13. bölüm / 33
NAELİTH ARVENON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Bölümler 33Şu an: ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
- 1 BİRİNCİ BÖLÜM4.173 kelime
- 2 İKİNCİ BÖLÜM3.366 kelime
- 3 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.070 kelime
- 4 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.547 kelime
- 5 BEŞİNCİ BÖLÜM3.744 kelime
- 6 ALTINCI BÖLÜM1.515 kelime
- 7 YEDİNCİ BÖLÜM4.048 kelime
- 8 SEKİZİNCİ BÖLÜM4.567 kelime
- 9 DOKUZUNCU BÖLÜM3.199 kelime
- 10 ONUNCU BÖLÜM2.635 kelime
- 11 ON BİRİNCİ BÖLÜM3.389 kelime
- 12 ON İKİNCİ BÖLÜM3.153 kelime
- 13 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM4.452 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.690 kelime
- 15 ON BEŞİNCİ BÖLÜM4.201 kelime
- 16 ON ALTINCI BÖLÜM1.071 kelime
- 17 ON YEDİNCİ BÖLÜM1.313 kelime
- 18 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM2.440 kelime
- 19 ON DOKUZUNCU BÖLÜM1.853 kelime
- 20 YİRMİNCİ BÖLÜM4.905 kelime
- 21 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM3.952 kelime
- 22 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM1.851 kelime
- 23 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM3.318 kelime
- 24 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM4.530 kelime
- 25 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM3.497 kelime
- 26 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM4.320 kelime
- 27 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM4.350 kelime
- 28 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.651 kelime
- 29 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.446 kelime
- 30 OTUZUNCU BÖLÜM4.229 kelime
- 31 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM5.328 kelime
- 32 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.778 kelime
- 33 OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM6.975 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bahar, Valyria'da umutların mevsimiydi.
Avalon'da ise zaferin.
Gratia Bayramı'nın ilk sabahı, başkent henüz tamamen uyanmadan beyaz ay taşından inşa edilmiş kraliyet sarayı, doğan güneşin ilk ışıklarıyla birlikte yavaş yavaş aydınlanıyordu. Taşların içine işlenmiş ince gümüş damarlar ışığı usulca geri yansıtıyor, uzaktan bakıldığında bütün saray ay ışığından oyulmuş devasa bir yapı gibi görünüyordu.
Yüksek burçlardan sarkan kraliyet sancakları sabah rüzgârıyla ağır ağır dalgalanıyordu. Fildişini andıran beyaz zeminlerinin üzerinde kökleri toprağa uzanan kutsal bir ağaç yükseliyor, gövdesini dört yöne uzanan kılıçlar çevreliyordu. Ağacın altında parlayan sekiz köşeli altın yıldız ise hanedanın ışığını ve krallığın kaderini simgeliyordu. Sancakların siyah bordürlerine işlenmiş altın motifler, beyaz taş duvarların üzerinde sessiz ama görkemli bir ihtişam bırakıyordu.
Bugün, Avalon halkı için sıradan bir bayram değildi.
Her Gratia'da meydanlar süslenir, kulelerin çanları gün boyunca susmaz, şövalyeler geçit törenleri düzenler, soylu aileler kraliyet sarayında verilen büyük baloda bir araya gelirdi.
Çünkü onlara göre bugün...
Krallığın parçalanmaktan kurtulduğu gündü.
Çocuklar daha okumayı öğrenmeden aynı hikâyeyi dinleyerek büyürdü.
Yüzyıllar önce, Avalon tahtının tek varisi Prenses Nysera, ihtirasına yenik düşen şövalye Saeloryn tarafından sarayından kaçırılmıştı. Kral Aldren Gavin, kızını kurtarmak ve krallığın onurunu korumak için ordusunun başına geçmiş; üç gün üç gece süren amansız bir takibin ardından hain şövalyeyi Avalon sınırında kıstırmıştı.
Kraliyet tarihçileri, Saeloryn'un prensesi iradesi dışında yanında tuttuğunu, teslim ol çağrılarına rağmen onu bırakmayı reddettiğini yazar; ozanlar ise Kral Aldren'in, kızına zarar gelmemesi için defalarca silah bırakmasını teklif ettiğini anlatırdı.
Fakat hain şövalye geri adım atmamıştı.
Çarpışmanın sonunda Saeloryn öldürülmüş...
Prenses Nysera ise aldığı ağır yaralar nedeniyle babasının kollarında hayata gözlerini yummuştu.
O gün Avalon yalnızca veliahtını kaybetmemişti.
Bir baba evladını...
Bir halk ise geleceğini toprağa vermişti.
İşte bu yüzden Gratia, yalnızca kazanılmış bir savaşın değil; bir kralın, kızı uğruna ödediği en ağır bedelin günü olarak anılmaya başlamıştı.
Her yıl aynı dua okunur, aynı yemin edilirdi:
“Taç ayakta kaldığı sürece Avalon yaşayacaktır.”
Yıllar geçtikçe bu hikâye yalnızca tarih olmaktan çıkmış, kuşaktan kuşağa aktarılan kutsal bir mirasa dönüşmüştü. Meydanlarda çocuklar aynı oyunu sergiliyor, ozanlar aynı ağıdı söylüyor, din adamları aynı satırları tekrar ediyordu.
Ve hiçbir Avalonlu, anlatılanların başka bir yüzü olabileceğini aklına bile getirmiyordu.
Gratia Bayramı'nın ilk sabahı da diğer yıllardan farksız başlamıştı.
Kraliyet Sarayı'nın doğu kanadı, gün henüz tam anlamıyla başlamadan hareketlenmişti. Beyaz ay taşından örülmüş uzun koridorlarda hizmetkârlar düzen içinde çalışıyor, kristal avizeler son kez parlatılıyor, mermer sütunların arasına yeni sancaklar asılıyordu. Açık kemerli pencerelerden içeri giren serin bahar rüzgârı, beyaz perdeleri usulca dalgalandırırken uzaktan gelen çan sesleri bütün saraya ağırbaşlı bir canlılık yayıyordu.
Birkaç gün sonra düzenlenecek Gratia Balosu için hazırlıklar çoktan başlamıştı.
