Bölümler 91Şu an: 17 BÖLÜM
- 1 Giriş725 kelime
- 2 1 BÖLÜM1.141 kelime
- 3 2 BÖLÜM877 kelime
- 4 3 BÖLÜM1.209 kelime
- 5 4 BÖLÜM1.508 kelime
- 6 5 BÖLÜM692 kelime
- 7 6 BÖLÜM1.056 kelime
- 8 7 BÖLÜM739 kelime
- 9 8 BÖLÜM1.359 kelime
- 10 9 BÖLÜM1.636 kelime
- 11 10 BÖLÜM1.866 kelime
- 12 11 BÖLÜM1.622 kelime
- 13 12 BÖLÜM1.642 kelime
- 14 13 BÖLÜM1.584 kelime
- 15 14 BÖLÜM1.312 kelime
- 16 15 BÖLÜM1.200 kelime
- 17 16 BÖLÜM1.183 kelime
- 18 17 BÖLÜM1.078 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 18 BÖLÜM805 kelime
- 20 19 BÖLÜM1.681 kelime
- 21 20 BÖLÜM1.237 kelime
- 22 21 BÖLÜM1.608 kelime
- 23 22 BÖLÜM1.417 kelime
- 24 23 BÖLÜM1.617 kelime
- 25 24 BÖLÜM1.138 kelime
- 26 25 BÖLÜM1.096 kelime
- 27 26 BÖLÜM1.328 kelime
- 28 27 BÖLÜM908 kelime
- 29 28 BÖLÜM1.372 kelime
- 30 29 BÖLÜM1.029 kelime
- 31 30 BÖLÜM1.176 kelime
- 32 31 BÖLÜM1.530 kelime
- 33 32 BÖLÜM1.270 kelime
- 34 33 BÖLÜM1.172 kelime
- 35 34 BÖLÜM1.235 kelime
- 36 35 BÖLÜM863 kelime
- 37 36 BÖLÜM1.024 kelime
- 38 37 BÖLÜM1.142 kelime
- 39 38 BÖLÜM1.413 kelime
- 40 39 BÖLÜM883 kelime
- 41 40 BÖLÜM893 kelime
- 42 41 BÖLÜM1.416 kelime
- 43 42 BÖLÜM983 kelime
- 44 43 BÖLÜM1.024 kelime
- 45 44 BÖLÜM1.332 kelime
- 46 45 BÖLÜM656 kelime
- 47 46 Bölüm1.377 kelime
- 48 47 BÖLÜM1.100 kelime
- 49 48 Bölüm1.504 kelime
- 50 49 BÖLÜM921 kelime
- 51 50 BÖLÜM940 kelime
- 52 51 BÖLÜM1.074 kelime
- 53 52 BÖLÜM855 kelime
- 54 53 BÖLÜM983 kelime
- 55 54 BÖLÜM1.087 kelime
- 56 55 BÖLÜM1.570 kelime
- 57 56 BÖLÜM1.157 kelime
- 58 57 BÖLÜM986 kelime
- 59 58 BÖLÜM888 kelime
- 60 59 BÖLÜM1.427 kelime
- 61 60 BÖLÜM1.100 kelime
- 62 61 BÖLÜM1.219 kelime
- 63 62 BÖLÜM1.252 kelime
- 64 63 BÖLÜM1.181 kelime
- 65 64 BÖLÜM1.812 kelime
- 66 65 BÖLÜM1.176 kelime
- 67 66 BÖLÜM1.270 kelime
- 68 67 BÖLÜM984 kelime
- 69 68 BÖLÜM1.345 kelime
- 70 69 BÖLÜM2.086 kelime
- 71 70 BÖLÜM1.037 kelime
- 72 71 BÖLÜM1.180 kelime
- 73 72 BÖLÜM926 kelime
- 74 73 BÖLÜM1.358 kelime
- 75 74 BÖLÜM1.594 kelime
- 76 75 BÖLÜM1.167 kelime
- 77 76 BÖLÜM1.140 kelime
- 78 77 BÖLÜM1.097 kelime
- 79 78 BÖLÜM917 kelime
- 80 79 BÖLÜM1.271 kelime
- 81 80 BÖLÜM925 kelime
- 82 81 BÖLÜM846 kelime
- 83 82 BÖLÜM1.117 kelime
- 84 83 BÖLÜM1.196 kelime
- 85 84 BÖLÜM1.106 kelime
- 86 85 BÖLÜM936 kelime
- 87 86 BÖLÜM1.026 kelime
- 88 87 BÖLÜM817 kelime
- 89 88 BÖLÜM637 kelime
- 90 89 BÖLÜM997 kelime
- 91 90 BÖLÜM1.320 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gökyüzünün Öteki Yüzü ve Gri Sükûnet
Zagros Dağları’nın tepesinden yıldırımların o görkemli kanatlarıyla gökyüzüne fırlayan Cafer, rüzgârın ve fırtınanın en vahşi kollarında saatler, belki de günlerce süren uzun ve yorucu bir yolculuk kat etti. Bulut denizlerini yara yara, zamanın ve mekânın sınırlarının büküldüğü o ilahi sınırları aşarak sonunda gökyüzünün o en gizemli, o öteki yüzüne geçmeyi başardı.
