1. bölüm · DENİZ'İN RÜZGARI
1. Bölüm 𑁍
Sizin hayaliniz Kore’ye gidip bir k-dramasından uyarlanmış gibi aşk yaşamak mıydı? Benim değildi. Çünkü benim için aşk değil, kariyer önemliydi. Okulum, derslerim, hayallerim… Kısacası her şeyim buydu. Ama bu ekonomide, bu ülkede hayal kurmak bile zordu.
Ben Lale. Ailemin göz bebeği olan Lale. Çünkü ben onların tek çocuğuydum. Benden sonra annem sağlık sorunları yüzünden bir daha hamile kalamamıştı.
Üniversitem Antalya’da çıkmıştı. O kadar sevinmiştim ki… Çünkü tam da istediğim yerdi. Ama Antalya’da kalabileceğim bir evim ya da akrabam yoktu. Yurt fiyatlarıysa gereksiz derecede pahalıydı. Bu yüzden Antalya’ya gitmekten vazgeçmek zorunda kalmıştım ve Ardahan’da üniversite okumaya devam etmiştim. Yeni şehirler görmek, farklı bir hayat yaşamak gibi hayallerim daha başlamadan suya düşmüştü.
Üniversite sona geçtiğimdeyse üniversite ani bir kararla kapatıldı. Kısacası benim şansım buydu işte; denize girsem sular çekilir, çöle gitsem sel basardı.
Son zamanlarda evde tekrar Antalya konusu açılmaya başlamıştı. Ama ben konuyu her seferinde kapatıyordum. Çünkü annemle babam bana orada ev tutmayı düşünüyordu ve ben onlara daha fazla yük olmak istemiyordum.
Ta ki o gecenin sabahına kadar…
Annem beni omuzlarımdan sarsarak uyandırmıştı.
“Lale! Kızım uyan!”
Sabaha kadar k-drama izlediğim için gözlerim yanıyordu. Resmen göz kapaklarımı açamıyordum.
“Anne lütfen… bırak uyuyayım…” diye homurdandım.
“Kızım kalk! Seni Antalya’ya gönderiyoruz!”
Annemin sesi heyecandan titriyordu.
Başım hâlâ yastığın altındaydı, saçlarım ağzıma girmişti.
“Anne dün konuştuk ya… Gitmeyeceğim dedim ya…” diye söylendim.
“Kızım, eski alt komşumuz Aylin ablan vardı ya? Hani altı yıl önce İzmir’e geri taşınmışlardı. Hatırlıyor musun?”
Başımı yastığın altından çıkardım. Çünkü olayın nereye bağlanacağını merak etmiştim.
“Şu salak Deniz’in annesi olan Aylin abla dimi?” dedim.
“Salak ne ya kızım? Neden çocuğa salak diyorsun?” dedi annem ters ters bakarak.
Umursamaz bir şekilde omuz silktim.
“Ee çünkü salak anne. Neyse, devam et. Hikâyenin sonunu merak ettim.”
“Bu sabah kahvaltı hazırlarken Aylin ablanla görüntülü konuştuk. Ben de laf arasında ‘Lale Antalya’ya gitmekten vazgeçti, biz ev tutmayalım diye’ dedim. O da keşke en başta söyleseydin dedi. Antalya’da evleri varmış. Deniz de şu an o evde kalıp üniversite okuyormuş.”
Gözlerimi devirdim.
“Eee anne?”
“Şimdi lafımı kesmeden beni dinle,” dedi annem ciddi bir sesle. “Aylin ablan senin Antalya’ya gidip okumanı istiyor. Deniz’in kaldığı evde kalabilirmişsin. Sakın boşuna ayrı ev tutmasın dedi, Ben de babanla konuştum. Tabii genç bir kızla genç bir erkeğin aynı evde kalması çok uygun değil, farkındayız. Ama Deniz sabahları okulda, akşamları da pek evde durmazmış. Eğer kabul edersen yarına biletini alacağız.”
