51. bölüm · ATEŞ TANRILARI
50 BÖLÜM
Karanlık Tanrı Kara Kan’ın zindanını ve o boğucu dehlizleri geride bırakarak, uzun süredir güneş yüzü görmemiş o devasa yeraltı çıkışına doğru yöneldiler. Kanatsız ejderha Araz, devasa ve kaslı gövdesiyle öne atılıp yere çömeldi; sırtındaki sert pullu yüzeyi Cafer ve Demsun’un rahatça binebileceği şekilde ayarladı. Demsun hemen ejderhanın sırtına tırmanıp yerleşirken, Cafer elinde kılıcıyla son derece temkinli bir şekilde arkasına oturdu.
Araz, güçlü ve insanı andıran bacaklarıyla zeminten destek alıp devasa adımlarla tünelin çıkış ağzına doğru koşmaya başladı. Lakin tam o sırada, arkalarındaki karanlık dehlizlerden ve yıkılmış taht odasının kalıntılarından gelen uğursuz sesler kulakları tırmaladı. Efendileri Kara Kan’ın ve onursuzca katledilen muhafızların ölüm haberini alan diğer karanlık muhafızlar, içlerindeki o sönmeyen intikam ateşiyle çığlıklar atarak peşlerine düşmüşlerdi. Elinde testere ağızlı devasa kılıçları ve üzerlerindeki kadim Uratu yazıtlı zırhlarıyla yüzlerce karanlık asker, dehlizin duvarlarını doldurarak tsunamiyi andıran bir öfkeyle üzerlerine doğru koşuyordu.
Cafer, arkalarından gelen bu kalabalık ve uğursuz orduyu gördüğünde bir an bile tereddüt etmeden elindeki kılıcını kınından çekti; mavi elektrik kıvılcımları kılıcın çeliğinde dans etmeye başladı. Cafer, ejderhanın sırtında arkaya doğru dönerek öne atılmaya hazırlanırken sert bir sesle konuştu:
— Bunlar bitmek bilmiyor... dedi Cafer, gözlerindeki o hırslı parıltıyla. — Bırak, hepsinin defterini şimdi dürüvereyim!
Lakin kanatsız ejderha Araz, güçlü gövdesini aniden durdurdu ve başını omzunun üzerinden arkadaki kalabalığa doğru çevirerek boğuk ama kendinden emin bir sesle araya girdi:
— Durun, Cafer... dedi Araz. — Onlara ellerinizi sürmenize gerek yok. Yıllardır içimde biriktirdiğim o zehirli öfkeyi kusmanın tam vakti. Bu kalabalığı bana bırakın!
Araz, konuşmasını bitirdiği anda göğsünü derin bir nefesle şişirdi; boğazından yükselen o ilkel ve kavurucu ejderha ateşi, devasa ağzından hınçla dışarı fırladı. Saniyeler içinde tünelin buz gibi ve karanlık havası, cehennemi andıran kızıl bir akkor korla kaplandı. Araz’ın ağzından fışkıran o devasa ateş dalgası, daracık dehlizi baştan başa sararak doğrudan üzerlerine koşan karanlık muhafızların üzerine ulaştı.
Demir zırhlar afrayla birlikte erimeye, taş zeminler sıcağın şiddetiyle çatırdayarak kum tanelerine dönüşmeye başladı. Karanlık askerler çığlık bile atamayacak kadar kısa bir süre içinde, o yoğun ejderha ateşinin ortasında kavrularak tamamen kül oldu. Saniyeler önce dehlizi dolduran o kalabalık ölüm ordusundan geriye sadece havada uçuşan siyah dumanlar ve yere dökülen bir avuç yanmış demir kalıntısı kaldı.
Demsun, etrafı kaplayan o duman bulutunun arasından arkaya doğru bakıp şaşkınlıkla gözlerini açtı; ardından yüzünde memnun bir tebessümle yanındaki ejderhayı süzerek Cafer’e doğru döndü:
— Gördün mü, Cafer? dedi Demsun, sesindeki o neşeli ve rahatlamış tınıyla. — Bu arkadaşın bize daha çok yardım edeceği şimdiden belli oldu. Kesinlikle doğru bir karar verdik!
Cafer, hâlâ hafifçe tütmeye devam eden kılıcını yavaşça kınına yerleştirirken, ejderhanın sırtında doğruldu ve önlerindeki yeni ve aydınlık dağ yoluna doğru bakarak başını salladı. Dehlizlerin o boğucu karanlığı geride kalmıştı; şimdi sıra Uratu tanrılarının asıl krallığında ve asıl hesaplaşmadaydı.
