Bölümler 91Şu an: 23 BÖLÜM
- 1 Giriş725 kelime
- 2 1 BÖLÜM1.141 kelime
- 3 2 BÖLÜM877 kelime
- 4 3 BÖLÜM1.209 kelime
- 5 4 BÖLÜM1.508 kelime
- 6 5 BÖLÜM692 kelime
- 7 6 BÖLÜM1.056 kelime
- 8 7 BÖLÜM739 kelime
- 9 8 BÖLÜM1.359 kelime
- 10 9 BÖLÜM1.636 kelime
- 11 10 BÖLÜM1.866 kelime
- 12 11 BÖLÜM1.622 kelime
- 13 12 BÖLÜM1.642 kelime
- 14 13 BÖLÜM1.584 kelime
- 15 14 BÖLÜM1.312 kelime
- 16 15 BÖLÜM1.200 kelime
- 17 16 BÖLÜM1.183 kelime
- 18 17 BÖLÜM1.078 kelime
- 19 18 BÖLÜM805 kelime
- 20 19 BÖLÜM1.681 kelime
- 21 20 BÖLÜM1.237 kelime
- 22 21 BÖLÜM1.608 kelime
- 23 22 BÖLÜM1.417 kelime
- 24 23 BÖLÜM1.617 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 24 BÖLÜM1.138 kelime
- 26 25 BÖLÜM1.096 kelime
- 27 26 BÖLÜM1.328 kelime
- 28 27 BÖLÜM908 kelime
- 29 28 BÖLÜM1.372 kelime
- 30 29 BÖLÜM1.029 kelime
- 31 30 BÖLÜM1.176 kelime
- 32 31 BÖLÜM1.530 kelime
- 33 32 BÖLÜM1.270 kelime
- 34 33 BÖLÜM1.172 kelime
- 35 34 BÖLÜM1.235 kelime
- 36 35 BÖLÜM863 kelime
- 37 36 BÖLÜM1.024 kelime
- 38 37 BÖLÜM1.142 kelime
- 39 38 BÖLÜM1.413 kelime
- 40 39 BÖLÜM883 kelime
- 41 40 BÖLÜM893 kelime
- 42 41 BÖLÜM1.416 kelime
- 43 42 BÖLÜM983 kelime
- 44 43 BÖLÜM1.024 kelime
- 45 44 BÖLÜM1.332 kelime
- 46 45 BÖLÜM656 kelime
- 47 46 Bölüm1.377 kelime
- 48 47 BÖLÜM1.100 kelime
- 49 48 Bölüm1.504 kelime
- 50 49 BÖLÜM921 kelime
- 51 50 BÖLÜM940 kelime
- 52 51 BÖLÜM1.074 kelime
- 53 52 BÖLÜM855 kelime
- 54 53 BÖLÜM983 kelime
- 55 54 BÖLÜM1.087 kelime
- 56 55 BÖLÜM1.570 kelime
- 57 56 BÖLÜM1.157 kelime
- 58 57 BÖLÜM986 kelime
- 59 58 BÖLÜM888 kelime
- 60 59 BÖLÜM1.427 kelime
- 61 60 BÖLÜM1.100 kelime
- 62 61 BÖLÜM1.219 kelime
- 63 62 BÖLÜM1.252 kelime
- 64 63 BÖLÜM1.181 kelime
- 65 64 BÖLÜM1.812 kelime
- 66 65 BÖLÜM1.176 kelime
- 67 66 BÖLÜM1.270 kelime
- 68 67 BÖLÜM984 kelime
- 69 68 BÖLÜM1.345 kelime
- 70 69 BÖLÜM2.086 kelime
- 71 70 BÖLÜM1.037 kelime
- 72 71 BÖLÜM1.180 kelime
- 73 72 BÖLÜM926 kelime
- 74 73 BÖLÜM1.358 kelime
- 75 74 BÖLÜM1.594 kelime
- 76 75 BÖLÜM1.167 kelime
- 77 76 BÖLÜM1.140 kelime
- 78 77 BÖLÜM1.097 kelime
- 79 78 BÖLÜM917 kelime
- 80 79 BÖLÜM1.271 kelime
- 81 80 BÖLÜM925 kelime
- 82 81 BÖLÜM846 kelime
- 83 82 BÖLÜM1.117 kelime
- 84 83 BÖLÜM1.196 kelime
- 85 84 BÖLÜM1.106 kelime
- 86 85 BÖLÜM936 kelime
- 87 86 BÖLÜM1.026 kelime
- 88 87 BÖLÜM817 kelime
- 89 88 BÖLÜM637 kelime
- 90 89 BÖLÜM997 kelime
- 91 90 BÖLÜM1.320 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Buzun Ötesinde Bir Hesaplaşma
