NAELİTH ARVEN kitap kapağı

20. bölüm / 33

NAELİTH ARVEN

YİRMİNCİ BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Buse BAL

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: YİRMİNCİ BÖLÜM

IŞIĞA AV
Nysera Gecesi'nin üzerinden ne kadar zaman geçtiğini artık bilmiyordum. Bir ay mı olmuştu? Daha mı fazla, daha mı az? Günler birbirinin içine karışıyor, sarayın ejder taşı duvarları arasında geçen zamanın hesabını tutmak gittikçe zorlaşıyordu.
Kraliyet arşivindeki kayıtlar için tarihleri eksiksiz yazabiliyordum; hangi kararın hangi gün alındığını, hangi belgenin hangi mühürle gönderildiğini, hangi kayıtların hangi tarihte tutulduğunu biliyordum. Fakat kendi günlerimin hesabını tutmak söz konusu olduğunda, takvim önümde açık olsa bile hiçbir şey söyleyemiyordum.
Belki de bunun sebebi, son zamanlarda zihnimi gereğinden fazla meşgul eden tek bir şey olmasıydı.
Kral İgor.
Nysera Gecesi'nden sonra aramızda ne olduğunu hâlâ tam olarak anlayabilmiş değildim. O geceden sonra doğru dürüst konuşmamıştık. Daha doğrusu, görevimiz gereği konuşmamız gereken her şeyi konuşuyor, fakat asıl söylemekten kaçındığımız şeylere bir türlü yaklaşmıyorduk.
Garip olan, birbirimizden kaçtığımızı da söyleyemememdi.
Çünkü kaçan insan, neyden ve niçin kaçındığını bilir.
Ben yalnızca onun bulunduğu yerde biraz daha uzun kalmamayı öğrenmiştim.
O da benim bulunduğum yerde gereğinden fazla durmamayı.
Fakat kaderin garip bir mizah anlayışı vardı. İnsan bir şeyden ne kadar kaçınırsa, o şey bir şekilde karşısına çıkmanın yolunu buluyordu.
Kral'ın katıldığı her divanda, kraliyet görevlilerinin bulunduğu her mecliste, devlet işlerinin görüşüldüğü her kapalı oturumda bir şekilde aynı odada bulunuyorduk. Ben önümdeki kâğıtlara eğiliyor, kalemimi mürekkebe batırıyor ve gözlerimi yalnızca kayıtlarda tutmaya çalışıyordum.
Sonra onun bakışını hissediyordum.
Başımı kaldırmıyordum.
En azından hemen.
Çünkü kaldırırsam gözlerimizin karşılaşacağını biliyordum.
Bazen yine de bakıyordum. Ve o zaman, bütün o görkemli salonun içinde yalnızca ikimizin birbirine baktığı birkaç saniye kalıyordu geriye.
Sonra ikimiz de başka bir yere dönüyorduk.
Bunun adına ne denildiğini bilmiyordum.
Bilmek de istemiyordum.
Ama bazı şeyleri anlamakta bedenim aklımdan daha hızlı davranıyordu. Bazen elimdeki kalem, hiçbir sebep yokken parmaklarımın arasında biraz fazla sıkılıyordu. Bazen bir cümlenin ortasında duruyor, karşımdaki kişinin söylediği şeyi ikinci kez dinlemek zorunda kalıyordum.
“Kendine gel, Diana. Ne saçmalıyorsun?” diye içimden geçirdim.
Başımı yeniden önüme eğmiş, yazmaya devam etmiştim.
Fakat o günün geri kalanında aynı cümleyi kendime birkaç kez daha söylemek zorunda kalmıştım.
Üstelik bunun yalnızca benim davranışlarımda meydana gelen bir değişiklik olmadığını da fark etmeye başlamıştım.
Çünkü bazı karşılaşmalarımızda Kral İgor'un da her zamanki kusursuz hâkimiyetinden kısa süreliğine uzaklaştığını görüyordum. Bazen bana bir şey söyleyecekmiş gibi bakıyor, sonra fikrinden vazgeçiyordu.
Bir defasında elindeki belgeyi bana uzatırken parmaklarımız birbirine değmesin diye kâğıdı gereğinden fazla uzağa bırakmıştı.
Ben de aynı şeyi yapmıştım.
İkimiz de bunu fark etmiş olmalıydık.
İkimiz de hiçbir şey söylememiştik.
Saray ise bütün bunlardan habersiz, her zamanki düzeniyle yaşamaya devam ediyordu.
Kraliyet arşivindeki görevim artık ilk günlerdeki kadar sessiz değildi. İnsanlar bana alışmıştı. Ben de onlara alışmaya başlamıştım. Önceleri yalnızca emirleri kayda geçiren genç bir misafir olarak gördükleri kişi, zamanla hangi belgenin nerede bulunacağını bilen, eski kayıtları birbirine bağlayabilen ve konsey kararlarını eksiksiz tutan, sarayın günlük düzeninin bir parçası hâline gelmişti.
Nora her zamanki gibi hareketliydi.
Helena'nın işleri hiç bitmiyordu.
Constantine'nin sesi sarayın koridorlarında eskisinden daha sık duyuluyordu.
Ve ben, bütün bu hayatın içinde kendime yeni bir düzen kurmaya çalışıyordum.
Ta ki sonbaharın ilk günü gelene kadar.
O gün, eski bir geleneğin de başlangıcıydı.
Eryndor Günü.
Valyria halkı bu günü bir bayram gibi kutlamazdı. Saray süslenmez, meydanlarda müzik çalmaz, insanlar birbirlerine hediyeler vermezdi.
Bu günün başka bir ağırlığı vardı.
Günün ilk ışığıyla birlikte avcılar ormana girer, o gün öldürülen av hayvanlarının ilk ve en değerli parçaları Eryndor'un kadim sunaklarına bırakılırdı. Eski inanışa göre sonbaharın ilk avı, yalnızca toprağın bereketine değil, karanlık mevsimin eşiğinde yolu aydınlatan ışığa adanırdı.
Bu yüzden avcılar o güne Işığa Av derdi.
Saray da her yıl bu geleneğe katılırdı.
Bu yıl ise benim de orada bulunmam gerekiyordu.
Kayıt tutmak için.
Elbette.
Sadece kayıt tutmak için.
