NAELİTH ARVEN kitap kapağı

8. bölüm / 33

NAELİTH ARVEN

SEKİZİNCİ BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Buse BAL

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: SEKİZİNCİ BÖLÜM

“Valyria nasıl bu kadar güzel olabilirdi...”
Bu soru, Kuzey Mahallesi'nin taş sokaklarında yürümeye devam ederken zihnimden bir türlü çıkmıyordu.
Bir şehri güzel yapan yalnızca sağlam duvarları değildi.
İnsanlarıydı.
Bunu bugün defalarca görmüştüm.
Fakat...
İnsanların böyle yaşayabilmesi için yalnızca iyi niyet yeterli olabilir miydi?
Bundan emin değildim.
“Lady Diana.”
Nora'nın sesi düşüncelerimi böldü.
Elindeki deri dosyaya göz gezdiriyor, satırların arasında parmağını yavaşça gezdiriyordu.
“İlk kaydımız burada.”
Başımı kaldırdım.
Gösterdiği ev, sokağın köşesindeki iki katlı taş yapılardan biriydi.
Diğerlerinden daha büyük değildi.
Daha gösterişli de değildi.
Kapısının iki yanında büyük toprak saksılar duruyor, pencere önlerinde mor çiçekler açıyordu.
Kapının üzerindeki ahşap lentoda tek satırlık bir yazı vardı.
“İyi komşu, sağlam kapıdan değerlidir.”
İstemeden bir kez daha okudum.
Nora gülümsedi.
“Bu evi severim.”
“Neden?”
“Kapıdaki yazıyı hiç değiştirmediler.”
“Kaç yıldır duruyor?”
“Babam çocukken de aynı yazı varmış.”
Gözlerim yeniden kapıya kaydı.
Garipti...
Bu şehirde insanlar, evlerinin kapısına aile armalarını değil...
İnandıkları sözleri asıyordu.
Nora kapıya usulca vurdu.
Tok...
Tok...
Tok...
İçeriden ayak sesleri duyuldu.
Omuzlarımın fark etmeden gerildiğini hissettim.
Bütün gün gördüğüm sıcak yüzlere rağmen...
İçimdeki o eski alışkanlık hâlâ tamamen susmamıştı.
Ya...
Beni tanırlarsa?
Kolezyum...
O gün orada bulunanlardan biri bu evde yaşıyorsa?
Kapının sürgüsü açıldı.
Ardından ağır ahşap kapı yavaşça aralandı.
Kapıyı açan, altmışlı yaşlarında görünen bir kadındı.
Gümüşe dönmüş saçlarını ensesinde toplamış, açık gri sade bir elbise giymişti.
Önce Nora'yı gördü.
Yüzünde içten bir tebessüm belirdi.
“Hoş geldin, Nora.”
“Günaydın, Serana Hanım.”
Kadın daha sonra bakışlarını bana çevirdi.
İçimdeki bütün düşünceler aynı anda sustu.
Yüzüme dikkatle baktı.
Bir an...
Yalnızca bekledim.
Sonra gülümsedi.
“Demek konuğunuz sizsiniz.”
Başımı hafifçe eğdim.
“Ben Diana.”
“Evimize hoş geldiniz, Lady Diana.”
Sesinde samimiyet vardı.
Kapıyı biraz daha açtı.
“Lütfen buyurun.”
Olduğum yerde kaldığımı fark ettim.
Nora bana kısa bir bakış attı.
“Girebiliriz.”
Sessizce başımı salladım.
Evin içine adım attığım anda sıcak yemek kokusu burnuma ulaştı.
Şöminede yanan odunların hafif çıtırtısı duyuluyordu.
Oturma odası küçüktü.
Ama öylesine düzenliydi ki hiçbir eşya fazlalık hissi vermiyordu.
Duvar boyunca uzanan ahşap raflarda kitaplar, seramik kaplar ve birkaç aile hatırası yan yana duruyordu.
Pencerenin önünde duran küçük masanın üzerinde yarısı tamamlanmış bir örgü işi vardı.
Sanki ev sahibi biraz önce ayağa kalkmış da...
Birazdan kaldığı yerden devam edecekmiş gibiydi.
Serana Hanım iki sandalyeyi masanın yanına çekti.
“Lütfen oturun.”
Elim sandalyenin arkalığına uzandı.
Fakat oturamadım.
Ayakta beklemeye devam ettim.
Kadın bunu fark edince şaşkınlıkla bana baktı.
“Bir şey mi oldu?”
Başımı hemen iki yana salladım.
“Hayır.”
Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı.
“Rahatsız etmek istemedim.”
Kadının yüzündeki şaşkınlık yerini yumuşak bir gülümsemeye bıraktı.
“Rahatsızlık mı?”
Başını hafifçe salladı.
“Misafir ev sahibini rahatsız etmez.”
Sonra sandalyeyi biraz daha bana doğru çekti.
“Buyurun.”
Kısa bir an daha tereddüt ettim.
Neden ettiğimi ben de biliyordum.
Avalon'da...
Bir esir, ev sahibinin sofrasına davet edilmezdi.
Edilse bile...
O sandalyeye oturmazdı.
İçimde yıllardır yer etmiş alışkanlıkla...
Karşımda duran gerçek arasında sessiz bir mücadele yaşanıyordu.
Sonunda ağır ağır sandalyeye oturdum.
Serana Hanım'ın yüzündeki tebessüm biraz daha genişledi.
“Sizi ayakta bırakmış olsaydım, bütün gün vicdanım rahat etmezdi.”
İlk kez...
İçimdeki gerginlik biraz olsun hafifledi.
Serana Hanım karşı sandalyeye oturdu.
“Eee...” dedi gülümseyerek.
“Bugün hangi rüzgâr attı sizi buralara?”
Nora elindeki deri dosyayı masanın üzerine bıraktı.
“Üstat Constantine, bugün Kuzey Mahallesi'nin kayıtlarını güncellememizi istedi.”
Serana Hanım başını salladı.
“Demek sıra bize de geldi.”
Nora kalemini çıkardı.
“Her zamanki gibi...” dedi.
“Mahallede gördüğünüz bir ihtiyaç, iletmemizi istediğiniz bir talep ya da çözülmesini arzu ettiğiniz bir konu varsa dinlemek için geldik.”
