35. bölüm / 36
DENİZ'İN RÜZGARI35. Bölüm 𑁍
Bölümler 36Şu an: 35. Bölüm 𑁍
- 1 1. Bölüm 𑁍1.511 kelime
- 2 2. BÖLÜM 𑁍1.357 kelime
- 3 3. Bölüm 𑁍1.373 kelime
- 4 4. Bölüm 𑁍1.042 kelime
- 5 5. Bölüm 𑁍1.078 kelime
- 6 6. Bölüm 𑁍1.019 kelime
- 7 7. Bölüm 𑁍1.452 kelime
- 8 8. Bölüm 𑁍1.361 kelime
- 9 9. Bölüm 𑁍1.353 kelime
- 10 10. Bölüm 𑁍1.255 kelime
- 11 11. Bölüm 𑁍1.079 kelime
- 12 12. Bölüm 𑁍1.651 kelime
- 13 13. Bölüm 𑁍1.212 kelime
- 14 14. Bölüm 𑁍1.088 kelime
- 15 15. Bölüm 𑁍1.230 kelime
- 16 16. Bölüm 𑁍1.272 kelime
- 17 17. Bölüm 𑁍1.157 kelime
- 18 18. Bölüm 𑁍1.186 kelime
- 19 19. Bölüm 𑁍1.170 kelime
- 20 20. Bölüm 𑁍1.204 kelime
- 21 21. Bölüm 𑁍1.521 kelime
- 22 22. Bölüm 𑁍1.140 kelime
- 23 23. Bölüm 𑁍1.329 kelime
- 24 24. Bölüm 𑁍1.212 kelime
- 25 25. Bölüm 𑁍1.255 kelime
- 26 26. Bölüm 𑁍1.378 kelime
- 27 27. Bölüm 𑁍1.263 kelime
- 28 28. Bölüm 𑁍1.553 kelime
- 29 29. Bölüm 𑁍1.530 kelime
- 30 30. Bölüm 𑁍1.416 kelime
- 31 31. Bölüm 𑁍1.523 kelime
- 32 32. Bölüm 𑁍1.418 kelime
- 33 33. Bölüm 𑁍1.305 kelime
- 34 34. Bölüm 𑁍1.345 kelime
- 35 35. Bölüm 𑁍1.168 kelime · Okuduğun bölüm
- 36 36. Bölüm 𑁍1.473 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Deniz'in burnuna dikkatlice pamuk yerleştirmiştim.
Allah'tan burnunda çatlak ya da kırık yoktu. Darbenin etkisiyle sadece kanamış ve hafifçe şişmişti.
Yine de yüzünü buruşturmasından canının hâlâ yandığı belliydi.
Bir süre daha oturup sohbet ettikten sonra Gül ve Umut da kalktı.
"Biz artık gidelim." dedi Gül gülümseyerek.
"Kendinize dikkat edin."
"Siz de." dedim.
Kapıya kadar onlara eşlik ettim.
Vedalaştıktan sonra kapıyı kapatıp kilitledim.
Salona döndüğümde Deniz çoktan koltuğa oturmuş, kollarını göğsünde birleştirmişti.
Yüzündeki ifade, birazdan ciddi bir konuşma yapacağımızı açıkça belli ediyordu.
"Şimdi..." dedi bana bakarak.
"Gelelim asıl meselemize."
Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
"Neymiş asıl meselemiz?" diye sordum, masum bir ifadeyle.
Deniz kaşını kaldırdı.
"Ses kaydı."
Bir anda aklıma başka bir konu gelmiş gibi davrandım.
"Şey sen acıktın mı, Deniz?"
Karnımı tutup gülümsedim.
"Ben çok acıktım. Dışarıdan bir şeyler söyleyelim mi?"
Deniz hiç etkilenmedi. Sadece adımı söyledi.
"Lale."
Ses tonundan konuyu değiştirmeme izin vermeyeceğini anlamıştım.
Derin bir iç çektim.
"Of... Tamam ya."
Telefonumu cebimden çıkarıp kilidini açtım.
Ses kaydını bulup oynat tuşuna bastım.
Salonda kısa süre sonra Karan'ın sesi yankılanmaya başladı.
Deniz, kaydı baştan sona tek kelime etmeden dinledi.
Karan'ın her söylediği cümlede çenesi biraz daha sıkılıyor, zaman zaman dişlerinin arasından sessizce küfür ediyordu.
Ses kaydı bittiğinde derin bir nefes verdi.
"Tam tahmin ettiğim gibi." dedi.
Telefonu yavaşça masanın üzerine bıraktım.
Sonra merakla ona baktım.
"Ee..." dedim.
"Normalde senin bu ses kaydını dinledikten sonra Sena'dan ayrılman gerekiyordu."
Kaşlarımı çattım.
"Peki neden ses kaydını dinlemeden önce ayrıldın o salaktan?"
Deniz cevap vermedi.
Sadece bana anlamlı anlamlı baktı.