Soğuk Savaşçılarından geriye kalan yandıkça buharlaşan ozon kokusu ve eriyen kar birikintileri, vadinin sessizliğine karışırken; Cafer ile Demirci Tanrı Demsun, patikanın daralan ve giderek dikleşen yokuşlarına doğru tırmanmaya devam ettiler. Zirveye yaklaştıkça havanın o keskin ayazı insanı bıçak gibi kesiyor, nefes alıp vermek bile ciğerlerde küçük buz iğneciklerinin batmasına neden oluyordu. Dağın tepesindeki o uçsuz bucaksız beyazlık, üzerlerine çöken kurşuni bulutlarla birleşerek her şeyi yutmaya hazırmış gibi duruyordu.
Yürürken aralarındaki o sessizlik, Cafer’in zihnini kemiren derin bir soruyla bozuldu. Adımlarını yavaşlatarak başını hafifçe Demsun’a çevirdi; gözlerinde hâlâ demin fırlattığı yıldırımların soluk mavi izleri duruyordu.
— Neden, Demsun? dedi Cafer, sesini rüzgârın uğultusuna karşı duyurmaya çalışarak. — Bir tanrı, insanları durduk yere, sebepsiz bir soğukla, hiçbir haklı gerekçe yokken neden yok etsin ki? Onlardan ne istiyorlar? Sadece nefes alıp hayatta kalmaya çalışan bu ölümlülerden neyin intikamını alıyorlar?
Demsun, yaşlı çizmelerini kalın kara saplayarak durdu; derin bir iç çektiğinde burnundan çıkan buğu havada asılı kaldı. Yüzündeki o demir karası çizgiler, bu dağın soğuğunda daha da derinleşmişti. Başını iki yana sallayarak ağır ve yorgun bir sesle cevap verdi:
— Bütün tanrılar iyi değildir, Cafer... İnan bana, yukarıdaki o altın tahtlarda oturanların hiçbiri merhamet tunçundan dökülmemiştir. Sen onları adil ve koruyucu sanıyorsun ama yanılıyorsun. Zamanında, çok uzun yıllar önce... Kış Tanrısı Silizu bile insanların acıklı dualarını, yakarışlarını duyup merhamet etmişti. O zamanlar bu dağlarda kar bu kadar ölümcül yağmazdı; insanlar ona adaklar adadığında, o da kışın şiddetini keser, baharı erken getirirdi.
Cafer, kaşlarını çatıp merakla sordu:
— Ne değişti peki? O merhametli denen tanrı neden şimdi bu kadar acımasız bir cellada dönüştü?
Demsun, yürümeye devam ederek gözlerini zirvedeki devasa buz sarayının silüetine dikti:
— İnsanlar nankördür, Cafer. Güvendikleri zaman tanrılarını unuturlar, başları sıkıştığında ise kapılarını aşındırırlar. Silizu o nankörlüğü gördükçe, insanların o sahte gözyaşlarından bıktı. Artık dualarını duymuyor; çünkü onun için ölümlüler sadece bu buz çölünde eriyip gidecek geçici birer gölgeden ibaret. Merhamet, bir tanrı için en büyük zayıflıktır; bunu anladığı an, kalbini bu dağın taşı gibi dondurdu.