Serana Hanım düşünceli bir ifadeyle pencereye baktı.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra başını yavaşça iki yana salladı.
“Kendim için yok.”
Nora yine de kalemini kaldırmadı.
“Mahalle için?”
Kadın bu kez hafifçe gülümsedi.
“Aslında...”
Bir an durdu.
“Karşı sokakta yaşayan Elyas Usta'nın çatısı bu kış biraz su aldı.”
“Niçin kendisi haber vermedi?”
“Bilirsiniz...”
Omuz silkti.
“İnsan bazen kendi derdini söylemeye çekiniyor.”
“Ama ben birkaç kez gördüm.”
“Yağmur yağınca kovalar koyuyor.”
Nora bunu büyük bir ciddiyetle not etti.
“Adresi biliyor musunuz?”
“Elbette.”
Kadın pencereye yöneldi.
“Şu mavi panjurlu ev.”
“Kapısında sarmaşık olan.”
Nora yazmayı bitirince başını kaldırdı.
“Bugün uğrarız.”
Serana Hanım memnuniyetle başını salladı.
“İyi olur.”
Ben ise ikisinin konuşmasını sessizce izliyordum.
Kimse yüksek sesle şikâyet etmiyordu.
Kimse öfkeyle devleti suçlamıyordu.
Ama kimse gördüğü eksikliği de görmezden gelmiyordu.
İlk kez...
Bir insanın kendi ihtiyacından önce komşusunun ihtiyacını anlattığını görüyordum.
Serana Hanım yeniden bana döndü.
“İlk gelişiniz sanırım.”
“Evet.”
“Şehri nasıl buldunuz?”
Soruyu beklemiyordum.
Kısa bir an düşündüm.
“Beklediğim gibi değil.”
Kadın hafifçe güldü.
“İyi anlamda mı?”
Bakışlarım pencereye kaydı.
Sokağın karşısında iki küçük çocuk, yaşlı bir adamın yere düşen odunlarını topluyordu.
Adam her birine teşekkür ediyor, çocuklar ise utanarak gülümsüyordu.
Gözlerimi yeniden Serana Hanım'a çevirdim.
“Evet.”
“İyi anlamda.”
Kadın başını hafifçe salladı.
“İlk gelen herkes öyle söyler.”
Nora gülümseyerek dosyasını kapattı.
“Çünkü insanlar önce surları görüyor.”
Serana Hanım sözünü tamamladı.
“Sonra şehri.”
“Biraz daha kalınca...”
“...insanları görmeye başlıyorlar.”
Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu.
Tam o sırada, duvardaki eski saatin tok sesi duyuldu.
Serana Hanım hafifçe yerinden doğruldu.
“Bir dakika...” dedi.
“Boş göndermeyeyim sizi.”
Mutfak tarafına yöneldi.
Ardından sesini yükseltti.
“Bu sabah yeni çörek yaptım.”
İstemeden Nora'ya baktım.
Nora yüzümdeki ifadeyi görünce gülümsedi.
“Merak etmeyin,” diye fısıldadı.
“Kuzey Mahallesi'nde bunu reddederseniz asıl o zaman ayıp etmiş olursunuz.”
Serana Hanım kısa süre sonra elinde yuvarlak ahşap bir tepsiyle geri döndü.
Tepsinin üzerinde yeni pişmiş küçük çörekler, ince dilimlenmiş peynir ve kırmızı meyvelerden hazırlanmış berrak bir içecek vardı.
Masaya bıraktıktan sonra mahcup bir gülümsemeyle omuz silkti.
“Evde ne varsa...”
Nora gülümseyerek başını eğdi.
“Her zamanki gibi fazla bile.”
“İnsan misafirini aç bırakmaz.”
Serana Hanım bunu öyle doğal söylemişti ki...
Sanki tartışılacak bir konu bile değildi.
Elime uzattığı çöreği birkaç saniye tereddütle izledim.
Sonunda teşekkür ederek aldım.
İlk lokmayı ağzıma attığımda sıcaklığı hâlâ üzerindeydi.
İçimde, uzun zamandır hissetmediğim tuhaf bir huzur dolaştı.
Belki de...
Beni en çok şaşırtan şey buydu.
Kimse bana neden burada olduğumu sormuyordu.
Kimse Avalon'dan bahsetmiyordu.
Kimse Kolezyum'u hatırlatmıyordu.
Sanki önümde yalnızca bir insan oturuyordu.
Ve ben de onun misafiriydim.
Nora dosyayı yeniden açtı.
“Geçen ay gönderilen tamirat ekibi çatınızı incelemişti.”
“Evet.”
Serana Hanım memnuniyetle başını salladı.
“İki gün sürdü.”
“Şimdi yağmur yağınca damlamıyor.”
Nora notlarının arasına göz attı.
“Herhangi bir sorun yaşandı mı?”
“Hayır.”
“Çalışanlardan memnun kaldınız mı?”
Kadın kısa bir kahkaha attı.
“Fazlasıyla.”
“Gitmeden önce bahçedeki kırık çiti bile onarmışlar.”
“Onu istememiştim aslında.”
“Fark etmişler.”
İstemeden kaşlarım hafifçe kalktı.
Nora bunu fark etmiş olacak ki bana döndü.
“Tamirat ekipleri yalnızca bildirilen işi değil, güvenliği etkileyen başka bir sorun görürlerse onu da rapor eder.”
“Çözülmesi uzun sürüyor mu?”
“Yoğunluğa göre değişiyor,” diye cevap verdi.
“Ama tehlike oluşturuyorsa öncelik veriliyor.”
Serana Hanım söze girdi.
“Geçen yıl yaşlı komşumuzun merdivenleri çürümüştü.”
“Düşmeden önce değiştirdiler.”
“İyi ki de değiştirmişler.”
“İki hafta sonra bastonuyla inerken gerçekten çökecekmiş.”
Sessizce dinlemeye devam ettim.
Avalon'da insanlar devlet görevlilerinden söz ederken genellikle bıkmış görünürdü.
Buradaysa...
Kimse onları övmüyordu.
Ama anlattıkları olaylarda bir öfke de yoktu.
Bu garipti.
Çünkü memnuniyet...
En çok, anlatılmayan şeylerde belli oluyordu.
Nora son notunu da aldıktan sonra dosyayı kapattı.