Kanatsız ejderha Araz’ın devasa ve kaslı sırtına yerleşen Cafer ile Demsun, yeraltının o boğucu dumanından tamamen kurtulup, Uratu tanrılarının göğe uzanan sarp ve bulutlu dağ yollarına doğru ilerlemeye başladılar. Araz’ın güçlü ve dengeli adımları sarp kayalıkları ardında bırakırken, rüzgârın uğultusu kulaklarda derin bir melodi gibi çınlıyordu. Yolculuğun bu sakin ama gergin anında Demsun, merakına yenik düşerek öne doğru hafifçe eğildi ve sırtında yol aldıkları devasa ejderhaya doğru seslendi:
— Söyle bakayım, Araz... dedi Demsun, merak dolu gözlerle ejderhanın boyun sırtına bakarak. — Yıllardır bu dağlarda o tanrıların elinde eziyet çektin, zindanlarda kaldın. Peki, bu Haldi denilen o kibirli tanrı ve diğerleri... Gerçekten söyledikleri kadar korkunç ve kudretli mi? Yoksa sadece adları mı büyük?
Araz, devasa adımlarını bir an için yavaşlatarak boğuk ve hırıltılı sesiyle cevap verdi:
— Haldi ve o konseydekiler sıradan varlıklar değildir, Demsun... dedi Araz, sesindeki o acı dolu hatıraların gölgesiyle. — Onların kudreti bu dağların taşına, toprağına ve hatta soluduğumuz havaya nüfuz etmiştir. Bir zamanlar bizim ırkımız da buna boyun eğmezdi, lakin o tanrıların gazabına uğramanın ne demek olduğunu en iyi bu sırtımdaki koparılan kanatlar ve yüz yıllarca sönmeyen o zindan karanlığı bilir. Onlarla yüzleşmek sadece kılıç sallamakla olacak iş değil; o yüzden buradayız ya zaten.
Tam o sırada, önlerindeki devasa vadinin ve bulutların denizi gibi dalgalanan sisin arasından gökyüzüne doğru uzanan akıl almaz siluetler belirdi. Uratu tanrılarının kralı Haldi’nin en korkunç hizmetkarları, tam dörtyüz metre yükseklikteki devasa **Dargalular** ufukta görünmüştü. Göğe tırmanan dağlar gibi devasa gövdelere, sıska ama cüsselerine zıt bir şekilde dehşet verici uzunlukta sarkık kollara ve başlarında kadim taş taçları anımsatan sert kayalık tepelere sahip bu devler, bulutların arasında ağır adımlarla yürüyorlardı. Her bir adım ellerindeki yer yüzeyini sallıyor, etraftaki bulut kümelerini parça pinçik ediyordu.
Ejderha Araz, bu muazzam ve tüyler ürpertici manzarayı görür görmez kasıldı; adımlarını aniden kesip yere çömeldi ve sırtındaki ikiliye dönerek endişeli, fısıltılı bir sesle uyardı:
— Lütfen... Sessiz olun, sakın kıpırdamayın! dedi Araz, gözlerini uzaktaki devlere dikerek. — Eğer bizi fark ederlerse, ne kılıcınız ne de ateşiniz o Dargaluların altında hayatta kalmamıza yeter. Bırakın geçip gitsinler.
Demsun, dörtyüz metrelik o devasa siluetleri süzdü; yüzünde en ufak bir korku belirtisi yoktu, aksine dudaklarında alaycı ve küçümser bir tebessüm yayıldı. Kafasını sallayarak Araz’ın endişesini ellerinin tersiyle itti:
— Bunlar da ne ki böyle? dedi Demsun, sesindeki o küçümser tonla. — Bizim Manna tanrılarının diyarındaki o tek boynuzlu hekler tam beş yüz metre boyundadır! Hatta Mavi Kayalı Dağ’ın o kadim erenleri sekiz yüz metreyi bulur. Bu Dargalular onların yanında ancak birer çocuk kalır, Araz... Korkulacak bir şey yok.
Cafer, elindeki kılıcın kabzasını sıkıca tutarak tek kelime etmeden gözlerini o devasa yaratıklara dikti. Dargalular, bulutların arasında ağır ve sessiz adımlarla vadiden geçerek yavaşça uzaklaştılar; ne seslerini çıkardılar ne de sırtlarındaki üçlüye dikkat ettiler. Çevredeki devasa dağların sessizliği yeniden hakim olurken, hiçbir şey olmamış gibi o tehlikeli an da atlatılmış oldu.
Araz, devlerin gözden kaybolduğunu görünce derin bir nefes alarak yeniden ayağa kalktı ve yoluna devam etti; dağın tepesindeki o asıl hesaplaşmaya doğru her saniye biraz daha yaklaşıyorlardı.