Sabah olduğunda saray her zamankinden daha erken uyanmıştı. Eryndor için hazırlıklar çoktan başlamış, av kafilesinin toplanacağı saat yaklaşmıştı. Ben ise bütün bu hareketliliğin arasında elimdeki kayıt defteriyle dolaşıyor, hazırlanacak kişilerin ve götürüleceklerin listesini son kez kontrol ediyordum.
Av için ayrılan atların bulunduğu ahırlara vardığımda askerlerin büyük bölümü çoktan yerlerini almıştı. Atların arasında dolaşan seyislerin sesleri, deri kayışların çekilişi ve nalların taş zeminde çıkardığı tok sesler birbirine karışıyordu.
Ben defterimdeki son ismin karşısına işaret koyarken biraz ilerideki siyah at dikkatimi çekti.
Diğerlerinden belirgin biçimde daha büyüktü. Simsiyah tüyleri sabah ışığını neredeyse hiç yansıtmıyor, geniş göğsü ve güçlü boynu ona sıradan bir binekten çok savaş meydanlarına alışkın bir hayvan görüntüsü veriyordu. Başını her kaldırışında dizginleri tutan seyisin kolları geriliyor, hayvanın gözlerindeki huzursuzluk daha da belirginleşiyordu.
“Onu sakinleştirmeye çalışmayın.”
Sesin geldiği yöne döndüm.
Karşımda, iri yapısına rağmen yüzünde tuhaf bir gençlik taşıyan bir asker duruyordu. Neredeyse iki metre boyundaydı. Geniş omuzları, güçlü kolları ve yapılı bedeni onu ilk bakışta olduğundan çok daha büyük gösteriyordu. Sıcak kahverengi teni, alnına dağılmış kahverengi kıvırcık saçları ve koyu kahverengi gözleriyle yüzünde şaşırtıcı derecede yumuşak bir ifade taşıyordu.
Bana bakarken hafifçe çekindi.
“Özür dilerim, Lady Diana.”
“Ne için?”
Bir an durdu.
“Size söylemeden önce düşündüm de... Belki söylememem gerekiyordur.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne söyleyecektiniz?”
Genç adam siyah ata baktı.
“Onunla uğraşmayın.”
Sonra yeniden bana döndü.
“Sabahları kimseyi sevmez.”
İstemeden gülümsedim.
“Beni de mi?”
“Bilmiyorum.”
Cevabı öylesine ciddiydi ki bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Sonra utangaçça ekledi:
“Henüz sizi tanımıyor.”
“Peki siz tanıyor musunuz?”
Bu kez yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
“Hayır, Lady Diana.”
Başını eğdi.
“Ben Bernard.”
Bir an durdu.
“Bernard Loyal.”
“Memnun oldum, Bernard.”
“Ben de, Lady Diana.”
Sanki konuşmayı bitirmesi gerektiğini düşünüyordu ama birkaç saniye sonra merakına yenildi.
“Bir şey sorabilir miyim?”
“Tabii.”
“Gerçekten Kolezyum'da savaşan siz miydiniz?”
Soruyu öylesine büyük bir merakla sormuştu ki şaşırdım.
“Beni orada mı gördünüz?”
“Evet.”
Gözleri parladı.
“Nasıl savaştığınızı gördüm.”
Bir an sustu.
“Çok etkileyiciydiniz.”
Bir an verecek cevabı bulamadım.
Bernard'ın yüzündeki ifade hemen değişti.
“Özür dilerim, fazla konuştum.”
“Hayır.”
Başımı hafifçe salladım.
“Sadece... bunu beklemiyordum.”
“Beni mi?”
“Hayır.”
Kısa bir tereddütten sonra ekledim:
“Böyle bir şey söylemenizi.”
Bernard'ın yüzünde içten bir gülümseme belirdi.
“Ben sadece doğru olanı söyledim.”
Ona baktım. Bu kadar açık ve içten söylenmiş bir övgü karşısında ne diyeceğimi bilememiştim.
“Teşekkür ederim.”
Sesim beklediğimden daha yumuşak çıktı.
Bernard başını hafifçe eğdi.
Tam o sırada avın başlamasına az kaldığını bildiren derin bir çan sesi ahırların üzerinde yankılandı. Atların arasında bir hareketlilik başladı. Seyisler son kontrolleri yapıyor, askerler eyerlerine yöneliyordu.
Ben de defterimi kapattım.
Bernard'ın başını çevirdiği yöne çevirdim gözlerimi.
Beyaz bir at birkaç adım ötede, diğerlerinden ayrı tutuluyordu.
Bir süre ona baktım.
“Sanırım sizin atınız da burada.”
Bernard'ın yüzünde hemen bir gülümseme belirdi.
“Evet, Lady Diana.”
Beyaz ata doğru birkaç adım attı.
“Bu sizin için ayrıldı.”
“Benim için mi?”
“Evet.”
Bir an durdu.
Sonra heyecanla ekledi:
“Majesteleri onu özellikle—”
Sustu.
Ben ona baktım.
“Majesteleri ne yaptı?”
Bernard'ın gözleri bir an büyüdü.
“Hiç.”
“Az önce bir şey söyleyecektiniz.”
“Yanlış söyledim.”
“Ne demek istediniz?”
Bernard başını iki yana salladı.
“Bir şey demek istemedim, Lady Diana.”
Sonra beyaz atı işaret etti.
“Sadece onun size uygun olduğunu düşündüklerini söylediler.”
“Kim söyledi?”
Bernard'ın bakışları bir anlığına kalabalığa kaydı.
“Bilmiyorum.”
Cevabı fazla hızlı gelmişti.
Fakat üzerinde durmadım.
Beyaz at çoktan bana doğru dönmüştü.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Hayvanın kulakları dikilmiş, açık buz mavisi gözleri doğrudan üzerime çevrilmişti. Tüyleri sabah ışığında neredeyse beyazdan çok soluk bir gümüşü andırıyor, uzun ve zarif boynu ince yüzüne doğru kusursuz bir çizgi oluşturuyordu. İnce bacakları ve atletik gövdesi, narin görünmesine rağmen altında güçlü bir hayvanın bulunduğunu belli ediyordu. Uzun yelesi boynunun iki yanından aşağı süzülüyor, hafif rüzgârda birkaç tutamı havalanıyordu.
Birkaç adım daha attım.
Geri çekilmesini bekledim.
Bunun yerine başını hafifçe eğdi.
Elimi uzattım.
Parmaklarım burnunun üzerine değdiğinde sıcak nefesini avucumda hissettim.
At hiç kıpırdamadı.
Aksine başını elime doğru biraz daha yaklaştırdı.
“İlginç.”
