22. bölüm · DENİZ'İN RÜZGARI

22. Bölüm 𑁍

Merve Eribol

"Ya sen salak mısın?" dedim sinirle. "Ağaca yumruk atmak ne demek ya? Omzundan çok elin hasar almış."

Deniz başını geriye yaslayıp derin bir nefes verdi. Yüzündeki acıyı gizlemeye çalışsa da kaşlarının arasındaki çizgiler buna engel oluyordu.

"Ben şu an hiç dırdır çekecek durumda değilim, Lale," dedi yorgun bir sesle. "Yardım edeceksen et. Etmeyeceksen de eyvallah."

Gözlerimi devirdim.

"Şuna bak ya kro..."

İlk yardım çantasını açıp steril gazlı bezi çıkardım. Kanayan elini dikkatlice avuçlarımın arasına aldım. Üzerindeki kumları ve kurumuş kanı temizlerken istemsizce yüzünü buruşturdu ama tek bir kelime etmedi.

Yarayı dezenfekte ettikten sonra temiz bir bandajla özenle sardım.

"Tamam," dedim. "Şimdi tişörtünü çıkar. Omzuna bakacağım."

Deniz yüzünde muzip bir gülümsemeyle bana baktı.

"Pansuman bahanesiyle kaslarıma dokunma da."

Kaşlarımı çatıp ona sertçe baktım.

"Sikerim şimdi kaslarını..." diye geçirdim içimden.

"Ya sabır..." diye mırıldandım dışımdan.

Deniz tişörtünü çıkarmaya çalıştı ama sol kolunu kaldırır kaldırmaz yüzü acıyla buruştu. Omzunu neredeyse hiç hareket ettiremiyordu.

"Dur," dedim daha yumuşak bir sesle.

"Annemlere haber verme Lale. Çok telaşlanırlar. İşlerini güçlerini bırakıp buraya gelirler." Dedi Deniz.

Tamam anlamında başımı salladım.

Yanına biraz daha yaklaşıp sağlam kolundan destek oldum. Tişörtünü dikkatlice çıkarırken her küçük harekette dişlerini sıktığını hissedebiliyordum.

Kumaş tamamen çıktıktan sonra omzuna baktım.

Çarpmanın etkisiyle omzunun ön kısmı kızarmış, hafif hafif şişmeye başlamıştı. Neyse ki belirgin bir şekil bozukluğu yoktu ama yine de dikkatli olmak gerekiyordu.

Derin bir nefes alıp ilk yardım çantasından soğuk kompresi çıkardım.

"Şimdi kıpırdama," dedim. "Canını acıtabilir ama kontrol etmem gerekiyor."

Deniz tek kaşını kaldırdı.

"Doktor hanım, yaşayacak mıyım?"

Başımı kaldırmadan omzunu dikkatlice kontrol etmeye devam ettim.

"Hayır. Beş dakikan kaldı."

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Hayalimdeki arabayı almadan mı gideceğim şimdi?"

"Çok komiksin."

Parmak uçlarımla köprücük kemiğinin etrafını dikkatlice yokladım. Dokunduğum anda nefesini sertçe içine çekti.

"Ah..."

"Acıyor mu?"

"Yok, gıdıklanıyorum."

Başımı kaldırıp sert sert baktım.
"Deniz."

"Tamam, tamam... Acıyor."

İç çektim.
"İyi ki ilk yardım biliyorum. Yoksa seni bu hâlinle direkt hastaneye götürürdük."

İlk yardım çantasından soğuk kompresi çıkarıp omzuna yerleştirdim. Soğuk değdiği an istemsizce irkildi.
"Dayan biraz."

"Buz koyuyorsun sanki."

"Çünkü buz."

Gözlerini devirip başını gökyüzüne çevirdi.

Tam o sırada arkamızdan belli belirsiz bir deklanşör sesi geldi.

Çıt.

İkimiz de dönüp bakmadık.

Birkaç metre ileride duran Gül, telefonunu göğsüne yakın tutmuş, bizi fark ettirmeden fotoğraf çekiyordu. Yüzündeki sinsi gülümseme, masum bir şey planlamadığını ele veriyordu.

