15. bölüm / 91
ATEŞ TANRILARI14 BÖLÜM
Bölümler 91Şu an: 14 BÖLÜM
- 1 Giriş725 kelime
- 2 1 BÖLÜM1.141 kelime
- 3 2 BÖLÜM877 kelime
- 4 3 BÖLÜM1.209 kelime
- 5 4 BÖLÜM1.508 kelime
- 6 5 BÖLÜM692 kelime
- 7 6 BÖLÜM1.056 kelime
- 8 7 BÖLÜM739 kelime
- 9 8 BÖLÜM1.359 kelime
- 10 9 BÖLÜM1.636 kelime
- 11 10 BÖLÜM1.866 kelime
- 12 11 BÖLÜM1.622 kelime
- 13 12 BÖLÜM1.642 kelime
- 14 13 BÖLÜM1.584 kelime
- 15 14 BÖLÜM1.312 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 15 BÖLÜM1.200 kelime
- 17 16 BÖLÜM1.183 kelime
- 18 17 BÖLÜM1.078 kelime
- 19 18 BÖLÜM805 kelime
- 20 19 BÖLÜM1.681 kelime
- 21 20 BÖLÜM1.237 kelime
- 22 21 BÖLÜM1.608 kelime
- 23 22 BÖLÜM1.417 kelime
- 24 23 BÖLÜM1.617 kelime
- 25 24 BÖLÜM1.138 kelime
- 26 25 BÖLÜM1.096 kelime
- 27 26 BÖLÜM1.328 kelime
- 28 27 BÖLÜM908 kelime
- 29 28 BÖLÜM1.372 kelime
- 30 29 BÖLÜM1.029 kelime
- 31 30 BÖLÜM1.176 kelime
- 32 31 BÖLÜM1.530 kelime
- 33 32 BÖLÜM1.270 kelime
- 34 33 BÖLÜM1.172 kelime
- 35 34 BÖLÜM1.235 kelime
- 36 35 BÖLÜM863 kelime
- 37 36 BÖLÜM1.024 kelime
- 38 37 BÖLÜM1.142 kelime
- 39 38 BÖLÜM1.413 kelime
- 40 39 BÖLÜM883 kelime
- 41 40 BÖLÜM893 kelime
- 42 41 BÖLÜM1.416 kelime
- 43 42 BÖLÜM983 kelime
- 44 43 BÖLÜM1.024 kelime
- 45 44 BÖLÜM1.332 kelime
- 46 45 BÖLÜM656 kelime
- 47 46 Bölüm1.377 kelime
- 48 47 BÖLÜM1.100 kelime
- 49 48 Bölüm1.504 kelime
- 50 49 BÖLÜM921 kelime
- 51 50 BÖLÜM940 kelime
- 52 51 BÖLÜM1.074 kelime
- 53 52 BÖLÜM855 kelime
- 54 53 BÖLÜM983 kelime
- 55 54 BÖLÜM1.087 kelime
- 56 55 BÖLÜM1.570 kelime
- 57 56 BÖLÜM1.157 kelime
- 58 57 BÖLÜM986 kelime
- 59 58 BÖLÜM888 kelime
- 60 59 BÖLÜM1.427 kelime
- 61 60 BÖLÜM1.100 kelime
- 62 61 BÖLÜM1.219 kelime
- 63 62 BÖLÜM1.252 kelime
- 64 63 BÖLÜM1.181 kelime
- 65 64 BÖLÜM1.812 kelime
- 66 65 BÖLÜM1.176 kelime
- 67 66 BÖLÜM1.270 kelime
- 68 67 BÖLÜM984 kelime
- 69 68 BÖLÜM1.345 kelime
- 70 69 BÖLÜM2.086 kelime
- 71 70 BÖLÜM1.037 kelime
- 72 71 BÖLÜM1.180 kelime
- 73 72 BÖLÜM926 kelime
- 74 73 BÖLÜM1.358 kelime
- 75 74 BÖLÜM1.594 kelime
- 76 75 BÖLÜM1.167 kelime
- 77 76 BÖLÜM1.140 kelime
- 78 77 BÖLÜM1.097 kelime
- 79 78 BÖLÜM917 kelime
- 80 79 BÖLÜM1.271 kelime
- 81 80 BÖLÜM925 kelime
- 82 81 BÖLÜM846 kelime
- 83 82 BÖLÜM1.117 kelime
- 84 83 BÖLÜM1.196 kelime
- 85 84 BÖLÜM1.106 kelime
- 86 85 BÖLÜM936 kelime
- 87 86 BÖLÜM1.026 kelime
- 88 87 BÖLÜM817 kelime
- 89 88 BÖLÜM637 kelime
- 90 89 BÖLÜM997 kelime
- 91 90 BÖLÜM1.320 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bulutların Ötesindeki Fırtına ve Dağların Öfkesi
Aethelgard’ın o parlak, ilahi saraylarının ve gururlu okyanuslarının çok ötesinde, gökyüzünün bile mavisini yitirip kör edici bir kurşuni siyaha büründüğü o ezici coğrafyada, dünya sanki başka bir boyuta evriliyordu. Yeryüzünün en derin yarıklarından sızan statik elektrik, bulutların arasında devasa şimşek halkaları oluşturuyor, dağların zirvesini döven rüzgârlar insan aklını durduracak bir uğultuyla esiyordu. Bu coğrafyanın lordları, sıradan tanrıların bile adım atmaya cesaret edemediği o sekiz yüz metrelik devasa zirvelerin sahibi olan kadim Dağ Erenleriydi.
