boğumlarımdaki Vedat'ın kanı buz gibi tenime yapışmıştı. "Ben ne yaptım... Karam, ben ona ne yaptım..."

"Sen görevini yapıyorsun," dedi Karam komutan, ses tonunu biraz olsun yumuşatarak ama o sarsılmaz otoritesini koruyarak. "Vedat senin zihninle oynadı, damarına bastı ve sen bir anlık öfkeyle savunmanı düşürdün. O şerefsiz senin siber dehanı sarsamayacağını bildiği için seni kalbinden vurmaya çalıştı."

Tam o sırada sorgu odasının ağır demir kapısı aralandı. Mete ve Altay, yüzlerindeki o derin endişeyle dışarı çıktılar. Altay’ın az önceki o muzip halinden eser kalmamıştı; gözlerinde ilk kez tam bir subay ağırlığı ve bir dosta duyulan saf korku vardı.

"Komutanım," dedi Mete, sesi pürüzsüz ama gergindi. "Vedat bayıldı. Sağlık ekibini çağırttım. Ama... Hera iyi değil."

Karam beni bırakmadan arkasına, çocuklara döndü. "Mete, Altay. Vedat'ın ayılmasını bekleyin. Uyandığı an siber verilerin aktarımı için hazırda durun." Sonra tekrar bana döndü, bakışları emir kipinden çıkıp adeta bir koruyucuya bürünmüştü. "Hera, benimle geliyorsun. Bu nizamı toparlamadan o odaya geri girmek yok."

...

Yalın’ın odasının kapısını ardımdan kapatıp içeri adım attığımda, karargahın o soğuk koridorlarını ve sorgu odasının boğucu barut kokusunu dışarıda bırakmıştım. Yalın, yatağında dikleşmiş, önündeki hastane yemeklerine odaklanmış durumdaydı. Kapının kapanma sesini duyunca başını kaldırdı; o keskin bakışları anında yüzümde, ardından hafifçe titreyen ellerimde ve parmak boğumlarımdaki kızarıklıkta gezindi.

Karşımda duran adam, beni tek bir bakışta okuyacak kadar iyi tanıyan bir abi gibiydi. Henüz tanışalı bir buçuk ay kadar olmuştu, ama yakınlaşmak için yıllara gerek yoktu.

"Hera," dedi, sesindeki o sarsılmaz ama bir o kadar da şefkatli ton odayı doldurdu. Tableti yatağın kenarına bırakıp bana yer açtı. "Geç otur şöyle. Ne bu halin?"

"Vedat sinirimi bozuyor. Ama hareketleri değil. Bugün sorguya girdim, sorulara cevap vermeyince... bende kafasından tutup masaya vurdum, bir kere daha ve sonra bir kere daha. Ama üçüncü kere vurduğumda anlından kanlar akmaya başladı. Yarıldı yani," cebimdeki sigaraya uzanacağım sırada karşımda kim olduğunu hatırlamamla elimi indirdim. "Sonra bir anda kafasını kaldırınca, Yiğit'i gördüm. Yüzü kanlar içinde, gözleri kapalıydı. Ama Yiğit'di." Derin bir nefes alıp arkama yaslandım. "Sonra bir anda kötü oldum. Vedat da bayıldı zaten."

"Yiğit'i özlüyorsan, git konuş onunla. Özür dile. Kulüpten ayrıldığını söyle. Kavga nedeniniz ortadan kalkmışken sen neden gidip ondan özür dilemiyorsun ki?"

"Affeder mi beni?"

"Yiğit affeder. Şu ana kadar gelip senden özür dilemediyse gururundan. İkinizin de gururundan. O gelmiyorsa sen git, git düzelt her şeyi."

Umut dolu gözlerle bana bakarken gülümseyerek ona sarıldım. İlk başta biraz şaşırmış olsa da o da bana karşılık verdi. Sırtımı okşayan elleri içimde bir rahatlama hissi yaratırken başımı göğsüne iyice yasladım.