Burada gökyüzünün o tanıdık maviliği tamamen kaybolmuştu; ayak basılan her yer, en koyu fırtınaların bile unuttuğu, gözün alabildiğine uzanan kasvetli ve puslu bir gri dünyaydı. Burası, Demir Tanrısı Metatron’un egemenliğinin hüküm sürdüğü, evrenin en sert ve en acımasız demir yasalarının yazıldığı bölgeydi. Aethelgard’ın o parlak saraylarından ve ilahi ihtişamından çok uzakta, çelik kokulu bir ıssızlık hakimdi. Cafer bu toprakların adını, cehennemin paslı dehlizlerinde ve mazlumların dualarında çok duymuştu; şimdi ise o efsanenin ta kalbine, demirin ve ateşin asıl sahibinin kapısına dayanmıştı.
Gökyüzünün o asılı duran katı topraklarına ayak basan Cafer, parmak uçlarından sızan o soluk mavi şimşeklerin aydınlığında, belindeki uzun kılıcını kınından yavaşça çekti. Çeliğin havayla buluştuğunda çıkardığı o keskin ve tiz çınlama, bu gri sessizliği yırtan ilk ses oldu. Kılıcını sıkıca kavrayan Cafer, etrafı saran o ağır ve zehirli demir tozunu göğüsleyerek yürümeye başladı.
Adımları o gri düzlükte yankılanırken, uzakta, ufkun o sisle kaplı en kör noktasında ani ve göz alıcı bir parıltı patladı.
Bu parıltı, Metatron’un bölgesindeki o gri ve soluk atmosfere hiç benzemiyordu; saf, neredeyse ilahi bir beyazlıkla yanıp sönüyor, sanki uzaktan onu çağırıyormuş gibi hafifçe titreşiyordu. Cafer, gözlerindeki o kararlı sükûnetle duruşunu bozmadan o ışığa doğru yürümeye, ardından adımlarını hızlandırıp koşmaya başladı.
Lakin bu garip bir takipti. Cafer koştukça, o gizemli parıltı da önünden kaçar gibi aynı hızla uzaklaşıyor, sisin ve paslı bulutların arasında adeta bir hayalet gibi kaybolur gibi yapıp yeniden beliriyordu. Gri düzlükte rüzgârın uğultusu dışında başka hiçbir ses yoktu; sadece o kaçan ışık ile o ışığın peşinden koşan, durdurulamaz bir öfkeyle dolup taşan Cafer’in ayak sesleri vardı.
Kilometrelerce süren bu yorucu ve esrarlı takibin sonunda Cafer, soluk soluğa ama kararlılığından hiçbir şey kaybetmeden nihayet o parıltının tam merkezine, ışığın doğduğu o ıssız tepeye varabildi.
Karşısında duran bu gizemli ışık kümesi, etrafındaki gri evreni yutacak kadar yoğun bir enerji yayarak duruyordu. İçinden neyin çıkacağı, hangi kadim sırrın veya tehlikenin aralanacağı henüz hiç belli değildi; lakin Cafer kılıcını daha da sıkı kavrayarak o parıltının karşısında dimdik durdu ve beklemeye başladı.
Gri ve puslu düzlüğün ortasında, etrafa kör edici bir beyazlık yayan o gizemli parıltının tam karşısında duran Cafer, elindeki uzun kılıcı tetikte tutarak bekliyordu. Saniyeler geçtikçe ışık halkası dalgalandı, yoğunlaştı ve yavaşça açılmaya başladı.
O saf aydınlığın içinden süzülerek çıkan figür, ne bir canavar ne de Demir Tanrısı Metatron’un bir muhafızıydı. Karşısında duran; zamanın ve kaderin iplerini ellerinde tutan, evrenin en kadim ve esrarlı mitolojik varlığı, Kadron’du. Üzerindeki zamansız kıyafetleri ve gözlerinde asırların bilgeliğini taşıyan duruşuyla Kadron, gri düzlüğün sessizliğini bozan o sakin ve yankılı sesiyle konuştu:
"Hoş geldin, Mirimos..."
Cafer duyduğu bu isim karşısında bir an duraksadı; kılıcını tutan eli hafifçe titredi. Çatık kaşlarıyla karşısındaki kadına bakarak sert bir tonda sordu:
" Sen kimsin, ne istiyorsun benden?"
Kadron, yüzünde hiçbir korku izi olmaksızın, aksine yıllardır beklediği bir anın huzuruyla hafifçe gülümserdi:
"Benim adım Kadron, genç tanrı," dedi, sesi rüzgâr gibi etrafta dolaşarak. "Zamana ve kadere bağlıyım. Senin bu gri topraklara, bu saatte geleceğini asırlar öncesinden biliyordum."
Cafer, kelimelerin tartısını yapmaya çalışarak şüpheyle baktı:
"Nasıl yani?" dedi Cafer. "Geleceği görebiliyor musun?"
Kadron başını yavaşça salladı:
"Evet, görüyorum."
