13. bölüm · ATEŞ TANRILARI
12 BÖLÜM
Veszer’in donmuş çukurunu geride bırakıp cehennemin o eriyen, pas rengi dumanlarla kaplı koridorlarına adım atan Cafer’in adımları, yeraltının o kadim ritmini belirleyen birer çekiç darbesi gibi yankılanıyordu. Elinde sıkıca kavradığı uzun kılıçtan hâlâ cellatların koyu renkli kanları sızıyor, sıcak taşlara damladıkça hafif bir cızırtıyla buharlaşıyordu. Zara’yı, Morthos’u ve Veszer’i adaletin ve öfkenin o en acımasız kılıcıyla cezalandırmış, tutsak ruhları özgürlüğe kavuşturmuştu; lakin bu yeraltı krallığının henüz temizlenmemiş, kandan beslenen en alt tabakaları vardı.
İlerlediği o geniş, kubbeli cehennem salonunun tavanındaki kızıl sis bulutları birdenbire şiddetle dalgalandı. Havada yankılanan o tiz, kulak tırmalayan ve insan zihnini bulandıran binlerce kanat çırpış sesi, dehlizin duvarlarından yankılanarak etrafı sardı.
Karanlığın içinden fışkıran o kırmızı deri kanatlı, sivri pençeli ve ağızlarından sarı salyalar sızan devasa cehennem zebanileri sürüsü, aç kurtlar gibi doğrudan Cafer’in üzerine doğru çullandı. Sayıları yüzlerce, belki de binlerceydi; bu yaratıklar cehennemin en kuytu köşelerinde çoğalan, efendilerinin ölümüyle kontrolden çıkmış en iptidai katliam makineleriydi.
Cafer durdu. Gözlerini yukarıya dikti ve yüzünde en ufak bir şaşkınlık ya da korku izi olmaksızın, sadece derin bir hırsla başını hafifçe sallayarak mırıldandı:
"Yine mi siz..."
Sözleri biter bitmez, sağ elindeki o uzun kılıcı havaya doğru kaldırdı. Kılıcın çeliği, Cafer’in parmak uçlarından akan elektrik akımı ve yıldız elementinin o kör edici mavi ışığıyla bir anda baştan başa parldadı. Yaratıkların çığlıkları tepeye ulaştığı an, savaş bütün şiddetiyle patlak verdi.
İlk dalga halinde üzerine gelen devasa bir zebani, pençelerini uzatarak Cafer’in boğazını hedef aldı. Cafer en ufak bir geri adım atmadan, kılıcını şimşek hızıyla savurdu. Çelik bıçak, yaratığın kalın deri gövdesini tereyağı gibi ortadan ikiye biçti; fışkıran sıcak kanlar havayı kırmızı bir yağmura boğarken, zebani iki parça halinde yere yığıldı.
Lakin sürü durmuyordu. Onlarca kanatlı yaratık aynı anda her açıdan saldırıya geçti; kimisi havadan dalış yapıyor, kimisi yerdeki kayalardan zıplayarak zincirsiz kalan kollarına yapışmaya çalışıyordu.
Cafer etrafında kusursuz bir ölüm çemberi ördü. Sağ eliyle savurduğu uzun kılıç havada daireler çizerek zebanilerin kanatlarını, kafataslarını ve pençelerini birer birer buduyordu. Kılıcın her darbesinde yeraltını sarsan metalik bir çınlama ve yaratıkların can çekişen tiz çığlıkları birbirine karışıyordu. Bir zebani arkasından saldırmaya yeltendiğinde, Cafer rüzgârın o ani hızıyla ani bir manevra yaptı; sol dirseğini yaratığın göğsüne sertçe geçirerek kaburgalarını un ufak etti, ardından kılıcını ters çevirip yaratığın sırtına sapladı.
Kan kokusu, katran kokusu ve dehlizin o kavurucu sıcaklığı birbirine karışmıştı. Kırmızı uçan Zebaniler sürü halinde saldırmalarına rağmen, karşısındaki varlığın artık sıradan bir ölümlü olmadığını, cehennemin bizzat kendisini yutmaya yemin etmiş yürüyen bir felaket olduğunu anladıklarında dehşete kapıldılar.