Telefon ekranına baktı.

"Of..." diye fısıldadı kendi kendine. "Buna bak... Bunlar resmen dizi sahnesi gibi çıkmış."
"İkisi de resmen yürüyen aura!"

Hiç ses çıkarmadan bir kare daha çekti.

Çıt.

Bu kez Deniz sesin geldiği yöne hafifçe göz ucuyla baktı.

"Gül..."

Gül irkilip telefonu arkasına sakladı.

"Efendim?"

"Ne yapıyorsun sen?"

"Hiç."

"Telefon niye elinde?"

"Manzaranın fotoğrafını çekiyorum."

Deniz kaşını kaldırdı.
"Benim suratım ne zamandan beri manzara oldu?"

Gül sırıtıp omuz silkti.
"Egolara gel ya! Ben belki Lalenin güzelliğinin manzarasını çekiyorum belki?"

Kahkahamı zor tuttum.

"Sil onları," dedi Deniz.

Gül telefonu göğsüne bastırdı.
"Asla."

"Bak Gül..."

"Yok. Bunlar bir gün çok işime yarayacak. Belki sizin de işinize yarar."

Ne demek istediğini anladım ve göz devirdim.

Başımı iki yana sallayıp yeniden Deniz'in omzuna döndüm.

"Sen onu boş ver."

Kolunu yavaşça yukarı kaldırmasını istedim.

"Kaldırabiliyor musun?"

Deniz dişlerini sıkarak kolunu birkaç santim kaldırabildi.

Daha fazlasını denediği anda yüzü acıyla buruşturdu.

"Tamam, zorlama."

Elimi omzundan çekip rahat bir nefes verdim.

"Kırık gibi durmuyor ama ciddi bir ezilme var. Bu akşam kolunu mümkün olduğunca dinlendireceksin. Bir de ağrı çok artarsa hastaneye gidiceksin. Tamam mı?"

Deniz gözlerini gözlerime çevirdi.
"Emredersiniz, Doktor Hanım."

"Dalga geçme."

"Geçmiyorum."

Dudaklarının kenarında bu kez daha samimi bir gülümseme belirdi.
"Teşekkür ederim, Lale."

Bir an duraksadım.

Bu çocuğun ilk kez bana böyle içten teşekkür ettiğini fark edince ne diyeceğimi bilemedim.

Başımı çevirip ilk yardım malzemelerini toplamaya başladım.
"Bir daha ağaca yumruk atarsan pansuman falan da yapmam."

Deniz hafifçe güldü.

"Söz... Bir dahaki sefere ağacı seçmem. Karan'a atarım direkt yumruklarımı." Dedi.

Ayağa kalktım ve. " Deniz!" Dedim.

Karan demişken...

Son iki gündür benden özellikle biraz uzak duruyor gibiydi. Önceki gibi yanıma gelmiyor, sohbet etmiyor, göz göze gelmemeye bile çalışıyordu.

Bir şey mi oldu?

Yoksa benim bilmediğim başka bir şeyler mi dönüyor?

Ne kadar düşünsem de bir cevap bulamıyordum.

Koşu etabı sona ermişti.

Tahmin edileceği üzere CESURSPOR futbol takımının erkoları yine birinci olmuştu.

Şaşırdık mı? Tabii ki hayır.

Sıradaki etkinlik yüzmeydi.

Ben de hazırlık yapmak için ayağa kalkmıştım ki hocalar hep bir ağızdan karşı çıktılar.

"Lale, sen denize girmiyorsun."

"Neden ama?" dedim kaşlarımı çatarak.

"Deniz'in omzuna göz kulak olacaksın."

İçimden homurdandım.

Abartın hocam, abartın...

Hazır başlamışken gidip ağzına yemek de yedireyim. Üstünü de ben giydireyim. Hatta uyurken ninni de söyleyeyim isterseniz.

Söylene söylene Deniz'le birlikte kamp alanına doğru yürümeye başladık.