Avalon'un dört bir yanından gelecek soylular, komutanlar ve devlet elçileri bu salonda ağırlanacak, kraliyet hanedanı her yıl olduğu gibi halkın karşısına birlikte çıkacaktı.
Doğu Kanadı'nın Büyük Kabul Salonu ise şimdiden resmî toplantılarla doluydu.
Uzun meşe masanın başında oturan genç adam, önündeki belgeleri büyük bir dikkatle inceliyordu.
Avalon'un Veliaht Prensi Ernest Gavin.
İlk bakışta insanın dikkatini yüzünden önce duruşu çekiyordu. Neredeyse iki metreye yaklaşan heybetli bedeni, yıllar süren askerî eğitimin şekillendirdiği geniş omuzları ve dimdik duruşuyla bulunduğu salonda fark edilmemesi mümkün değildi. Açık gri resmî üniformasının üzerine düşen beyaz pelerin, ay taşından örülmüş salonun içinde neredeyse duvarların bir parçası gibi görünüyordu. Omuzlarındaki beyaz altın işlemeler ve göğsünü süsleyen Gavin Kraliyet Hanedanı'nın arması, taşıdığı unvandan çok omuzlarına yüklenmiş sorumluluğu hatırlatıyordu.
Koyu kumrala çalan dalgalı saçları alnına düzensizce düşüyor, belirgin çene hattına eşlik eden hafif gamzeleri, ciddi yüz ifadesine beklenmedik bir sıcaklık katıyordu.
Açık ela gözleri ise önündeki satırların arasında dolaşırken tek bir ayrıntıyı bile kaçırmıyordu.
Onu ilk kez gören biri, bütün bunlara bakarak disiplinli ve ciddi bir veliaht olduğunu düşünebilirdi.
Avalon halkı ise tam tersine inanıyordu.
Başkent sokaklarında Veliaht Prens Ernest Gavin'in adı geçtiğinde devlet işlerinden çok balolar konuşulur, hakkında anlatılan hikâyeler birbirini kovalardı. Bir gün bir kontesle dans ettiği söylenir, ertesi gün başka bir soylu hanımın gönlünü çaldığı anlatılırdı. Kimi onun av partilerinden başka bir şey düşünmediğini iddia eder, kimi de böylesine rahat bir adamın bir gün tahta oturacağına inanmakta zorlanırdı.
Prens Ernest ise bu söylentileri ne inkâr ederdi...
Ne de doğrulardı.
İnsanların onu hafife almasına yıllardır sessizce izin veriyordu.
Çünkü küçümsenen bir adamın gerçek gücünü kimse merak etmezdi.
Prens Ernest önündeki son belgeyi de sessizce kapattı. Parmak uçlarıyla mürekkebi henüz kurumamış imzayı birkaç saniye izledi. Ardından kalemi yerine bıraktı ve başını kaldırarak salonun yüksek pencerelerine baktı.
Aşağıdaki avluda hazırlıklar bütün canlılığıyla sürüyordu.
Demirciler geçit töreninde kullanılacak sancak direklerinin son perçinlerini çakıyor, hizmetkârlar beyaz mermer basamakları sabah ışığında yeniden siliyor, genç şövalyeler ise tören düzeni için prova yapıyordu.
Her şey kusursuz görünüyordu.
Avalon bunu severdi.
Kusursuz görünmeyi...
Kusursuz görünmeye inanmayı...
Belki de bu yüzden Gratia, yalnızca bir bayram değil; bütün krallığın aynı hikâyeye bir kez daha inanma günüydü.
Tam o sırada salonun ağır meşe kapıları iki yana açıldı.
İçeri giren muhafız, göğsüne yumruğunu vurarak eğildi.
“Lord Umbra Malus Longman huzurlarınıza çıkmak için izin istemektedir, Ekselansları.”
Ernest'in yüzündeki ifade değişmedi.
“Gelsin.”
Muhafız yeniden eğildikten sonra geri çekildi.
Birkaç saniye sonra salona ağır ama ölçülü adımlarla Lord Longman girdi.
Üzerindeki açık gri renkli resmî üniforma her zamanki gibi kusursuzdu. Tek bir kırışıklık bile yoktu. Omuzlarındaki nişanlar sabah ışığında usulca parlıyor, yüzündeki sakin ifade yıllardır tanıdığı disiplinli subay görüntüsünü eksiksiz tamamlıyordu.
Salonda bulunan herkes saygıyla eğildi.
Prens Ernest de aynı resmiyetle başını hafifçe eğdi.
“Lord Longman.”
“Ekselansları.”
İki adamın sesi de sakindi.
Ne fazla sıcak...
Ne de soğuk.
Yalnızca olması gerektiği kadar resmî.
Lord Longman elindeki deri dosyayı masaya bıraktı.
“Gratia törenleri için hazırlıklar tamamlandı. Şehir muhafızları görev yerlerine yerleştirildi. Kuzey ve doğu kapılarındaki denetimler iki katına çıkarıldı. Yarın öğleye kadar dış delegasyonların tamamının başkente ulaşması bekleniyor.”
Prens Ernest dosyayı açmadan önce kısa bir an sustu.
“Herhangi bir olağanüstü durum?”
“Hayır, Ekselansları.”
“Sınır hareketliliği?”
“Kayda değer bir gelişme yok.”
Prens Ernest başını yavaşça salladı.
“İyi.”
Sessizlik yalnızca birkaç saniye sürdü.
Sonra Prens Ernest, dosyayı kapatırken sanki aklına yeni gelmiş gibi sordu.
“Lady Leonora Emery'nin bugün saraya ulaşacağını öğrendim.”
Lord Longman'ın yüzünde en küçük bir değişiklik olmadı.
“Evet.”
“Yolculuğu rahat geçti mi?”
“Şu ana kadar ulaşan raporlar bunu gösteriyor.”
Prens Ernest gözlerini ilk kez doğrudan onun gözlerine kaldırdı.
“Beş yıl...”
Sesinde ne suçlama vardı...
Ne de merak.
Sadece sade bir düşünce.
“Uzun bir zaman.”