Sürü geri çekilmeye, karanlık tavan aralarına ve dehlizlerin kuytu köşelerine kaçışmaya çalıştı; lakin Cafer onların peşini bir an olsun bırakmadı. Üzerine atlayan her bir zebaniyi uzun kılıcının tek bir darbesiyle doğrayarak yoluna devam etti. Yerde biriken siyah ve kırmızı kan birikintilerinin üzerinden atlarken, nefesi son derece sakin, gözlerindeki o soluk mavi şimşekler ise hâlâ ilk anki kadar canlı ve yıkıcıydı.
Son kalan kanatlı yaratığı da kılıcıyla duvara mıhlayarak etkisiz hale getiren Cafer, uzun kılıcını hafifçe silkeleyip omzuna yasladı. Önündeki yol tamamen açılmıştı; cehennemin o en üst katına, o kibirli ve her şeyin arkasındaki asıl iradeye, cehennemin sahibine ulaşmasına sadece birkaç adım kalmıştı.
Zebanilerin o iğrenç sürülerini kılıcından damlayan kanlar eşliğinde ardında bırakan Cafer, daralan ve tavanı giderek alçalan o kıpkırmızı koridorda yürümeye devam etti. Duvarlardaki taşların yerini artık doğrudan yeraltının o nefes kesen, korlaşmış magmatik damarları alıyordu. Her adımda sıcaklık biraz daha artıyor, taşların üzerinde yürürken çıkan ayak sesleri yankılanarak uzaklara yayılıyordu. Lakin bu defa dehlizin o derinliklerinden gelen ses, bildiği hiçbir yaratığa benzemiyordu.
Uzaklardan, yerin katmanlarını titreten, taşa sürtünen devasa pençelerin çıkardığı o boğuk ve tüyler ürpertici hışırtıyla birlikte acı dolu, kulakları sağır eden korkunç bir uluma koptu.
Bu ses, sıradan bir canavarın sesi değil; cehennemin en karanlık ve en kadim katlarında beslenen, efendilerinin bizzat kendi elleriyle mühürlediği o efsanevi iblis köpeğin, Cehennem Tazısı'nın sesiydi.
Saniyeler içinde koridorun o karanlık virajından fırlayan yaratık, Cafer’in karşısındaki devasa salona demir attı.
Bu köpek, bildik hiçbir hayvana benzemiyordu; üzerinde bir gram bile deri yoktu. Bütün kasları, sinir uçları ve sızlayan kan damarları doğrudan dışarıda açıkta duruyordu; üzerini kaplayan o sürekli kaynayan, parlak kırmızı ve akışkan bir kan tabakası etrafa yoğun bir demir kokusu saçıyordu. Boyu iki katlı bir bina yüksekliğinde, çenesi koca bir insanı tek lokmada yutacak kadar geniş, göz çukurlarında ise sadece sönmeyen cehennem ateşleri yanan devasa bir kabustu.
Cehennem Tazısı, ağzından salyalar yerine kaynar magmatik sıvılar akıtarak öne doğru atıldı ve dehlizi inleten o sağır edici ulumasıyla doğrudan Cafer’in üzerine doğru koşmaya başladı.
Cafer en ufak bir şaşkınlık ya da tereddüt yaşamadı. Gözlerinde parıldayan o soluk mavi şimşekler, yaratığın yaydığı o kızıl aydınlığı gölgede bırakacak kadar keskinleşti.
Yaratık, devasa pençelerini yere vurarak aradaki mesafeyi bir anda kapattı ve dev çenesini açarak Cafer’i ortadan ikiye bölmek için ileriye atıldı. Cafer, rüzgârın o ani ve görünmez hızıyla gövdesini havaya kaldırdı; tazının o devasa çenesi boşluğu ısırdı ve dişler sert taş zemine çarparak kıvılcımlar saçtı.
Fırsatı kaçırmayan Cafer, havada süzülürken doğrudan o devasa köpeğin kıpkırmızı ve derisiz sırtına kondu.