Ben… O salakla aynı evde mi yaşayacaktım?
Dünyanın en sinir bozucu insanıyla?
Daha yedi yaşındayken alt katımıza taşımışlardı İzmir'den. Babası Murat abi babamın askerlik arkadaşıydı. İkimiz aynı yaştaydık, o sadece benden altı ay büyüktü. On yedi yaşımıza kadar alt katımızda kaldılar. Murat abi kendine düzgün bir iş bulunca İzmir'e geri döndüler. Kısacası o salağı en son on yedi yaşında sivilceli bir aptal olarak görmüştüm.
Ailelerimiz iki üç ayda bir buluşuyordu. Ama biz hiç görüşmedik.
Şimdi ne kadar değişmiştir bilmiyorum ama çocukluğumuz boyunca birbirimizden nefret ettiğimiz kesindi.
Selinay ile hâlâ konuşuyorduk ama numarası vardı bende. Selinay, Denziin kız kardeşi idi.
“Anne, ben o salakla aynı evde yaşamam.” dedim
“Bak yine salak dedi!” dedi annem sinirle. “Sen çocuğun şimdiki hâlini hiç görmedin mi? Sürekli telefondasın, sosyal medyada takılıyorsun. Hiç mi hesabına falan bakmadın?”
“Yok anne, ne bakacağım? Zerre umurumda değil.”
“İyi, sen bilirsin,” dedi annem kapıya yönelirken. “Ben pazara gidiyorum. Sen de kalk kahvaltını yap artık. Akşam oldu akşam!”
Annem odadan çıkar çıkmaz telefonu yastığın altından kaptım. Instagram’a girip arama kısmına “Deniz” yazdım.
“Bu salağın soyadı neydi ya?” diye düşündüm birkaç saniye.
Sonra bir anda aklıma geldi.
“Yıldırım… Deniz Yıldırım!”
Hemen arattım. Karşıma onlarca hesap çıktı. İlk çıkan profile girdim.
Ve dona kaldım.
Profil fotoğrafındaki kişi inanılmaz yakışıklıydı. Geniş omuzlu, kaslı ve aşırı karizmatik görünüyordu.
Kaşlarımı çatıp ekrana biraz daha yaklaştım.
“Hayır… Bu olamaz…” diye mırıldandım.
Tam geri çıkacaktım ki bu profilin Aylin abla ve selinay ile takipleştiğini gördüm.
"Allah kahretsin ya! Adam glow up geçirmiş ya! " Dedim
❁
1.421 kilometre…
Evet, tam olarak bin dört yüz yirmi bir kilometre yol gidecektim.
Aslında ağlamamam gerekiyordu. Sonuçta otobüsle değil, uçakla gidiyordum. Ama yine de içimde garip bir his vardı. Heyecan mıydı, korku muydu, yoksa hayatımın tamamen değişeceğini hissetmem miydi bilmiyordum.
Arabada cam kenarında oturmuş, kulaklığımı takmıştım. Melih Görgün'ün 14 Bahar şarkısı çalarken duygusal moda girmiştim resmen. Tam içimden dramatik sahneler geçirirken babamın son ses açtığı oyun havası kulaklığımdan bile baskın çıkıyordu.
Bir kulağımda: “yollarıma çıkma çıkarsan hiç acımam…”
Diğer kulağımda: “değirmen çıkayom, kara gaşlar senin olsun...”
Gerçekten hayat benimle dalga geçiyordu.
Annem arka koltuktan sürekli tembih veriyordu.
“Orada dikkatli ol.” “Aç kalma.” “Gece geç çıkma.” “Telefonunu şarjda unutma.” “Kimseye güvenme.”
Babamsa bir eli direksiyonda, bir eliyle ritim tutuyordu.
“Bizim kız büyüdü be!”
“Babacım biraz da yolu izle kurban olduğum! ” dedim korkuyla.