Yalın bir eliyle sırtımı okşamak devam ederken diğerini saçlarıma çıkardı. "Yalın... annem ne zaman bir şey yapmak istesem dalga geçer, hevesimi kırardı. 'Şarkıcı olacağım ben' desem sesimin kargaları bile kaçıracağını söylerdi. Doktor olmak isterdim, 'bu notlarla hemşire bile olamazsın' derdi." Gözümden akan bir damla yaş onun tişörtünü ıslatırken Yalın çenesini sıkıp beni daha da bastırdı göğsüne. "Annemle her kavga ettiğimizde, kavga bitse bile annem söylenmeye devam ederdi. En çok canımı yakan da onun sözleriydi. Ama bir tek bana. Abime söylenmezdi. Severdi abimi, okşardı saçını."

Burnumu çektim, dudaklarımdan bir hıçkırık çıktı ve Yalın dinlemeye devam ettiği gibi saçlarımı okşamaya devam etti. "Abim de gördüğü sevgiyi bana gösterirdi. O da benim üzüldüğümü görünce, odasına götürürdü beni. Küçük bir kaset çaları vardı. Ona kablolu kulaklıklarını takardı, bana verirdi kulaklıkları. Adeta kulaklarımı tıkardı anneme. Duymamı istemezdi. Sonra ben o şarkıyı dinlerken işte böyle saçlarımı okşardı."

Gözlerimden akan taşların haddi hesabı yokken hıçkırıklarım da artmaya başladı. "Şimdi abim de yok. Hayatta mı bilmiyorum. Ama hayattaysa da küsüm ona. Bunca yıl gelmedi bana. Ama ben çok aradım onu. Ölüyse bile... en azından mezarını bulmak istedim."

Yalın başıma minik bir buse kondurup abi şefkatiyle okşadı saçlarımı. "O da seni arıyordur. Eminim bulacak seni, çok yakında bulacak." Yanağını kafama yaslayıp sırtımı pohpohladı iki kere. "Şimdi gidip Yiğit'den özür dilemeye ne dersin? Belki de şu an evde seni bekliyordur?"

"Gideyim o zaman. Sen de yemeğini ye. Ama bir gün... ben de senin geçmişini senden dinleyeceğim. Tamam mı? Çünkü böyle sadece geçmişimi açmak için yanındaymışım gibi hissediyorum."

Yalın kıkırdayarak çenemden tutup başımı kaldırdı. "İyi bakalım Belalı Hanım." Yanaklarımı başparmağıyla nazikçe silip sol yanağıma bir buse kondurdu. "Git, özür dile. Hadi bakalım."

Yavaşça ayağa kalktım. "Kendine iyi bak."

Odadan çıkıp kapıyı ardımdan kapatınca karşımda dikilen Karam'ı fark ettim. "Hera, konuşmamız lazım."

Ona cevap vermemi beklemeden kolumdan tuttuğu gibi merdivenlere doğru ilerledi.

Ben şaşkınlıkla ona bakarken o merdivenleri çıkmaya devam etti. "Ne oluyor?" Beni terasa çıkarıp kolumu bıraktığında sinirli görünüyordu. "Sorun ne Karam?"

"Ne zaman anlayacaksın?"

Anlamaz gözlerle ona baktım. "Neyi?"

"Derdini, geçmişini içinde tutman gerektiğini. Bozkurt'a anlatmaman gerektiğini! Abinle geçmişini Yalın'a anlatmaman gerektiğini. Yapma bunu Hera, yapma şunu! Hepimizin var derdi, kimse gelip sana anlatıyor mu? Sence senin dertlerinle uğraşmak için bol bol vaktimiz mi var?"

"Ben..."

"Ne sen Hera? Düşün, bak etrafına. 'Benimle uğraşacak vakitleri var mı?' diye sor kendine. Çünkü yok, derdimiz başımızdan aşkınken seninle uğraşacak vaktimiz yok."

"Haklısın, özür dilerim."

"Özür dileme, sözlerime uy, düşün."

"Tamam..."

Karam’ın sözleri, Temmuz ayının o kuru rüzgarıyla birlikte yüzüme sert bir tokat gibi çarptı. Arkasını dönüp sert adımlarla teras kapısına doğru ilerlerken, beni o soğuk gerçeklikle bir başıma bıraktı.

Gözlerimi hastanenin korkuluklarından aşağıya, kararan şehre diktim. Haklıydı. Burası duyguların, sivil yaraların taşınabileceği bir yer değildi. Üniformanın ağırlığı, kalbin sızılarını örtmek zorundaydı. Derin bir nefes aldım, gözlerimdeki o anlık sarsıntıyı bütünüyle sildim. Ringdeki o tavizsiz boksörün gardını, siber dehanın o duygusuz mantığını yeniden kuşandım.