“Başka eklemek istediğiniz bir konu var mı?”
Serana Hanım bir süre düşündü.
Sonra yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.
“Aslında var.”
Nora yeniden kalemine uzandı.
Kadın gülümseyerek başını iki yana salladı.
“Şikâyet değil.”
“Bir ricaydı.”
“Mahallenin kuzeyindeki küçük köprünün korkulukları biraz alçak.”
“Çocuklar bazen üzerine çıkıyor.”
“Düşmelerinden korkuyorum.”
Nora hemen not aldı.
“İnceleme ekibine ileteceğim.”
“Teşekkür ederim.”
Kadın bunu söyledikten sonra arkasına yaslandı.
“Belki gereksiz telaş ediyorumdur.”
“Belki de hiçbir şey olmaz.”
“Ama olursa...”
Cümlesini tamamlamadı.
Tamamlamasına da gerek yoktu.
İçimde yine aynı düşünce belirdi.
Kendi çatısını anlatmamıştı.
Kendi evini istememişti.
Önce komşusunu...
Sonra da mahallenin çocuklarını düşünmüştü.
Bunun tesadüf olup olmadığını merak etmeye başladım.
Belki de...
Bugün gördüğüm hiçbir şey tesadüf değildi.
Serana Hanım masadaki bardağı eline aldı.
Bir yudum içtikten sonra hafifçe gülümsedi.
“Aslında...” dedi.
“O köprü bana eski bir günü hatırlatıyor.”
Nora da gülümsedi.
“Sel yılını mı?”
“Evet.”
Ben ikisine baktım.
“Sel mi?”
Serana Hanım başını salladı.
“Yıllar önce.”
“İlkbaharda dağlardan öyle bir su indi ki küçük dere taştı.”
“Şuradaki köprünün yarısını götürdü.”
Pencereye doğru işaret etti.
“O zamanlar torunum daha küçücüktü.”
“Her yağmur yağdığında korkardı.”
“Birkaç ev de zarar görmüştü.”
Sesinde korkudan çok...
Eski bir hatırayı anlatan insanların dinginliği vardı.
“O gün herkes çalışıyordu.”
“Komşular...”
“Askerler...”
“Ustalar...”
“Kim bulduysa küreğini alıp gelmişti.”
Bir an durdu.
Sonra hafifçe güldü.
“Bir de Majesteleri.”
İstemeden başımı kaldırdım.
“Kral İgor mu?”
“Evet.”
Bunu öyle doğal söyledi ki...
Sanki mahalleden bir komşudan bahsediyordu.
“Nehir kıyısında taş taşıyordu.”
Ben farkında olmadan kaşlarımı çattım.
“Taş mı?”
Serana Hanım gülümsedi.
“Ben de ilk gördüğümde sizin gibi bakmıştım.”
Nora sessizce gülümsüyordu.
Kadın anlatmaya devam etti.
“Bir asker yaklaşmıştı.”
“‘Majesteleri, lütfen kenara geçin,’ demişti.”
“Çünkü akıntı çok kuvvetliydi.”
“Peki?”
“Kral da ona bakıp...”
Kadın kısa bir an sustu.
Sözü olduğu gibi hatırlamaya çalışıyormuş gibiydi.
“‘Ben kenara geçersem, seni de kenara geçirmek zorunda kalırım,’ dedi.”
“O da güldü.”
“Sonra ikisi birlikte taş taşımaya devam etti.”
Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu.
Kimse bu hikâyeyi büyütmüyordu.
Ne Nora.
Ne Serana Hanım.
Sanki yıllar önce yaşanmış küçük bir olaydı.
Ama...
Bana göre küçücük değildi.
Avalon'da bir kralın...
Çamurun içine girip taş taşıması...
Hayal bile edilemezdi.
Belki de bu yüzden inanmakta zorlanıyordum.
Nora dosyasını toplarken gülümsedi.
“Bu hikâyeyi her anlattığınızda ayrıntılar biraz daha artıyor.”
Serana Hanım kahkaha attı.
“Olabilir.”
“İnsan yaşlanınca anılar da büyüyor.”
Nora da güldü.
“Ama Majestelerinin gerçekten taş taşıdığı kısmı doğru.”
“Doğru,” diye onayladı Serana Hanım.
“Çünkü o gün elimdeki kovayı da kendisi almıştı.”
Bir an düşündü.
“Hatta...”
“Sanırım geri vermeyi unutmuştu.”
İkisi de aynı anda gülmeye başladı.
Ben ise onlara bakıyordum.
Garipti.
Konu krala gelmişti.
Ama ne ayağa kalkmışlardı...
Ne sesleri değişmişti.
Ne de onu erişilmez biri gibi anlatıyorlardı.
Sanki aileden uzakta yaşayan bir akrabayı hatırlıyor gibiydiler.
Bu...
Şimdiye kadar gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu.
Serana Hanım bizi kapıya kadar uğurladı.
“Lütfen kendinize dikkat edin.”
Nora gülümseyerek başını eğdi.
“Siz de.”
Ben de hafifçe eğildim.
“Misafirperverliğiniz için teşekkür ederim.”
Serana Hanım elini göğsüne götürdü.
“Kapımız size her zaman açık, Lady Diana.”
Bu cümleyi söylerken yüzünde en küçük bir yapmacıklık bile yoktu.
Sanki yıllardır tanıdığı birini uğurluyordu.
Kapı usulca kapandı.
Birkaç adım sessizce yürüdük.
Sabah güneşi artık taş sokakların üzerine iyice yayılmıştı.
Pencereler açıktı.
Bir evden çocuk kahkahaları yükseliyor, biraz ileriden taze ekmek kokusu geliyordu.
Karşı kaldırımda iki kadın pencere önlerindeki çiçekleri sularken kendi aralarında sohbet ediyordu.
Onlardan biri bizi görünce elini kaldırdı.
“Günaydın, Nora.”
“Günaydın.”
Nora aynı sıcaklıkla karşılık verdi.
Yürümeye devam ettik.
Sessizliği bu kez ben bozdum.
“Bugün ziyaret ettiğimiz herkesi tanıyor gibisin.”
Nora hafifçe gülümsedi.
“Bu mahallede uzun zamandır görev yapıyorum.”
“İnsanlar da bizi tanıyor.”