İkisi bu derin düşüncelerle patikanın dönemeçli kayalıklarına geldiklerinde, havadaki o olağan rüzgâr sesi aniden kesildi. Yer titredi; dağın eteklerindeki karlar devasa yığınlar halinde aşağıya doğru kaymaya başladı.
Tam önlerindeki o dar geçitte, doğanın tüm vahşiliğini üzerinde taşıyan devasa bir gölge belirdi. Karşılarında duran şey, normal bir hayvan değildi; boyu bir evi aşan, tüyleri saf buz kristallerinden ve donmuş mavi sudan örülmüş, gözleri ise kör edici birer mavi köz gibi parlayan koca bir Kış Ayısıydı.
Bu, Silizu’nun en sadık muhafızı, dağın kendi elleriyle yarattığı o efsanevi buz canavarıydı. Ayaklarını yere bastığı anda çevredeki kayalar çatlıyor, ağzından çıkan nefes etrafı anında buzla kaplıyordu.
Cafer tam elini kılıcının kabzasındaki yıldırımlara götürecekken, Demsun aniden önüne geçerek onu durdurdu. Yaşlı demirci tanrının yüzünde korkudan eser yoktu; aksine ocakların başında demir döven bir ustanın o sarsılmaz kararlılığı vardı.
— Geri dur, Cafer... dedi Demsun, sesindeki o tok ve emredici tonla. — Bu canavarla sen değil, ben hesaplaşacağım. Bunu ben hallederim. Silizu’nun bu sadık köpeğine demirin ve toprağın asıl gücünü göstermenin vakti geldi.
Mavi renkli koca ayı, devasa pençelerini yere vurarak korkunç bir kükreme saldı; çıkardığı ses dağın zirvelerinde yankılanan bir çığ gibiydi. Üzerlerine doğru devasa bir çığ gibi koşmaya başladı.
Demsun bir an bile tereddüt etmedi. Üzerindeki kalın kürklü cübbesini sert bir hareketle sırtından atıp bir kenara fırlattı. Yıllardır demir çekiç sallamaktan çelik gibi kalınlaşmış, nasırlı ve güçlü pazları gün ışığına çıktı. Koca ayı üzerine atıldığında, Demsun çıplak elleriyle yaratığın devasa boğazına ve ön patilerine doğru hamle yaptı.
Buz ayısının o keskin, buzdan pençeleri Demsun’un omuzlarına saplandı; derisinden sızan o ilahi kan, hemen karların üzerine damlar damlamaz buharlaştı. Lakin Demirci Tanrı acıyı hiçe saydı. İki devasa kolunu ayının boynuna dolayarak onu adeta bir demir mengene gibi sıktı.
— Seni buraya gömen ben olacağım, yaratık! diye kükredi Demsun, yerin ve göğün yankılandığı bir sesle.
İkisi karların üzerinde boğuşmaya başladılar; her hamlelerinde etraftaki buz katmanları parça parça kırılıyor, havada buz tanecikleri ve ter damlaları uçuşuyordu. Ayı kurtulmak için çırpınsa da, Demsun’un o ocak ateşinde pişmiş kaslarındaki irade bu vahşi doğa gücünden daha üstündü. Demsun, son bir kez bütün gücünü toplayarak kollarındaki kasları demir bir çekiç gibi gerdi ve ani bir hamleyle ayının boynunu kendi dizine doğru çekip sertçe büküldü.
“Kırt!” sesine benzer sağır edici bir buz kırılma sesi vadiyi doldurdu.
Koca mavi ayı, o devasa gövdesiyle karların üzerine ağırca devrildi; boynu kırılmış, o parlayan mavi gözlerindeki hayat ışığı bir anda sönmüştü. Demsun, derin ve yorgun nefesler alarak ayının cesedinin başından kalktı; kollarındaki kan ve eriyen buz suları birbirine karışmıştı. Yüzündeki o yorgun ama gururlu tebessümle arkasını döndü ve Cafer’e baktı:
— Hadi artık, dedi Demsun soluk soluğa, — bu dağdan inelim. Görüyorum ki burada Silizu’nun korkutmaktan başka sakladığı başka bir oyuncağı kalmadı.