"O zaman," dedi Cafer, gözlerindeki o soluk mavi şimşekler parıldarken, "buraya Demir Tanrısı Metatron’u öldürmek için geldiğimi de biliyorsundur."
Kadron hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
"Evet, biliyorum... Ve bu savaştan galip çıkacağını, başarılı olacağını da biliyorum. Ama ileriye adım atmadan önce, o zihnindeki sisleri dağıtıp sana bütün gerçekleri söylemeliyim. Sen bir ölümlü değilsin, Cafer."
Cafer duydukları karşısında alaycı bir gülüşle başını salladı:
"Nasıl yani? Günlerdir insanlarla aynı topraklarda yürüyen, cehennemde işkence çeken bir adam nasıl ölümlü olmaz? Bunlar yalan, hepsi palavra!"
Kadron’un yüzündeki o sakin ifade bir an olsun bozulmadı; aksine sesindeki o ilahi ağırlık daha da arttı:
"Hepsi gerçektir!" diye karşılık verdi Kadron. "Hangi ölümlü yerden göklere, tanrıların diyarından bu gri sınırlara kadar yürüyebilir? Hangi ölümlü altı farklı elementi bedeninde taşıyıp emir verebilir? Hangi ölümlü cehennemin o kadim ordularını darmadağın edebilir? Sen, insanlığın sonradan var olduğunu düşünüyorsun ama yanılıyorsun. Sen, insanlığın bu evrende varoluşundan çok ama çok önce yaratıldın."
Cafer duyduğu bu akıl almaz kelimeler karşısında geriye doğru bir adım attı; inkar etmek istedi ama içindeki o durdurulamaz gücün nereden geldiğini şimdiye kadar hiç sorgulamadığını fark etti. Kadron anlatmaya devam etti:
"Ben, henüz çok genç bir mitolojik varlıkken seni o ölümcül soğuk göllerin arasından, o büyük kıyımdan ellerimle aldım. Zamanın ve kaderin o kırılmaz ipleri sayesinde seni asırlarca bebek formunda tuttum. Sen o bebek formundayken, dışarıda kardeşlerinin çocukları büyüdü, nesiller değişti, tanrılar taht kurdu. Ben ise insanlığın bu evrende doğmasını, gelişmesini ve çoğalmasını bekledim. İnsanlık var olup dünyaya ayak bastığı o gün, seni o nehrin kenarına, masum bir ölümlü gibi bıraktım."
Kadron durdu, bir adım daha yaklaşıp gözlerini Cafer’in gözlerine dikti:
"Senin adın Mirimos değil... Senin gerçek adın Cafer; sen korkusuzluğun ve cesaretin bizzat tanrısısın! Şimdi kaderinin o gerçek yolundan yürü. Lakin bil ki; bugün öldürmeye geldiğin o Demir Tanrısı Metatron, senin öz amcandır."
Bu cümle, Cafer’in zihninde kopan en büyük fırtına oldu. Yıllardır inandığı her şey, bildiği bütün o ölümlü hayatı, anasının babasının hatıraları bir anda paramparça oldu. Dizlerinin bağının çözüldüğünü hissederek kılıcını yere doğru sarkıttı; o devasa gerçekler altında bir kez daha yıkılmıştı.
Lakin Kadron’un bitmeyen sözleri, damarlarındaki o ilahi kanı bir zehir gibi kaynatmaya devam etti:
"Ve sırası geldiğinde..." dedi Kadron, sesindeki o acımasız kehanet tonuyla, "Yıldızların Tanrısı Astra’dan, Doğa Tanrısı Silva’dan, Rüzgar Tanrısı Zephyra’dan, Okyanusların Tanrısı Hydra’dan, Toprak Tanrısı Toros’tan ve Yıldırımların Tanrısı Valak’tan... Hepsinden tek tek intikam alacaksın! Onlar, geçmişte senin o gerçek ananı, Ateş Ana’yı kalleşçe katlettiler. Adını evrenin dört bir yanına duyur, Cafer... Unutma; Valak her ne kadar benim bu evrendeki eşim olsa da, ona asla acıma!"
Cafer, duyduğu bu ihanetler zinciri, bu tanrılar silsilesi ve dökülen o ilahi kanın ağırlığı altında başını kaldırdı. Gözlerindeki o soluk mavi şimşekler artık kontrol edilemez birer cehennem ateşine dönüşmüştü. Yüzünde maske gibi sertleşen o ifadeyle arkasına bile bakmadan, o gri düzlüğün karanlığına doğru yürümeye başladı.
"Kimseye... Hiç kimseye acımak yok!" diye fısıldadı Cafer, adımlarını hızlandırarak.
O arkasına dönüp giderken, Kadron durduğu yerde hafifçe gülümserdi; ve etrafını saran o saf beyaz parıltıyla birlikte rüzgâra karışarak sessizce ortadan kayboldu. Şimdi gri dünyada tek başına kalan Cafer, hem öz amcası Metatron’la hem de bu evreni kuran o kanlı tanrılar soyuyla hesaplaşmak için kaderin en keskin virajına girmişti.
Bölüm etkileşimi