Bernard'ın sesi arkamdan geldi.
Ona döndüm.
“Ne?”
“Çok asidir. Kimseyi kendisine yaklaştırmaz.”
Beyaz atın yelesine elimle hafifçe dokundum. İnce tüyler parmaklarımın arasından kaydı.
“Size karşı bu kadar uysal olması şaşırtıcı.”
“Belki de beni sevmiştir.”
Bernard'ın yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
“Bence siz onu sevmişsinizdir.”
İstemeden tekrar gülümsedim.
“Adı ne?”
Bernard cevap vermeden önce atın gözlerine baktı.
“Aluma.”
İsmi zihnimde birkaç kez sessizce tekrarladım.
Aluma.
Garip biçimde tanıdık gelmişti.
Nereden olduğunu bilmiyordum.
“Güzel bir isim.”
Tam o sırada ahırın girişinden ağır adımların sesi geldi.
Konuşmalar bir anda kesildi.
Başımı çevirdiğimde birkaç askerin kenara çekildiğini gördüm.
Ve ardından onu gördüm.
Kral İgor.
Üzerinde av için hazırlanmış koyu renkli binici kıyafetleri vardı. Omuzlarında sade fakat kusursuz işlenmiş deri korumalar, belinde kısa bir kılıç ve sırtında yayı bulunuyordu. Yanında, diğer ekipmanların arasına yerleştirilmiş ikinci bir yay ve birkaç yedek ok vardı. Göze sokulmayacak kadar doğal, fakat savaş meydanına alışkın birinin asla gözden kaçırmayacağı kadar küçük bir detaydı.
Her zamanki gibi dimdik duruyordu.
Yanında bir kişi vardı.
Kral İgor'dan birkaç santim kısa, geniş omuzlu ve atletik yapılı bir adamdı. Kül rengi sarı saçları alnına doğru dağılmış, yeşil gözlerinde her zamanki ciddi görüntüyü bozacak kadar arsız bir canlılık vardı. Burnunun üzerinden başlayıp sol yanağına doğru uzanan ince bir yara izi, yüzüne savaş meydanlarından kalma belirgin bir sertlik katıyordu.
Kral İgor'un bakışları önce çevredeki askerlere, ardından atlara kaydı.
Sonra bana ulaştı.
Yalnızca bir an.
Ama o bir an, nedense elimdeki defterin ağırlığı bir kitaptan çok daha fazlası gibi hissetmiştim.
Başımı hafifçe eğdim.
“Kral İgor.”
“Lady Diana.”
Sesi her zamanki gibiydi.
Sakin.
Kontrollü.
Fakat gözleri bir an Aluma'nın üzerinde durdu.
Sonra yeniden bana baktı.
“Görünüşe göre atınız sizi sevmiş.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Sanırım öyle.”
Kral İgor'un dudaklarının kenarında belli belirsiz bir hareket oldu.
Yanındaki kül sarısı saçlı adam bunu fark etmiş olacak ki başını hafifçe yana çevirdi.
“Majesteleri,” dedi, sesinde bastırılmış bir eğlence vardı. “Atların seçici olduğu anlaşılıyor.”
Kral İgor ona baktı.
“Elvis.”
Adamın yüzünde arsız bir gülümseme belirdi.
“Buyurun, Majesteleri.”
“Bugün konuşmamaya karar vermiştin.”
“Kararımı değiştirdim.”
Bernard başını eğmişti ama omuzlarının hafifçe titrediğini görebiliyordum.
Ben istemeden gülümsedim.
Kral İgor da ona baktı.
Elvis'in söylediği bir sonraki cümleyle yüzündeki o katı ifade bir anlığına çözüldü.
“Atların önünde itibarınızı korumak daha zor, Majesteleri. İnsanlar sizi dinliyor olabilir ama şu an bu hayvanlar kesinlikle sizi dinlemiyor.”
Kral İgor'un dudaklarından kısa, gerçek bir gülüş çıktı.
Beklemediğim kadar sıcak bir sesti.
Bir an donup kaldım.
Onu daha önce hiç böyle görmemiştim.
Gülüşü yüzünü değiştirmişti.
Sertliği kaybolmuş, gözlerinin çevresinde ince çizgiler belirginleşmişti. Bir kraldan çok, yıllardır tanıdığı adamlardan birinin saçmalığına gerçekten gülen genç bir adam gibiydi.
“Çok güzel gülüyor.”
Düşünce zihnimden geçtiği anda kendime kızdım.
Saçmalama, Diana.
Gözlerimi Aluma'nın yelesine indirdim.
Ne gülüşü? Buradaki konumunu hatırla!
Fakat düşüncelerimi susturmaya çalışırken dudaklarımın kenarları çoktan yeniden kıvrılmıştı.
Bu kez istemeden yüzümde beliren gülümseme, alışık olduğum o belli belirsiz tebessümümden daha genişti. Dudaklarımın iki yanında yıllardır görmediğim gamzelerim belirginleşti. Sabahın serinliğinde yüzümde açılan o kısa sıcaklığın çevremdekilerden birkaçının dikkatini çektiğini fark etmedim bile.
Ama Kral İgor fark etti.
Bakışları bir anlığına yüzümde kaldı.
Sonra gözleri, istemsizce dudaklarıma kaydı.
Çok kısa bir an.
Ardından yeniden gözlerime baktı.
Nefesinin değiştiğini o anda gördüm.
Göğsü bir kez hızla yükselip indi, sonra bir kez daha. Sanki söylemek üzere olduğu bir cümleyi unutmuş gibi birkaç saniye sessiz kaldı.
Benim de nefesim aynı şekilde düzensizleşmişti.
Ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan ikimiz de bakışlarımızı başka yöne çevirdik.
Kral İgor boğazını temizledi.
“Hazırlanın.”
Sesi yeniden eski hâline dönmüştü.
Sakin, ölçülü ve tartışmaya yer bırakmayan o hükümdar sesi.
“Av kafilesi hareket etmek üzere. Atlarınıza,” diye emir verdi.
Askerler hemen toparlandı.
Eyerler kontrol edildi, dizginler çekildi, yaylar omuzlara alındı. Ben de Aluma'nın yanına geçtim.
Tam ayağımı üzengiye yerleştirecekken yanımdan hafif bir ses geldi.
“Majesteleri.”
Elvis'ti.
Kral İgor ona baktı.
“Efendim?”
Elvis'in yüzünde masum görünmeye çalışan, fakat gözlerinin içindeki eğlenceyi saklayamayan imalı bir ifade vardı.