Babam, “Abartma kızım, kırk yıllık şoförüm!" Dedi ve yanlış yola girdik.
Ben sadece derin bir nefes verip camdan dışarı baktım.
Birkaç saat sonra havaalanına vardığımızda içimdeki heyecan iyice artmıştı. Bavulumu teslim ederken bile ellerim titriyordu. Çünkü ilk defa ailemden bu kadar uzağa gidiyordum.
Annem bana sıkıca sarıldı.
“Bir şeye ihtiyacın olursa hemen ara tamam mı?”
Başımı salladım.
Babam da sarılırken, “Kim seni üzerse söyle, Antalya’ya geliriz, gerçi deniz seni korur kollar. Aslan oğlum benim!” dedi ciddi ciddi.
“Tamam baba,” diyerek güldüm. Ve içimden ise, (ben o aslan Denizin agzına sıçayım babacım) dedim.
Uçağa bindiğimde cam kenarına oturup derin bir nefes aldım. Uçak havalandığında Ardahan küçücük görünmeye başlamıştı.
Belki de ilk defa gerçekten hayatım değişiyordu.
Yaklaşık iki saat sonra Antalya’ya indim.
Havaalanından çıkar çıkmaz yüzüme çarpan sıcak hava beni sersemletmişti.
“Allahım… Burası fırın mı?”
Ardahan’ın soğuğundan sonra Antalya bana direkt Afrika gibi gelmişti.
Telefonumu çıkarıp Aylin ablanın attığı adrese baktım. Sonra önümde duran sarı taksilerden birine bindim.
“şey abi, şu adrese gider misin?”
Adam navigasyona bakıp başını salladı.
Yol boyunca camdan dışarıyı izledim. Palmiyeler, ışıklı sokaklar, kalabalık caddeler…
Burası gerçekten başka bir dünyaydı.
Yaklaşık yarım saat sonra taksi büyük bir sitenin önünde durdu.
Şoför: “Geldik.” dedi.
Karnıma aniden bir ağrı girmiş gibi hissettim.
Çünkü birkaç dakika sonra çocukluğumdan beri nefret ettiğim çocukla aynı evde yaşayacaktım.
Binaya girdiğim anda yüzüme serin bir klima havası çarptı. Dışarıdaki Antalya sıcağından sonra resmen cennete düşmüş gibi hissettim. Elimde bavulumla asansöre yürürken kalbim garip şekilde hızlı atıyordu.
5. kat.
Daire 21.
Asansörün kapısı açıldığında koridor sessizdi. Sadece uzaktan televizyon sesi geliyordu. Telefonumdaki adrese son kez baktım ve kapının önünde durdum.
“Aylin abla ne demişti…” diye mırıldandım kendi kendime.
“Ayakkabılığın içinde, en alt rafta bir kutu… Kutunun altında anahtar…”
Eğilip ayakkabılığın kapağını açtım. Gerçekten de küçük beyaz bir kutu vardı. Kutuyu kaldırınca anahtar ortaya çıktı.
“Vay be…” dedim hafif gülerek. “Gerçekten geldim.”
Ayakkabılarımı çıkarıp anahtarı kapıya taktım. Kapıyı açtığım anda içeriden hafif bir meltem geldi yüzüme. Evin bütün camları açıktı. İçeride limonlu temizlik ürünüyle karışmış hafif deniz kokusu vardı.
Ve en güzel kısmı…
Salonun camından direkt deniz görünüyordu.
Gözlerim istemsizce büyüdü. Akşam güneşi turuncu şekilde suya vuruyordu. Balkon tülleri rüzgârla hafif hafif dalgalanıyordu. Bir anlığına kendimi bir yaz dizisinin içine düşmüş gibi hissettim.
Ama bu büyü sadece üç saniye sürdü.
Başımı çevirip evi tam anlamıyla gördüğümde yüzüm düştü.