“Her mahallede böyle ekipler mi var?”
“Evet.”
“Belirli aralıklarla bütün mahalleler ziyaret edilir.”
“İnsanların saraya gelmesini beklemek yerine...”
Kısa bir an durdu.
“...biz onların kapısını çalarız.”
Bu cümleyi öyle doğal söylemişti ki...
Sanki başka türlüsü düşünülemezdi.
“Herkesle tek tek konuşuyor musunuz?”
“Elimizden geldiğince.”
“Çünkü bazı insanlar yardım istemeyi bilmez.”
“Ya da istemekten çekinir.”
Bir an Serana Hanım'ın komşusunu düşündüm.
Belki de haklıydı.
Nora dosyasını yeniden açtı.
“Sıradaki aile...”
Sayfaları çevirdi.
“...Arven Ailesi.”
Başımı kaldırdım.
Bu kez yöneldiğimiz ev, sokağın sonunda yükselen geniş taş konaktı.
Diğer evlerden belirgin biçimde büyüktü.
Yüksek demir kapısının iki yanında düzgün budanmış servi ağaçları uzanıyordu.
Bahçenin içinden küçük bir taş yol geçiyor, rengârenk çiçeklerle çevrili geniş bir avluya ulaşıyordu.
Pencereler genişti.
Cephede ince taş işlemeler vardı.
İlk bakışta bu evin varlıklı bir aileye ait olduğu anlaşılıyordu.
İstemeden etrafına baktım.
İlginç olan...
Bu gösterişli evin hemen karşısındaki daha küçük evle arasında keskin bir ayrım hissedilmemesiydi.
Biri daha büyüktü.
Diğeri daha mütevazı.
Ama ikisi de aynı özenle korunmuştu.
Ne yoksulluk göze çarpıyordu...
Ne de zenginliğin gösterişi.
Nora kapının önünde durdu.
Demir tokmağı nazikçe kaldırıp iki kez vurdu.
Tok...
Tok...
İçeriden ayak sesleri duyuldu.
Birkaç saniye sonra kapı açıldı.
Kapıyı, üzerinde lacivert işlemeli sade ama kaliteli bir elbise bulunan genç bir kadın açtı.
Bizi görünce yüzü aydınlandı.
“Nora.”
Uzun zamandır görüşememiş dostunu görmüş gibi gülümsedi.
“Hoş geldin.”
Nora da aynı sıcaklıkla karşılık verdi.
“Merhaba, Lady Elara.”
Genç kadın bakışlarını bana çevirdi.
“Demek Lady Diana sizsiniz.”
Başını zarifçe eğdi.
“Evimize hoş geldiniz.”
Elara kapıyı biraz daha açarak kenara çekildi.
“Lütfen buyurun.”
İçeri adımımı attığım anda ilk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu.
Rahatsız edici değil...
İnsanı dinlenmeye çağıran bir sessizlik.
Salon genişti.
Yüksek tavan boyunca uzanan koyu ceviz kirişler, duvarlardaki açık renk taşlarla uyum içindeydi.
Pencerelerden süzülen sabah ışığı odanın her köşesine yumuşak bir aydınlık yayıyordu.
İlk evde olduğu gibi burada da gösteriş yoktu.
Fakat her eşya özenle seçilmiş gibiydi.
Bir duvarı tamamen kaplayan kitaplık yüzlerce kitaba ev sahipliği yapıyordu.
Bazılarının sırtları eskimişti.
Bazılarıysa yeni ciltlenmişti.
Kitapların arasında ahşaptan yapılmış küçük gemi modelleri, gök küreleri ve pirinç ölçüm aletleri duruyordu.
Pencerenin yanında büyük bir çalışma masası vardı.
Üzerinde açık bırakılmış birkaç defter...
Cetveller...
Yıldız haritaları...
Ve kenarında hâlâ kurumamış mürekkep bulunan bir tüy kalem...
Sanki biraz önce biri çalışmasına ara vermişti.
İstemeden etrafı izlemeye devam ettim.
Bu ev...
Zenginliğini altınla göstermiyordu.
Bilgiyle gösteriyordu.
Elara bakışlarımı fark etmiş olmalıydı.
Gülümseyerek çalışma masasını işaret etti.
“Dağınıklık için kusura bakmayın.”
“Toparlamaya fırsat bulamadım.”
Başımı iki yana salladım.
“Bence dağınık değil.”
“Yaşayan bir masa.”
Elara kısa bir kahkaha attı.
“Bunu daha önce söyleyen olmamıştı.”
Nora da gülümserken dosyasını açtı.
“Fazla rahatsız etmeyelim o hâlde.”
“Her zamanki sorularımla başlayacağım.”
Elara başını salladı.
“Elbette.”
Nora kalemini hazırladı.
“Evle ya da mahalleyle ilgili iletmemizi istediğiniz herhangi bir konu var mı?”
Elara düşünmeden cevap vermedi.
Parmaklarını masanın kenarında hafifçe gezdirdi.
Sonra bana baktı.
Ardından yeniden Nora'ya döndü.
“Aslında...
Bir önerim var.”
Nora kalemini kâğıda dokundurdu.
“Dinliyorum.”
“Geçen ay Kraliyet Rasathanesi'nin ileri gözlem programına katıldım.
Bundan çok şey öğrendim.
Gözlem teknikleri...
Harita okumaları...
Gök cisimlerinin hareketleri...”
Konuşurken gözlerinin içi parlıyordu.
İlk kez birinin öğrenmekten bu kadar heyecan duyduğunu görüyordum.
“Fakat...” diye devam etti.
“Orada aklımdan çıkmayan bir şey oldu.”
“Neydi?”
“Ben katılabildim.
Çünkü zamanım vardı.
Fakat birlikte çalıştığım üç arkadaşım gelemedi.”
“Neden?”
“Biri ailesinin demirhanesinde çalışıyor.
Diğeri annesine yardım ediyor.
Bir başkası ise bağlarda çalışıyor.
Hepsi öğrenmek istiyor.
Ama şehir merkezine düzenli gelebilecek vakitleri olmuyor.”
Odanın içinde kısa bir sessizlik oluştu.
Elara'nın sesi bu kez daha sakindi.
“Bu yüzden düşündüm...
Belki ileri eğitim programlarının bir kısmı belirli dönemlerde mahallelere taşınabilir.