“Hiç.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Yalnızca bugün atların bile sizden daha konuşkan olduğunu fark ettim.”
Kral İgor'un bakışları birkaç saniye üzerinde kaldı.
“Elvis.”
“Majesteleri.”
“Bir gün seni gerçekten susturacağım.”
Elvis'in sırıtışı biraz daha genişledi.
“Ama bugün o gün değil anlaşılan.”
Ben başımı eğip Aluma'nın yelesiyle ilgileniyormuş gibi yaptım.
Fakat gülümsememi saklamak giderek zorlaşıyordu.
───
Ormana girdiğimizde sarayın taş duvarları çoktan arkamızda kalmıştı.
Sonbaharın ilk günleri ormanın rengini değiştirmeye başlamıştı. Yaprakların bir kısmı hâlâ yeşildi; fakat dalların arasında altın sarısı, bakır ve kızıl tonlar çoktan kendini göstermişti. Sabahın ince sisi ağaçların arasında hâlâ yer yer asılı duruyor, güneş yükseldikçe dalların arasından süzülen ışık parçalanarak toprağın üzerine düşüyordu.
Kafile bir süre birlikte ilerledi.
Sonra avın doğal düzeni kendiliğinden oluşmaya başladı.
Bazı askerler önden gitti.
Bazıları iki yana dağıldı.
Kral İgor ise birkaç at mesafesinde önümde ilerliyordu.
Ben ne zaman ona yaklaşsam, o biraz öne çıkıyordu.
Ben geride kaldığımda ise bir şekilde yeniden aynı hizada bulunuyorduk.
Bunu birkaç kez fark ettim.
Hiçbirimiz bundan söz etmedik.
Birkaç saat boyunca ormanın içinde ilerledik.
İlk av çok geçmeden bulundu.
Bir grup avcı sessizce dağıldı. Atların nalları toprağa daha yumuşak basmaya başladı. Konuşmalar azaldı.
Bir süre sonra okların sesi duyuldu.
Ardından yeniden sessizlik.
Ben defterime birkaç kısa not aldım.
Avın yeri.
Saat.
Avlanan hayvan.
Sunakta bırakılacak kısmın kaydı.
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Yanımdan bir at sesi duyuldu.
Elvis.
Atını yavaşlatıp benim atımla aynı hizaya getirdi.
Önce Kral İgor'a baktı.
Sonra bana.
Yüzünde o tanıdık sırıtış yeniden belirmişti.
“Lady Diana.”
“Efendim?”
“Bir şey merak ettim.”
“Buyurun.”
Elvis atının dizginlerini gevşetti.
“Bir savaşçı bu kadar uzun süre silahlarından uzak kalınca eli yayı özler mi?”
Sorusu doğrudan, fakat sesi hafifti.
Bir an düşündüm.
“Özler.”
“Öyle mi?”
“Evet.”
“Güzel.”
Sanki beklediği cevabı almış gibi başını salladı.
Sonra bana biraz daha yaklaşıp alçak sesle ekledi:
“Çünkü sizin yerinizde olsam, bugün yalnızca kayıt tutmakla yetinmezdim.”
Kral İgor'un başı çok hafifçe bize doğru döndü.
Elvis bunu görmüş olmasına rağmen hiçbir şey olmamış gibi devam etti.
“Gerçi,” dedi, “burada insanın önünde küçük bir mesele var.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne meselesi?”
Elvis'in bakışları Kral İgor'a kaydı.
“Majesteleri.”
Kral İgor'un kaşı hafifçe kalktı.
“Ne olmuş bana?”
“Hiçbir şey, Majesteleri.”
Elvis masum bir ifadeyle omuz silkti.
“Yalnızca sizin okçuluğunuzun Valyria'da pek meşhur olduğunu söylüyordum.”
Kral İgor'un yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Elvis.”
“Buyurun.”
“Konuyu nereye getirmeye çalıştığını merak ediyorum.”
“Ben mi?”
Elvis'in gülümsemesi büyüdü.
“Hiçbir yere, Majesteleri.”
Sonra bana döndü.
“Lady Diana, siz de iyi bir okçu olduğunuzu söylemiştiniz.”
“Ben öyle bir şey söylemedim.”
“Öyleyse ben sizin hakkınızda söylenenleri duymuşum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Elvis başını hafifçe yana eğdi.
“Peki hanginiz daha iyi?”
Kral İgor ona baktı.
Ben de istemeden Kral İgor'a döndüm.
Elvis'in yüzündeki sırıtış artık saklanamayacak kadar belirgindi.
“Merak ettim sadece,” dedi. “Bir gün hanginizin daha iyi okçu olduğunu görmek güzel olurdu doğrusu.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Ben istemeden yeniden Kral İgor'a baktım.
O da bana bakıyordu.
Elvis'in söylediklerinin ardından Kral İgor'un gözlerinde belli belirsiz bir merak vardı. Fakat bunu bir meydan okuma gibi göstermiyordu. Sanki kararın bana ait olmasını bekliyordu.
Parmaklarımı dizginlerin üzerinde biraz daha sıktım.
“Ben...” dedim.
Sesim beklediğimden daha tereddütlü çıkmıştı.
Sonra hafifçe başımı eğdim.
“Sanırım bunu yapmasam daha iyi olur.”
Elvis'in kaşları kalktı.
“Öyle mi?”
“Uzun zamandır yay kullanmadım.”
Bunu söylerken sesimi mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışıyordum.
“Üstelik bugün buraya bunun için gelmedim.”
Aslında içimde çok daha farklı bir şey vardı.
Yayı yeniden elime almanın düşüncesi bile göğsümün içinde aylardır uyuyan bir şeyi kıpırdatmıştı.
Ama yine de bunun doğru olup olmadığından emin değildim.
Kral İgor bir süre sessiz kaldı.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Lady Diana.”
Başımı kaldırdım.
“Sizin yeteneklerinizi tekrar görmeyi çok isterim.”
Söylediği yalnızca birkaç kelimeydi.
Ne ısrar vardı sesinde ne de beni zorlayan bir ton.
Sadece açık bir davet.
Bir an ona baktım.
Sonra gözlerimde istemsizce bir ışık belirdi.
Sanki uzun zamandır açılmamış bir kapının anahtarı avucuma bırakılmıştı.
Dudaklarımın kenarlarında küçük bir gülümseme oluştu.
“Peki.”
Bu tek kelimeyi söylerken sesimdeki heyecanı saklayamadım.
