Bellek Karışımı kitap kapağı

2. bölüm / 28

Bellek Karışımı

BÖLÜM I — Sektör-9

Vaveyla Yazarı: Enis Harbalıoğlu

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 28Şu an: BÖLÜM I — Sektör-9

Şehir, her sabah aynı kokuyla uyanıyordu: ozon, ıslak metal ve yanık toz. Lidya bunu
seviyordu. Çünkü sevdiği şeylerin çoğu, kimsenin sevmediği yerlerde saklıydı.
Lidya, şehrin ‘daha güvenli’ diye pazarlanan ama daha çok ‘daha düzenli’ olan
bölümlerinden birinde, Sektör-9 sınırına yakın bir konut adasında yaşıyordu. Burası ne
merkezin gösterişli kulelerine ait ne de dış çeperin başıboş karanlığına… Arada kalmış bir
yer, kuralları sıkı ama hâlen nefes aralıkları bulunan bir bölge; Lidya’nın seçimi tesadüf
değil, çünkü o hem şehrin aklının içinde çalışıyor hem de şehrin aklının insana ne
yaptığını yakından görmek istiyordu. Bu yüzden kendini merkeze kapatmıyor ama
dışarıya da savurmuyordu. Burada komşular birbirinin adını bilir ama hayatını bilmez,
selam verilir ama merak edilmez, güvenlik kapıda durur ama içeri sızmaya çalışmaz;
Lidya’nın dünyası, tam bu sınır çizgisinde kuruludur: içeride teknoloji, dışarıda insan…
Sektör-9’un üzerindeki gökyüzü, eski bir televizyonun bozulmuş ekranı gibi
dalgalanıyordu; gri katmanların arasında arada bir mor neon çakıyor, sonra yine
sönüyordu. Aşağıda, sokak lambalarının bazıları hâlâ akkor ampullerle yanardı; yeni
dünyanın eski takıntısı. Parıltıları keskin değil, yumuşaktı; insanın yüzüne değil, içine
vururdu.
Lidya istasyona girerken turnikeler, eski bir gramofon iğnesi gibi cızırdadı. Duvarlarda
propaganda afişleri vardı: “İLERİ, DAHA İLERİ.” Altlarında, incecik bir satır: “Geçmiş,
üretkenliği düşürür.” Yazıdaki geçmiş kelimesi, Lidya’nın göz bebeğinde bir an büyüdü.
Üretkenliği düşürür… Keşke üretkenlik denen şey, bazen sadece gülümsemek olsaydı.
Monorayın kapıları sessiz bir pnömotik tıslamayla açıldı. İçerisi, algoritmik bir koridordu ve
tavan boyunca modüler kablo kanalları çıplak bırakılmış, aralarda saydam veri-tüplerinde
soğuk mavi ışık nabız gibi akıyordu. Koltuklar vinildi ve yıpranan yüzeylerin üstüne kendini
yenileyen bir kaplama çekilmişti. Temas ettiği vücut ısısına göre sertliğini ayarlayan,
parlaklığı standart seviyede tutan bir katman.
Lidya, cam kenarına oturdu. Karşısındaki reklam paneli CRT ekranla çalışıyordu;
köşelerinde o tanıdık yuvarlaklık vardı. Ekran titredi, sonra bir ürün tanıtımı başladı:
görseldeki kadın, gülümseyerek göğsünün ortasına küçük bir cihaz bastırıyor; arka planda
pembe bulutlar, gereksiz bir mutluluk.
Alt yazı değişti.
“Anılarınızı silmeyin. Sadece hafifletin.”
Lidya’nın bakışı, son kelimede takılı kaldı. Hafifletmek.
Şehir bazı kelimeleri çok severdi. Azaltmak, dengelemek, düzenlemek, uygunlaştırmak…
Hiçbiri yok etmek demiyordu. Çünkü yok etmek kaba bir kelimeydi. Pazarlanamazdı.
İnsanlara bir şeyin ellerinden alındığını söylemezsen, onlar bazen eksildiklerini bile fark
etmezdi.
Karşı koltukta oturan küçük kız, dizlerinin üstünde duran ince fotoğraf kartını annesine
uzattı. Kart gerçek kâğıttı; kenarı hafifçe kıvrılmış, köşesi yıpranmıştı. Bu çağda gerçek
kâğıt ya hatıraydı ya suç delili.
“Bak,” dedi kız, sesini alçaltarak. “Bunu dün buldum. Sen saklamışsın.”
Kadın karta baktı.
Yüzünde yumuşak bir gülümseme belirdi. Lidya bunun güzel bir şey olduğunu sandı.
Sonra gülümsemenin hiçbir yere bağlanmadığını fark etti. Kadının gözleri fotoğrafın
üstünde dolaşıyor ama hiçbir ayrıntıya tutunmuyordu. Sanki karşısında kendi hayatından
bir parça değil, başka birinin düzenli arşivinden çıkmış zararsız bir görüntü vardı.
“Güzelmiş,” dedi kadın.
Kızın gözleri parladı.
Kadın fotoğrafı biraz daha yaklaştırdı.
“Kim bunlar?”
Kızın gülümsemesi yavaşça söndü.
Monorayın içindeki uğultu bir an kalınlaştı. Rayların sesi aynı ritimde devam ediyordu ama
Lidya’nın kulağında başka bir şeye dönüştü. Tak-tak… tak-tak… Sanki bir şey, içeride
usul usul kırılıyordu.
“Biziz,” dedi kız. “Ben… sen… babam.”
Kadın fotoğrafa yeniden baktı. Bu kez daha dikkatliydi. Sanki doğru cevabı bulursa
çocuğun yüzündeki o küçük yıkım ortadan kalkacakmış gibi. Sanki hatırlamak bir işlem,
sevgi de tekrar çağrılabilir bir dosyaymış gibi.
“Baban mı?” dedi sonra.
Sesindeki sakinlik, acıdan daha korkutucuydu. Şaşkınlık yoktu. Özlem yoktu. Pişmanlık
yoktu. Sadece düzgün ayarlanmış bir nezaket vardı.