Lord Longman aynı sakinlikle cevap verdi.
“Bazı acılar zamanı önemsemez, Ekselansları.”
Prens Ernest hafifçe gülümsedi.
“Doğru.”
Sonra dosyayı yeniden önüne çekti.
“Katkılarınız için teşekkür ederim, Lord Longman.”
“Krallığa hizmet etmek benim için şereftir.”
Lord Longman yeniden eğildi.
Arkasını dönüp ağır adımlarla salondan çıktı.
İçinde açıklayamadığı o huzursuzluk...
Yine gitmemişti.
Prens Ernest, kapının kapanma sesi salonun içinde tamamen kayboluncaya kadar yerinden kıpırdamadı.
Sessizlik yeniden Büyük Kabul Salonu'na hâkim olmuştu.
Masasının üzerindeki belgeler hâlâ önünde duruyordu. Birkaç dakika önce dikkatle incelediği satırlar şimdi gözlerinin önünde olmasına rağmen tek kelimesini bile okumuyordu.
Bakışları, kapanan kapının ardından uzun süre ayrılmadı.
Lord Longman...
İnsan onunla her konuştuğunda içinde tarif edemediği bir eksiklik hissediyordu.
Söylediklerinden değil...
Söylemediklerinden.
Prens Ernest bunu yıllardır fark ediyordu.
Lord Longman hiçbir zaman gereğinden fazla konuşmazdı. Cümlelerini öyle ustalıkla seçerdi ki, konuşma bittiğinde insan cevabını aldığına inanır; fakat biraz düşündüğünde aslında hiçbir şey öğrenemediğini fark ederdi.
Ernest, parmaklarını masanın cilalı yüzeyinde usulca gezdirdi.
Tam o sırada bakışları önündeki dosyalardan birinin üzerine ilişti.
Kırmızı balmumuyla mühürlenmiş dosyanın sağ alt köşesinde, Emery Hanesi'nin kılıç üzerinde duran atmaca arması duruyordu.
Dosyanın üstüne zarif bir el yazısıyla yalnızca tek satır yazılmıştı.
Lady Leonora Emery.
Ernest'in parmak uçları farkında olmadan mührün üzerine dokundu.
İnsan hafızası tuhaftı...
Bazen tek bir isim...
Tek bir arma...
Yıllardır açılmayan kapıları sessizce aralayabiliyordu.
Dudaklarından belli belirsiz bir fısıltı döküldü.
“...Diana.”
Gözleri yavaşça uzaklara daldı.
Büyük Kabul Salonu'nun sessizliği, yerini yıllar öncesinden gelen kahkahalara bıraktı.
Henüz on iki yaşındaydı.
Kraliyet Sarayı'nın çalışma kanadında babasını ararken açık bırakılmış ceviz kapının önünde durmuş, içeriden yükselen samimi kahkahaları duyunca istemsizce olduğu yerde kalmıştı.
İçeride Kral Richard Gavin ile Lord Andrew Emery, satranç masasının iki yanında oturuyordu.
Masanın üzerinde yarısı içilmiş kahve fincanları, gelişigüzel bırakılmış haritalar ve birkaç savaş raporu duruyordu. Devlet işlerinin ağırlığı o odanın dışında kalmış gibiydi. İçeride yalnızca uzun yıllara dayanan dostluğun verdiği rahatlık vardı.
Lord Andrew siyah taşlardan birini usulca ileri sürdü.
“Şah.”
Kral Richard tahtaya birkaç saniye baktı, ardından iki elini havaya kaldırıp gülmeye başladı.
“Bir gün şu oyunda seni yenebilirsem gerçekten kral olduğuma inanacağım.”
Andrew da aynı içtenlikle güldü.
“Majesteleri... Bence önce sabretmeyi öğrenmeniz gerekiyor.”
“Sabırlıyım.”
“Hayır.”
Andrew başını hafifçe eğerek gülümsedi.
“İnatçısınız.”
İkisi de yeniden kahkahaya boğuldu.
Kapının arkasındaki küçük Ernest ise hayatında ilk kez babasını bu kadar rahat, bu kadar içten görüyordu.
Kahkahalar yavaş yavaş dinerken Kral Richard satranç taşlarından birini parmaklarının arasında çevirdi.
“Şuna bak, Andrew...” dedi gülümseyerek. “Daha dün aynı siperde omuz omuza savaşan iki genç subaydık. Şimdi ise benim bir oğlum, senin de bir kızın var.”
Andrew'un yüzündeki tebessüm yumuşadı.
“Zaman herkesi değiştiriyor, Majesteleri.”
“Belki...” dedi Richard. “Ama bazı dostluklar değişmiyor.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Richard bakışlarını satranç tahtasından kaldırmadan konuştu.
“Hiç düşündün mü... Belki de bizim kurduğumuz bu dostluğu bir gün onlar devam ettirir.”
Andrew uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra ağırbaşlı bir gülümsemeyle başını kaldırdı.
“Düşündüm.”
Richard merakla baktı.
“Öyle mi?”
“Evet.”
“Ve kabul de ederim.”
Richard'ın yüzünde memnun bir ifade belirdi.
Andrew sözünü tamamladı.
“Ama tek bir şartla.”
“Nedir o?”
Lord Andrew'ın sesi bu kez önceki kadar neşeli değildi.
Dingin...
Kararlı...
Ve her zamanki kadar vakurdu.
“Hiçbir söz, iki insanın kalbinden daha değerli değildir.”
Richard sessizce onu dinlemeye devam etti.
“Eğer bir gün gerçekten birbirlerini severlerse...” dedi Andrew. “Bu beni onurlandırır.”
“Fakat sevmezlerse...”
“...bugün burada konuştuğumuz hiçbir söz verilmemiş sayılır.”
Kral Richard hiç tereddüt etmeden elini uzattı.
“Bunun üzerine söz veriyorum, Andrew. Ne ben oğlumu zorlarım... ne de sen kızını. Onların kaderine bizim dostluğumuz değil, kendi kalpleri karar verecek.”
Andrew dostunun elini sıkarken yalnızca başını eğdi.
“İşte şimdi gönlüm rahat, Majesteleri.”