Deniz tek kelime etmiyordu.

Kamp alanına vardığımızda Sena'nın banklardan birine oturmuş, el aynasıyla cilt bakım ürünlerini sürdüğünü gördüm.

Bizi fark edince alaycı bir gülümsemeyle kaşlarını kaldırdı.

"Ooo... Maşallah. Hiç ayrılmaz ikili olmuş bunlar da."

Deniz yine sessiz kaldı.

Ben ise daha fazla dayanamadım.

"Gerizekâlı!" dedim öfkeyle. "Bir sevgiline baksana önce! Eli bandajlı, omzu sakatlanmış. Bir 'Ne oldu aşkım?' de. Bunları da ben mi öğreteceğim sana?"

Sena'nın yüzündeki gülümseme silindi.

Yavaşça ayağa kalktı ve ilk kez dikkatlice Deniz'e baktı.

Bandajlı elini görünce gözleri büyüdü.

"İyi misin aşkım?" dedi telaşla. "Ne oldu?"

Yanına gidip Deniz'in yanağına kısa bir öpücük kondurdu.

Deniz onu sakinleştirmek ister gibi gülümsedi.

"Bir şey yok canım. Ufak bir kaza oldu."

Sonra bu kez o, endişeyle Sena'ya baktı.

"Sen nasılsın? Rahatsızım demiştin."

İkisini daha fazla izlemek istemedim.

Sessizce yanlarından ayrılıp biraz ilerideki boş banka oturdum.

Telefonumu cebimden çıkardım.

Şarj...

%10.

Ekrana birkaç saniye boş boş baktım.

Derin bir iç çektim.

Yetkililere sesleniyorum...

Çok zor durumdayım.

Beni görün...

Beni duyun lütfen...

Telefonumun son yüzde onluk şarjıyla göz göze gelirken, hayatımın en büyük dramını yaşıyormuşum gibi hissetmeden edemedim.

Çantamı yanıma çekip fermuarını açtım. İçinden çizim defterimle rengârenk kalemlerimi çıkardım. Bir süre boş sayfaya baktım. Kafamda saatlerdir şekillenen tasarımı yavaş yavaş kâğıda aktarmaya başladım.

Bir yılan...

Boydan boya yılan derisini ve pullarını andıran desenlerle kaplı, yere kadar uzanan gösterişli bir abiye. Elbisenin göğüs kısmında, karşılıklı yerleştirilmiş iki yılan gözü bulunacaktı; uzaktan bakıldığında sanki üzerimde yaşayan dev bir yılan varmış hissi uyandıracaktı. Derin yırtmacıyla hem asil hem de tehlikeli bir görünüm kazanacaktı.

Kalemimin kâğıt üzerinde çıkardığı hafif hışırtılar dışında etraf sessizdi. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim.

Yaklaşık bir saat sonra denizden yükselen kahkahalar sessizliği bozdu. Herkes saçlarından ve kıyafetlerinden sular damlayarak kıyıya dönüyordu.

"Biraz daha hızlı yüzseydim o topu alır, biz kazanırdık!"

"Of, kulağıma su kaçtı oğlum!"

Şikâyetler ve kahkahalar birbirine karışırken Gül, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bana doğru koştu.

"Lale! Umut'u yendim ben!" diye sevinçle bağırdı.

Başımı hızla kaldırıp ona baktım.

"Ne? Gerçekten mi?" dedim heyecanla.

"Evet! Şimdi gidip üstümü değiştireceğim. Sonra ben de çizime başlarım." dedi. Ardından çadıra doğru koştu. Umut ise hiçbir şey söylemeden çadırın önünde durup onun çıkmasını beklemeye başladı.

Islak kıyafetlerimizi ve mayolarımızı ağaç dallarına asıyorduk kuruması için bu arada.

O sırada hocalar ve birkaç öğrenci kamp ateşi hazırlığına başlamıştı. Kuru dallar üst üste diziliyor, kısa süre sonra kıvılcımlar yükselerek akşamı ısıtacak ateş yavaş yavaş hayat buluyordu.