Teras kapısından geçip hastane koridoruna döndüğümde, aklımda yalnızca bir cümle yankılandı. Kimseye yük olmayacaktım. Kendi geçmişimi, kendi yaramı kendim saracaktım.

Bahçeye çıkıp Karargah nizamından tamamen sıyrıldığımda hava iyice kararmıştı. Yiğit’in evine giden yolu ezbere biliyordum. Bu yol, geçmişte kaç defa heyecanla, kaç defa da öfkeyle yürüdüğüm o tanıdık mahallelerden geçiyordu. Ana caddeden sapıp, Yiğit’in evine giden en kestirme ama aynı zamanda en tekinsiz yola girdim. Burası iki mahalle arasında kalan, eski fabrikaların ve yıkılmaya yüz tutmuş binaların olduğu tenha, kimsenin uğramadığı kör bir sokaktı. Sokak lambaları cızırtıyla kırpışıyor, basık ve kirli bir hava sokakta asılı kalıyordu.

Gardımı hastane odasında, Yalın’ın göğsünde bırakmıştım; Karam’ın sözlerinin ağırlığı ise omuzlarımı hâlâ eziyordu. Sadece bir an önce Yiğit’e ulaşıp "Özür dilerim," demek isteyen o sivil, yaralı kızdım şu an. Korunmasızdım.

Tam sokağın ortasına, iki metruk binanın birleştiği o en karanlık noktaya geldiğimde adımlarım istemsizce yavaşladı. Karanlığın içinden önce sigara dumanının o pis kokusu yayıldı, ardından üç gölge duvara yaslandıkları yerden doğrularak tam önüme çıktı. Sokak lambasının cılız ışığı en öndekinin yüzüne vurduğunda, mideme ani bir kramp girdi.

Ege.

Hayatımın birkaç yılından nefret etmemi sağlayan o nefret ettiğim pislik herif tam karşımdaydı. Yanında da kendisinin ayak işlerini yapan, izbandut gibi iki adamı vardı. Ege, sigarasından derin bir nefes çekip izmariti yere fırlattı ve ayakkabısının ucuyla ezerken o tiksinç, yılışık gülüşünü yüzüne yerleştirdi.

"Bakın burada kim varmış," dedi Ege, sesindeki o saf nefret ve alay sokağın sessizliğini bıçak gibi kesti. "Bizim meşhur Boksör. Aniden ortadan kaybolunca seni öldü sandık Hera. Ama bakıyorum da buralarda, tenha sokaklarda tek başına sürtmeye başlamışsın. Hayırdır? O eski havan, arkana sığındığın o büyük isimler söndü mü?"

Sağ yumruğumu sıktım. Parmak boğumlarım, az önce Vedat’ın yüzünde patlayan yumrukların acısıyla sızladı ama ringlerin o tavizsiz öfkesi anında damarlarıma pompalandı. "Çekil önümden Ege," dedim, sesimi olabildiğince buz gibi ve net tutmaya çalışarak. "Seninle ya da senin o pis muhabbetlerinle uğraşacak tek bir saniyem bile yok. Yoldan çekil."

"Vay, vay, vay… Halka hâlâ çok tepeden bakıyoruz," diyerek üzerime doğru büyük bir adım attı Ege. Aramızdaki mesafeyi kapatıp yüzüme doğru o pis nefesini üfledi. "Ama unuttuğun bir şey var Hera. Burası ring değil. Burada senin arkanda o kuralları koyan hakemler yok. Seni bu karanlıkta kim koruyacak? O çok güvendiğin yumrukların mı?"

Daha lafını bitirmesine, o pis gülüşünü sürdürmesine izin vermedim. İçimdeki o birikmiş öfke ve savunma refleksiyle, ringdeki en iyi olduğum şeyi yaptım: Sol ayağımla destek alıp, sağ kroşemi doğrudan Ege’nin çenesine savurdum.

Çıkan o tok ve kemik kıran sesle birlikte Ege neye uğradığını şaşırdı. Kafası hızla yana savrulurken geriye doğru birkaç adım sendeledi ve dengesini kaybederek yere düştü. Eli anında patlayan dudağına ve sızlayan çenesine gitti. Parmağına bulaşan kanı gördüğünde gözleri çılgına dönmüş bir hayvan gibi karardı. "Yakalayın şu sürtüğü! Parçalayın onu!" diye kükredi yanındaki adamlara.