Kapının arkasındaki küçük Ernest ise konuşulanların anlamını o gün tam olarak kavrayamamıştı. Yıllar sonra babası aynı sohbeti ona yeniden anlattığında aklında en çok kalan şey verilen söz değil, ilk kez duyduğu o isim olmuştu.
Diana Emery.
Aradan geçen yıllar boyunca o ismi yalnızca birkaç kez duymuştu. Bazen babasının ağzından, bazen Lord Andrew'un yazdığı mektuplarda...
Sonra savaşlar başladı.
Görevler birbirini izledi.
Zaman aktı.
Çocukluk sessizce geride kaldı.
Ne o Diana'yı gerçekten tanıyabilmişti...
Ne de Diana onu.
Yolları yalnızca birkaç resmî törende kesişmiş, birbirlerine ancak soylular arasında gösterilen nezaket kadar yaklaşabilmişlerdi. Ernest hiçbir zaman ona yazmamış, onu rahatsız etmemiş, verilen sözü bir hak gibi görmemişti. Çünkü Lord Andrew'un o gün söylediği tek cümle zihnine kazınmıştı.
“Hiçbir söz, iki insanın kalbinden daha değerli değildir.”
Belki de bu yüzden, Diana'yı uzaktan izlemekle yetinmişti.
Başkentte onun hakkında çıkan her haberi okumuş...
Katıldığı her askerî töreni uzaktan takip etmiş...
Savaş meydanındaki başarılarını gururla dinlemişti.
Fakat bunu hiçbir zaman belli etmemişti.
Diana'nın kendisini, adına önceden karar verilmiş bir kaderin sahibi gibi hissetmesini istemiyordu.
Onun gözünde Diana...
Ne bir anlaşmaydı...
Ne de gelecekteki bir kraliçe.
Sadece, çocukluğundan beri adını taşıdığı o sessiz hatıranın sahibiydi.
Prens Ernest'in düşünceleri, kapının yeniden çalınmasıyla dağıldı.
Bu kez içeri giren muhafız, önce eğildi, ardından tok bir sesle konuştu.
“Majesteleri Kral Richard Gavin, Büyük Kabul Salonu'nda sizi huzurlarına beklemektedir, Ekselansları.”
Ernest derin bir nefes aldı.
Geçmiş yavaşça zihninden çekilirken yeniden bugüne döndü.
Masasının üzerindeki dosyayı kapattı, üniformasının yakasını düzeltti ve ayağa kalktı.
Prens Ernest cübbesinin omuzlarını usulca düzeltti. Çocukluğundan kalan hatıra, zihninin derinliklerine yeniden gömülürken yüzündeki yumuşak ifade de yerini her zamanki ağırbaşlı duruşuna bıraktı. Büyük Kabul Salonu'nun kapıları açıldığında içeride kalan tek kişi artık o on iki yaşındaki meraklı çocuk değildi. O çocuk yıllar önce geride kalmış, yerine omuzlarında bir krallığın geleceğini taşıyan Avalon Veliaht Prensi Ernest Gavin kalmıştı.
Koridora adımını attığı anda sarayın düzeni yeniden kendini hissettirdi. Yol boyunca dizilmiş muhafızlar mızraklarını göğüs hizasında çaprazlayarak selam verirken, hizmetkârlar başlarını öne eğiyor, koridorlarda yürüyen her soylu prensi gördüğü anda yol kenarına çekiliyordu. Beyaz ay taşından örülmüş uzun galerilerin yüksek kemerlerinden süzülen gün ışığı zemindeki gümüş damarları parlatıyor, duvarlara asılmış hanedan sancakları hafif rüzgârla usulca dalgalanıyordu. Gavin Hanesi'nin kutsal ağacı en yüksek kemerde gururla yükselirken, biraz ilerisinde Emery Hanesi'nin pençelerinde kılıç taşıyan atmaca arması, siyah işlemeli beyaz flamanın üzerinde sessizce nöbet tutuyordu. Ernest'in bakışları arma üzerinde yalnızca bir an durdu; sonra hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.
Sarayın merkez kanadına yaklaştıkça hareketlilik daha da artıyordu. Soylu ailelerin maiyetleri birbiri ardına iç avluya giriyor, muhafız subayları tören düzenini son kez kontrol ediyor, yazmanlar ellerindeki tomarlarla odadan odaya koşturuyordu. Gratia yalnızca bir bayram değildi; Avalon'un bütün ihtişamını dünyaya gösterdiği gündü. Ve bu ihtişamın kusursuz görünmesi için yüzlerce insan, gün doğmadan beri tek bir makinenin dişlileri gibi çalışıyordu.
Prens Ernest bütün bu hareketliliğin arasından ağır ama kendinden emin adımlarla ilerledi. Onu gören herkes saygıyla eğiliyor, o ise aynı ölçülü baş selamıyla karşılık veriyordu. Halkın anlattığı o umursamaz prens görüntüsünün ardında, saraydaki herkesin çekinmeden emir aldığı gerçek veliaht yürüyordu.
Koridorun sonunda yükselen çift kanatlı meşe kapılar açıldığında, Avalon Kraliyet Konsey Salonu bütün görkemiyle karşısına çıktı.
Salon, sarayın diğer bölümlerinden bile daha ihtişamlıydı. Tavana kadar yükselen ay taşı sütunları, altın işlemeli kemerlerle birleşiyor; kubbenin tam ortasına işlenmiş Gavin Hanedanı arması bütün salona hâkim oluyordu. Uzun meşe masanın iki yanında Avalon'un kadim hanelerine ayrılmış yüksek sırtlıklı koltuklar sıralanıyor, her koltuğun arkasında ait olduğu hanenin sancağı ağır ağır dalgalanıyordu. Longman Hanesi'nin kara kuzgunu, Dreadmoor Hanesi'nin gümüş geyiği, Blackwood Hanesi'nin kızıl sarmaşığı ve Emery Hanesi'nin pençelerinde kılıç taşıyan gümüş atmacası aynı çatı altında tek bir krallığın gücünü temsil ediyor gibiydi.
İlk bakışta bu salon, kusursuz bir düzenin simgesiydi.