Tazı, sırtındaki bu yabancı yükü atabilmek için deli gibi sallanmaya, dehlizin duvarlarına sürtünmeye ve ortalığı ayağa kaldırmaya başladı. Açıkta kalan kasları ve sinir uçları Cafer’in ayaklarının altında titriyor, yaratığın yaydığı o kavurucu sıcaklık zırhını zorluyordu. Lakin Cafer, toprağın ve kayanın o sarsılmaz iradesiyle ayaklarını yaratığın kaslarına adeta birer demir kazık gibi çiviledi.
Sağ elindeki o uzun, kanlı kılıcı sıkıca kavrayan Cafer, yaratığın çılgınca savrulan dev gövdesinin üzerinde dengesini bozmadan dikildi.
Cehennem Tazısı, acı ve öfkeyle başını arkaya, sırtındaki avına doğru çevirip son bir hamleyle havaya sıçradı. Lakin Cafer, tam o saniyede bütün kaslarındaki elektrik ve yıldız enerjisini kılıcının ucuna topladı. Gözleri kör edici bir mavi renkle parıldarken, uzun kılıcı havada dev bir kavis çizdi ve var gücüyle yaratığın kalın, derisiz boyun köküne indirdi.
Kırç! Fışıırt!
Kılıç, kasları, sinirleri ve omurilik kemiklerini tereyağı gibi keserek karşı taraftan çıktı. Yaratığın başı gövdesinden tamamen koparken, fışkıran o kızıl nehirler ve kaynar kanlar bütün salonu kapladı. Başsız kalan devasa gövde birkaç adım daha sendeleyerek yere yığıldı ve büyük bir gürültüyle hareketsiz kaldı.
Cafer, kanlar içinde kalan uzun kılıcını omzuna yaslayarak yere atladı. Soluk bile almadan, yaratığın etrafa saçtığı o ağır demir kokusunu arkasında bırakarak cehennemin o en tepe noktasına, o nihai tahtın odasına doğru kararlı adımlarla yürümeye devam etti. Sırada sadece o vardı; cehennemin sahibi.
Cehennem Tazısı'nın başsız gövdesini arkasında bırakarak magmatik damarlarla örülü koridorun sonuna gelen Cafer, önünde duran o devasa, katran karası mermer kapının önüne geldi. Otuz yıl boyunca adını ezberlediği, rüyalarında bile o karanlık siluetini gördüğü o nihai odaya açılıyordu bu kapı. Elindeki uzun kılıcın çeliğinden hâlâ parlayan o soluk mavi şimşekler, kapının üzerindeki kadim mühürleri hafifçe titretiyordu.
Cafer, sol elini kapının soğuk yüzeyine bastırdığı gibi var gücüyle itinayla itti. Devasa mermer kanatlar, yeraltının derinliklerinden gelen acı bir iniltiyle iki yana açıldı.
İçerisi... Tam bir mutlak karanlıktı. Ne bir meşale ne de magmatik bir sızıntı vardı; sadece nefes almayı bile zorlayan, zihni bulandıran yoğun bir yokluk hakimdi oadada. Cafer, elindeki uzun kılıcı havaya kaldırarak, kılıcın yaydığı o keskin mavi ışıkla karanlığı delmeye çalıştı ve gür, dehlizleri sarsan o tok sesiyle bağırdı:
"Neredesin, cehennem bekçisi?! Saklandığın o karanlıktan çık ve yüzleş benimle! Neredesin?!"
Cafer’in sesi odanın duvarlarında yankılanıp kaybolduğu an, tabandan tatile varan devasa bir sarsıntı koptu. O mutlak karanlığın ortasından, insan aklının sınırlarını zorlayan, adeta kemiklerin birbirine sürtünmesinden oluşan o iğrenç ve kulak sağır edici hışırtılı ses yükseldi.
Karanlık yavaşça aralandığında, Cafer’in karşısında yükselen o dehşet verici siluet gözler önüne serildi.