Ya da eğitmenler dönüşümlü olarak farklı bölgelere gidebilir.
Temel eğitim zaten herkes için var.
Ama daha fazlasını öğrenmek isteyenler...
Zaman bulamadıkları için geride kalmamalı.”
Nora tek kelime etmeden not almaya başladı.
Sayfayı dolduracak kadar uzun yazdı.
Sonra başını kaldırdı.
“Bunu yalnızca bir talep olarak değil...
Eğitim Meclisi'ne değerlendirilmek üzere öneri olarak ileteceğim.”
Elara'nın yüzünde memnun bir tebessüm belirdi.
“Teşekkür ederim.”
“Ben zaten öğrenebiliyorum.
İstediğim şey...”
Kısa bir an durdu.
“...benim sahip olduğum fırsatların yalnızca bana ait kalmaması.”
Sözleri biter bitmez odada sessizlik oluştu.
Farkında olmadan Elara'ya bakıyordum.
İlk evde Serana Hanım...
Komşusunun çatısını düşünmüştü.
Şimdi ise karşımdaki genç kadın...
Arkadaşlarının geleceğini düşünüyordu.
Bir kez daha aynı soruyla baş başa kaldım.
Bu insanlar...
Neden kendilerinden önce başkalarını düşünüyordu?
Nora dosyasını kapattı.
“Önerinizi Eğitim Meclisi'ne ileteceğim.”
Elara başını hafifçe eğdi.
“Teşekkür ederim.”
Sonra bana döndü.
“Valyria'yı tanımaya yeni başladınız.”
“Umarım burada geçireceğiniz her gün, bir öncekinden daha güzel geçer.”
Gülümsedim.
“Bunu ben de umut ediyorum.”
Elara bizi kapıya kadar uğurladı.
“Yolunuz açık olsun.”
Nora da gülümseyerek karşılık verdi.
“İyi günler, Elara.”
Kapı usulca kapandı.
Birkaç adım sessizce yürüdük.
Az önce duyduklarımı hâlâ düşünüyordum.
İlk evde yaşlı bir kadın...
Şimdi ise genç bir asilzade...
İkisi de kendileri için değil, başkaları için konuşmuştu.
Bu şehirde bunun bir tesadüf olduğuna artık inanmakta zorlanıyordum.
Nora dosyasını yeniden açtı.
“Sıradaki ev.”
Başımı kaldırdım.
“Bu kez kimi ziyaret edeceğiz?”
Sayfaya kısa bir göz attı.
“Dört kişilik bir aile.”
Dosyayı kapatıp gülümsedi.
“Sanırım bugünkü en hareketli ziyaretimiz olacak.”
Merakla ona baktım.
“Neden?”
“Birazdan anlarsınız.”
Sokağın ilerisindeki eve doğru yürümeye başladık.
Kapıya yaklaşırken içeriden yükselen çocuk sesleri taş sokağa kadar ulaşıyordu.
İstemeden gülümsedim.
Anlaşılan...
Valyria'nın bana göstereceği daha çok şey vardı.
Sokağın sonundaki küçük taş evin önünde durduk.
Diğer evlere göre daha mütevazıydı.
Kapısının önünde ince uzun ahşap tahtalar, rende ve birkaç marangoz aleti düzgünce dizilmişti.
Pencereden taze kesilmiş çam ağacının kokusu geliyordu.
Nora kapıyı çaldı.
Çok geçmeden kapı açıldı.
Kapıyı kırklı yaşlarında, geniş omuzlu bir adam açtı. Ellerindeki ince talaş izleri, çalışmasına yeni ara verdiğini gösteriyordu.
“Nora.”
Adam gülümsedi.
“Hoş geldiniz.”
“Merhaba, Daren.”
Nora da aynı sıcaklıkla karşılık verdi.
“Bizi uygun olmayan bir zamanda yakalamadık umarım.”
Daren başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“Tam işi toparlıyordum.”
Bakışları bana kaydı.
“Demek Lady Diana.”
Başını saygıyla eğdi.
“Evimize hoş geldiniz.”
İçeri girdiğimizde iki küçük çocuk odanın bir köşesinde tahta parçalarından küçük bir gemi yapmaya çalışıyordu.
Bizi görünce hemen ayağa kalktılar.
Annesi mutfaktan çıkıp gülümseyerek bizi selamladı.
Nora her zamanki gibi dosyasını açtı.
“Bugünkü ziyaretimiz kısa sürecek.”
“Mahalleyle ilgili iletmek istediğiniz bir konu var mı?”
Daren düşünmeden cevap verdi.
“Hayır.”
“Şu an için her şey yolunda.”
Nora bunu not etti.
Tam dosyasını kapatacakken çocuklardan biri babasının kolunu hafifçe çekti.
“Baba...”
Adam oğluna baktı.
“Söyle bakalım.”
Küçük çocuk heyecanla Nora'ya döndü.
“Babam usta oldu.”
Odadaki herkes gülümsedi.
Ben ise anlamamıştım.
“Usta mı?”
Daren mahcup bir ifadeyle ensesini kaşıdı.
“Geçen ay ustalık değerlendirmem vardı.”
“Nihayet tamamlandı.”
Merakla sordum.
“Değerlendirme?”
“Her zanaatkâr geçiyor mu bundan?”
Adam başını salladı.
“Geçmek zorunda.”
“Eğer kendi atölyeni açmak ya da çırak yetiştirmek istiyorsan...”
“...önce ustalığını kanıtlamalısın.”
“Nasıl?”
“Loncadan üç usta gelir.”
“Yaptığın işleri inceler.”
“Sonra sana birkaç parça yaptırırlar.”
“Sonunda da sorular sorarlar.”
Şaşkınlıkla dinliyordum.
“Ya başarısız olursan?”
“Bir süre daha çalışırsın.”
“Geliştiğine inandığında yeniden girersin.”
“Ya asil bir aileden geliyor olsaydınız?”
Bu soru ağzımdan düşünmeden çıkmıştı.
Daren hafifçe güldü.
“O zaman da aynı sınava girerdim.”
“Değerlendirme, soyadı tanımaz.”
Bu cümleden sonra odada kısa bir sessizlik oluştu.
Nedense...
En çok o son cümle aklımda kaldı.