“Emin misin?”
Kız fotoğrafı geri çekti. Küçük parmakları kâğıdın kenarını büktü. Bir şey söylemek istedi,
söylemedi. Dudaklarını birbirine bastırdı. Çocuklar bazen yetişkinleri korumak için susardı.
Bu, Lidya’nın bildiği en haksız şeylerden biriydi.
Kadın, kızının yüzüne baktı. Gülümsedi. O gülümseme şefkatli görünüyordu ama şefkatin
içindeki eski sıcaklık alınmış gibiydi. Bir evin içinden kokusu çekilse, odalar hâlâ yerinde
kalırdı. Mobilyalar dururdu. Pencereler açılır kapanırdı. Ama insan içeri girdiğinde artık
oranın kendisine ait olmadığını anlardı.
Lidya’nın boğazına tatlı olmayan bir yumru oturdu.
Kadının bileğindeki ince medikal bant, monorayın mavi ışığında bir an parladı. Üzerinde
küçük, neredeyse görünmez bir kod vardı:
BK-07 / Uyum Destekli Hafifletme
Lidya’nın gözleri kodda kaldı.
BK.
İki harf, reklam panelindeki pembe bulutlardan çok daha gerçekti.
Kız fotoğrafı ceketinin içine sakladı. Kadın bunu fark etmedi ya da fark ettiyse bile
önemsemedi. Başını cama çevirdi. Yüzü sakindi. Rahattı. Uygundu.
İşte asıl korkunç olan buydu.
Acı çekmiyordu.
Çünkü acının bağlandığı yer kesilmişti.
Reklam panelindeki kadın hâlâ gülümsüyordu.
“Daha hafif bir zihin için.”
Lidya’nın parmakları, farkında olmadan cebindeki metal parçaya gitti. Küçük, soğuk,
pürüzsüz bir şeydi. Bir anahtar mıydı, yoksa anahtara benzeyen bir şey mi…? Elini her
değdirdiğinde içinden bir kapı açılıyordu.
Hatırlamak bazen insanın içinde fazla yer kaplardı. Lidya bunu herkesten iyi bilirdi. Güzel
anılar bile ağırlaşabilirdi; bazı kahkahalar yıllar sonra bile göğsün ortasına oturur, bazı
kokular insanı hiç beklemediği bir anda geçmişin kapısına bırakırdı.
Ama bu…
Bu hafiflemek değildi.
Bu, bir şeyi taşımaktan kurtulmak da değildi. Bu, taşıdığı şeyi artık kendine ait sanmamak
demekti.
Lidya, karşısındaki küçük kızın fotoğrafı saklayan parmaklarına baktı. Çocuk o an
annesini değil, annesinin içinde eksilen yeri korumaya çalışıyordu.
Ve Lidya, o sabah ilk kez Bellek Karışımı adını henüz tam bilmediği hâlde ondan nefret
etmeye yaklaştı.
Çünkü bazı şeyler unutulduğunda insan rahatlamazdı. Bazı şeyler unutulduğunda, geride
kalan herkes biraz daha yalnız kalırdı.
Monoray hareket etti. Rayların sesi ritimliydi: tak-tak… tak-tak… Lidya kendini ritimlerle
düşünmeye bıraktı. Bilim, ona böyle öğretmişti. Her şeyin bir düzeni, bir frekansı, bir
nedeni vardı. Gelecek de öyleydi: hesaplanabilir, modellenebilir, tahmin edilebilir… Ama
geçmiş?
Geçmiş, Lidya’nın içindeki tek düzensiz şeydi.
Dışarıdaki binalar; art deco çizgilerle yükselmiş, üstlerine hologram tabelalar takılmış dev
bloklar halindeydi. Bir binanın girişinde, paslı bir telefon kulübesi duruyordu. İşlevsiz, ama
kaldırılmamış. Şehir, bazı eşyaları bir müze gibi saklıyor; bazı duyguları ise suç gibi
siliyordu.
Lidya’nın gözleri kulübeye takıldığı anda, boğazına tatlı bir yumru oturdu. O gün… dedi
içinden. Kulübenin camındaki çizik, bir yaz akşamını çağırdı. Hiç kimse Lidya’ya ‘anı’
öğretemezdi. Anı, Lidya’nın içine doğrudan düşerdi; görüntüyle değil, ayrıntıyla.
Camdaki çizik, güneşin sarı tonu, birinin omzundaki hafif ter kokusu. Bir kahkahanın tam
ortası, başlamadan önceki o nefes. Lidya’nın gözleri doldu. Ama bu, bir acı değildi. Bu, bir
fazlalıktı; kalbin taşıyamadığı kadar güzel bir şeyin sızması gibi. Dudakları istemsizce
kıpırdadı; gülmekle ağlamak arasında, ikisinin de tam ortasında.
Yan koltukta oturan adam başını hafifçe çevirdi. Gözleri Lidya’nın yüzünde durdu, sonra
hemen kaçtı. Bu şehirde, birinin duygusuna uzun süre bakmak görgüsüzlük değil, riskti.
Lidya başını pencereye yasladı. Cam soğuktu. Soğuk, ona çocukluğunu hatırlatırdı ama
çocukluğun üzüntüsünü değil. Çocukluğun heyecanını, geçmişi özlemek… diye düşündü.
Sanki bir yeri değil de, bir versiyonumu arıyorum. O versiyon hâlâ bende mi? Yoksa
sadece kokusu mu kaldı?
Monoray bir tünele girdi. Neonlar, camda Lidya’nın yüzünü parçalı parçalı yansıttı: bir göz,
bir yanak, bir kirpik. Lidya, kendi yansımasına yabancı değildi; ama her sabah biraz farklı
görünürdü. İstasyon anonsu metal bir sesle yankılandı. Lidya’nın durağı yaklaşıyordu;
Araştırma Kulesi. Orası, şehrin aklıydı ve Lidya, o aklın içinde büyümüştü.