Fakat Ernest çok iyi biliyordu ki bu masada oturan her insan aynı krallığa hizmet etse de, hiçbiri aynı amaç için yaşamıyordu.
Kimi hanesinin nüfuzunu artırmanın...
Kimi ticaret yollarını genişletmenin...
Kimi ise yalnızca sahip olduğu koltuğu kaybetmemenin hesabını yapıyordu.
Avalon'u ayakta tutan yalnızca sadakat değildi.
Çıkar dengesi de en az sadakat kadar güçlüydü.
Salonun en sonunda, yükseltilmiş taş platformun üzerinde Avalon tahtı duruyordu.
Tahtta oturan adam ise bütün ihtişamın merkezindeydi.
Kral Richard Gavin.
Ne ilk bakışta insanı hayran bırakacak kadar görkemliydi...
Ne de göz ardı edilecek kadar sıradandı.
Alnına düşmeye başlayan birkaç beyaz tel, yılların yükünü saklamıyordu. Omuzlarına dökülen beyaz ve altın işlemeli kraliyet pelerini ağır görünse de onu taşıyan duruş hâlâ dimdikti. Gençliğinde ordusunun ön safında savaşmış bir komutan olduğu, oturuşundan bile belli oluyordu.
Kral Richard Gavin, destanlara konu olacak hükümdarlardan biri değildi.
Adı çağları değiştiren krallarla birlikte anılmayacaktı.
Ama babasından devraldığı krallığı ayakta tutmuş, halkını aç bırakmamış, savaş gerektiğinde ordusunun önünde yürümekten de geri durmamıştı.
Avalon halkı onu ne tutkuyla seviyordu...
Ne de nefret ediyordu.
Onu...
Kralları olarak kabul ediyordu.
Ve bazen bir hükümdarın sahip olabileceği en büyük güç, tam da buydu.
Kral Richard'ın sağ yanında, zarafetiyle dikkat çeken kraliçe oturuyordu. Üzerindeki koyu lacivert kadife elbise, omuzlarına dökülen inci işlemeli pelerinle birleşiyor; başındaki ince taç, gösterişten çok asaleti temsil ediyordu. Salonun hiçbir köşesine gereksizce bakmıyor, konuşmuyor, yalnızca izliyordu. Fakat konsey üyelerinin çoğu, kralın gözünden kaçabilecek ayrıntıların önce onun bakışlarına takıldığını çok iyi biliyordu.
Kraliçe Rowena Gavin...
Sarayda birçok kişi, onun sessizliğinin bazen en sert emri bile bastırabilecek kadar güçlü olduğunu söylerdi.
Kral Richard, salona giren oğlunu görünce hafifçe başını kaldırdı.
“Gel, Ernest.”
Prens Ernest ağır adımlarla ilerledi, tahtın birkaç adım önünde durup sağ yumruğunu göğsüne götürdü.
“Majesteleri.”
Kral Richard onu birkaç saniye sessizce süzdü.
“Gratia hazırlıkları?”
“Eksiksiz ilerliyor.”
“Şehir?”
“Güvenlik iki katına çıkarıldı.”
Kral Richard başını onaylarcasına salladı.
“Güzel.”
Tam o sırada salonun büyük kapıları yeniden açıldı.
İçeri giren muhafız diz çökerek başını eğdi.
“Majesteleri... Lady Leonora Emery ve Emery Hanesi mensupları saray kapısından giriş yapmıştır.”
Salonda tek bir ses bile çıkmadı.
Fakat sessizlik artık eskisi gibi değildi.
Konsey üyelerinden bazıları istemsizce birbirine baktı.
Kimi hiçbir tepki vermedi.
Kimi ise önündeki evrakı okumaya devam ediyormuş gibi yaptı.
Kral Richard'ın yüzünde ise en küçük bir değişiklik olmadı.
Yalnızca tek cümle kurdu.
“Onları bekletmeyin.”
Kral Richard'ın emri üzerine muhafızlar aynı anda mızraklarını yana çektiler.
Ağır meşe kapılar yavaşça iki yana açıldı.
Önce Emery Hanesi'nin beyaz sancağı göründü.
Gümüş atmaca, pençelerinde tuttuğu kılıçla ağır ağır dalgalanıyordu.
Sancağın ardından dört kişi salona girdi.
En önde...
Lady Leonora Emery.
Onu görenlerin bakışları istemsizce üzerinde toplandı.
Çünkü Avalon sarayında onu tanıyan herkes, bugüne kadar Lady Leonora'yı yalnızca siyah ipek elbiseleri, zarif mücevherleri ve kusursuz soylu duruşuyla görmüştü.
Hiç kimse...
Onu böyle görmemişti.
Omuzlarından aşağı dökülen beyaz pelerinin altında Emery Hanesi'nin gümüş şövalye zırhı bütün heybetiyle parlıyordu. Göğsüne işlenmiş gümüş atmaca arması, ay taşından örülmüş salonun ışıkları altında adeta canlıymış gibi görünüyordu. Belindeki uzun kılıç ise törensel bir süsten ibaret değildi; yıllardır kullanılmayı bekleyen gerçek bir şövalye silahıydı.
Bugün ilk kez...
Bir Emery Hanımı değil...
Bir Emery Reisi yürüyordu.
Arkasında üç oğlu aynı düzen içinde ilerliyordu.
Harold Emery.
Hector Emery.
Caleb Emery.
Üçü de anneleri gibi açık gri şövalye zırhlarını kuşanmış, omuzlarına beyaz pelerinlerini almıştı. Başları dikti. Omuzları gerideydi. Yüzlerinde ne öfke okunuyordu ne de korku.
Yalnızca...
Emery Hanesi'nin nesiller boyunca taşıdığı vakur sessizlik.
Saray erkânı birbirine bakmaya başladı.
Bazı konsey üyeleri ilk kez Lady Leonora'nın belinde gerçek bir kılıç gördüklerini fark edince istemsizce doğruldular.
Prens Ernest'in bakışları ise uzun süre Lady Leonora'nın üzerinden ayrılmadı.