Aluma'nın boynuna doğru hafifçe eğildim.
Elimi uzun boynunun üzerinde gezdirdim.
“Kızım,” diye fısıldadım. “Bana güvenmeni istiyorum.”
Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz garip bir his kapladı içimi.
Sanki bunu söylememe hiç gerek yokmuş gibi.
Aluma zaten bana güveniyordu.
Başını hafifçe yana çevirdi ve kişnedi.
Kral İgor atından indi.
Yanında taşıdığı ekipmanların arasına gizlediği örtünün altından yayı çıkardı.
Yay ilk bakışta bile sıradan değildi.
Koyu renkli ahşabı üzerinde ince ve ustalıklı işlemeler vardı. Sapının çevresine, eski Valyria lehçesine ait rünler işlenmişti. Rünlerin arasına ince metal çizgiler yerleştirilmiş, yayın bütün yüzeyine savaşçı bir zarafet kazandırılmıştı.
Bana doğru uzattığında yayı iki elimle aldım.
Ağırlığını hemen hissettim.
Önce sapını kavradım.
Parmaklarımı ahşabın üzerinde gezdirdim. Yayın dengesini kontrol ettim. Esnekliğini anlamak için kirişini hafifçe çektim.
Gözlerim üzerindeki rünlerde birkaç saniye daha kaldı.
Valyria dilini biliyordum.
Ama bu eski lehçeyi okuyamıyordum.
İşaretlerin anlamını çıkaramadım.
Sonra okları elime aldım.
Birini parmaklarımın arasında çevirdim.
Tüylerini kontrol ettim.
Uç kısmını gözden geçirdim.
Ağırlığına baktım.
Keskinliğini parmağımı değdirmeden sınadım.
Sonra yayı yeniden kaldırdım.
Kirişin gerilimini bir kez daha ölçtüm.
Aylardır kullanmamıştım.
Ama ellerim unutmuş değildi.
Bu fark ediş, yüzümdeki ifadeyi değiştirdi.
Sanki aradan geçen aylar bir anda ortadan kalkmıştı.
Aluma'nın üzerine yeniden bindim.
Bir süre sessizce ilerledik.
Sonra ormanın daha açık bir bölümüne ulaştığımızda rüzgâr biraz güçlendi.
Aluma'nın yelesi geriye doğru savruldu.
Ben de yayı elimde tuttum.
Bir anlığına atın üzerinde doğruldum.
Sonra üzengilerin üzerinde ayağa kalktım.
Dizginleri bıraktım.
İki elimi de serbest bıraktığım anda at, sanki ne istediğimi biliyormuş gibi başını kaldırdı ve adımlarını daha da dengeli hâle getirdi.
Rüzgâr saçlarımı geriye savuruyordu.
Siyah saçlarım omuzlarımın ve sırtımın üzerinden dalga dalga uçuşurken elbisemin etekleri de rüzgârla hareketleniyordu.
Yayı kaldırdım.
Bir ok seçtim.
Oku yerleştirdim.
Kirişi çektim.
Yayın ahşabı gerildi.
İnce, tok bir ses çıktı.
Nefesimi tuttum.
Sonra gözlerimi hedefe çevirdim.
Kral İgor'un bakışları üzerimdeydi.
Kendi bedenimin rüzgârla nasıl hareket ettiğini, saçlarımın omuzlarımdan nasıl savrulduğunu, atın üzerinde nasıl göründüğümü düşünmüyordum bile. Sadece yayı, oku ve önümdeki hedefi hissediyordum.
Yayın kirişi biraz daha gerildi.
Kiriş dudaklarımın hemen yanına kadar geldi.
Kral İgor'un bakışları istemsizce yine dudaklarıma kaydı.
Nefesini belli belirsiz içine çekti.
Sonra gözlerini yeniden yüzüme kaldırdı.
Nefesimi yavaşça verdim.
Parmaklarımı gevşettim.
Ok fırladı.
Havayı yararken ince ve keskin bir ıslık çıkardı.
Ormanın derinliklerinden gelen ağır bir hırıltının ardından çalılıkların arasında büyük bir yaban domuzu belirdi.
Kimsenin fark etmediği kadar sessizce ilerliyordu.
Ok, daha hayvanın ne olduğunu anlamasına fırsat bile vermeden başına saplandı.
Yaban domuzu olduğu yerde devrildi.
Bir an sessizlik oldu.
Sonra içimde aylardır unuttuğumu sandığım o duygu patladı.
Başımı kaldırdım.
Kahkaha attım.
Gerçek, içten ve sevimli bir kahkahaydı.
Aluma'nın üzerinde yeniden otururken yüzümdeki gülümseme genişledi.
Gözlerim heyecanla parlıyordu.
Kral İgor bana bakıyordu.
Öylece.
Hiçbir şey söylemeden.
Bakışlarında şaşkınlıktan daha fazlası vardı.
Hayranlık.
Gözleri hâlâ üzerimdeyken dudakları aralandı.
Ve eski Valyria dilinde, düşünmeden tek bir cümle döküldü:
“Varen na kor… vaela mor.”
(Savaşın ele geçiremediğini, güzellik fethetti.)
Kral İgor hâlâ bana bakıyordu.
Gözlerini üzerimden çekmiyordu.
Ve yüzünde, daha önce hiç görmediğim, kendini ele veren bir gülümseme vardı.
Sanki söylediği sözün anlamını kendisi de yeni fark etmişti.
Bakışlarında bir anlık şaşkınlık belirdi. Ardından o şaşkınlığın yerini rahatsızlık aldı.
Bunu yapmaması gerektiğini biliyordu.
Biliyordum.
Benim bir konuk, onun ise bu ülkenin kralı olduğunu hatırlatan o görünmez sınır ikimizin arasında yeniden belirmişti.
Fakat bu kez İgor o sınıra bakıp geri çekilmedi.
Gülümsemeye devam etti.
Ben de ona baktım.
Ve kendimi durduramadım.
Dudaklarım yeniden kıvrıldı.
Yüzümün ısındığını hissettim. Önce yanaklarım, ardından burnumun üzeri... Sonra kulaklarımın uçlarına kadar yayılan bir sıcaklık vardı.
Başımı hafifçe eğmek istedim.
Ama yapamadım.
Gözlerimi ondan ayıramadım.
Kral İgor'un gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
Tam o sırada yanımızdaki Elvis'i fark ettim.
Hiçbir şey söylemiyordu.
Sadece bize bakıyordu.