Kuleye girmek, bir laboratuvara değil; bir zamana girmek gibiydi. Turnikeler yerine, nabız
okuyan metal çerçeveler vardı. Lidya içinden geçtiğinde cihaz bipledi. Ekranda ‘UYGUN’
yazdı. Uygun. Lidya bu kelimeyi hiçbir zaman ‘güvenli’ diye okumadı, hep ‘istenen’ diye
okudu.
Asansöre bindi. Asansörün içi monoraya oranla daha retro bir şekilde tasarlanmıştı ve bu
durum Lidya’nın yüzünde minik bir tebessüm olmasına yetti; pirinç düğmeler, çizgili ahşap
kaplama, kat göstergesi, kırmızı noktalı dijital sayıydı. 14… 15… 16… Tavanda da mini bir
kamera. Eskiyle yeninin arasına sıkıştırılmış bir gözet. Lidya, cebindeki metal parçayı bir
kez daha yokladı. Parmak uçlarında bir titreşim hissetti; sanki nesne, hatırlatmak istiyordu:
Ben buradayım.
Kapı açıldığında koridorun sessizliği onu karşıladı. Bazı sessizlikler vardır: boş. Bazıları
ise doludur. Bu koridor doluydu; kapalı kapıların arkasında dönen motor sesleri, tüplerden
geçen hava… Lidya yürürken, duvarda asılı bir saat gördü. Şaşırdı; saat analogdu;
geçmişe takıntılı biri daha mı yoksa?
Bunun burada ne işi vardı diye sorguladı. O an, Lidya’nın içi bir kez daha doldu. Çünkü
analog saat, ona ‘beklemeyi’ hatırlatıyordu. Bir şeyin olmasını beklemek… diye geçirdi
içinden. Ve o şey olunca, dünyayı kazanmış gibi sevinmek. Şimdi her şey ‘hemen’.
Hemen bildirim, hemen sonuç, hemen unutuş…
Dudaklarının kenarı titredi. Gözlerinin içi yine parladı. Bu sefer kendine kızmadı. Lidya, bu
şehirde duygularını saklamayı öğrenmişti ama duygularından utanmayı öğrenmemişti. Bu,
onun en tehlikeli tarafıydı.
Koridorun sonunda bir kapı açıldı. İçeriden bir ses geldi; kesik, resmi, yabancı bir isimle
çağırır gibi. Kapının eşiğinde, cebindeki metal parça sanki biraz daha soğudu. Ve Lidya,
kendi kendine, kimsenin duymadığı bir söz fısıldadı: “Ben unutmayacağım.” Sonra içeri
girdi.
Kapı kapanır kapanmaz, koridorun dolu sessizliği bir tık inceldi. İçerideki hava başka
kokuyordu: daha temiz, daha pahalı, daha kontrollü. Sanki oksijen bile marka lisanslıydı.
ElementX’in karşılama alanı, geleceğin vitrini gibiydi. Tavandan sarkan cam tüplerin içinde
ışık değil, sanki sıvılaşmış bir mavi akıyordu. Zeminde karo taşlar vardı; eskiden metro
istasyonlarında olurdu hani, insanın adımlarını saydıran cinsten. Duvarlarda art deco
çizgiler, köşelerde bakır dijital saatler…
Lidya içeri adım attığında, kimse ona uzun uzun bakmadı; sadece herkes aynı anda ‘fark
etti.’ Bu binada insanlar bakmaktan çok tarıyordu. Çalışanlar iki tipe ayrılmış gibiydi: bir
kısmı, tertemiz kesimli lacivert ceketler giyiyor; yakalarında metal rozetler taşıyordu.
Diğerleri yani AR-GE tarafı; daha rahattı ama daha garip: kolları dirseğe kadar sıvanmış,
parmaklarında ince data-yüzükleri, bileklerinde kablo gibi görünen ama kablo olmayan
bileklikler… Yüzlerinde de ortak bir ifade: uykusuz bir zekâ. Göz altı morluğu değil,
düşünce gölgesi gibi.
Lidya’nın çene boyu dalgalı bob saçları, siyahın içinde kızıl parıltılarla ışığı yakaladıkça bir
anlığına alev gibi göründü. O an, bir çalışan istemsizce gülümsedi; sonra sanki
gülümsemenin faturası gelecekmiş gibi yüzünü hemen düzeltti.
Gülümsemek hâlâ lüks, diye düşündü Lidya. Benim lüksüm sade: iyi bir kahve, düzgün bir
sistem mimarisi, bir de… kimseye açıklamak zorunda olmadığım anılar.
Resepsiyon bankosunun arkasında oturan kadın, Lidya’nın kimliğini okumadan adını
söyledi:
“Ms. Voss. Hoş geldiniz.”
Lidya, içinden küçük bir not düştü. Bu, ya mükemmel bir güvenlik… ya mükemmel bir
ihmal. Tam o sırada bankonun yan kapısı açıldı. İçeri, uzun boylu, ince yüzlü bir adam
girdi. Saçları geriye taranmış, gömleği kusursuz, ayakkabısı sessiz yürümeyi bile
planlamış gibiydi. Yakasında ElementX’in logosu: stilize bir X, etrafında küçük bir halka;
sanki bir parçacık hızlandırıcı.
“Lidya Voss.” Adam adını sanki bir dosya gibi açıp okudu. Sonra gülümsedi; gülümsemesi
ölçülüydü, ama gerçekti. “Ben Adrian.”
Elini uzattı. Lidya tokalaştı. Adamın avucu soğuktu.
“Size eşlik edeceğim.” Adrian yürümeye başladı. “Toplantı odası bir üst koridorda. Rahat
geçebileceğiniz bir rota seçtim.”
“Rota seçmeniz gerekiyorsa…” Lidya göz ucuyla tavan köşesindeki kameraya baktı.
Adrian hiç bakmadan anladı. “Evet.” dedi. “Bazı koridorlar daha… meraklı.”
Lidya’nın içiyle yüzü aynı anda tamam dedi. Güzel. En azından dürüst bir rehberim var.