Çocukluğundan beri tanıdığı o zarif kadın sanki birkaç yıl içinde bambaşka birine dönüşmüştü.
Hayır...
Belki de hep böyleydi.
Yalnızca bugün ilk kez gerçek yüzünü gösteriyordu.
Salonun diğer ucunda duran Lord Umbra Malus Longman'ın yüzündeki sakin ifade ise ilk kez çok hafif kırıldı.
Kimsenin fark etmeyeceği kadar kısa bir an...
Kaşları çatıldı.
Çünkü Leonora'nın neden zırhla geldiğini anlamıştı.
Bu ziyaret...
Bir yas ziyareti değildi.
Bir rica değildi.
Bir tebrik değildi.
Bu bir hesaplaşmanın başlangıcıydı.
Lady Leonora, tahtın önüne kadar ağır adımlarla ilerledi.
Ardından üç oğlu da onun bir adım gerisinde durdu.
Dördü aynı anda eğildi.
“Majesteleri.”
Kral Richard başıyla selamı kabul etti.
“Lady Emery... Gratia Bayramı arifesinde sizi sarayımızda görmekten memnuniyet duyardım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ama bugün geliş sebebinizin kutlama olmadığını görüyorum.”
Lady Leonora başını kaldırdı.
Sesi sakindi.
Ne titriyordu...
Ne de yükseliyordu.
“Doğru görüyorsunuz, Majesteleri.”
Salonda çıt çıkmıyordu.
“Majestelerinin izniyle, Avalon Kraliyet Kanunnâmesi'nin bana tanıdığı hakkı kullanarak resmî beyanda bulunmak istiyorum.”
Richard, birkaç saniye onu izledi.
“İzniniz vardır.”
Lady Leonora derin bir nefes aldı.
Bakışlarını salondaki hiç kimseye çevirmedi.
Yalnızca tahtın üzerindeki krala bakıyordu.
Sonra tek bir duraksama bile yaşamadan konuşmaya başladı.
“Avalon Kraliyet Kanunnâmesi'nin Üçüncü Kitabı, Dokuzuncu Faslı, On Yedinci Maddesi açık hüküm buyurur: ‘Krallık adına sefere çıkan yahut Kraliyet Sancağı altında vazife gören herhangi bir asilzadenin yahut şövalyenin akıbeti doksan gün boyunca resmî kayıtlarla tespit edilemezse; bağlı bulunduğu hanenin reisi, doğrudan Kraliyet Konseyi huzuruna çıkarak tahkikat açılmasını talep etme hakkına sahiptir. Bu talep hiçbir mahallî makam tarafından reddedilemez, ertelenemez veya başka bir merciye devredilemez. Kraliyet Konseyi, talebin sunulduğu gün içerisinde resmî soruşturmayı başlatmak ve Kraliyet Mührü taşıyan tahkikat fermanını yayımlamakla yükümlüdür.’”
Salondaki hiç kimse onun sözünü kesemedi.
Çünkü Lady Leonora tehdit etmiyordu.
Yasa okuyordu.
Konuşmasını aynı sakinlikle sürdürdü.
“Majesteleri...”
“Kızım Lady Diana Emery, Kraliyet Ordusu emrinde çıktığı son görevden bugüne kadar dönmemiştir.”
“Kraliyet kayıtlarında ölümüne dair resmî bir belge bulunmamaktadır.”
“Cenazesi teslim edilmemiştir.”
“Esir düştüğüne dair doğrulanmış bir kayıt yoktur.”
“Hayatta olduğuna yahut öldüğüne ilişkin kesinleşmiş hiçbir hüküm mevcut değildir.”
“Bana, Emery Hanesi Reisi sıfatıyla tanınan bu kanuni hakkı kullanıyor ve Avalon Kraliyet Kanunnâmesi'nin On Yedinci Maddesi uyarınca Lady Diana Emery'nin akıbetinin tespiti amacıyla derhâl Kraliyet Tahkikatı açılmasını resmen talep ediyorum.”
Son kelime de dudaklarından döküldüğünde salona öyle derin bir sessizlik çöktü ki...
Kristal avizelerin zincirlerinden gelen hafif tını bile duyuluyordu.
Hiç kimse konuşmadı.
Hiç kimse yerinden kıpırdamadı.
Çünkü salondaki herkes aynı gerçeği biliyordu.
Lady Leonora Emery...
Az önce yalnızca kızını arayan bir annenin feryadını değil...
Avalon kanunlarının bizzat kendisini konuşmuştu.
Ve şimdi...
O kanunlara ilk karşı çıkacak kişinin kim olacağı, bütün salonun kaderini belirleyecekti.
Sessizlik uzadıkça salonun üzerindeki ağırlık daha da hissedilir hâle geldi.
Kral Richard Gavin, bakışlarını Lady Leonora'nın yüzünden ayırmadı.
Yıllardır sayısız dilekçe dinlemiş, sayısız soylunun talebini geri çevirmişti.
Fakat bugün önünde duran şey...
Bir dilekçe değildi.
Kanundu.
Kral Richard ağır ağır doğruldu.
“Lady Leonora Emery...”
Sesi her zamanki gibi sakindi.
“Okuduğunuz maddeyi biliyorum.”
Bakışlarını kısa bir an Konsey üyelerine çevirdi.
“Ve doğru aktardığınızı da kabul ediyorum.”
Konsey masasının etrafında belli belirsiz bir kıpırdanma oldu.
Kral Richard devam etti.
“Avalon Kanunnâmesi'nin Üçüncü Kitabı, Dokuzuncu Faslı, On Yedinci Maddesi yürürlüktedir. Bu madde, Emery Hanesi'ne bugün burada bulunma ve bu talebi doğrudan tahta iletme hakkını vermektedir.”
Lady Leonora tek kelime etmedi.
Kral Richard birkaç saniye sustu.
Tam konuşmasını sürdürecekken...
Konsey masasının sağ tarafından sakin ama tok bir ses yükseldi.
“Majesteleri...”
Lord Umbra Malus Longman ağır ağır ayağa kalktı.
Salonun bütün bakışları aynı anda ona çevrildi.
Lord Longman önce krala eğildi.