Bir anda zihnimde bir şey yerine oturdu.
Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü.
"Tabii ya..."
Telefonumu işaret ettim.
"Sena bana mesaj atarken telefon benim elimde değildi..."
Başımı kaldırıp Deniz'e baktım.
"O sırada telefon sendeydi!"
Deniz'in dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi.
"Demek sonunda çözdün."
Ben hâlâ şaşkınlıkla ona bakıyordum.
Deniz arkasına yaslandı.
"Günlüğümü okumanın..." dedi sakin bir sesle.
"bir karşılığı olacaktı tabii."
Yüzündeki muzip ifade, bunu söylerken bile bana takılmaktan vazgeçmediğini gösteriyordu.
Ben ise hem yakalanmanın mahcubiyetini yaşıyor hem de onun bunu ne zamandır bildiğini düşünüyordum.
Deniz derin bir nefes verip koltuğa yaslandı.
"Ee. Herkes aydınlandığına göre aç olan karnımızı doyurmayalım mı?"
Telefonunu eline alıp ekranın kilidini açtı.
Parmakları hızla ekranda dolaşmaya başladı.
Belli ki sipariş uygulamasına girmişti.
Başını telefondan kaldırmadan sordu.
"Ne yiyoruz?"
Omuz silktim.
"Bilmem."
Deniz birkaç restoranı inceledikten sonra yeniden konuştu.
"Hatay usulü dürüm nasıl olur?"
Sonra kısa bir duraksayıp bana baktı.
"Gerçi siz kızlar öyle şeyler yemezsiniz. Sena yemiyordu mesela."
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
"Ben Sena değilim, Deniz. Ben Lale'yim."
Sonra hiç düşünmeden ekledim.
"Ve ben Hatay usulü dürüm istiyorum. Hatta zurna bile olabilir."
Deniz'in parmakları telefonun üzerinde durdu.
Şaşkınlıkla bana baktı.
"Ciddi misin?"
Başımı onaylarcasına salladım.
"Evet."
Deniz gülmeye başladı.
"Hadi canım!"
Sonra tekrar telefonuna döndü.
"Tamam o zaman. Kendime de bir zurna söylüyorum."
Bir süre menüye göz gezdirdikten sonra yeniden bana döndü.
"Peki tatlı? Mesela waffle yer misin?"
Gözlerim heyecanla parladı.
"Bayılırım."
Deniz de gülümseyerek başını salladı.
"Ben de."
Birkaç dokunuş daha yaptıktan sonra siparişi onayladı.
"Tamamdır." dedi telefonu masaya bırakırken.
"İki tane zurna dürüm, patates kızartması ve tatlı olarak da iki waffle."
Arkasına yaslanıp keyifle gülümsedi.
"Bugünkü kavgadan sonra bunu fazlasıyla hak ettik bence."
Ben de gülümseyerek başımı salladım.
"Kesinlikle hak ettik."
Yemeklerimiz de kısa bir süre sonra geldi.
Sipariş poşetlerini masaya koyup dürümleri açtık.
İlk lokmadan sonra ikimiz de farkında olmadan gülümsemiştik.
Yemek boyunca havadan sudan konuştuk.
Okuldan.
Takımdan.
Moda Tasarım bölümündeki derslerden.
Hatta çocukluğumuzdaki saçma anılardan bile.
Evet, yanlış duymadınız.
Biz gerçekten sohbet ediyorduk.
Üstelik kavga etmeden...
İkimiz de bugün ilk kez birbirimize insan gibi davranıyorduk.
Ama gecenin ilerleyen saatlerinde odama geçtiğimde aklımdan tek bir düşünce çıkmıyordu.
"Neden..."
"Deniz'in canı yanınca benim de canım yandı?"
Burnundan akan kanı gördüğüm an yaşadığım korku gözümün önünden gitmiyordu.
"Hayır..." dedim kendi kendime.
"Lale, iyice saçmalamaya başladın sen."
Başımı yastığıma gömdüm.
Gözlerimi sıkıca kapatıp düşüncelerimi susturmaya çalıştım.
Ama ne kadar uğraşsam da olmuyordu.
❁
Deniz'in anlatımıyla
Odamdaydım.
Kapıyı kapatır kapatmaz sinirle ayağa kalktım.
Odada birkaç tur attıktan sonra doğruca boy aynasının karşısına geçtim.
Kollarımı iki yana açıp aynadaki yansımama sinirle baktım.
"Oğlum..." dedim.
"Sana ne oluyor lan? Hayırdır?"
Kaşlarımı çattım.
Aynadaki ifademe bakınca sinirim daha da arttı.
Bir elimle saçlarımı geriye doğru ittirdim.
Sonra işaret parmağımla kendi göğsümü gösterdim.
"Bak! Şu kıza başkaları bulaşınca. Sen ne diye niye deliriyorsun lan!"
Derin bir nefes verdim.
Elimi göğsümün üzerine koydum.