Yürürlerken açık ofis alanından geçtiler. Masalar, eski kütüphane masalarını andırıyordu;
ahşap kaplama, pirinç köşebentler… ama üzerinde üç boyutlu hologramlar dans ediyordu.
Bazı çalışanlar, yazı yazmak için mekanik klavye kullanıyordu; tuş sesleri, daktilo gibi tok.
Bazıları ise havada parmaklarıyla kod çiziyordu; el hareketleriyle katman katman veri açıp
kapatıyorlardı.
Bir duvarda ‘Verimlilik Panosu’ vardı: isim yoktu, yalnızca kodlar. İnsan değil, performans
görülüyordu. Adrian onu cam bir kapının önünde durdurdu. Kapının yanında iki şey vardı:
bir analog zil ve bir biyometrik okuyucu. Zil, nostalji; okuyucu, gerçek. Adrian kartını
okuttu. Kapı açıldı.
“Burası ‘Saffron’ odası.” dedi. “İçeride üç kişi olacak. Birini tanıyorsunuzdur, sektörde adı
sık geçer.”
Lidya’nın kaşları hafifçe kalktı. “İyi anlamda mı, kötü anlamda mı?”
Adrian’ın ağzının kenarı kıpırdadı. “ElementX’te iyinin de kötünün de PR’ı güçlü.”
Lidya kısa bir nefesle gülümsedi. Tamam. Oyun bu.
Kapı açıldığında toplantı odası şaşırtıcı derecede… sıcak görünüyordu. Aydınlatma
amber tonundaydı. Duvarlarda gerçek kitaplar vardı; evet, gerçek. Bazıları sırf dekor da
olsa, kâğıdın kokusu bile insanı zayıflatırdı. Masanın ortasında metal bir tepsi; içinde
minik şekerler, bir de kahve kapsülleri. Kapsüllerin üstünde yazı: “Bellek Karışımı.” İçinden
bir kahkaha çıktı ama dışına sadece düz bir yüz kaldı. Şaka gibi. Geçmişi satılık yapan bir
dünyada yaşıyoruz zaten.
Masadaki üç kişi ayağa kalkmadı. Bu ayrıntı, Lidya’ya görüşmenin tonunu tek başına
anlattı. En soldaki adam, koltuğuna yayılmıştı; kolunu sandalyenin arkasına atmış, sanki
kendi evinde misafir kabul ediyordu. Saçları açık sarı, yüzünde ‘her şeyi gördüm, hiçbir
şeye şaşırmıyorum’ ifadesi. Önünde bir tablet vardı ama tabletin yanında da bir Zippo gibi
görünen eski bir çakmak; çalışıp çalışmadığı belli değil. Sadece imaj.
Ortadaki kadın, masaya yakın oturuyordu; gözleri keskin, kıyafeti minimal, yüzünde
duygudan çok hesap vardı. Kalemin ucunu kapağa vuruyordu, ritimli. CFO ritmi.
Sağdaki kişi ise en az konuşacak gibi duran, ama en çok karar verecek gibi olan bir
adamdı; koyu takım, ince çerçeve gözlük, bakışları Lidya’nın yüzüne değil, omuzlarına,
yürüyüşüne, nefesine odaklanıyor gibiydi. CTO ritmi.
Sol taraftaki laubali adam eliyle ‘gel’ yaptı.
“Lidya, değil mi? Ben Gideon.” dedi.
Lidya sandalyesine oturmadan önce bir saniye durdu. Gideon’un gözlerine baktı. Sonra
masadaki kahve kapsüllerine. Sonra tekrar Gideon’a.
“Evet.” dedi. Lidya, yumuşak ama net konuştu. “Siz Gideon Hale olmalısınız.”
Gideon kaşını kaldırdı. “Soyadımı biliyor olman artı puan mı eksi mi, emin değilim.”
“Bence artı.” dedi Lidya. “Çünkü ben sistemleri yönetirken sistemin kimin elinde olduğunu
bilmeden karar almam.”
Ortadaki kadın ilk kez yüzünü biraz kaldırdı. “Sloane Mercer.” dedi. “CFO. Bütçe benim.”
“Anlaşıldı.” Lidya başıyla selam verdi. “Bütçe kutsaldır.”
Sloane’ın ağzının kenarı, gülümsemeye yaklaşan bir şey yaptı. Gideon ise kahkaha atar
gibi burnundan nefes verdi.
Sağdaki adam konuştu: “Rowan.” dedi. “CTO.”
Lidya ona da döndü. “Rowan.” Kısa, saygılı. Bu adamın cümleleri kısa olur. Çünkü
sözcükleri değil, sonuçları sever.
Gideon iki elini masaya koydu. “ElementX’in AR-GE başkanlığını istiyorsun. Sorularımız
basit.” dedi. “Üç dakika içinde kendini sat.”
Lidya bir an gözlerini kırptı. Sonra başını hafifçe eğdi.
“Ben kendimi satmam, sizi ikna ederim,” dedi.
Oda bir saniyeliğine sessizleşti. Adrian kapının yanında duruyordu; Lidya onu
görmüyormuş gibi yaptı, ama varlığını hissediyordu.
Lidya konuşmaya başladı; sesi ne yüksek ne alçak. Yönetici tonu: güvenli, fakat
gösterişsiz.
“IT alanında üst düzey yönetim yaptım. Büyük ölçekli sistemlerde uptime, güvenlik,
regülasyon ve insan faktörünü aynı anda yürüttüm. Teknolojiyi severim ama
fetişleştirmem. Sade zevklerim var; sistemin sade olması gibi. Bir ürünün konuşması
değil, çalışması hoşuma gider.” Bir an durdu. “Ve ben bekarım. Bu bir avantaj; çünkü tüm
dikkatimi işinize verebilirim… ama dezavantaj; çünkü iş-yaşam dengesini gerçek bir insan
gibi savunurum.”
Gideon güldü. “Hah! İş-yaşam dengesi mi? ElementX’te ‘yaşam’ kısmı opsiyoneldir.”