Değerlendirme, soyadı tanımaz...
Avalon'da bunu söyleyen biriyle hiç karşılaşmamıştım.
Çünkü orada insanlar önce isme bakardı.
Buradaysa...
Önce emeğe bakıyorlardı.
Nora dosyasını usulca kapattı.
“Bugünkü son ziyaretimiz.”
Başımı kaldırdım.
“Nereye gidiyoruz?”
Yüzünde gün boyunca ilk kez gördüğüm kadar yumuşak bir tebessüm belirdi.
“Valyria'nın en kıymetli evlerinden birine.”
Merakla ona baktım.
“Neden en kıymetlisi?”
Bir an sustu.
Sanki cevabı aceleyle vermek istemiyordu.
“Çünkü orada...”
Bakışlarını önümde uzanan sokağa çevirdi.
“...geleceğimiz yaşıyor.”
Ne demek istediğini anlayamamıştım.
Bir şey soracak oldum.
Nora hafifçe gülümsedi.
“Gidince anlarsınız.”
Sessizce peşinden yürümeye devam ettim.
Mahallenin sonuna yaklaştıkça sokaklar sessizleşti.
Evlerin yerini geniş bahçeler almaya başlamıştı.
Bir süre sonra yüksek taş duvarlarla çevrili büyük bir yapı göründü.
İlk bakışta resmî bir bina gibi durmuyordu.
Daha çok, kuşaklar boyunca aynı çatının altında yaşamış büyük bir aile konağını andırıyordu.
Pencereleri ardına kadar açıktı.
İçeriden yükselen çocuk kahkahaları rüzgâra karışıyordu.
Bahçede kimi çocuklar ip atlıyor, kimileri tahta kılıçlarla oyun oynuyor, birkaç küçük çocuk da toprağa çizdikleri şekillerin etrafında heyecanla tartışıyordu.
Kapıya yaklaştığımız sırada içlerinden biri bizi fark etti.
Yüzü bir anda aydınlandı.
“Nora!” diye bağırdı.
Arkasına bile bakmadan binaya doğru koştu.
“Babaanne!”
“Babaanne!”
“Dışarı gelsene!”
Çocuğun neşeli sesi binanın içinde yankılandı.
İstemsizce Nora'ya döndüm.
“Babaanne mi?”
Nora sadece gülümsedi.
Birkaç dakika sonra kapı açıldı.
Saçları tamamen beyaza dönmüş yaşlı bir kadın ağır adımlarla dışarı çıktı.
Yüzündeki yılların izlerine rağmen gözleri hâlâ ışıl ışıldı.
Çocuklar onu görür görmez etrafını sardılar.
Kadın her birinin başını okşuyor, isimleriyle hâllerini soruyordu.
Bizi görünce sıcak bir gülümsemeyle başını eğdi.
“Hoş geldin, Nora.”
“Hoş bulduk, Babaanne Maera.”
Kadının bakışları bana çevrildi.
“Demek misafirimiz sensin.”
Başımı hafifçe eğdim.
“Ben Diana.”
“Evimize hoş geldin, kızım.”
Tam o sırada az önce koşarak içeri giren küçük çocuk yeniden dışarı çıktı.
İki avucunun arasında büyük bir dikkatle küçük bir serçe taşıyordu.
Nefes nefeseydi.
“Babaanne...
Bak.”
Yaşlı kadın hemen dizlerinin üzerine çöktü.
“Nerede buldun onu?”
“Bahçedeki büyük meşenin altında.”
“Uçmaya çalışıyordu ama uçamadı.”
Babaanne Maera serçeyi avuçlarının arasına dikkatle aldı.
Kanadını incelerken yüzündeki tebessüm yerini yumuşak bir ciddiyete bıraktı.
“Kanadı incinmiş...
Korkmuş sadece.”
Küçük çocuk derin bir nefes aldı.
Sanki bu söz içini rahatlatmıştı.
Tam o sırada gökyüzüne baktı.
Ufukta ağır gri bulutlar toplanıyordu.
“Bence birazdan yağmur yağacak.”
Sonra yeniden serçeye döndü.
Sesinde beni şaşırtan bir endişe vardı.
“Babaanne...
Yağmur başlayınca...
Evi olmayan hayvanlar nereye gidiyor?”
Babaanne Maera gülümseyerek çocuğun saçlarını okşadı.
“Bazıları ağaçların altına saklanır.”
“Bazıları taşların arasına.”
Çocuk dudaklarını büktü.
“Ama hepsine yer yetmez ki...”
Bir an düşündü.
Sonra gözleri yeniden parladı.
“O zaman...”
“Biz onlar için de küçük yuvalar yapabilir miyiz?”
Bahçe bir anda sessizleşti.
Diğer çocuklar da merakla cevabı bekliyordu.
Ben ise hiç fark etmeden gülümsemiştim.
Babaanne Maera, çocuğun omzuna hafifçe dokundu.
“Yapabiliriz.”
Küçük çocuk heyecanla başını kaldırdı.
“Gerçekten mi?”
“Elbette.”
“Önce şu küçük misafirimizin kanadını saralım.”
“Sonra marangoz ustayla konuşuruz.”
“Belki bahçemizin bir köşesine, kuşlar ve küçük dostlarımız için minik yuvalar yaparız.”
Çocuğun yüzü bir anda aydınlandı.
“Ben de yardım edeceğim!”
“Çivileri ben taşırım!”
Babaanne Maera güldü.
“Çiviler biraz ağır gelir.”
“O zaman tahta parçalarını.”
“Eğer onları da taşıyamazsam...”
Bir an düşündü.
“...serçelere şarkı söylerim.”
Bahçedeki çocuklar gülmeye başladı.
Ben de fark etmeden gülümsedim.
Babaanne Maera serçeyi dikkatle kucağına aldı.
“Haydi.”
“Daha fazla bekletmeyelim.”
Çocuklar uslu bir sürü gibi peşine takıldılar.
Biz de Nora'yla birlikte içeri girdik.
Kapı kapanınca dışarıdaki neşeli sesler yerini bambaşka bir sıcaklığa bıraktı.
İçerisi ekmek ve taze çorba kokuyordu.
Koridorun iki yanında küçük ayakkabılar yan yana dizilmişti.
Duvarlarda çocukların yaptığı resimler asılıydı.
