55. bölüm · ATEŞ TANRILARI

54 BÖLÜM

Keskin Kalem

Yolun sonuna, zirvenin en yüksek ve bulutların üzerine kurulan kutsal merkeze doğru ilerlerken, gökyüzünün rengi aniden kör edici bir sarıya ve kızıl bir akkorluğa büründü. Uratu panteonunun en ihtişamlı ve yakıcı varlığı olan Güneş Tanrıçası Şivini, bulutların arasından süzülerek önlerindeki semayı tamamen kapladı. Etrafa saçtığı o muazzam güneş ışıkları, en sert kayaları bile eritecek bir sıcaklıkla her yanı sararken, ortalık adeta devasa bir fırına döndü.

Kanatsız ejderha Araz, vücuduna yuttuğu o tanrısal bacakların hızıyla hareket ederken bile bu ani ısı değişimi karşısında acıyla sarsıldı; pul pul derisi buharlaşmaya başlarken dehşet içinde kükredi:
— Olamaz!.. dedi Araz, kavrulan kanat köklerinden dumanlar tüterek. — Bu güneş... Bu yoğunluk sıradan bir ateş değil, beni içeriden dışarıya doğru yakıyor! Dayanamıyorum!

Güneş Tanrıçası Şivini, etrafındaki halka halka parlayan ışık kalkanının arkasından kibirli ve buyurgan bir sesle tepeden baktı:
— Defolun gidin burdan, Manna’nın sefil tanrıları! dedi Şivini, sesindeki kavurucu öfkeyle dağları inleterek. — Benim krallığımda nefes almanıza asla izin vermeyeceğim, burada küle döneceksiniz!

Demsun, kavurucu sıcaklığın etkisiyle gözlerini açmakta bile zorlanırken, sırtında tutunduğu Araz’ın üzerinde zar zor dengesini sağlamaya çalıştı; nefes nefese haykırdı:
— Dayan, Araz! dedi Demsun, elleriyle ejderhanın boynuna sımsıkı sarılarak. — Bu tanrıçanın oyununa gelmeyin, sakın durmayın!

Ortamdaki gerilim doruk noktasına ulaştığı an, Cafer ellerindeki mavi şimşekleri harekete geçirdi. Havaya doğru sıçrayarak Tanrıça Şivini’nin bulunduğu noktaya peş peşe devasa yıldırım okları fırlatmaya başladı. Gökyüzü arka arkaya çakan şimşeklerin patlamalarıyla sarsıldı, ancak Şivini’nin etrafını saran o yoğun ve keskin ışık duvarı o kadar parlaktı ki, Cafer gözlerini kamaştıran bu parlaklık yüzünden hiçbir şey göremedi; fırlattığı yıldırımlar boşluğa çarpıp kayboldu, hedefi bulamadı.

Güneş Tanrıçası’nın yarattığı o kör edici ışıktan ötürü şaşkınlık yaşayan gruba karşı Araz, yuttuğu Serkan’ın bacaklarının verdiği o olağanüstü güçle öne atıldı. *“Işık hızıyla”* hareket etmeye çalışan ejderha, öyle ani ve inanılmaz bir ivme kazandı ki, sırtındaki Demsun bu sarsıcı hıza ayak uyduramadı; havada dengesini tamamen kaybederek yüksekten aşağıya, sarp kayalıkların üzerine doğru sertçe düştü.

Araz, durdurulamaz bir öfkeyle Şivini’nin üzerine doğru uçarak boğazında biriktirdiği en şiddetli ejderha alevlerini doğrudan tanrıçaya doğru püskürttü. Ancak bu hamlesi ne yazık ki sonuçsuz kaldı; çünkü Güneş Tanrıçası Şivini’nin yaydığı o saf güneş enerjisi ve yakıcı plazma, en güçlü ejderha ateşinden bile katbekat daha sıcaktı. Alevler tanrıçaya temas ettiği anda adeta buharlaşıp yok oldu; Araz ise kendi ateşinin geri tepmesi ve güneşin kavurucu ışınları altında acı içinde kalarak hızla aşağıya, yeryüzüne doğru çakıldı.

Yerde hareketsiz yatan Demsun çoktan düşmenin etkisiyle sarsılmış, Araz ise az ilerde dumanlar içinde kıvranıyordu. Ortada yalnız kalan Cafer, bir an bile tereddüt etmeden kılıcını kınından çekti; gözlerindeki o sönmeyen kararlılıkla Güneş Tanrıçası’nın üzerine doğru yürümeye başladı.

Şivini, karşısındaki bu ölümlü savaşçının hâlâ ayakta olduğunu görünce öfkeden çılgına döndü ve çevresindeki güneş ışınlarını daha da sertleştirerek etrafa ölümcül bir ısı dalgası yaydı. Kayalar sıcaktan erimeye başlarken, Cafer bir adım bile geri çekilmedi; aksine içindeki bütün öfkeyi ve gücü toplayarak şimşek hızıyla tanrıçanın önüne atıldı ve keskin kılıcını doğrudan Şivini’nin karnının ortasına sapladı.

Tanrıça Şivini, yediği bu darbeyle acı içinde sarsıldı; etrafındaki ışık çemberi titredi. Cafer, durmaksızın hamlesine devam etti; ellerini tanrıçanın göğsüne daldırarak Şivini’nin o ışıl ışıl parlayan, enerjinin kaynağı olan kalbini göğüs kafesinden söküp çıkardı.