O devasa bulut denizini yaran, pulları paslı demir renginde parlayan, her kanat çırpışında gökyüzünü sallayan devasa bir Yıldırım Ejderhası, bu fırtınanın tam orta yerinde süzülüyordu. Ejderhanın sırtında, gövdesi dağlar kadar iri iki figür dikiliyordu.
Biri, Yıldırımlar Tanrısı Valak’tı. Başında saç namına tek bir tel bulunmayan, derisi saf şimşek enerjisinden sızan çatlaklarla kaplı, göz çukurlarında mavi akımlar dans eden kel ve korkunç bir ilahi figürdü. Diğeri ise onun kanından gelen, babası gibi devasa omuzlara, sırtında fırtınanın ağırlığını taşıyan Savaş Tanrısı oğlu Şirhan’dı. Şirhan, elindeki kalın demir mızrağı ejderhanın sırtına saplamış gibi dururken, gözlerini ufuktaki o uzak tanrı topraklarına dikmişti.
Yıldırım ejderhası, dağ erenlerinin asırlardır dış dünya ile bağını kopardığı, sadece devlerin nefesiyle buz tutmuş olan o devasa plato yatağına ağır bir darbeyle indi. Yere basan pençeler, yüzlerce metrelik kayaları toz duman etti.
Platonun ortasında, gövdesi sekiz yüz metreyi bulan, derileri katman katman mavi kayalardan örülmüş, gözleri sönmeyen volkanik ateşler gibi yanan üç devasa Dağ Ereni ayağa kalktı. Her biri birer dağ kütlesi gibi yükseliyordu; nefes alıp verdikçe etraftaki fırtına daha da şiddetleniyordu.
Dağ erenlerinin en yaşlısı ve en irisi olan, göğsündeki kadim çatlaklardan lav sızan Urak, derin ve yer yer dağları sarsan o gürültülü sesiyle konuştu:
"Tanrıların o süslü saraylarından buraya kadar uzanan bu yolculuk, sadece bir cesaret göstergesi olamaz, Yıldırımların Efendisi..." dedi Urak, sesi fırtınayı bastıracak kadar gür çıkarak. "Aethelgard’ın o kibirli efendileri bizim varlığımızı asırlar önce unutmuştu. Şimdi ne ararsın bu dağların buzunda, Valak?"
Valak, ejderhanın sırtından aşağıya, o devasa yaratıkların tam hizasına doğru ağır bir adım attı. Gözlerindeki mavi şimşekler parıldarken, sesindeki o soğuk ve buyurgan tonda cevap verdi:
"Unutulmuş olmak, Urak, yok olduğunuz anlamına gelmez," dedi Valak. "Ben buraya geçmişin tozunu yutmaya değil, geleceğin haritasını birlikte çizmeye geldim. Aethelgard’ın o tahtlarında oturanlar, yıllardır kendilerini evrenin mutlak sahibi sanıyorlar. Lakin o mabetlerin temelleri çoktandır çürüdü. Ben ve oğlum, o gök kubbeyi onların başlarına yıkmaya karar verdik. Sizin de asırlardır o dağların arasında ne için beklediğinizi çok iyi biliyorum."