Bu yaratık sıradan bir iblis değil; cehennemin bizzat iradesini sırtında taşıyan o devasa bekçiydi. Boyu kırk metreye ulaşan, tavana kadar uzanan gövdesiyle odayı tamamen dolduruyordu. Kafası tamamen keldi; üzerinde bir gram bile deri olmayan, ham, kıpkırmızı ve sızlayan et katmanlarıyla kaplı devasa kafatasında parlayan göz çukurları yoktu, sadece kör ve karanlık oyuklar vardı. Ellerinde ise otuz yıl boyunca o zindanlarda sesini duyduğu o devasa, kalın cehennem zincirlerini tutuyordu.
Bekçi, kör başını Cafer’in olduğu yöne çevirerek korkunç bir hırıltı çıkardı ve elindeki o kalın zinciri kamçı gibi savurarak doğrudan Cafer’in üzerine indirdi.
Zincirin havalanırken çıkardığı o devasa rüzgâr ve pas kokusu odayı sardı. Cafer, rüzgârın o ani hızıyla gövdesini milimetrik bir manevrayla yana kaydırdı; zincir yanından geçerken taş zemini parça pinçik etti, devasa taşlar havaya uçtu.
Bekçi durmadı; zinciri geri çekip ikinci bir hamleyle bu defa doğrudan ezmek için savurdu. Cafer en ufak bir geri adım atmadan, Zara’nın kılıcından devşirdiği o uzun kılıcını siper etti. Zincir kılıca çarptığı an çıkan o sağır edici metalik çınlama odayı sarstı; yaratığın devasa gücü karşısında Cafer’in ayakları zemine birkaç santim gömüldü lakin o, toprağın o sarsılmaz iradesiyle yerinde sapasağlam durdu.
Fırsatı kaçırmayan Cafer, yaratığın devasa bacaklarına doğru koşmaya başladı. Bekçi, kör olmasına rağmen koku ve titreşimle yerini hissederek dev ellerini yere çarptı; lakin Cafer yıldırım hızıyla bacaklarına tırmandı.
Yaratığın kırk metrelik dev gövdesine tırmanan Cafer, doğrudan o derisiz, kıpkırmızı kafaya ulaştı. Bekçi, acı ve öfkeyle başını sallayarak onu silkelemeye çalıştı. Cafer ise sağ elindeki uzun kılıcı ters çevirerek, yaratığın o kör, çukur göz oyuklarına bütün gücüyle sapladı ve dışarı doğru çekti.
Fışıırt! Çat!
Yaratığın göz çukurlarından fışkıran kaynar siyah kanlar odayı boyarken, bekçi acıdan odayı inleten devasa bir feryat kopardı. Kafasını iki yana sallayarak sarhoş gibi sallanan devasa gövde dengeyi kaybetti.
Lakin Cafer için bu henüz son değildi. İçindeki bütün elektrik elementinin o ham, mavi korlaşmış enerjisini parmak uçlarından kılıcın kabzasına, oradan da çeliğin en keskin ucuna akıttı. Uzun kılıç, gözleri kör eden saf bir şimşek sütununa dönüştü.
Cafer, devasa yaratığın boynunun tam orta yerine, o kasların ve sinirlerin birleştiği o kalın noktaya kılıcını iki eliyle kavrayarak var gücüyle sapladı.
Gürbaba! Kırraak!
Kılıçtan yayılan o devasa elektrik akımı ve şok dalgası, kırk metrelik devin bütün boğazını ve iç organlarını saniyeler içinde saniyeler içinde kavurarak dışarı patlattı. Bekçi, son bir kez kaskatı kesilerek titredi; ağzından yükselen o son boğuk çığlıkla birlikte devasa gövdesi öne doğru devrildi.
Odanın zeminini ve duvarlarını sarsan o dev çöküşün ardından, odadaki o mutlak ve boğucu karanlık yavaş yavaş dağılmaya başladı. Cafer, elinden sular ve elektrik kıvılcımları damlayan uzun kılıcıyla birlikte o devasa enkazın üzerinde dimdik duruyordu; cehennemin o en büyük bekçisi de dize getirilmişti.