“Majesteleri, Lady Emery'nin okuduğu kanun maddesinin doğruluğuna hiçbir itirazım yoktur.”
Lady Leonora'nın bakışları ilk kez Lord Longman'a döndü.
Adamın sesi hâlâ sakindi.
“Ancak aynı kanunnâmenin Dördüncü Kitabı, İkinci Faslı, Altıncı Maddesi de göz ardı edilmemelidir.”
Konsey üyelerinden birkaçının yüzünde şaşkınlık belirdi.
Lord Longman konuşmasını sürdürdü.
“‘Kraliyet Ordusu tarafından yürütülen askerî harekâtlar, devlet sırrı niteliği taşıdığı müddetçe, tahkikatın kapsamı ve içeriği Kraliyet Güvenlik Meclisi tarafından sınırlandırılabilir.’”
Sözlerini bitirdiğinde salona yeniden sessizlik çöktü.
Lord Longman devam etti.
“Başka bir ifadeyle... Majesteleri, tahkikat açılması mümkündür. Fakat tahkikatın kapsamı... devlet güvenliğini tehlikeye düşürecek şekilde yürütülemez.”
Lady Leonora'nın yüzünde en küçük bir değişiklik olmadı.
Uzun süre sustu.
Sonra Longman'ın gözlerinin içine bakarak konuştu.
“Lord Longman...”
“Ben sizden savaş planlarını istemedim.”
“Ben sizden gizli raporları istemedim.”
“Ben sizden devlet sırlarını istemedim.”
Her cümlesi salonda yankılanıyordu.
“Ben yalnızca... kızımın yaşayıp yaşamadığını sordum.”
İlk kez Leonora'nın sesi titredi.
Ama bu güçsüzlükten değil...
Ayakta kalabilmek için bastırılan bir acıdandı.
“Bir annenin, kızının mezarının nerede olduğunu öğrenmesi...”
“...Avalon'da ne zamandan beri devlet sırrı sayılıyor, Lord Longman?”
Bu kez...
Sessiz kalan Lord Longman oldu.
Lord Longman'ın yüzündeki ifade değişmedi.
Yalnızca birkaç saniye boyunca Lady Leonora'ya baktı.
Sarayın yüksek kubbesi altında oluşan sessizlik, artık yalnızca bekleyiş değildi. Konsey üyelerinin bakışları bir Longman'a, bir Emery Hanımı'na gidip geliyor; hiç kimse nefesini bile gereğinden yüksek almaya cesaret edemiyordu.
Sonunda Lord Longman ağır bir nefes verdi.
“Lady Leonora...” dedi aynı ölçülü ses tonuyla. “Hiç kimse acınızı küçümsemiyor.”
Lady Leonora'nın gözlerinde ilk kez soğuk bir parıltı belirdi.
“Öyle mi?”
Sorusu kısa, sade ve keskin olmuştu.
Lord Longman konuşmasını sürdürdü.
“Lord Andrew Emery'nin kaybı da krallık kayıtlarına usulüne uygun biçimde geçirilmiş, gerekli tahkikat tamamlanmış ve dosya kapatılmıştır.”
Bu cümle salonda yankılanırken, Prens Ernest'in kaşları belli belirsiz çatıldı.
Lady Leonora ise başını hafifçe eğdi.
Sanki o cümleyi yıllardır bekliyormuş gibi...
Sonra yeniden doğruldu.
“Tam da bundan söz ediyorum, Lord Longman.”
Sesinde artık öfke yoktu.
Öfkenin çok ötesinde, yıllardır taşınan yorulmuş bir haklılık vardı.
“Eşim Lord Andrew Emery de krallık adına göreve çıktı.”
“Geri dönmedi.”
“Bana onun ardından bir mühürlü dosya verildi.”
“Birkaç satırlık resmî rapor...”
“Ve ‘dosya kapanmıştır’ denildi.”
Salondaki hiç kimse kıpırdamıyordu.
Lady Leonora'nın bakışları ilk kez yalnızca Longman'a değil, bütün konseye yayıldı.
“Ben o gün sustum.”
“Çünkü önümde dört evladım vardı.”
“Çünkü Emery Hanesi ayakta kalmalıydı.”
“Çünkü krallığın yas tuttuğu bir günde kendi acımı krallığın önüne koymayı doğru bulmadım.”
Sesi ilk kez hafifçe kırıldı.
Fakat tek damla gözyaşı dökülmedi.
“Fakat bugün...”
“...aynı sessizliği bir kez daha yaşamayacağım.”
Bakışları yeniden Lord Longman'ın üzerinde durdu.
“Eşimin soruşturması böyle kapandı.”
“Bana yalnızca sonuç bildirildi.”
“Ne nasıl öldüğünü öğrendim...”
“Ne son sözünü...”
“Ne de onu son kez görebildim.”
Salonun ağır taş duvarları bile sanki bu cümleleri yankılamaya çekiniyordu.
Lady Leonora derin ama kontrollü bir nefes aldı.
“Şimdi benden aynı kaderi kızım için de kabul etmem bekleniyor.”
Başını yavaşça iki yana salladı.
“Hayır.”
“Bu kez olmayacak.”
Arkasında duran Harold, Hector ve Caleb tek kelime etmiyorlardı.
Üçü de annelerinin bir adım gerisinde dimdik duruyor; omuzlarındaki beyaz pelerinler ay taşından süzülen ışıkla birlikte neredeyse gümüş gibi parlıyordu. Yüzlerinde Emery Hanesi'ne özgü o ağırbaşlı vakar vardı. Ne öfkelerini belli ediyorlar ne de acılarını gizlemeye çalışıyorlardı. Sessizlikleri bile annelerinin sözlerine destek veriyordu.
Lady Leonora konuşmasını sürdürdü.
“Majesteleri...”
“Eşimin ardından bana yalnızca kapanmış bir dosya bırakıldı.”
“Lütfen...”
“Bana hem eşimin...”
“...hem de kızımın acısını aynı sessizlik içinde yaşatmayın.”
Salondaki hava değişmişti.
Az önce hukukun dili konuşuluyordu.
Şimdi ise aynı hukukun arkasında duran insan konuşuyordu.