Şirhan, elindeki devasa mızrağını yere doğru doğrultarak babasının sözlerine destek çıktı:
"Zamanı geldi, dağların efendileri," dedi Şirhan, sesi sert bir çelikte yankılanır gibi çıkarak. "Aethelgard’ın o parlak surları sizin öfkenizle toz olmalı. Biz o kapıları dışarıdan kıracağız, siz ise içerideki o toprakları kökünden söküp atacaksınız. Birlikte o dünyayı adeta bir kıyamet alanına çevireceğiz."
Diğer dağ ereni Korak, devasa taş kollarını göğsünde kavuşturarak alaycı ve hırlayan bir sesle araya girdi:
"Yardım mı? Ortaklık mı?" dedi Korak, dağları sarsan bir kahkahayla. "Unutuyorsun galiba, Valak... Senin o soyunun kökü, baban Vulkan’ın zamanında bizim soyumuzun yarısını yok eden o lanetli kılıçlarla mühürlenmedi mi? Senin kanında o Vulkan’ın ateşi akıyor. Bizim dağlarımız, sizin gibi taht kavgaları yapan tanrıların yalanlarına asla ortak olmaz!"
Urak, ellerini yere vurarak platonun sallanmasına neden oldu ve son sözünü adeta bir hüküm gibi fırlattı:
"Sizin o kininiz de, kuracağınız o yıkım masalları da bizi ilgilendirmez, Valak!" dedi Urak. "Aethelgard’ın başına ne geleceği ya da kimin öleceği umurumuzda değil. Biz bu dağlarda kendi yasalarımızla var olduk, kimsenin köpeği ya da intikam aracı olmayız. Geri dönün o fırtınanıza!"
Valak, dağ erenlerinin bu katı ve uzlaşmaz tavrı karşısında en ufak bir şaşkınlık ya da öfke belirtisi göstermedi; aksine yüzündeki o sert çizgiler daha da derinleşti, gözlerindeki şimşekler kör edici bir boyuta ulaştı.
"Demek öyle, Urak..." dedi Valak, buz gibi bir gülümsemeyle. "Barışın kapısını kendi ellerinizle kapattınız. Lakin şunu unutmayın; Aethelgard’a indiğimizde, o surları yıktıktan sonra sıra bu dağlara gelecek. O zaman ne bu taş gövdeleriniz ne de bu fırtına sizi benim öfkemden koruyamayacak."
Valak arkasını döndü, Şirhan ile birlikte devasa Yıldırım Ejderhası'nın sırtına yeniden tırmandı.
Şirhan, son bir kez o dev dağ erenlerine nefret dolu bir bakış attıktan sonra mızrağını havaya kaldırdı. Valak’ın buyruğuyla devasa ejderha kanatlarını açtı; gökyüzünü yırtan dev bir şimşek halkasının içine dalarak Aethelgard’a doğru, yaklaşmakta olan o büyük yıkımın ve kaçınılmaz savaşın rüzgârıyla hızla uzaklaştı. Dağ erenleri ise arkalarından esen o buzlu rüzgârın içinde, kendi dağlarının taştan duvarları arasında yeniden sessizliğe gömüldüler.
Yıldırım Ejderhası’nın devasa kanatları, Aethelgard’ın gök yüzünü kaplayan o ihtişamlı bulut denizini yrtarak sarayın en yüksek kulesine doğru ağır bir manevrayla süzüldü. Rüzgârın ve şimşeklerin uğultusu altında yere inen Yıldırımlar Tanrısı Valak ve savaş tanrısı oğlu Şirhan, ejderhanın sırtından mermer terasa adım attılar. Dağ erenlerinin o sert ve uzlaşmaz tavrı, Valak’ın zihninde öfkeden örülmüş kıvılcımlar çaktırıyordu; lakin o, atılacak büyük adımın sadece kendi gücüyle yetmeyeceğini çok iyi biliyordu. Aethelgard’ın o köhne ve kibirli düzenini kökünden sarsmak için, evrenin dört bir yanına dağılmış olan o kudretli kardeşlerin de bu kanlı sofraya oturması şarttı.
Valak, arkasında bıraktığı devasa fırtınanın bulutlarına son bir kez bakarak ağır adımlarla sarayın o altın işlemeli büyük salonuna yöneldi. Omuzlarındaki ilahi yükün ağırlığı adımlarından belli oluyordu; oğluna dönerek, tonlarca ağırlıktaki bir demiri taşıyan o boğuk sesiyle konuştu:
"Dağ erenleri gururlarından başka bir şey görmüyor, Şirhan..." dedi Valak, gözlerindeki şimşekler hafifçe titrerken. "Onların o taştan duvarlarına güvenerek bu savaşa çıkamayız. Aethelgard’ın temellerini sarsmak istiyorsak, sadece bizim gücümüz yetmez. Amcalarına haber göndermek zorundayım... Bu mecburiyet, bu sarayın kaderidir."