Can çekişen tanrıçanın yüzüne son kez bakan Cafer, ellerinde parlayan o sıcak ve ilahi kalbe bakarak gururla seslendi:
— Sen bittin, Şivini! Artık güneş sizin istediğiniz zaman değil, bizim istediğimiz zaman, her zaman parlayacak!

Cafer, elindeki o devasa ışıklı kalbi tüm gücüyle gökyüzünün en yüksek noktasına doğru fırlattı. Göğün katmanlarında yükselen o kalp, saniyeler içinde devasa bir boyuta ulaşıp parlayarak yeni ve kusursuz bir güneşe dönüştü. Tanrıçanın devri kapanırken, Cafer arkasına bile bakmadan aşağıda yaralı halde yatan dostları Demsun ve Araz’ın yanına doğru adımlamaya başladı; zafer bir kez daha onların ellerindeydi.

Güneş Tanrıçası Şivini’nin gökyüzünde dev yeni bir güneşe dönüşen kalbinin yaydığı o ılık ve kontrol edilebilir ışık, yavaş yavaş dağın sarp yamaçlarına yayılırken, etraftaki kavurucu cehennem havası yerini derin ve kasvetli bir sessizliğe bırakmıştı. Cafer, zaferin ardından adımlarını yavaşça geriye, kayalıkların arasında sarsılmış halde yatan dostlarının olduğu noktaya doğru yönlendirdi.

Yere düştüğü sırada şiddetli sarsıntıyla epey hırpalanmış olan Demsun, dirseklerinin üzerine kalkmaya çalışırken derin bir soluk aldı. Tam o esnada yanına varan Cafer, elini uzatarak arkadaşını omuzundan kavradı ve güçlü bir hamleyle ayağa kaldırdı. Üzerindeki tozları ve dökülen taş parçalarını silkeleyen Demsun, yüzündeki o sert ama sarsılmaz ifadeyle kollarını esnetti; başını hafifçe sallayarak karşılık verdi:
— Sağ ol, Cafer... dedi Demsun, derin bir nefes vererek. — İyi olmaktan başka çaremiz mi var? Alt tarafı bir güneş tanrıçası bizi yere çaktı, ama sonuçta ayaktayız. Bir tanrıya ne olabilir ki? Birkaç çizik ve tozdan fazlası bize sökmez.

Cafer, Demsun’un bu dik duruşuna hafifçe başını sallayarak onay verdi ve ikisi birlikte gözlerini az ilerde, Şivini’nin yaydığı o kavurucu ışınların altında ağır yaralar alarak yere çakılmış olan kanatsız ejderha Araz’a çevirdiler.

Adımlarını hızlandırıp dumanlar tütmekte olan devasa ejderhanın yanına vardıklarında manzara oldukça acımasızdı. Araz’ın o ihtişamlı pullu derisi güneşin yakıcı plazmasıyla hemen hemen her yerinden yanmış, sırtındaki kaslar kabarmış ve nefes alıp vermesi giderek zayıflamıştı. Can dostlarının bu halde yattığını gören ikili, hemen ejderhanın başucuna çöktüler. Demsun, ellerini Araz’ın devasa ve sıcaklığını yitirmekte olan başına koyarak üzüntüyle mırıldandı:
— Araz... Dayan dostum, en zor kısmı atlattık, buraya kadar birlikte geldik.

Araz, göz kapaklarını açmakta bile güçlük çekerek, hırıltılı ve can çekişen bir ses tonuyla başını hafifçe kaldırmaya çalıştı; boğazından sökülen o son nefeslerle birlikte fısıldadı:
— Beni bırakın... Artık vaktimin sonuna geldiğimi hissediyorum... dedi Araz, gözlerindeki o asırlık ateş yavaş yavaş sönerken. — Sizden tek bir son isteğim var, ne olur benim intikamımı sonuna kadar alın... Geriye bu dağlarda hesaplaşmamız gereken sadece iki tanrı kaldı... Fırtına ve Yıldırım Tanrısı Teişeba ile Uratu tanrılarının başı, o kana susamış Savaş Tanrısı Haldi... Ne pahasına olursa olsun onları öldürün, çünkü onlar benim bütün ırkımı, soyumu bu dağlarda yok ettiler...

Cafer, yerde yatan ve hayatı yavaş yavaş çekilen devasa ejderhanın yanmış başına ellerini koydu; yüzündeki o buz gibi ve kararlı ifadeyle seslendi:
— Gözün arkada kalmasın, Araz... dedi Cafer, sesindeki o sarsılmaz inançla. — Onların da kellesini bu topraklara sereceğiz, senin ırkının hesabını tek tek soracağız.

Demsun, dişlerini sıkarak yumruğunu yere vurdu ve ejderhanın gözlerinin içine bakarak yemin eder gibi konuştu:
— Merak etme, dostum... dedi Demsun. — O Teişeba da, o kibirli kral Haldi de bu günün sonunu kesinlikle görmeyecekler. Sen rahat uyu, intikamın yerde kalmayacak.

Araz, duyduğu bu son sözlerin ardından hafifçe soluklandı; yüzündeki o acı dolu ifade yerini derin bir huzura bırakırken başı ağırca toprağa düştü. Kanatsız ejderha Araz, dağın zirvesinde, yaktığı son intikam ateşinin külleri arasında sessizce can vererek ruhunu teslim etti. Zirvenin rüzgârı şimdi daha sert esiyor, kalan son iki tanrının hesap saatinin yaklaştığını haber veriyordu.