Lidya hiç gülmedi. Sadece gözlerini Gideon’da tuttu. “O zaman sizin AR-GE’niz ‘akıllı’
değil, ‘yorgun’ olur.” dedi. “Ben yorgun zekâ istemem. Çünkü yorgun zekâ, hata üretir.
Hata, maliyettir.”
Sloane kalemini durdurdu.
“Konuşalım.” dedi. “Maliyet. Önümüzde iki çeyrek var. Harcamaları %18 azaltacağız. Ama
aynı zamanda yeni bir ürün çıkaracağız. Nasıl?”
Lidya, Sloane’ın gözlerine baktı. İçinden bir şema açıldı: İnsan, süreç, teknoloji.
“Önce ‘azaltacağız’ dediğiniz şeyin ne olduğuna bakarım.” dedi. “Maliyet, her zaman para
değildir. Zaman, hata, tekrar iş, gizli çürüme… Hepsi maliyet. İlk işim: AR-GE’de tekrar
eden işleri otomatikleştirmek ve yanlış ölçülen metrikleri temizlemek olur. İkinci işim:
Ekipleri ürün akışına göre yeniden kurgularım. Üçüncüsü: Gereksiz toplantıları azaltırım;
özellikle karar çıkmayanları.” Bir an durdu. “İstiyorsanız bunu hemen başlatabilirim: Bu
toplantı karar çıkaracak mı?”
Gideon kahkahayı patlattı. “Cesur!”
Rowan ilk kez araya girdi: “Bizim en büyük problemimiz veri etikası.” dedi. “Anı filtreleme
teknolojileri geliştiriyoruz. Şehir regülasyonu ‘geçmiş’ temasına takık. Bu ürünler gri
alanda. Sen bu griyi nasıl yönetirsin?”
Lidya’nın cebindeki metal parça, sanki daha da soğudu. İçinde bir anı kıpırdadı; mutlulukla
dolu, ama çok canlı. Ben unutmayacağım. O cümle, zihninin arkasında durdu. Lidya
yüzüne yansıtmadı.
“Gri alanlar, yönetişimle yönetilir.” dedi. “Ben etikayı ‘duygu’ üzerinden değil, ‘sistem’
üzerinden kurarım. Üç katman: şeffaflık, kullanıcı kontrolü, denetlenebilirlik. İnsanların
anılarını filtreleyen bir ürün yapıyorsanız, en azından iki şey garanti olacak: kullanıcı neyin
değiştiğini bilecek ve geri alabilme hakkı olacak.” Gözleri Rowan’da sabitlendi. “İnsanlara
‘hafif zihin’ satıp, fark ettirmeden kimliklerini kesip atmayız. Çünkü kimlik, anıların
toplamıdır.”
Rowan’ın gözlerinde minicik bir parıltı belirdi; ama hemen söndü. Beğendi. Belli etmedi.
Güzel.
Gideon sandalyesinde ileri kaydı. “Peki Lidya.” dedi. “Sana daha zor bir şey sorayım. Biz
burada ‘retro distopya’ dekoru altında aslında çok basit bir iş yapıyoruz: güç. Senin güçle
aran nasıl?”
Lidya, Gideon’un laubaliliğini bir test gibi okudu. Beni rahatsız etmeye çalışıyor. Ya ben
küçük düşeceğim ya ben onu yönetip sınırı çizeceğim.
Lidya hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme dostça değil; sakin bir uyarıydı.
“Güçle aram iyi.” dedi. “Çünkü gücü kişisel almam. Güç bir araçtır. Doğru kullanılırsa hız
kazandırır, yanlış kullanılırsa herkesi yakar. Ben kendimi yakmam. Ekibimi de yakmam.
Sizi de yakmam.” Bir an durdu. “Ama bir şey net: Eğer bu pozisyon ‘gösterişli kararlar’
içinse yanlış kişiyim. Eğer ‘sonuç’ içinse, doğru kişiyim.”
Sloane, ilk kez doğrudan Lidya’ya döndü. “Ekibini sevdirerek mi yönetirsin?” dedi. “Yoksa
korkutarak mı?”
Lidya’nın yüzü yumuşadı. Bu soru, onun alanıydı.
“Sevdirerek değil.” dedi. “Saygıyla.” Sonra ekledi: “İnsanlar beni sever, evet. Ama bu
benim hedefim değil. Hedefim güven. Güven olunca ekip risk alır, yaratıcı olur. Korku
olunca ekip saklar, yalan söyler, hata büyür.”
Gideon masadaki “Bellek Karışımı” kapsülünü aldı, havada çevirdi. “Sen geçmişi
seviyorsun gibi.” dedi. “Bu şirkette geçmiş tehlikelidir.”
Lidya kapsüle baktı. Sonra Gideon’a. Bir saniye… iki saniye… O sessizlikte, Lidya iç
monoloğunu kendine bile duyurmadı; sadece karar verdi.
“Geçmişi seviyorum.” dedi. “Ama geçmişte yaşamıyorum. Ben geçmişi veri gibi okurum.
Ders çıkarırım. Sonra geleceği inşa ederim.” Başını çok hafif eğdi. “Sizin gibi.”
Gideon’un gülümsemesi bir an ciddileşti. Yakalandı. Bu cümleyi yalakalık gibi değil, ayna
gibi söyledi Lidya. Gideon aynayı sevmedi ama saygı duydu.
Rowan kısa bir soru daha sordu: “Yarın sabah saat 07:00’de burada olman gerekse, olur
musun?”
Lidya net cevap verdi: “Olurum.” dedi. “Ama bunun bir ‘alışkanlık’ olmasını istemem. Bu,
krizse tamam. Rutinse, problem sizde.”
Sloane başını hafifçe yana eğdi. “İşten ayrılma oranımız yüksek.” dedi. “Buna ne
yaparsın?”
“Önce gerçek sebebi bulurum.” Lidya’nın sesi sertleşmeden netleşti. “Küçük ekiplerde
ayrılma nedeni çoğunlukla bir kişidir. Büyük ekiplerde ayrılma nedeni çoğunlukla
sistemdir. Ben sistemleri düzeltirim. Ama gerekirse kişileri de.”