“Allah belasını vermiş evin…” diye fısıldadım.
Koltuğun üstünde buruşmuş çorap vardı. Yemek masasının üstünde ütü duruyordu. Sandalyede siyah bir tişört asılıydı. Mutfakta boş bardaklar dizilmişti. Sanki biri evi toplamaya çalışmış ama sonra vazgeçmiş gibiydi.
Ev büyük değildi. Amerikan mutfaklı bir salon, küçük bir banyo, lavabo ve iki oda vardı. Ama modern dizayn edilmişti. Beyaz led ışıklar, koyu renk mobilyalar, gri koltuklar… Normalde çok güzel bir evdi.
Sadece…
Deniz evi sikip bırakmıştı...
“Ben bu pislikte yaşayamam,” dedim kesin bir sesle.
Ve denizde evde yoktu. Umarım hiç olmazdı.
İlk odanın kapısını açtığımda içim daha da karardı.
Her yer siyahtı.
Siyah fon perde.
Siyah yatak örtüsü.
Siyah çalışma masası.
Kocaman ekranlı bilgisayarlar vardı. Masanın üstünde kulaklıklar, oyun ekipmanları, kablolar… Televizyonun önünde de Playstation duruyordu.
Kollarımı bağlayıp odaya baktım.
“Evet,” dedim alaycı şekilde.
“Tam bir salak odası.”
Hemen kapıyı kapatıp karşı odanın kapısını açtım.
Orası daha sadeydi. Beyaz perdeler, açık renk duvarlar ve küçük bir makyaj masası vardı. Ama odanın uzun zamandır kullanılmadığı belliydi. Her yer ince bir toz tabakasıyla kaplıydı.
Derin bir nefes verdim.
“Tamam Lale,” dedim kendi kendime. “Ağlamıyoruz. Temizlik yapıyoruz.”
Üzerimi hızlıca değiştirdim. Bol bir tişört ve geniş pijamalarımı giydim. Saçımı dağınık topuz yapıp mutfakta temizlik malzemesi aramaya başladım.
Ve sonunda buldum.
Sonraki birkaç saat boyunca resmen evi baştan aşağı temizledim. Yerleri sildim, mutfağı toparladım, koltukları düzelttim, Saatin nasıl geçtiğini anlamamıştım bile.
Dışarı tamamen kararmıştı.
Ama Deniz’in odasına dokunmadım.
Banane onun mağara gibi odasından?
Yorgunluktan gözlerim kapanıyordu. Açlıktan midem kazınıyordu ama önce duş almam gerekiyordu.
Valizimden şampuanımı ve bornozumu çıkarıp banyoya koştum. Kapıyı kapatır kapatmaz sıcak suyu açtım.
Duştan çıktığımda bütün yorgunluğum biraz olsun gitmişti.
Saçlarımdan hâlâ su damlıyordu. Odaya geçip valizimi yatağın üstüne koydum. Gün boyu yerleştirmeye fırsat bulamamıştım.
Valizi tamamen açıp kıyafetlere baktım.
Sonunda siyah kısa bir şort ve pembe, düşük omuzlu tişörtümü çıkardım.
Odaya tekrar göz gezdirdim. Makyaj masasındaki küçük parfümlerden ve düzenli çekmecelerden belli oluyordu… Aylin abla Antalya’ya geldiğinde burada kalıyordu.
Hava aşırı sıcak olduğu için saçımı kurutmadım. Sadece güzel kokulu saç spreyimden sıktım. Saçlarım yumuşacık olmuştu. Sonra hepsini sıkı bir at kuyruğu yaptım.
En son bavulun içinden pembe ayıcıklı çoraplarımı çıkarıp ayağıma geçirdim.
Aynadaki halime baktım.
Yorgundum.
Açtım.
Ama mutluydum da.
Çünkü ilk defa gerçekten kendi hayatım başlamış gibi hissediyordum.