Prens Ernest farkında olmadan yumruğunu sıkmıştı.
Çocukluğunda satranç masasında kahkahalar atan Lord Andrew Emery'nin görüntüsü gözlerinin önünden geçti.
Babasının en yakın dostu...
Diana'nın babası...
Ve şimdi, onun ardından ayakta kalan tek kişinin söylediği sözler...
Konsey masasının etrafındaki birçok soylu gözlerini kaçırdı.
Çünkü Lady Leonora'nın ithamı doğrudan bir kişiye değil...
Yıllardır kimsenin sorgulamadığı düzene yönelmişti.
Tahtın üzerinde oturan Kral Richard Gavin, uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Bakışları önce Lady Leonora'nın yüzünde, ardından Harold, Hector ve Caleb'in dimdik duruşunda dolaştı.
Sonra ilk kez Lord Umbra Malus Longman'a döndü.
“Lord Longman...”
Sesi sakindi.
Ama bu kez salondaki herkes o sakinliğin altında yaklaşan kararın ağırlığını hissedebiliyordu.
“Bu konuda söyleyecek başka bir hususunuz var mı?”
Lord Longman, Kral Richard'ın sorusunun ardından birkaç saniye sessiz kaldı.
Bakışları bir anlığına yere indi. Ardından yeniden doğrulup her zamanki ağırbaşlı tavrını takındı.
“Hayır, Majesteleri,” dedi ölçülü bir sesle. “Kanun açıktır. Takdir tamamen tacındır.”
Salonda yeniden derin bir sessizlik oluştu.
Kral Richard Gavin, tahtının iki yanında yükselen beyaz sütunlara doğru kısa bir an baktı. Ardından gözlerini yeniden Lady Leonora Emery'ye çevirdi.
Uzun yıllardır taç taşıyan bir adamın soğukkanlılığıyla...
“Avalon Kraliyet Kanunnâmesi açıktır,” dedi ağır ve tok sesiyle. “Ve Avalon tahtı, kendi kanunlarını yalnızca halkından itaat beklemek için değil, gerektiğinde onları uygulamak için de taşır.”
Konsey masasındaki herkes istemsizce doğruldu.
Kral Richard sözlerini sürdürdü.
“Lady Leonora Emery'nin talebi kabul edilmiştir.”
Bu cümle, salonun taş duvarlarında yankılanırken kimse nefes almaya bile cesaret edemedi.
“Lady Diana Emery'nin akıbetinin tespiti amacıyla, Kraliyet Mührü altında resmî tahkikat derhâl başlatılacaktır.”
Birçok soylunun yüzündeki ifade değişti. Kimi şaşkınlığını gizleyemedi, kimi önündeki evraklara bakıyormuş gibi yaparak gözlerini kaçırdı.
Kral Richard bu kez bakışlarını oğluna çevirdi.
“Veliaht Prens Ernest Gavin.”
Prens Ernest bir adım öne çıktı, sağ yumruğunu göğsüne götürdü.
“Majesteleri.”
“Bu tahkikatın yürütülmesi görevini sana veriyorum.”
Salonda belli belirsiz bir uğultu yükseldi ancak kral tek bakışıyla yeniden sessizliği sağladı.
“Bugünden itibaren bu soruşturmada Kraliyet adına tam yetkilisin.”
“İlgili bütün askerî kayıtları, mühürlü raporları, görev emirlerini ve arşivleri inceleyebilirsin.”
“Kraliyet Ordusu, İstihbarat Dairesi ve Güvenlik Meclisi dâhil olmak üzere bütün kurumlar talep edeceğin bilgi ve belgeleri gecikmeksizin emrine sunacaktır.”
Prens Ernest'in yüzünde hiçbir değişiklik olmadı.
“Emredersiniz, Majesteleri.”
Kral Richard'ın sesi bu kez daha da ağırlaştı.
“Fakat unutma, Ernest...”
“Bu soruşturma sonuçlanıncaya kadar elde edeceğin her bilgi Kraliyet sırrı sayılacaktır.”
“Henüz doğrulanmamış hiçbir bilgi saray dışına çıkmayacak.”
“Hiç kimse...”
Bakışları salondaki herkesi tek tek dolaştı.
“...konsey üyeleri dâhil...”
“...sen izin vermedikçe bu tahkikatın içeriğine erişemeyecek.”
“Gerçek ortaya çıkıncaya kadar sessizlik korunacaktır.”
“Bu, doğrudan benim emrimdir.”
Prens Ernest başını eğdi.
“Emriniz başım üzerinedir, Majesteleri.”
Lady Leonora ilk kez derin bir nefes aldı. Bu nefes rahatlamanın değil, yıllardır omuzlarında taşıdığı yükün ilk kez biraz olsun hafiflemesinin nefesiydi. Arkasında duran Harold, Hector ve Caleb de aynı vakarlarını koruyor, annelerinin tek kelime etmeden dimdik duruşunu sessizce paylaşıyorlardı.
Salonun sağ tarafında duran Lord Umbra Malus Longman ise her zamanki ifadesini bozmamıştı.
Başını saygıyla eğdi.
“Majestelerinin emri yerine getirilecektir.”
Sesi sakindi.
Yüzü de öyle...
Fakat tam o sırada, sağ elinin parmakları kemerindeki deri eldivenin kenarını istemsizce bir kez sıktı.
Hareket o kadar kısa sürdü ki salondaki hemen hemen hiç kimse fark etmedi.
Hiç kimse...
Harold Emery dışında.
Harold'ın keskin mavi gözleri o küçücük hareketi kaçırmamıştı.
Tek bir kasın gerilmesi...
Tek bir anlık sıkılış...
Yıllardır savaş meydanlarında insanları okumayı öğrenmiş biri için bu, huzursuzluğunu ele veren küçücük bir çatlak gibiydi.
Harold hiçbir şey söylemedi.
Sadece bakışlarını Lord Umbra Malus Longman'ın üzerinden yavaşça çekti.
Ve zihninin bir köşesine tek bir cümleyi sessizce not etti.
Lord Longman, bu tahkikatın başlamasını istemiyordu.
Bölüm etkileşimi