Cafer, Demsun’un bu cesur mücadelesini hayranlıkla izlemişti. Başını onaylar bir anlamda salladı. Ayının cansız bedeninin yanından geçerek uçurumun kenarına geldiler.
Geçmeleri gereken karşı yamaç, aralarındaki devasa ve derin bir uçurum yüzünden ayrı duruyordu. Aradaki mesafe normal bir insanın atlayamayacağı kadar uzaktı. Lakin Cafer için bu bir engel değilti.
Cafer, ellerini yanlara doğru açtı ve gözlerini karşı yamaca dikti. İçindeki o saf ve vahşi yıldırım enerjisini avuçlarında topladı. Parmak uçlarından patlayan mavi şimşekler, aradaki o boşluğu köprü gibi sararak devasa bir elektrik arkı oluşturdu. Havada dans eden yıldırımların çıkardığı o çatırtı sesleri arasında Cafer, Demsun’un kolundan tuttuğu gibi, yıldırımın o saf hızıyla bir saniyeden bile kısa sürede karşı tarafa, güvenli zemine adım attı.
Zirvenin o donuk ayazı arkalarında kalırken, ikisi de bu çetin dağdan aşağıya doğru, önlerindeki asıl büyük hesabın beklediği yola doğru kararlı adımlarla yürümeye başladılar.
Kar ve buzla kaplı uçurumun kenarından uzaklaşıp dağın daha da ıssız ve derin bir patikasına adımlarını attıklarında, havadaki o keskin ayaz yerini birdenbire ağır, ağır olduğu kadar da tuhaf bir şekilde tanıdık bir sükûnete bıraktı. Gökyüzündeki kurşuni bulutlar sanki ikiye bölünmüş gibi aralandı ve ortada ne rüzgârın uğultusu ne de dağın vahşi doğasına ait bir ses kaldı. Sadece ikisinin çizmelerinin altındaki karın o boğuk gıcırtısı duyuluyordu.
Tam o sırada, önlerindeki patikanın tam ortasında, hiçbir ayak sesi duymadıkları halde aniden beliren bir siluet durdu. Bu varlık ne Silizu’nun buz savaşçıları gibi birer cansız kukla ne de dağın sıradan bir canavarıydı. Karşılarında duran, zamanın ve kaderin iplerini elinde tutan, evrenin en kadim ve gizemli varlıklarından biri olan Kadron’du.
Kadron, ne dostun ne de düşmanın safında yer alan, sadece zamanın akışına ve kaçınılmaz kadere hizmet eden bir kadındı. Yıldırımlar Tanrısı Valak’ın eşi, Şirhan’ın ise annesiydi; fakat sarayların o ihtişamlı kibrinden uzakta, evrenin en ücra köşelerinde döngüleri izleyen bir kehanet gibi oradaydı. Üzerinde zamanın yıpratamadığı, yıldız tozundan dokunulmuş gibi parlayan antika bir cübbe vardı; yüz hatları keskin, bakışları ise binlerce yılın yorgunluğunu taşıyacak kadar derin ve esrarlıydı.
Cafer ile Demsun, bu beklenmeyen figür karşısında aniden durdular. Demsun, kadının kim olduğunu hemen tanımanın verdiği o tedirginlikle elini gayri ihtiyari göğsüne götürdü; Cafer ise gözlerindeki o sönmeyen mavilikle, karşısındaki kadını dikkatle süzmeye başladı.
Kadron, kollarını cübbesinin geniş yenleri altında birleştirerek durdu. Gözlerini doğrudan Cafer’e dikti; sesinde ne bir tehdit ne de bir yumuşaklık vardı, yalnızca rüzgârın fısıltısı kadar eski ve kesin bir tonla konuştu:
— Şirhan’a elini çabuk tutmalısın... dedi Kadron, sesi patikanın dar kayalıklarında yankılanarak. — Yoksa bu devran döner, bütün ölümler vakitsiz gerçekleşir ve son nefesini vermeden önce her şey kül olur, Cafer.
