90. bölüm · ATEŞ TANRILARI

89 BÖLÜM

Keskin Kalem

Taht odasının o cehennemî ve duman altı kalıntılarından sıyrılan Cafer, ayak bileklerindeki rüzgâr ve yıldırım enerjisini sonuna kadar tetikleyerek gök kubbenin en karanlık, en yüksek katmanına doğru şimşek hızıyla fırladı. Bulutların aralandığı o ilahi zirvede, rüzgârın uğultusu içinde bekleyen son figür nihayet ortaya çıktı: Aehetgard’ın mutlak efendisi, yıldırımların ve göklerin tanrısı, aynı zamanda kendi öz kardeşi **Valak**.

Zihni, yılların acısıyla ve öğrendiği o korkunç gerçeklerin ağırlığıyla kavruluyordu. Cafer, Valak’ın karşısında durduğunda, sadece Aehetgard’ın savunmasını darmadağın eden bir katil değil; kardeşlerinin onu bebekken ölümlü insanların arasında, o dondurucu soğuk nehrin kenarına terk etmesini ve ardından kendi doğuran anneleri olan **Ateş Ana**’yı bu koca taht uğruna bizzat katletmelerinin hesabını sormaya gelen bir evlattı. Valak, diğer kardeşlerin katili değildi; onları Cafer bizzat cezalandırmıştı, lakin Ateş Ana’nın kanı doğrudan bu tahtın sahibinin ellerindeydi. İçindeki öfke evreni yakacak bir kor haline gelmişti.

— Cafer (Gözlerinden kıvılcımlar saçarak): Ben bu anı, seni bu tahttan indirip o leş kelleni bedeninden ayıracağı o günü ömrümün her sekundunda bekledim, Valak!
— Valak (Yüzünde o kibirli ve buz gibi gülümsemeyle): Beklemeye değer bir son hazırladım sana, kardeş katili.
— Cafer: Her şeyi berbat ettin! Diğer kardeşlerimin ellerimde can vermesine yol açan sensin, bana ve insanlığa çektirdiğin acılar yetmezmiş gibi, kendi ellerinle kardeşleri bu savaşa sürükledin. Peki ya en kötüsü ne biliyor musun? Kendi annemiz, Ateş Ana... O’nu bile o karanlık tahtınız uğruna katlettin, Valak! Yüzünü bile hakkıyla görmediğimiz, uğruna can verdiğin o yalan saltanat için mi kıydın annemize?!
— Valak (Alaylı bir kahkahayla göğü inleten sesiyle): Seni aptal çocuk... Annemiz bile bu Aehetgard düzeninin devamı için feda edilmesi gereken bir kurbandan ibaretti. Sen ne anlarsın tanrıların büyük iradesinden!

Valak’ın bu alaycı sözleriyle birlikte sabrı tamamen taşan Cafer, vahşi bir nidayla ileriye atıldı. İki kardeş, gökyüzünün ortasındaki o boşlukta birbirlerinin üzerine fırladılar ve bulutların arasında havada çarpışarak öylesine sert, öylesine yıkıcı birer yumruk savurdular ki; demirin demire çarptığı o ses gök gürültüsünü bastırdı. Darbenin şiddetiyle ikisi de havada geriye doğru sarsılarak savruldular.

Zaman kaybetmek istemeyen Cafer, ellerinde topladığı o yoğun ve mavi yıldırım enerjisini tüm öfkesiyle doğrudan Valak’ın üzerine püskürttü. Lakin kör edici şimşek dalgaları Valak’ın bedenini sarıp sarmalamasına rağmen, yıldırımların asıl efendisinin tüyü bile kıpırdamadı; Valak bu zayıf girişime karşı sadece dudak bükerek gülümsedi.

— Valak: Unuttun galiba, Cafer... Sen yıldırımı benden öğrendin ama bu göklerin asıl sahibi sensin değil mi sandın? Bu yıldırımlar bana ait!

Valak ellerini iki yana açtığı an, gök kubbeden aşağıya inen kat kat daha güçlü, devasa ve saf plazma enerjisinden oluşan bir yıldırım darbesini Cafer’in üzerine saldı. Çarpan devasa enerji dalgası karşısında savunmasız kalan Cafer, gökyüzünden aşağıya, Aehetgard’ın en alt mermer zeminlerine doğru şiddetle çakıldı.

Taşların ve sütunların paramparça olduğu enkazın ortasında yatan Cafer’in üzerine doğru süzülen Valak, ayaklarını mermer zemine basarak kardeşinin tepesinde dikildi.

— Valak: Daha ayağa kalk, kardeş katili! Seninle henüz Aehetgard’da işimiz bitmedi, bu kadar çabuk ölmeni istemiyorum!

Damarlarındaki acıya ve kırılan kemiklerine rağmen içindeki o sarsılmaz iradeyle yeniden ayağa fırlayan Cafer, yumruklarını sıkarak Valak’a doğru yeniden vahşi bir hücuma geçti. Lakin Valak o kadar hızlı ve üstün bir boyuttaydı ki; Cafer’in savurduğu öfkeli yumrukların ve kılıç hamlelerinin hiçbirinden tırnak ucu kadar bile zarar görmeden, saniyedeki salislik reflekslerle hepsinden kolayca kaçındı.