Gideon kahkaha attı. “Tehdit mi bu?”
“Hayır.” dedi Lidya. “Vaat.”
Bir anlık sessizlikten sonra Sloane dosyayı kapattı. “Teknik olarak güçlü.” dedi. “Etik
çizgisi net.” Rowan başını bir kere, çok küçük salladı; onay gibi.
Gideon ise koltuğuna iyice yaslanıp sanki canı sıkılmış gibi yaptı, ama gözleri canlıydı.
“Peki Lidya.” dedi. “Son soru: Sana bu işi neden vermeliyim?”
Lidya, ilk kez biraz daha insani bir nefes aldı. Ve cümleyi, bir yönetici gibi değil, bir insan
gibi söyledi:
“Çünkü ben geleceğe merakla bakarım.” dedi. “Ama insanı, geçmişinden koparmam. Siz
burada teknoloji üretiyorsunuz. Ben burada… insanın insan kalmasını sağlarım.”
Gideon elindeki kapsülü masaya bıraktı. “Tamam,” dedi, laubali tavrının altından ciddi bir
şey sızarak. “Adrian, Lidya’yı çıkışa kadar götür. Benim de bir toplantım var; ama şu
var…” Gideon Lidya’ya baktı. “Seninle çalışmak eğlenceli olabilir.”
Lidya ayağa kalktı. Sandalyesini sessizce itti. “Eğlenceli kelimesini burada fazla cömert
kullandınız.” dedi. “Ama ben verimi severim. Eğlence de bazen verimdir.”
Gideon güldü. Rowan sessiz kaldı. Sloane’ın gözleri bir saniyeliğine yumuşadı.
Kapıya yönelirken Lidya, cebindeki metal parçaya dokundu. Soğukluğu biraz azalmıştı.
Sanki nesne, “iyi gidiyorsun” der gibiydi.
Adrian kapıyı açtı. Koridora çıktıklarında sesini alçalttı:
“Onlar kolay beğenmez.” dedi. “Ama… iyi geçti.”
Lidya yürürken yüzünde küçük, kendine ait bir gülümseme vardı. Zorlayıcıydı, diye
düşündü. Ama ben zaten kolay şeylerden sıkılıyorum. Ve ElementX’in dolu sessizliğinde,
Lidya ilk kez şunu hissetti:
Gelecek, onu gerçekten çağırıyordu.
Ama bu defa… geçmiş, onu geri çekmiyordu. Sadece omzuna dokunup fısıldıyordu:
“Gurur duydum.”
Koridor kapısı kapanınca, ElementX’in içindeki o “ölçülü” hava Lidya’nın omuzlarından bir
katman gibi kaydı. Adrian birkaç adım önde yürüyordu; adımları yine sessizdi.
Lidya ise sessiz değildi; düşünüyordu: “Gideon’un laubaliliği… bilinçliydi. Sloane’un kalem
ritmi… bütçeyi konuşmadan önce sinir sistemini ölçmek gibi. Rowan… tek bir kelimeyle
bile işin ağırlığını hissettirebiliyor. Üçü de aynı şeyi yaptı: sınır aradı. Benim sınırım
nerede başlıyor, nerede bitiyor?”
Asansöre bindiklerinde Adrian hiç konuşmadı. Sanki konuşursa, duvarlar not alacakmış
gibi. Lidya, asansör düğmelerinin parlaklığında yüzünü gördü: gülümsemeyi unutmayan
ama saçma romantizme düşmeyen bir ifade vardı. Kırklı yaşlara doğru insan hâlâ genç
sayılır ama artık kimseyi ikna etmek zorunda değildir.
Zemin kata indiklerinde Adrian, çıkış kapısına yakın bir yerde durdu. “Bugün… iyi
oynadınız.” dedi. “Gideon’u herkes yönetemez.”
Lidya, başını hafifçe yana eğdi. “Oyun değildi.” dedi, sonra cümleyi düzeltti: “Yani… oyun
da değildi diyemem. Ama benim oyunlarımda kurallar nettir. İnsanları yakmak yok.”
Adrian’ın ağzının kenarı kıpırdadı. “Bu binada bunu söyleyen az.”
“Az olmasının bir nedeni var.” Lidya, göz ucuyla yukarıdaki kameraya baktı. “Gerçeği
herkes sevmez.”
Adrian, resmi bir el sıkışmayla veda etti. “Sizi girişten sonra sağa, otopark tüneline
yönlendiriyorlar.” dedi. “Arabanız… listede.”
Listede. Lidya o kelimeyi severdi. Çünkü listeler, karmaşayı dizginlerdi. Ama bazen
listeler, insanı da dizginlerdi.
Çıkış turnikesinden geçerken cihaz bir kez daha bipledi. ‘UYGUN.’ Lidya, o kelimeyi yine
‘istenen’ diye okudu.
Dışarıya adım attığında şehrin soğuğu yüzüne çarptı. Hava çok da temiz değildi, cadde
boyunca ışıklar titremiyordu, bazı tabelalar hologram değildi; bildiğin ışıklı, gerçek
tabelalardı; metal kasalı, köşeleri yuvarlatılmış. Eski dünyanın tasarımına öykünen bir
estetik… Ama bu kez öykünen taraf şehir değil, şehri yönetenlerdi.
Lidya otopark tüneline indi. Tünel, betonun içine gizlenmiş bir galeri gibiydi: duvarlarda
geometrik çizgiler, köşelerde yumuşak sarı aydınlatma. Araba sıralarının arasında
yürürken bir an durdu.
Onun aracı, diğerlerinden biraz farklıydı: gösterişsiz, ama kendine güvenli. Koyu renk
gövde; kusursuz çizgiler, kapı kolu yok, yalnızca parmağın yaklaşmasını bekleyen ince bir
sensör. Lidya araca yaklaştığında araç sessizce tanıdı ve kapı açıldı. Bana ait bir şeyin
beni tanıması… diye düşündü. Bu şehirde nadir. İçeri oturdu. Koltuklar deriydi ama
parlamıyordu. Gösterişli dikişler yoktu. Sade. Kokusuz bir lüks. Kontak yoktu; araç onun
nabzını, nefesini, hatta yüzündeki mikro hareketleri okuyup hazırım diyordu.