Cafer, kadının bu anlaşılması güç ve esrarlı uyarısı karşısında bir an kaşlarını çattı. Geri adım atmadı, aksine bir adım öne çıkarak sesindeki o dik ve korkusuz tınıyla karşılık verdi:
— Kimin eli çabuk tutması gerekiyor, kim kime karşı yarışıyor bilmiyorum ama... dedi Cafer, gözlerindeki yıldırımları hafifçe harlayarak. — Ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Sen kimsin kadım? Çıkmış karşımıza yarım yamalak bilmecelerle konuşuyorsun.
Kadron, Cafer’in bu hırçın ve sorgulayıcı çıkışına karşı hiç istifini bozmadı; dudaklarında hafif, acı bir tebessüm belirdi. Bakışlarını Cafer’den alıp yanındaki yaşlı demirciye çevirdi.
— Ben ne dostum ne de düşman, genç adam... dedi Kadron, sanki zamanın kendisi konuşuyormuş gibi ağır bir sesle. — Ben sadece yazılanın okunmasını bekleyen kaderin kapısısıyım.
Demsun, kadının Valak’ın eşi ve Şirhan’ın annesi olduğunu bildiği için gerginliğini gizleyemedi. Öne doğru bir adım atarak araya girdi, sesindeki o temkinli tonu korumaya çalıştı:
— Kadron... dedi Demsun, ellerini sakinleştirir gibi hafifçe kaldırarak. — Senin buralarda ne işin var? Valak’ın sarayından, göklerin o yüksek kulelerinden bu yana, bu buz çölünün orta yerine seni hangi rüzgâr attı? Hem bu oğlun Şirhan’a salık verdiğin o acele de nein nesi?
Kadron, Demsun’un endişeli halini gördüğünde başını yavaşça salladı. Gözlerindeki o derin derinlik, sanki gelecekte kopacak fırtınaları şimdiden görüyormuş gibi titredi.
— Gökler artık güvenli değil, Demsun, dedi Kadron, bakışlarını yeniden ikisinin arasında gezdirerek. — Metatron’un ölümü sadece bir kıvılcımındı. Valak ve diğerleri, tahtlarının sallandığını anladılar. Şirhan ise hâlâ babasının gölgesinde zafer sarhoşluğu yaşıyor; ama bilmediği bir şey var: Zaman daralıyor. Eğer Cafer o adımı atakta gecikirse, yukarıdaki o yüksek iradeler bu dünyayı kökünden söküp atacak.
Cafer, kadının sözlerindeki o gizli tehdidi ve aciliyeti sezdiğinde, kılıcının kabzasındaki eli biraz daha sıkılaştı. İçindeki o intikam ateşi, bu sefer daha büyük bir kararlılıkla harlanmıştı.
— Bırak tahtları da gökleri de... dedi Cafer, sesini biraz daha alçaltarak ama her kelimesini bastırarak. — Benim kim olduğumu, nereden geldiğimi o yukarıdakilere sorun. Eğer o Şirhan denen kibirli tanrı ya da eşi dostu yoluma çıkacaksa, Metatron’un tattığı o çelik tadını onlara da tattırmakta bir an bile tereddüt etmem.
Kadron, Cafer’in bu korkusuz ve keskin kararlılığı karşısında başını onaylar gibi hafifçe eğdi; fakat yüzündeki o gölgeli ifade kaybolmadı.
— Kararlılığın demirden katı, Cafer... dedi Kadron, yavaşça arkasını dönmeye başlarken. — Ama unutma, kader bile bazen kendi ördüğü ağda boğulur. Şirhan’a yetişmek istiyorsan, bu dağın ardındaki asıl karanlığa bakmalısın. Yolun açık olsun... ya da olmasın.
Kadın, cümlesini bitirdiği anda havada uçuşan kar taneleri ve ani bir buz rüzgârıyla birlikte adeta sisten bir gölge gibi ortadan kayboldu. Arkasında bıraktığı o ağır ve boğucu sessizlik, patikanın üzerinde taştan birer heykel gibi duran Cafer ile Demsun’u yine baş başa bıraktı.
Bölüm etkileşimi