"Kalp..."
Kendi kendime konuşmaya devam ettim.
"Sadece kan pompala kardeş! Başka işlere bulaşma sikerim belanı!"
Sonra derin bir nefes verip yatağa uzandım.
Kollarımı başımın altına koyup tavana baktım.
Ama ne kadar inkâr etmeye çalışsam da...
Aklıma sürekli aynı kişi geliyordu.
Lale.
𓁿⋆
Böylece günler su gibi akıp geçti.
Aradan tam on beş gün geçmişti.
Ve bugün büyük gündü.
Haftalardır beklenen final maçı sonunda gelmişti.
Kulüp başkanlarının ayarladığı, tribünleri tamamen dolu olan devasa özel halı sahaya hep birlikte gelmiştik.
Tribünlerin en ön sırasındaki yerler bizim için ayrılmıştı.
Yan yana oturuyorduk.
Annem...
Babam...
Aylin Teyze...
Murat Amca...
Selinay...
Gül...
Ve ben...
Hepimiz gözlerimizi sahaya dikmiş, maçın başlamasını heyecanla bekliyorduk.
Tribünlerde büyük bir uğultu vardı.
Takımların bayrakları dalgalanıyor, tezahüratlar dört bir yandan yükseliyordu.
Sahanın etrafındaki dev projektörler yeşil zemini aydınlatırken, maçın atmosferi insanın tüylerini diken diken ediyordu.
Selinay yerinde duramıyordu.
Sürekli ayağa kalkıp sahaya bakıyor, sonra tekrar oturuyordu.
"Ay, başlasın artık!" dedi heyecanla.
Gül de gülümseyerek ellerini birbirine kenetledi.
"İnşallah kazanacaklar! Umut aşkım yapabilirsiniz." Dedi.
Murat Amca gururla sahaya bakıyordu.
"Ben bizim çocuklara güveniyorum."
Aylin Teyze ise gözlerini sürekli oyuncuların çıkacağı koridora dikmişti.
"Deniz'i bir göreyim de içim rahat etsin."
"Maç sonrası için kesin bir kutlama yapıyoruz o zaman! Çünku alır bizim çocuklar!" Dedi babam.
"Ay Mustafa sus. Şimdiden daha Maç başlamadan Böyle komuşmayalım. Nazar değer." Dedi annem.
Tam o sırada stat hoparlörlerinden yüksek bir anons duyuldu.
Ardından ilk olarak bizim takım, tek sıra hâlinde yavaşça sahaya çıktı.
Tribünlerden alkış ve tezahüratlar yükseldi.
Deniz en önde yürüyordu.
Kaptanlık pazubandı kolunda, başı dik ve kendinden emin adımlarla takımını sahanın ortasına doğru götürüyordu.
O kadar yakışıklıydı ki...
Gözlerimi ondan alamıyordum.
Kendime ne kadar kızsam da, bakışlarım sürekli onu buluyordu.
"Lale, kendine gel." diye söyleniyordum içimden.
"Ne yapıyorsun sen?"
Ama ne kadar kendimi zorlasam da olmuyordu.
Sanki gözlerim onu kendi kendine takip ediyordu.
Siyah forması geniş omuzlarına kusursuz oturmuştu.
Kumral saçları her zamanki gibi özenle taranmıştı.
Yüzündeki ciddi ifade bile onu istemeden izlememe sebep oluyordu.
Tam o sırada tribünlerin bir bölümünden yüksek çığlıklar yükseldi.
"Kaptan Deniz!"
"Buraya!"
"Eller havaya!"
Okulun birçok kızı ayağa kalkmış, telefonlarını çıkarıp Deniz'in dikkatini çekmeye çalışıyordu.
Kimisi ismini bağırıyor, kimisi el sallıyor, kimisi de onun fotoğrafını çekebilmek için en öne eğiliyordu.
Deniz ise sanki hiçbirini duymuyormuş gibi gözlerini sahadan ayırmadan takım arkadaşlarıyla birlikte yürümeye devam etti.
Nedense bunu görünce içimde tarif edemediğim bir rahatlama hissettim.
Ama nedenini ben de bilmiyordum. Belki de bilmek istemiyordum.
Tam arkasında Umut vardı. Gözleri tribünden Gül'ü arıyordu.
Gül onu görünce ayağa kalktı ve öpücük gömderdi.
Umut bunu görünce sevindi.
Ve Umutun tam arkasında da Karan vardı. Gözleri bendeydi. onu görmezden geldim.
Arkasındaki takım arkadaşları da aynı ciddiyetle Denizi takip ediyordu.
Birkaç saniye sonra bu kez karşı takım oyuncuları tünelden çıkıp sahaya adım attı.
İki takım da sahanın ortasında karşı karşıya dizilirken, tribünlerdeki heyecan doruğa ulaşmıştı. Herkes nefesini tutmuş, başlayacak düdüğü bekliyordu.
Bölüm etkileşimi