Ege’nin emriyle birlikte, yanındaki iki izbandut aynı anda üzerime çullandı. Soldaki adam uzun kollarıyla beni kavramaya çalıştı; esnek bir hamleyle sıyrılıp tam burnunun üzerine sert bir direk çıkardım. Kıkırdak sesini duydum, adam acıyla geriledi ama bu kez hastane odasındaki o zihinsel yorgunluk, saatlerdir uykusuz olmam ve Vedat’ın sorgusunda harcadığım o muazzam enerji vücuduma bir pranga gibi dolandı. Savunmam saliseler içinde düştü. Sağdaki diğer adam, ben hamlemi tamamlayamadan arkamdan dolandı ve uzun, kirli saçlarımı avucunun içine alarak arkaya doğru hunharca çekti.

Kafamın arkaya doğru ani bir ivmeyle çekilmesiyle dengemi tamamen kaybettim. Acı kafa derimden bütün vücuduma yayılırken ayaklarım yerden kesildi ve sırtüstü sert asfalta çakıldım. Ciğerlerimdeki bütün hava tek bir anda boşaldı, ağzımdan boğuk bir hırıltı çıktı.

Ege, yerden kalkmış, patlayan dudağından sızan kanı elinin tersiyle silerek üzerime doğru yürüyordu. Gözlerinde acımasız, sadist bir zevk vardı. "Sıra bende, Boksör," dedi ve yerdeki bedenime doğru acımasızca, bütün gücüyle bir tekme savurdu.

Tekme tam kaburgalarımın üzerine oturdu. Acı o kadar derindi ki, gözlerimin önünde anlık bir karanlık belirdi. Nefes almaya çalıştım ama göğsüm sıkışmıştı. Adamlar beni rahat bırakmadı; arkamdan saçımı tutan herif bu kez kollarıma bastırarak beni sokağın kirli, soğuk asfaltına sabitledi. Hareket edemiyordum. Ne boksör kimliğim ne siber deham beni bu sokak kuralının vahşetinden koruyabiliyordu.

Ege ve diğer adam, yerde savunmasız kalan bedenime tekmelerle yüklenmeye başladılar. Biri sırtıma, diğeri bacaklarıma, ardı arkası kesilmeyen darbeler indiriyordu. Ringde yüzlerce darbe almıştım, canımın nasıl yanacağını iyi bilirdim ama bu bambaşkaydı. Bu, kuralsız, arkadan vuran, insanı aşağılayan bir vahşettti. Her darbede yüzüm asfalttaki küçük taş parçalarına sürtünüyor, ağzımın içine paslı bir demir tadı gibi kan doluyordu.

"Bu da kulüpten öyle elini kolunu sallayarak ayrılmanın, bize tepeden bakmanın bedeli olsun Hera!" diye bağırdı Ege, nefes nefese kalmış bir halde son tekmelerinden birini karnımın tam ortasına indirirken.

Vücudum aldığım darbelerin etkisiyle sarsıldı. İçimden bir parça koptu sandım ama gözyaşı dökmedim. Acıdan çığlık bile atamadım, sadece dişlerimi birbirine kenetledim. Ege, saçlarımdan tekrar kavrayıp kafamı asfalta sertçe bastırdı, yüzünü kirli zemine sürterek beni tamamen ezdiğini hissetmek istiyordu.

"Bak bakalım şimdi kim belalıymış," diye fısıldadı kulağıma doğru.

Bilincim yavaş yavaş bulanıklaşmaya başlamıştı. Sokak lambasının o titrek, cızırtılı ışığı gözlerimin önünde dönüp duruyordu. Adamların uzaklaşan ağır postal seslerini, Ege’nin o zafer kazanmış pis gülüşünü çok uzaktan, sanki bir suyun altındaymışım gibi duydum. Sokak yeniden o ölümcül sessizliğine gömüldüğünde, tenha yolun tam ortasında, kanlar içinde, kırık dökük bir halde yapayalnız kalmıştım. Evi sadece birkaç sokak ötedeydi ama ben kıpırlayamıyordum bile.
_______________________________________

Bölüm sonuuuu