Ve yüzündeki o arsız sırıtış, söyleyebileceği her şeyden daha fazlasını anlatıyordu.
Başımı hemen başka yöne çevirdim.
Dizginleri hafifçe kendime çektim.
Aluma sakin bir hareketle yön değiştirdi. Diğer askerlerin bulunduğu tarafa doğru ilerledim.
Vurduğum yaban domuzuna ulaşmak için birkaç asker çoktan harekete geçmişti.
Ben de onların yanına doğru ilerliyordum.
Fakat birkaç adım sonra ormanın içinden gelen garip bir ses duydum.
Önce uzaktan gelen ağır bir hırıltı sandım.
Sonra dalların kırılma sesleri duyuldu.
Bir.
İki.
Ardından onlarcası.
Başımı çevirdim.
Ağaçların arasından koyu gövdeler hızla üzerimize doğru geliyordu.
Yaban domuzları.
Bir sürü.
“Ne—”
Cümlemi tamamlayamadım.
Aluma bir anda başını kaldırdı.
Kulakları geriye yattı.
Sonra ön ayaklarını yerden kesti.
“Aluma!”
At şaha kalktı.
Ürktüğü için değildi.
Bunu anlayabiliyordum.
Sanki önümdeki kalabalığı, yaklaşan tehlikeyi ve üzerimize doğru gelen sürüyü tek bir anda değerlendirmişti.
Dizginleri sıkıca tuttum.
Aluma yeniden yere bastığı anda yönünü değiştirdi.
“Dur!”
Durmadı.
Tam tersine hızlandı.
Ağaçların arasından geçerken dallar omuzlarıma ve saçlarıma çarpıyor, önümdeki dünya bir anda bulanıklaşıyordu.
“Aluma!”
Atın boynuna eğildim.
Dizginleri kontrol etmeye çalıştım.
Ama Aluma beni dinlemiyordu.
Arkamdan gelen bağırışları duyabiliyordum.
“Lady Diana!”
Sesler giderek uzaklaştı.
Aluma beni ormanın daha derinlerine taşıyordu.
Ağaçlar seyrekleşmeye başladı.
Toprak yükseliyor, sonra yeniden alçalıyordu.
Bir süre sonra önümde taşlık bir geçit belirdi.
Aluma hiç tereddüt etmeden oraya yöneldi.
Geçidin ardından manzara bir anda değişti.
Önümde geniş ve derin bir vadi açıldı.
Kayalık duvarlar iki yanımızda yükseliyor, sabah güneşinin ulaşamadığı yerlerde koyu gölgeler oluşturuyordu.
Vadiye çöken sessizlik, az önceki ormanın gürültüsünden sonra neredeyse gerçek dışıydı.
Aluma'nın hızı yavaşladı.
Nefesimi toparlamaya çalışırken etrafıma baktım.
Burası...
Sanırım burası Veyrael Vadisi'ydi.
Vadiye çöken sessizlikte, buranın sunaklara yakın olduğuna inanmak istedim.
Aluma birkaç adım daha ilerledi.
Sonra durdu.
Başını kaldırdı.
Ben de onun baktığı yöne çevirdim gözlerimi.
Kayalıkların arasında karanlık bir açıklık vardı.
Bir mağara.
Aluma'nın kulakları dikildi.
İçimde açıklayamadığım bir his oluştu.
Sanki buraya gelmemiz tesadüf değildi, sanki burada daha önce bulunmuştum.
Atımdan yavaşça indim.
Elimi Aluma'nın boynuna koydum.
“Burada ne var, kızım?”
Aluma tepki vermedi.
Sadece mağaraya baktı.
Ben de baktım.
Ve o anda içeriden, taşların arasından gelen çok derin bir nefes sesi duydum.
Donup kaldım.
Bir kez daha geldi.
Yavaş.
Ağır.
Ve kesinlikle bir insana ya da bir hayvana ait değildi...
Nefesimi tuttum.
Mağaranın karanlığına bakarken gözlerim önce hiçbir şey seçemedi. Sonra karanlığın içinde, taşlardan biraz daha açık bir renk belirdi.
Gümüş.
Bir an bunun ışığın bir oyunu olduğunu düşündüm.
Ama değildi.
Karanlığın içinden iki akik göz yavaşça bana döndü.
Olduğum yerde kaldım.
Gözlerim o gözlere kilitlendi.
Çok güzeldi...
İçimde korkuya benzeyen hiçbir şey yoktu.
Olması gerekiyordu.
Belki de hayatım boyunca hissettiğim en doğal korkulardan biri olması gerekiyordu. Çünkü karşımdaki şey, daha önce yalnızca kitaplarda, eski resimlerde ve başkalarının anlattığı hikâyelerde gördüğüm bir yaratıktı.
Bir ejderha.
Hayatımda ilk kez.
Ama bedenim bunu bilmiyor gibiydi.
Gözlerimi ondan ayırmadan bir adım attım.
Sonra bir adım daha.
Karanlığın içindeki gövde yavaşça hareket etti.
Önce başı göründü.
Uzun, ince ve keskin erkeksi hatlara sahipti. Gümüşe çalan pulları mağaranın dışından sızan solgun ışığı yakalıyor, üzerlerindeki ince altın işlemeler hareket ettikçe belli belirsiz parlıyordu. Başının iki yanında yükselen uzun boynuzlar, yüzüne vahşi olmaktan çok eski ve asil bir görünüm veriyordu.
Biraz daha ilerledi.
Boynu karanlığın içinden ağır ağır yükseldi.
Ve ben istemeden başımı kaldırmak zorunda kaldım.
Yükseliyordu.
Biraz daha.
Biraz daha.
Ta ki başı, bulunduğumuz mağaranın en tepesinde durana kadar.
Gözlerim gövdesinden boynuna, boynundan başına doğru ilerledi. Kanatlarının bir kısmı arkasındaki karanlığın içine uzanıyordu. Pullarının arasında altın çizgiler vardı. Her biri, sanki yüzyıllar önce bir ustanın eliyle tek tek işlenmiş gibiydi.
Sonra göğsünü gördüm.
Ve orada durdum.
Göğsünün tam ortasında, pulların arasına işlenmiş gibi duran büyük bir rün vardı.
Diğerlerinden farklıydı.
Daha belirgindi.
Daha eski görünüyordu.
Daha parlaktı.
Altın çizgiler birbirinin içinden geçerek garip ama kusursuz bir şekil oluşturuyordu.
Defterim hâlâ yanımdaydı.