Şirhan, elindeki ağır mızrağını mermer zemine yaslayıp babasının hemen arkasında durdu. Yüzündeki o sert ve savaşçı hatlar, amcalarının adını duyunca daha da keskinleşti.
"Hepsine mi, baba?" diye sordu Şirhan, sesi geniş salonda yankılanarak. "Yıldızların o soğuk kulelerinden okyanusların en dip katmanlarına kadar... Hangi birini bu taht kavgasının orta yerine çekebileceksin? Onların her biri kendi krallıklarında birer tanrı gibi yaşıyor."
Valak durdu, başını hafifçe oğluna doğru çevirdi; yüzündeki o çatlak derilerden sızan mavi ışık salonun altın varaklı duvarlarını aydınlatıyordu.
"Hepsine, oğlum..." dedi Valak kararlı bir tonla. "Yıldız Tanrısı Astra’ya haber salınacak; gökyüzünün o sessiz ve keskin ışığı bu savaşa şahitlik edecek. Doğa Tanrısı Silva da o ormanların derinliklerinden çıkıp gelecek, topraklarımızdaki o kadim dengenin hükmünü bizimle paylaşacak. Okyanusların Efendisi Hydra’ya ve Toprak Tanrısı Toros’a da ulaklar gönderilecek. Ve tabii ki Rüzgar Tanrısı Zephyra... Fırtınanın en sadık müttefiki bu masadan eksik olamaz."
Şirhan, amcalarının adları zikredildikçe derin bir nefes aldı; lakin bu devasa ittifakın sadece tanrılardan ibaret olmadığını, kan bağının getirdiği o tehlikeli ağırlığı çok iyi biliyordu. Gözlerini babasına dikerek, bir an için sesindeki o sertliği yumuşatıp daha derin, daha esrarlı bir konuya getirdi lafı:
"Amcalarım ve onların oğulları... Hepsi bu savaşa çağrıldığında, o mabetlerin nasıl bir kana buleneceğini biliyorum," dedi Şirhan, ardından başını öne eğip yavaşça sordu: "Peki ya annem, baba? Kadron... O bu fırtınanın neresinde duruyor? O, diğer tanrılar gibi ne gökte ne de yerde... O, zamanın ve kaderin bizzat o kırılmaz iplerine bağlı. Bu savaşın kapımıza dayandığını gördüğünde, o dilsiz mabetten çıkıp bize katılacak mı?"
Kadron’un adı geçtiği an, Valak’ın gözlerindeki o hırslı ve öfkeli şimşekler bir an için duruldu; yerine derin, çözülemez bir gölge oturdu. O, bir tanrıça değil; evrenin akışını, zamanın nehirlerini ve ölümlülerin kaderlerini ellerinde tutan, ne tanrıların ne de kralların buyruğuna boyun eğmeyen kadim bir varlıktı.
Valak, derin ve yorgun bir nefes alarak yüzünü uzaklardaki o karanlık koridorlara çevirdi:
"Annen hakkında ne düşüneceğimi, bu savaşın onun iplerinde nereye bağlanacağını ben de bilmiyorum, Şirhan..." dedi Valak, sesi fısıltı gibi ama salondaki bütün taşları titretecek kadar ağır çıkarak. "O, ne bizimle masaya oturur ne de bizimle savaşa gelir. O sadece izler... Ve kader neyi emrederse, elleriyle onu örer. Onun yolunu sorgulamak, rüzgârın yönünü ellerinle tutmaya çalışmak gibidir."
Valak, oğluna daha fazla açıklama yapma gereği duymadan, arkasında bıraktığı o ağır sessizlikle birlikte sarayın en derin, en karanlık odasına doğru yürümeye başladı. Şirhan ise babasının arkasından bakarken, yaklaşmakta olan o büyük kıyametin sadece kılıçlarla değil, tanrıların ve kaderin kendi içindeki o devasa çatışmalarla yazılacağını çok iyi biliyordu. Salonda kalan tek şey, dışarıdan esen fırtınanın mermer pencerelere vuran o sert ve uğultulu sesiydi.
Bölüm etkileşimi