Kimi güneşi çizmişti.
Kimi denizi.
Kimi de kocaman kanatları olan altın bir ejderhayı.
Hiçbir resimde yalnız bir çocuk yoktu.
Her birinde en az iki kişi el ele tutuşuyordu.
Farkında olmadan yürüyüşüm yavaşladı.
Avalon'da büyüdüğüm yetimhaneler geldi aklıma.
Taş duvarlar...
Demir kapılar...
Numarayla çağrılan çocuklar...
Kimsenin kimseye sarılmadığı uzun koridorlar...
Boğazım düğümlendi.
“Burada...”
Sözler ağzımdan kendiliğinden döküldü.
“...kaç çocuk yaşıyor?”
Babaanne Maera arkasını dönüp bana baktı.
Yüzünde yine o yumuşak gülümseme vardı.
“Saymayı yıllar önce bıraktım.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Nasıl yani?”
Kadın usulca omuz silkti.
“Çünkü ben sayı büyütmüyorum.”
“Evlat büyütüyorum.”
O an...
Nora'nın neden buraya Valyria'nın en kıymetli evi dediğini ilk kez hissetmeye başladım.
Babaanne Maera masanın yanındaki küçük dolabı açtı.
İçinden özenle katlanmış birkaç kâğıt çıkardı.
“Bu ayın ihtiyaç listesi.”
Nora kâğıtları iki eliyle aldı.
Her satırı dikkatle inceledi.
“İlaçlar...”
“Kışlık giysiler...”
“Yeni ders kitapları...”
Başını kaldırıp gülümsedi.
“Hepsi en geç hafta sonuna kadar gelir.”
Babaanne Maera teşekkür ederek başını eğdi.
Ben merakla sordum.
“Bu listeyi her ay mı hazırlıyorsunuz?”
“Her ay.”
“Çocukların ihtiyaçları mevsim gibi değişir.”
“Bazen ayakkabı isterler.”
“Bazen daha fazla süt.”
“Bazen de yalnızca birkaç yeni battaniye.”
Nora listeyi dosyasına yerleştirdi.
“Kraliyet Hazinesi her ay bunları karşılar.”
Ben şaşkınlıkla ikisine baktım.
“Sanki bunu yıllardır yapıyormuşsunuz gibi konuşuyorsunuz.”
Babaanne Maera'nın yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.
Bir süre sustu.
Gözleri pencerenin önünde oynayan çocuklara kaydı.
“Yıllardır yapıyoruz.”
Sessizlik oldu.
Sonra usulca konuşmaya başladı.
Sanki gözlerinin önündeki bahçeyi değil...
Yıllar öncesini görüyordu.
“Yıllar önce...” diye başladı usulca.
“Arven Dağları'nın eteklerinde küçük bir köy vardı.”
“Toprağı bereketliydi.
İnsanları da huzurluydu.
Kimse o yıl yağmurların bu kadar uzun süreceğini tahmin etmemişti.”
Derin bir nefes aldı.
“İlk gün önemsemedik.
İkinci gün de...
Üçüncü gün ise dağın sesi değişti.”
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
“Dağın sesi mi?”
Babaanne Maera başını yavaşça salladı.
“Dağlar konuşur, kızım.
Onlarla uzun yıllar yaşayanlar bunu bilir.
O sabah kuşlar yuvalarını erkenden terk etti.
Köpekler durmadan uluyordu.
Sonra...”
Sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“...dağ yürüdü.”
Odanın içinde derin bir sessizlik oluştu.
“Evler gözümüzün önünde toprağın altında kayboldu.
Bazıları kaçabildi.
Bazıları...”
Cümlesini tamamlayamadı.
Ellerini birbirine kenetledi.
“Biz yaşayanları kurtarmaya çalışırken...
Bir yandan da çocukların seslerini duyuyorduk.
O sesleri...
Ömrüm boyunca unutamadım.”
Ben farkında olmadan nefesimi tutmuştum.
Babaanne Maera devam etti.
“Öğlene doğru Majesteleri İgor da köye ulaştı.”
“Yanında muhafızları vardı.
Ama onları geride bırakıp doğruca insanların arasına girdi.”
“Bir hükümdar gibi değil...
Evini kurtarmaya çalışan herhangi bir baba gibi çalışıyordu.
Yaralıları taşıdı.
Çocukları kucağına aldı.
Yaşlıları güvenli yerlere ulaştırdı.
Gün battığında kimsenin ayakta duracak hâli kalmamıştı.
Onun da...”
Başını hafifçe eğdi.
“Elleri kanamıştı.
Yüzü çamur içindeydi.
Fakat ertesi sabah güneş doğarken yine oradaydı.”
Bir süre sustu.
Sonra sesi daha da yumuşadı.
“Felaket bittiğinde...
Geriye onlarca çocuk kalmıştı.
Anne yoktu.
Baba yoktu ve onları bekleyen bir ev de yoktu.”
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
“İlk gün onları komşularımıza dağıttık.
Kimin evinde yer varsa birkaç çocuk aldı.
Kimi kendi ekmeğini bölüştü.
Kimi yatağını.
Fakat günler geçtikçe bunun böyle devam edemeyeceği anlaşıldı.”
Başını yavaşça iki yana salladı.
“Kimsenin merhameti eksik değildi.
Ama herkesin imkânı aynı değildi.
Bir evde sekiz çocuk olmuştu.
Bir başka evde yaşlı bir çift, iki bebeğe bakmaya çalışıyordu.
Çocuklar güvendeydi ama bunun geçici olduğunu hepimiz biliyorduk.”
Bir an sustu.
“O akşam Majesteleri İgor, kurtarma çalışmalarını yönetenleri, şifacıları ve köyün büyüklerini aynı sofrada topladı.
Kimseyi suçlamadı.
Kimseye emir de vermedi.
Uzun süre yalnızca dinledi.
Herkes konuştu.
Kimi çocukların akrabalarını aramayı önerdi.
Kimi başka köylere göndermeyi.
Kimi de beklemeyi.”
Derin bir nefes aldı.
“En son Majesteleri ayağa kalktı.”
“‘Bu çocuklar bugün ailelerini kaybetti,’ dedi.”
“‘Bir de yuvalarını kaybetmelerine izin vermeyeceğim.’”
Gözleri yeniden pencereye çevrildi.
