30. bölüm · ATEŞ TANRILARI

29 BÖLÜM

Keskin Kalem

Buz Sarayının Zindanında Kanlı Hesaplaşma
Ayaklarının altındaki o kanlı patikada daha fazla adım atmaya gerek görmeyen Cafer, gözlerini kurşuni gökyüzüne dikti. İçindeki o bastırılamaz öfke ve kararlılık, parmak uçlarındaki donukluğu bir anda söküp attı; gökten süzülen o soğuk yıldırımları ve buzlu fırtına akımlarını kendi iradesiyle avuçlarının içine çekti. Yıldırımların çıkardığı o kör edici mavi parıltı ve kulakları sağır eden çatırtı eşliğinde, yerçekimine meydan okurcasına buz gökyüzüne doğru hızla yükseldi. Rüzgârın ve fırtınanın o vahşi ıslıkları arasında ilerleyerek, Soğuk ve Kış Tanrısı Silizu’nun dağın zirvesine kurulmuş olan görkemli, buzdan sarayının tepesine ulaştı.

Sarayın ana avlusuna devasa bir şimşek darbesiyle sessizce inen Cafer, donmuş mermer zemin üzerinde ağır adımlarla yürümeye başladı. Muhafızların dikkatini çekmemek için elementlerin gizleyici sisine bürünerek sarayın dış cephesine yöneldi; rüzgârın akıntısını arkasına alarak yukarıya doğru süzüldü. Yüksek kulelerin arasında aral duran buzdan oyulmuş devasa bir pencereyi fark ettiğinde, sessiz bir hayalet gibi içeriye süzüldü. Ayak bastığı bu yer, havada ağır bir demir ve küf kokusunun hakim olduğu, duvarlarından buz sarkıtlarının sarktığı loş bir zindandı.

Zindanın taş koridorlarında temkinli adımlarla ilerlerken, yukarıdaki taht odasından veya yüksek salonlardan gelen boğuk sesler kulaklarına çalındı. Olduğu yerde durdu ve yukarıya doğru kulak kabarttı; sesler netleşiyor, iki tanrının konuşması zindanın soğuk duvarlarında yankılanıyordu.

— Baba... dedi Kür-Ətaş’ın o hırıltılı sesi. — Hâlâ dönmedi, merak etme döner şimdi... Hem o bir tanrı, ona kim ne yapabilir ki bu diyarda?

Soğuk ve Kış Tanrısı Silizu’nun o buz gibi, kaim sesi karşılık verdi:
— Peki ya diğeri? O demirci bozuntusu bulunmadı mı?

Kür-Ətaş, hafifçe sesini alçaltarak cevapladı:
— Hayır, Baba... O karların altından sadece bunu, Diri-Bəy’in cansız bedenini çıkarabildik... Çığ her şeyi yutmuş.

Zindanın en karanlık köşesinde, gölgelerin arasında durup onları en alttan dinleyen Cafer’in dudaklarından dışarıya doğru fısıltı halinde o cümle döküldü:
— Demek Demsun ölmemiş... Demek hâlâ nefes alıyor.

Yukarıdaki salonda Silizu, elleri ve boynu en kalın, büyü mühürlü demir zincirlerle duvara bağlanmış olan yaşlı demirciye doğru yaklaştı. Demsun’un o yorgun ama inatçı yüzüne baktıktan sonra alaycı bir kibirle konuştu:
— Seni severim, Demsun... Senin gibi usta bir demirci tanrıyı öyle hemen harcamak istemem. O yüzden benim için en güçlü silahı yapacaksın. Hani bir zamanlar Vulkan tanrısı Lava için yaptığın o efsanevi silah var ya... İşte o silahtan benim için de yapacaksın. Yıldırım tanrısı Valak’la ve diğerleriyle görülmemiş bir hesabım var, o silah bu dağın kaderini değiştirecek.

Demsun, kanlı dudaklarını aralayarak acıyla ama gururla gülümserken başını iki yana salladı:
— O silah evlat... Sadece bir kez yapıldı ve o ateşle birlikte tüketildi... İkinci kez yapılamaz. Zaten Lava da çoktan öldü; geriye o 6 oğlu kaldı, tabii onlarda şimdi sana ve bu saraya düşman... Valak ve diğerleri o silahın adını bile unutulmasına izin vermezler.

Silizu’nun yüzündeki o sahte gülümseme bir anda buz kesti; gözlerinde tehlikeli bir öfke parladı.
— O zaman senin için yapacak tek bir şey kaldı, dedi Silizu arkasını dönerken. — Oğluma dönüyorum... Ona bu diyarda görebileceği en işkenceli ve yavaş ölümü ver, bu inatçı demirciye kim olduğumuzu bir kez daha hatırlatsın.

Kür-Ətaş kabaran bir zevkle sırıttı:
— Emredersin, Baba.

Silizu ağır adımlarla odadan ayrılıp uzaklaşırken, zindanın o loş havası bir anda daha da buz gibi bir sükûnete büründü. Babasının gözden kaybolduğunu gören Kür-Ətaş, belindeki o kavurucu alevli zinciri eline aldı ve yukarıya doğru kaldırdı. Demsun’un üzerine yürüyüp ilk darbeyi indirmek üzere kolunu gerdiği o salise...