Lidya kemerini taktı. Ekran, güzergâh önerdi. “Eve.”
Bir an için iş görüşmesinin sesi geri geldi.
Gideon’un ‘üç dakikada kendini sat’ deyişi, Sloane’un %18 azalt, ürün çıkar soğukluğu,
Rowan’ın etik kelimesini bile bir mühendis hassasiyetiyle tartması.
Lidya direksiyona dokundu. Direksiyon daha çok bir öneriydi. Araç çoğu şeyi kendi
yapardı, Lidya yalnızca yön seçerdi. Aklındaki analizler sanki ekrana yansımış gibiydi:
Gideon: Test ederken sınırı zorluyor, çünkü sınırın olmadığı yerde güç büyür. Gücü
seviyor ama gücün bedelini başkasına ödetmeye alışkın. Onunla başa çıkmanın yolu, ona
aynayı gösterip duygusuna değil çıkarına hitap etmek.
Sloane: Duygusal değil, sayısal. Ona güven vermek için “niyet” değil “mekanizma”
anlatmak gerekir.
Rowan: Cümleler kısa, kararlar uzun. Etik konusunu sorması iyiye işaret: Ya gerçekten
umursuyor ya da olası bir fırtınaya şimdiden sigorta yapıyor.
Lidya, bir köprüden geçerken şehir genişledi. Uzaktan kuleler görünüyordu; bazıları eski
çizgiler taşıyor, bazıları yeni katmanlarla yükseliyordu. Cam yüzeylerde yüzlerce
yansıma… Lidya kendi yansımasını bir an gördü. Yüzü sakin, gözleri parlak. İçindeki kalp
ise hâlâ güzel olan şeylere karşı savunmasızdı.
Bu iş olursa… diye düşündü. Ve hemen arkasından ikinci düşünce geldi.
Bellek Karışımı. Kafasında, masanın ortasındaki metal tepsi canlandı. Üzerinde “Bellek Karışımı” yazan kapsül. Sanki kahve değil de bir sırdı.
Bellek Karışımı, ElementX’in dışarıya sattığı bir ürün değildi; şimdilik. Şehrin bazı
köşelerinde adına rastlansa da kimse tam olarak ne olduğunu bilmiyordu. Resmî açıklama
her zamanki kadar masumdu: “Zihinsel yükü hafifletmeye yardımcı nöro-uyumlu aromatik
içecek.” Kulağa bir wellness reklamı gibi geliyordu.
Ama Lidya’nın burnuna gelen şey, kahve kokusundan fazlasıydı. O kapsüllerin metalik
tadı, sadece kafein taşıyor olamazdı; bir vaat olabilirdi: Hatırlamayı düzeltmek gibi…
Düzeltmek… Lidya içinden güldü. Hatırlama, bir yazılım güncellemesi değil ki. ‘Bug fix’
yapar gibi geçmişe dokunamazsın. Dokunursan… kim değişir?
Araba, bir kavşakta yavaşladı. Yaya geçidinde iki çocuk, okul kıyafeti gibi aynı kesimde
paltolarla yürüyordu. Birinin elinde küçük bir oyuncak vardı: eski tip bir uçak modeli.
Lidya’nın içi aniden doldu. Sanki yıllar önceki bir masaya, bir pazar gününe, bir gülüşün
tam ortasına bağlandı.
Gözleri nemlendi; çocukluktan kalan bir coşku gibi. İnsan, güzel anıları hatırladığında
bazen gözleri dolardı; çünkü güzel şeyler, kalbin kapasitesini aşardı.
Lidya gözlerini kırptı. Burnunun kemiği sızladı. Kendine fısıldadı:
Benim derdim unutamamak değil… benim derdim, hatırlamanın bu kadar iyi hissettirmesi.
Bellek Karışımı işte burada tehlikeliydi.
Çünkü, insanın ağır anılarını alıp götürmekle kalmayabilirdi. Ağır olanı
alırken, parlak olanı da törpüleyebilirdi. Ve Lidya, parlak olanın törpülenmesini ‘iyileşme’
diye yutturacak bir dünyaya tahammül edemezdi.
Eğer bu işe girersem… diye düşündü. Bellek Karışımı’nı silgi olmaktan çıkaracağım.
İnsanları ‘uygun’ hale getiren bir şey değil, kendilerine geri döndüren bir şey olacak. Ve
eğer bu mümkün değilse… o zaman en azından gerçeği bileceğim. Bilmek, bazen tek
özgürlüktür.
Araba bir tünele girdi. Tünelin duvarlarında reklam panelleri yoktu; sadece güvenlik
çizgileri, yön okları ve arada bir küçük uyarı: “Duygu düzeyi yüksek yolcular için
sakinleştirici frekans yayını aktif.”
Lidya alaycı bir nefes verdi.
“Harika.” dedi kendi kendine. “Şimdi yollar bile ‘sakin ol’ diyor.”
Birden telefonuna bildirim geldi. Bir arkadaş grubundan kısa bir mesaj: “Bugün nasıl
geçti?” İsimleri görmedi, ama o cümle Lidya’nın içine sıcaklık bıraktı.
Sevilmek… diye düşündü. Bu kadar basit bir şey, bu kadar zor bir şehirde nasıl bu kadar
mümkün oluyor? Mesaja cevap yazmadı. Parmakları ekranın üzerinde bir an bekledi. Eve
varınca.
Çünkü Lidya, hayatı parçalara ayırmayı öğrenmişti: işte Lidya, evde Lidya, arabada
Lidya… Ama parçalar birbirine sızardı. Tıpkı anıların detaylarla sızması gibi.