“‘Bu ev yapılıncaya kadar...
Çocuklar sarayda kalacaklar.’”
Şaşkınlıkla Nora'ya baktım.
Nora sessizce başını salladı.
Babaanne Maera gülümsedi.
“Sarayın kuzey kanadı günler içinde çocuklar için hazırlandı.
Boş odalara yataklar yerleştirildi.
Mutfakta her öğün onlar için de sofralar kuruldu.
Kütüphaneden kitaplar taşındı.
Bahçeler oyun sesleriyle doldu.
İlk kez o kadar çok çocuk aynı anda saray avlusunda koşuyordu.”
Sesinde hafif bir tebessüm vardı.
“Başlangıçta hepsi korkuyordu.
Gece olunca ağlayanlar oluyordu.
Anne diye seslenenler...
Baba diye uyananlar...”
Kadının sesi titredi.
“Majesteleri, işi ne kadar geç biterse bitsin, akşamları mutlaka onların yanına uğrardı.”
“Bazen yalnızca masalarına oturur, günlerinin nasıl geçtiğini sorardı.
Bazen de hiçbir şey söylemeden onları dinlerdi.
Ellerinden tutardı.
Çünkü bazı acılar...
İz bırakırdı.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Aradan aylar geçti.
Sonra bu ev tamamlandı.”
Babaanne Maera etrafına baktı.
“İşte bulunduğumuz bu ev.”
“Geldikleri gün çocukların çoğu korkuyordu.”
“Yine yuvalarını kaybettiklerini sanıyorlardı.”
Başını hafifçe eğdi.
“Majesteleri kapının önünde durdu.”
“Sonra çocuklara dönüp, ‘Burası sizin eviniz. Ne zamana kadar isterseniz,’ dedi.”
Yaşlı kadın gözlerini kapattı.
“Sonra bana döndü.
‘Onlara yalnız olmadıklarını her gün hatırlat,’ dedi.
İşte o gün...
Ben bu çocukların babaannesi oldum.”
Masanın üzerindeki ihtiyaç listesine yavaşça dokundu.
“Ve o günden beri Nora her ay gelir.”
“Bu listeyi alır.”
“Çünkü verilen sözler...”
“...yalnızca söylendiği gün değil, yerine getirildiği gün yaşar.”
Odanın içinde uzun süre kimse konuşmadı.
Babaanne Maera'nın son sözleri hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.
“Verilen sözler...
Yalnızca söylendiği gün değil, yerine getirildiği her gün yaşar.”
İlk kez...
Bir ülkenin yalnızca yasalarla değil, hatırlanan sözlerle de ayakta kalabileceğini düşünüyordum.
Nora sessizce ayağa kalktı.
“Artık bizi bekleyen başka işler de var.”
Babaanne Maera başını salladı.
“Elbette.
Kapımız size her zaman açık.”
Biz de ayağa kalktık.
Tam kapıya yönelmiştik ki koridordan koşan ayak sesleri duyuldu.
Bir anda etrafımız çocuklarla doldu.
Az önce serçeyi getiren küçük çocuk nefes nefese yanıma geldi.
Arkasına sakladığı ellerini yavaşça önüme uzattı.
İki avucunun arasında buruşturulmuş küçük bir kâğıt vardı.
“Bu...” dedi utangaçça.
“...senin için.”
Şaşkınlıkla kâğıdı aldım.
Kalın kömür çizgileriyle yapılmış basit bir resimdi.
Ortada büyük bir ev vardı.
Evin önünde el ele tutuşmuş insanlar...
Köşede de ben vardım.
Resmin en altına eğri büğrü harflerle tek bir cümle yazılmıştı.
“Artık sen de geldin.”
Boğazım düğümlendi.
“Ben...”
Ne söyleyeceğimi bilemedim.
Küçük çocuk mahcup mahcup gülümsedi.
“Beğenmedin mi?”
Başımı hızla iki yana salladım.
“Hayır.”
Sesim neredeyse çıkmıyordu.
“Çok güzel.”
O sırada küçük bir kız koşarak bahçeye çıktı.
Biraz sonra elinde küçücük beyaz bir kır çiçeğiyle geri döndü.
Çiçeği bana uzattı.
“Babaanne diyor ki...”
Bir an düşündü.
“...çiçekler koparıldıkları yeri unutmazmış.”
Sonra gülümsedi.
“Ama yeni toprağı da severlermiş.”
Elimdeki küçücük çiçeğe baktım.
Hayatım boyunca bana sayısız mücevher uzatılmıştı.
Hiçbiri...
Bu kadar değerli gelmemişti.
Dizlerimin üzerine çöktüm.
Çocukların göz hizasına indim.
“Teşekkür ederim.”
Söylediğim iki kelimeydi.
Ama içimde anlatamadığım onlarca duygu vardı.
Babaanne Maera uzaktan bizi izliyordu.
Gözlerinde yumuşak bir tebessüm vardı.
Kapının önüne geldiğimizde çocukların hepsi bir ağızdan el sallamaya başladı.
“Yine gel!”
“Serçeyi de görmeye gel!”
“Yuvaları birlikte yapacağız!”
İstemeden gülümsedim.
“Gelirim.”
Bu sözü verirken...
İlk kez gerçekten inanarak konuşuyordum.
Kapı yavaşça arkamızda kapandı.
Nora'yla birlikte taş sokağa doğru yürümeye başladık.
Uzun süre hiçbirimiz konuşmadık.
Elimde hâlâ küçük kır çiçeği vardı.
Diğer elimde ise buruşturulmuş çocuk resmi.
Rüzgâr hafifçe eserken resmin köşesi titredi.
Başımı kaldırıp son kez binaya baktım.
Pencerelerden yine çocuk kahkahaları yükseliyordu.
O an anladım.
Valyria'yı güçlü yapan yalnızca surları değildi.
Yalnızca ordusu da değildi.
İnsanların birbirlerine verdikleri sözleri...
Yıllar geçse de unutmamalarıydı.
Sessizce saraya doğru yürümeye devam ettik.
Güneş, taş sokakların üzerine yavaş yavaş akşamın altın rengini bırakıyordu.
Ve ben...
Valyria'ya ilk kez yalnızca baktığımı değil...
Görmeye başladığımı hissediyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

59okunma 15beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18