Zindanın taş zemini büyük bir gümbürtüyle, yerin altından kopan bir volkanik öfkeyle patladı!

Yerden fırlayan Cafer, doğrudan Kür-Ətaş’ın tam önüne dikildi. Kür-Ətaş gördüğü manzara karşısında olduğu yerde donakaldı; gözleri irileşti, yüzündeki o zalim sırıtış yerini şaşkınlığa bıraktı:
— Sen... Sen ölmedin demek? O karlar ve o dağ seni ezip yutamadı ha... Ne güzel! Kendi ayağınla cehennemine geldin yabancı! diyerek kükredi ve elindeki alevli zinciri kırbaç gibi havada savurarak Cafer’in üzerine saldırdı.

Cafer geri adım atmadı. Kür-Ətaş’ın savurduğu alevli zincir havada ıslık çalarak boğazına doğru gelirken, Cafer gövdesini ustaca eğdi; sağ elini ileriye uzatıp zincirin o yanan halkalarını çıplak avucuyla havada yakaladı. Canı yandı, avucunun içindeki deriler kavruldu lakin öfkesi acının çok ötesindeydi.

Kür-Ətaş zinciri geri çekmek istedi fakat Cafer onu bırakmadı. İki savaşçı buzlu zindan zemininde birbirlerinin boğazına sarıldılar. Kür-Ətaş sol elindeki hançerle Cafer’in böğrünü sıyırmak istedi; Cafer ise o hamleyi sol koluyla engellerken, sağ elini tamamen boşa çıkardı.

İşte o an, Cafer’in intikam çemberi daraldı.

Cafer, kendi belinden çözdüğü o kalın, lav ateşleriyle parlayan alevli zinciri çıkardığı gibi sağ yumruğuna ve koluna kat kat, demir bir zırh gibi sıkıca sardı. O devasa zincirle sarılı olan yumruğunu havaya kaldırdı ve Kür-Ətaş’ın şaşkınlıkla açılmış gözlerinin ta ortasına, tüm gücünü ve o acı dolu geçmişin öfkesini yükleyerek indirtdi!

“Krak! Pat!”

İlk yumrukla birlikte Kür-Ətaş’ın yüzündeki o lav kaplı zırh çatırdadı; burnu paramparça oldu, dişleri kanla birlikte zindanın zeminine saçıldı. Kür-Ətaş geriye doğru sarsılırken Cafer soluk almasına bile izin vermedi. İkinci yumruk, zincirli demir halkaların ezici gücüyle sol yanağına indi; derisi yüzüldü, elmacık kemiği un ufak oldu.

Kür-Ətaş acıyla bağırmak istedi lakin Cafer zincirli yumruğunu durmaksızın, bir balyoz gibi peş peşe indirmeye devam etti. Üçüncü darbe çenesini kırdı, dördüncü darbe göz çukurunu patlattı. Zindanın buzlu duvarları her bir yumruk sesinde yankılanıyor, Kür-Ətaş’ın kanı ve eriyen et parçaları etrafa sıçrıyordu.

Cafer son kez, bütün vücudundaki o ilahi ve insani öfkeyi sağ omuzunda toplayarak o devasa zincirli yumruğunu Kür-Ətaş’ın yüzünün tam ortasına, kafatasını hedef alacak şekilde indirdi.

“BUM!”

Kür-Ətaş’ın kafası ve yüzü, o muazzam darbenin şiddetiyle adeta tamamen patladı; cansız bedeni buzlu mermerlerin üzerine ağır bir çuval gibi yığıldı. Ortalıkta sadece akan taze kanın buharı ve Cafer’in göğsünden kopan hırıltılı nefes sesleri kaldı.

Cafer, elindeki zincirleri çözüp yere bıraktıktan sonra vakit kaybetmeden zindanın duvarına kilitlenmiş olan Demsun’a doğru koştu. Duvara asılı duran o kalın, büyü mühürlü demir zincirlerin kilit yerlerini kılıcının ucuyla ve kaba kuvvetiyle zorlayarak parçaladı. Zincirler büyük bir gürültüyle yere düşerken, Demsun güçsüzleşen bacaklarıyla öne doğru kapaklandı; Cafer son anda uzanıp yaşlı demirciyi kollarından tutarak yere düşmekten kurtardı.

Demsun, başını kaldırıp kanlar içindeki yüzüyle karşısındaki gence baktı; sesindeki o titrek ve minnettar tonla mırıldandı:
— Sen... Sen gerçekten başardın oğul... O karların altından çıktın, buraya kadar geldin... Ben burada bu demirlerin arasında öleceğimi sanıyordum.

Cafer, Demsun’un omzuna sıkıca tutunup onu ayağa kaldırırken, gözlerindeki o kararlı parıltıyla yanıtladı:
— Seni burada bırakacağımı mı sandın, Demsun baba? Hesap henüz bitmedi... Silizu da o sarayı da başlarına yıkacağız. Şimdi buradan çıkma vaktidir.