Araba apartmanın altındaki otoparka indiğinde, bina onu sessizce karşıladı. Çevredeki
apartmanlar gibi yüksek değildi; Lidya yüksekliği sevmiyordu çünkü yükseklik, her şeyi
uzaklaştırırdı. O ise sade zevkler istiyordu: yürünebilir mesafe, tanıdık yüzler, bir kapının
klik sesi. Asansörle dairesine çıktı. Koridorun ışığı yumuşaktı; kapı numaraları eski tarz
metal harflerle yazılmıştı. Gereksiz süsten uzak, sadece küçük bir isimlik. L. Voss.
Kapıyı açtığında evin kokusu geldi: hafif sabun, sıcak ahşap, bir de limon kabuğu. Lidya,
canlı kokuları çok severdi. Ayakkabılarını çıkardı. Salonun ışığını açmadı; sadece
mutfaktaki küçük lambayı yaktı. Evi, gösterişli bir teknoloji vitrini değildi. Tam tersine:
teknoloji, evin içinde görünmezdi. İyi teknoloji zaten görünmezdi.
Duvarın bir köşesinde gerçek bir kitaplık vardı. Kitaplar düzenli; aralarında ince notlar,
bazı sayfalarda kıvrılmış köşeler vardı. Bir rafın üstünde plaklar duruyordu. Hemen
yanında küçük bir pikap. Lidya zaman zaman plak dinlerdi; sesin kusurlu oluşunu severdi.
Kusur, insanı insan yapardı.
Salonun ortasında büyük bir koltuk vardı; düz renk, sade. Yanında küçük bir sehpa.
Sehpada bir fincanın bıraktığı halka izi… Lidya o izi silmeyi unutmuştu ve ize baktığında
evin yaşadığını bilmek hoşuna gitti. Güldü. Mutfak adası üzerinde bir kavanoz duruyordu.
İçinde birkaç küçük eşya: eski bir konser bileti, küçük bir metal anahtar, eski bir fotoğraf
makinesinin lens kapağı… Ve en altta, cebindeki o metal parça ile benzer bir şey. Lidya
kavanoza baktı, sonra cebindeki parçayı çıkardı.
Onu tezgâha koydu. Metal parça, ışığın altında bir an parladı. Sade, pürüzsüz, soğuk.
Lidya’nın boğazı yine tatlı bir şeyle doldu. Bu benim Bellek Karışımı’mdı diye düşündü.
Benim karışımım. Kafein yok, kimyasal yok. Sadece… ayrıntı.
Kendisini mutfağa yasladı. Telefonunu eline aldı, arkadaş grubuna tek cümle yazdı:
“Zorladılar ama iyi geçti. Eve geldim.” Gönder tuşuna basınca bir saniye rahatladı. Evin
sessizliği, şehirdeki sessizliğe benzemezdi. Şehrin sessizliği gözetleyen bir şeydi. Evin
sessizliği sarılmaya benzerdi.
Lidya suyu ısıttı. Kahve yapmadı. Kahve aklına geldiğinde, Bellek Karışımı aklına
geliyordu; Bellek Karışımı aklına gelince de içi daralıyordu. Bu yüzden bitki çayını seçti.
Zevkleri, bazen ona savunma mekanizmasıydı.
Kupayı eline aldı, salona geçti. Pencerenin önündeki küçük koltuğa oturdu. Perdeyi
araladı. Şehir ışıkları, camın üzerinde ince çizgiler çiziyordu. Aşağıda, elektrikli araçlar
sessizce kayıyor; üstte, gökyüzü gri bir kumaş gibi duruyordu.
Bu işi alırsam… diye düşünmeye devam etti. İlk hafta: insan haritası. Kim kimdir? Kim
karar verir? Kim saklar? Kim konuşur? Sonra, süreç haritası. Nerede zaman kayboluyor,
nerede hata doğuyor? Ve en son… Bellek Karışımı’nın gerçeği. O kapsül sadece bir içecek
mi, yoksa bir protokol mü? Bir ürün mü, yoksa bir alışkanlık mı?
Kendini tanıyordu. Merakı onu rahat bırakmazdı. Bilim ve gelecek ilgisi, Lidya’nın
motoruydu. Ama Lidya’nın frenleri de vardı: insan, etik, sadelik. Ve Lidya, bu şehirde en
çok şunu merak ediyordu: bir şeyi unutturmak kolay… peki bir şeyi hatırlatmak?
Başını geriye yasladı. Bir an gözlerini kapattı. İçinden bir anı geldi; yine güzel bir şey. Bir
yaz akşamı, bir kahkaha, bir ses. Gözleri doldu. Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
Kendi kendine mırıldandı: İyi ki.
Lidya, kupayı sehpaya bıraktı. Ayağa kalktı. Salonun bir köşesindeki küçük çalışma
masasına geçti. Masada dizüstü bilgisayar vardı, yanında not defteri ve kalem. Bazı
şeyleri elle yazmak… Zihni başka çalıştırırdı. Not defterini açtı. Tek bir satır yazdı:
“Bellek Karışımı: Silgi değil, ayna.”
Kalemi bıraktı. O cümle, kendine verdiği küçük bir söz gibiydi.
Evin içinde dolaştı. Yatak odası düzenliydi; abartı yoktu. Gardırop kapakları düz, kulplar
minimal. Komodinin üstünde bir çerçeve; içinde kalabalık bir fotoğraf. Lidya fotoğrafta
kenardaydı ama gülüşü, fotoğrafın merkezini ele geçiriyordu. İnsanlar onu seviyordu,
çünkü Lidya insanları tahammül edilecek varlıklar ya da çözülecek sistemler gibi değil,
insan gibi görürdü.
Bu iş… benim için iyi olabilir, diye düşündü. Ama asıl soru şu: Ben bu iş için iyi miyim?
Cevap, içinde sakince yükseldi. Evet. Çünkü ben unutmayı öğretmek yerine hatırlamanın
hakkını veririm.
Ve o gece, Lidya uyumadan önce Bellek Karışımı’nı ilk kez gerçek bir şey gibi hissetti:
sadece bir kapsül, sadece bir marka değil… bir savaş alanı. Üstelik savaş, dışarıda değil;
insanın içinde olacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.