Neden yaptığımı bilmeden onu çıkardım.
Kalemimi aldım.
Gözlerimi ejderhadan ayırmadan gördüğüm şekli defterimin boş bir köşesine çizmeye başladım.
Bir çizgi.
Sonra bir diğeri.
Ortadaki daire.
Aşağı doğru uzanan işaret.
Ve iki yana ayrılan ince çizgiler.
Bittiğinde birkaç saniye çizdiğim şekle baktım.
Anlamını bilmiyordum.
Ama onu unutmamam gerektiğini hissediyordum.
Kalemi kapattım.
Başımı yeniden kaldırdım.
Ejderha hâlâ bana bakıyordu.
Bakışları benim üzerimden bir an ayrılmıyordu.
Ne saldırıyor ne geri çekiliyordu.
Sadece bakıyordu.
Ben de ona.
Garip olan, birbirimize yabancı gelmememizdi.
Sanki...
Sanki bu gözlerle daha önce karşılaşmıştım.
Bu düşünce zihnimde belirir belirmez kaşlarımı hafifçe çattım.
Hayır.
Bu mümkün değildi.
Onu ilk kez görüyordum.
Bundan emindim.
Öyleyse neden içimde, çok uzaklarda unutulmuş bir şeyin yeniden yerini bulduğuna dair o tuhaf, tarifsiz sıcak his vardı?
Neden sanki onu hatırlamıyordum da...
Tanıyor gibi hissediyordum?
Bu düşünceyi tamamlayamadım.
Ejderha başını çok hafifçe eğdi.
Hareket o kadar yavaştı ki önce fark edip etmediğimden emin olamadım.
Sonra uzun boynu aşağı doğru kıvrıldı.
Başını bana yaklaştırdı.
İçgüdüsel olarak geri çekilmeliydim ama çekilmedim.
Ejderhanın burnu yavaşça göğsümün hizasına geldi.
Bir an sonra sıcak nefesini üzerimde hissettim.
Kocaman başı tam önümdeydi.
Gözlerimi istemsizce büyüttüm.
Burnunu hafifçe göğsüme doğru yaklaştırdı.
Sonra beni kokladı.
Bir kez.
Derin bir solukla.
Ve nedense...
Kıkırdadım.
Kendi çıkardığım sese kendim şaşırdım.
“Ben gerçekten kıkırdadım mı?”
Sesim fısıltıdan bile alçaktı.
Karşımda bir ejderhanın kocaman ağzı vardı. O ağzın tek bir hareketiyle beni kolayca parçalayabilecek bir yaratığın burnu neredeyse göğsümün üzerindeydi.
Ve ben...
Kıkırdıyordum.
Üstelik korku namına içimde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu.
Bu durumun saçmalığını fark edince dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Gerçekten aklımı kaçırmış olmalıyım.”
Ejderha başını biraz daha yaklaştırdı.
Sanki sesimi dinliyordu.
Sonra uzun bir soluk verdi.
Sıcak hava saçlarımı ve yüzümün önündeki birkaç tutamı hafifçe hareket ettirdi.
Gözlerine baktım.
İçlerinde bir şey değişmişti.
Az önceki soğuk, dikkatli bakışın yerini anlamlandıramadığım bir canlılık almıştı. Gözlerinin derinlerinde altın bir ışık titreşti.
Bir an.
Sonra bir kez daha.
Ejderha gözlerini yavaşça kırpıştırdı.
Ben de istemsizce yeniden gülümsedim.
“Beni anlıyor musun?”
Cevap gelmedi.
Elbette gelmezdi.
Ejderha başını biraz daha geriye çekti.
Sonra kanatlarını açtı.
Bir anda.
Ama tehdit edercesine değil de selamlarcasına bir jestti bu.
Kanatlarının genişliği mağaranın karanlığını doldurduğunda istemsizce bir adım geriledim.
Gümüş pullar, altın işlemeler ve ince zarif kanat zarları dışarıdaki ışığı yakaladı. Bir an için bütün mağara onunla birlikte aydınlanmış gibiydi.
Ejderha birkaç saniye öylece durdu.
Sonra kanatlarını ağır ağır kapattı.
Başını yeniden bana çevirdi.
Bu kez gözlerindeki o garip ışığı daha net görebiliyordum.
Sanki o beni tanımaya çalışıyordu.
Ben de onu.
Fakat ikimizden hiçbiri nedenini bilmiyordu.
Elimdeki deftere baktım.
Sonra yeniden ona.
“Sen kimsin?”
Ejderha sessiz kaldı.
Ama birkaç saniye sonra boğazının derinliklerinden, kükremeye benzemeyen düşük ve titreşimli bir ses yükseldi.
Sanki uzaklardan gelen bir kıkırtıydı.
Ejderhalar kıkırdar mıydı?
Sanırım kıkırdıyorlardı.
Dudaklarımın kenarları yeniden kıvrıldı.
“Sanırım bunu da öğrenmem gerekecek.”
Gözlerimi göğsündeki altın rüne çevirdim.
Defterimi yeniden açtım.
Çizdiğim şeklin hemen yanına görünüşünü tasvir eden bir not düştüm.
Defterimdeki son kelimenin üzerine birkaç saniye daha baktım.
Sonra kalemi kapattım.
Defteri yavaşça kapatıp göğsümün önünde tuttum.
Bir an mağaranın sessizliğine kulak verdim.
Sonra aklıma Kral İgor geldi.
Ormanda benden ayrıldıkları anı düşündüm. Yaban domuzlarının çıkmasıyla ormanın derinliklerinde kaybolduğumu görmüştü. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum.
Muhtemelen beni arıyordu.
Bu düşünceyle birlikte göğüs kafesime bir yumru oturduğunu hissettim.
Başımı kaldırdım.
Ejderha hâlâ bana bakıyordu.
Bir süre hiçbir şey söylemeden gözlerine baktım.
Onun beni anlayıp anlamadığını bilmiyordum. Hatta böyle bir ihtimalin aklımdan geçmesi bile saçma geliyordu.
Yine de konuşmak istedim.
Belki de insan, karşısındaki ne olursa olsun, vedalaşmadan gitmek istemiyordu.
“Gitmem gerekiyor.”
Ejderhanın gözlerinde belli belirsiz hüzünlenircesine bir hareket oldu.
“Özür dilerim.”
Bir an sustum.
Gözlerimi onun yüzünde gezdirdim. Gümüş pullarının arasındaki altın çizgiler, mağaranın dışından sızan ışıkla yeniden parlıyordu.