Kaçışların ardından Valak’ın karşı saldırısı başladı. Yıldırımlarla kaplı o devasa, ağır yumrukları Cafer’in yüzüne ve midesine ardı ardına, bir balyoz gibi inmeye başladı. Valak’ın her bir yumruk darbesi sadece Cafer’in bedenini parçalamakla kalmıyor; vurduğu her an tanrıların ihtişamlı şehri Aehetgard’ın temellerini, kulelerini ve devasa sarayını temelinden sarsarak saniyeler içinde çökütüyordu.

Savaşın bu en acımasız anında Valak, elinde topladığı tüm o katil yıldırım enerjisiyle yumruğunu tamamen şimşekle kapladı ve Cafer’in göğsüne doğru tarihin en yıkıcı darbesini indirdi.

*GÜM! KRRAAA-KOOM!*

Bu korkunç darbenin altında ezilen Cafer, mermer zemine çivilenmişçesine ağır bir gürültüyle yapıştı; etrafa saçılan toz bulutu ve kan damlaları arasında taht odasına giden o son yolun en karanlık ve sessiz anı başladı.

Mermer zemine çivilenmiş gibi yatan ve aldığı ağır darbelerle nefesi kesilen Cafer’in üzerine eğilen Valak, elini uzatıp kardeşinin boğazını demir bir kıskaç gibi sıktı. Yerçekimine meydan okuyan bir hamleyle gökyüzüne doğru şimşek hızıyla yükselen Valak, Cafer’i havada sürükleyerek saniyeler içinde Aehetgard’ın bulutlu tepelerinden aşağıya, aşağıda mahşeri yaşayan ölümlülerin şehri Manna’nın tam ortasına indirdi. Şehrin sokakları toz bulutları ve sessiz bir dehşetle kaplanmıştı. Valak, boğazını sıktığı Cafer’e etrafı göstererek acı ve öfkeyle dolu o sarsıcı sesini yükseltti:

— Valak: Bak... Bak şunlara! Hepsi senin o kör hırsın ve katlettiğin kardeşlerimizin yüzünden yaşanıyor, Cafer! Asırlardan büyük olan, bu ulu diyar senin yüzünden gözlerimizin önünde yok olup gidiyor! Okyanusların tanrısı Hydran’ın ölümüyle koca denizler ve sular kurumuş, topraklar çatlamıştır... Rüzgar tanrısı Zeyheyır’ın ölümüyle göğü delen vahşi fırtınalar ve afetler yeryüzünü esir almıştır! Doğa tanrısı Silvan’ın o can damarı olan nefesi kesildiği için tabiat solmuş, yapraklar sararıp curuf gibi kurumuştur! Toprak tanrısı Toros’un yıkılmasıyla devasa dağlar sarsılmış, yer altı depremleri bu masum dünyayı paramparça etmiştir! Ve daha da önemlisi, yıldızların tanrısı Astra’nın sönen ruhuyla birlikte gökteki tüm o kadim yıldızlar birer birer sönüp gitmiştir! Bunların hepsi senin suçun, kardeş katili! Sen o bencilliğinle kardeşlerimizi teker teker katlettin ve bu güzelim şehri kendi ellerinle kıyamete bürüdün!

Cafer aldığı ağır yaralar ve boğazındaki demir baskı yüzünden tek bir kelime bile edemiyor, sadece nefessiz kalan bedeniyle bu acımasız gerçekliğin ortasında direnmeye çalışıyordu.

Valak, ölümlüların çığlıklarıyla sarsılan Manna şehrinde durmadı; elindeki kurbanını tekrar kavradığı gibi yıldırım hızıyla göğü delerek yeniden Aehetgard’ın en tepesindeki mermer taht salonuna döndü. Havada savurduğu Cafer’i salonun ortasındaki sert mermer zemin üzerine gürültüyle fırlattı.

Yerde hareketsiz yatan kardeşinin başında dikilen Valak, ellerini gökyüzüne doğru açarak Aehetgard’ın mühürlerini zorladı. Gökyüzündeki sönen yıldızların ve fırtınaların enerjisini doğrudan çağran Valak, durmaksızın Cafer’in üzerine kör edici, saf plazma yüklü yıldırım sütunları ve yıldız parçacıklarını ardı ardına indirmeye başladı. Her bir yıldırım darbesi salonu sarsıyor, Cafer’in etrafındaki taşları eritiyor ve bedenini kavuruyordu.

Valak bu cehennemî yağmurun ardından eğildi, Cafer’in az önce düşürdüğü o kanlı kadim kılıcı yerden çekti. Kılıcın kabzasını sıkıca kavrayan Yıldırımlar Tanrısı, acıma duygusundan tamamen arınmış bir yüz ifadesiyle çeliği havaya kaldırdı ve tüm ağırlığıyla Cafer’in göğsünün tam orta yerine sapladı. Salonun kubbesinde yankılanan o son metal sesiyle birlikte aehetgard’ın kaderi mühürlenmiş oldu.