Onun dişi mi erkek mi olduğunu bile bilmiyordum.
İsmini de, bir ismi varsa tabii.
Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu.
“Hayatımda gördüğüm en güzel ve asil varlıksın.”
Bunu neden söylediğimi bilmiyordum.
Belki de yalnızca doğru olduğunu düşündüğüm için.
Ejderha yine kıpırdamadı.
Fakat gözlerinin derinlerinde o altın ışık bir kez daha titreşti.
Bir an sonra başını çok hafifçe eğdi.
Bu kez hareketini açıkça gördüm.
Ben de istemsizce başımı eğdim.
“Hoşça kal.”
Geri dönüp birkaç adım attım.
Ejderha hâlâ beni izliyordu.
Sanki gitmemi istemiyormuş gibi...
Sanki nereye gittiğimi bilmek istermiş gibi.
Bu düşünceyle kaşlarımı hafifçe çattım.
Saçmalıyordum.
Bir ejderhanın ne düşündüğünü nereden bilebilirdim? Veya düşünebilen bir varlık olup olmadığını?
Defterimi belime yerleştirdim ve mağaranın girişine doğru yürüdüm.
Aluma beni bekliyordu.
Atın yanına geldiğimde boynuna hafifçe dokundum.
“Bizi buraya sen getirdin, sen götüreceksin, Hanımefendi.”
Aluma başını bana doğru çevirdi.
“Bunun nedenini bir gün anlayacağım sanırım.”
At yalnızca hafifçe kişnedi.
“Vay, cevap da veriyorsun demek.”
Gülümsedim.
Üzengiye ayağımı yerleştirip yeniden sırtına çıktım.
Bir kez daha mağaraya baktım.
Gümüş baş hâlâ karanlığın içinde görünüyordu.
Gözlerimiz son kez karşılaştı.
Sonra Aluma'yı çevirdim.
Ormanın içine doğru sürmeye başladım.
Ağaçların arasından geçerken mağara yavaş yavaş arkamda kaldı.
───
Aluma'nın adımları giderek hızlandı.
Ormanın içinden geçtiğim yollar artık ilk geldiğimdeki kadar yabancı görünmüyordu. Ağaçların arasından süzülen ışığı takip ediyor, taşlık zeminde atın dengesini korumaya çalışıyordum.
Bir süre sonra uzaktan insan sesleri duydum.
Önce seçemedim.
Sonra bir ses daha geldi.
“Lady Diana!”
Başımı kaldırdım.
Atımı o yöne çevirdim.
Ağaçların arasından birkaç atlı çıktı.
Öndekini gördüğüm anda kalbim hızlandı.
Kral İgor.
Atını durdurduğu an yüzündeki ifadeyi açıkça görebiliyordum.
Beni gördüğü anda omuzlarındaki gerginlik ve endişe bir anda çözüldü.
Derin bir nefes aldı.
Öyle derin ki bunu uzaktan bile fark edebildim.
Gözleri birkaç saniye boyunca üzerimde kaldı.
Sonra başını hafifçe eğdi.
Sanki az önce tuttuğu nefesi nihayet bırakabilmişti.
Atını bana doğru sürdü.
Ben de Aluma'yı yavaşlattım.
Aramızdaki mesafe birkaç adım kalana kadar ilerledik.
Kral İgor'un bakışları önce yüzümde, sonra omuzlarımda ve ellerimde gezindi.
Sanki yaralanıp yaralanmadığımı kontrol ediyordu.
“Lady Diana.”
Sesindeki sakinlik yerindeydi.
Ama bu kez o sakinliğin altında başka bir şey vardı.
“İyi misiniz?”
“Evet.”
Cevabımı verir vermez gözleri yüzümde kaldı.
“Emin misiniz?”
“Eminim.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Kral İgor yeniden nefes aldı.
Bu kez daha yavaş.
Sonra gözlerini kısa bir an kapatıp açtı.
“Şükürler olsun.”
Söz ağzından neredeyse duyulmayacak kadar alçak çıkmıştı.
Ben kaşlarımı hafifçe çattım.
“Kral İgor?”
Kral İgor bakışlarını yeniden bana çevirdi.
Bir an sanki ne söylediğini fark etmiş gibi durdu.
Sonra yüzündeki ifade yeniden toparlandı.
“Ormanda kayboldunuz.”
“Kaybolmadım.”
Kaşı hafifçe kalktı.
“Bir sürü yaban domuzunun ardından ormanın derinliklerine girip birkaç saat boyunca ortadan kaybolduğunuz hâlde buna kaybolmadığınızı mı söylüyorsunuz?”
“Aluma beni götürdü.”
Kral İgor'un bakışları atıma kaydı.
Sonra yeniden bana döndü.
“Bunun sizi daha iyi gösterdiğini sanmıyorum.”
İstemeden gülümsedim.
“Beni geri getirdi.”
“Biliyorum.”
Bir an sustu.
Sonra gözlerini yeniden üzerimde gezdirdi.
“Önemli olan da bu.”
Sesindeki sertlik kaybolmuştu.
Ben ona bakarken içimde garip bir sıcaklık yayıldı.
“Beni merak ettiniz.”
Söylediğim anda Kral İgor'un yüzünde çok kısa bir değişiklik oldu.
“Evet.”
Hiç düşünmeden cevap vermişti.
Sonra sanki bu kadar doğrudan konuşmuş olmasına kendisi de şaşırmış gibi bakışlarını başka yöne çevirdi.
“Merak ettim.”
Bu kez daha kontrollü söylemişti.
Ben gülümsedim. Bugün yüzümden gülümseme ve şaşkınlık eksik olmamıştı.
“Üzgünüm.”
Kral İgor yeniden bana baktı.
“Önemli değil.”
Kısa bir sessizlik.
Sonra gözleri elimdeki deftere indi.
“Ne oldu?”
Deftere baktım.
Bir an mağaradaki gümüş pullar, altın çizgiler ve göğsündeki rün gözlerimin önünde yeniden belirdi.
Parmaklarım defterin kapağının üzerinde hafifçe sıkılaştı.
“Sanırım size anlatmam gereken bir şey var.”
İgor'un yüzündeki ifade değişti.
“Nedir?”
Ona baktım.
Sonra istemsizce arkamdaki ormana çevirdim gözlerimi.
Ve ilk kez, az önce gördüğüm şeyin adını bile bilmediğimi fark ettim.
“Bir ejderha gördüm.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

64okunma 12beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18