30. bölüm / 33
NAELİTH ARVENOTUZUNCU BÖLÜM
Bölümler 33Şu an: OTUZUNCU BÖLÜM
- 1 BİRİNCİ BÖLÜM4.173 kelime
- 2 İKİNCİ BÖLÜM3.366 kelime
- 3 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.070 kelime
- 4 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.547 kelime
- 5 BEŞİNCİ BÖLÜM3.744 kelime
- 6 ALTINCI BÖLÜM1.515 kelime
- 7 YEDİNCİ BÖLÜM4.048 kelime
- 8 SEKİZİNCİ BÖLÜM4.567 kelime
- 9 DOKUZUNCU BÖLÜM3.199 kelime
- 10 ONUNCU BÖLÜM2.635 kelime
- 11 ON BİRİNCİ BÖLÜM3.389 kelime
- 12 ON İKİNCİ BÖLÜM3.153 kelime
- 13 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM4.452 kelime
- 14 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.690 kelime
- 15 ON BEŞİNCİ BÖLÜM4.201 kelime
- 16 ON ALTINCI BÖLÜM1.071 kelime
- 17 ON YEDİNCİ BÖLÜM1.313 kelime
- 18 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM2.440 kelime
- 19 ON DOKUZUNCU BÖLÜM1.853 kelime
- 20 YİRMİNCİ BÖLÜM4.905 kelime
- 21 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM3.952 kelime
- 22 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM1.851 kelime
- 23 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM3.318 kelime
- 24 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM4.530 kelime
- 25 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM3.497 kelime
- 26 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM4.320 kelime
- 27 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM4.350 kelime
- 28 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.651 kelime
- 29 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.446 kelime
- 30 OTUZUNCU BÖLÜM4.229 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM5.328 kelime
- 32 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.778 kelime
- 33 OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM6.975 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ludex, Valyria'nın gecesini yaran uzun uçuşunun ardından nihayet kanatlarını yavaşlattı.
Altında uzanan topraklar çoktan değişmişti.
Sarayın kuleleri geride kalmış, şehir ışıkları sönmüş, yerlerini karanlık tepeler ve yüzyıllardır dokunulmamış ağaçlık alanlar almıştı. Buraya artık kimse gelmiyordu.
Belki birkaç çoban.
Belki yolunu kaybetmiş bir avcı.
Ama hiçbiri tepenin neden böyle yalnız bırakıldığını bilmiyordu.
Ama Ludex biliyordu.
Kanatlarını kapatıp toprağa indiğinde kuru otlar ve yapraklar etrafında savruldu.
Bir süre devasa bedeniyle olduğu yerde kaldı.
Sonra göğsündeki kadim rün ışıklandı.
Altın çizgiler pullarının arasından yayıldı.
Kemikleri küçüldü, kanatları ışığın içinde çözündü, boynuzları karanlığa karıştı. Koyu metalik pulların yerini açık ten aldı.
Birkaç nefes sonra tepede uzun boylu bir adam duruyordu.
Ay ışığı beyaz saçlarının üzerinde soğuk bir parıltı bırakıyordu.
Ludex başını kaldırdı.
Elma ağacı hâlâ oradaydı.
Daha yaşlı.
Daha geniş.
Bazı dalları kurumuş, gövdesi çatlamıştı ama hâlâ yaşıyordu.
Juliet bu ağacı çok severdi.
Ludex birkaç adım attı.
Ağacın altında, yosunların ve köklerin arasında neredeyse toprağa karışmış eski bir taş duruyordu.
Üzerindeki yazıların çoğu silinmişti.
İsmin yalnızca birkaç harfi seçilebiliyordu.
Ama Ludex'in okumaya ihtiyacı yoktu.
Taşın karşısında durdu.
Bir dakika.
Belki iki.
Belki daha uzun.
Zaman burada onun için her zaman farklı akıyordu.
Göğsündeki o eski acı, sanki binlerce yıl boyunca hiç iyileşmemiş gibi yeniden açıldı.
Özlem.
Kırgınlık.
Öfke.
Zamana.
Kadere.
Ölümlülüğe.
Ve kendisine.
O kadar uzun yaşamıştı ki sayısız insanın doğduğunu, yaşadığını ve öldüğünü görmüştü.
Ama bir tek onun ölümüne alışamamıştı.
Ludex'in boğazı düğümlendi.
Gözleri mezar taşından ayrılmadı.
Sonra bacaklarındaki güç bir anda çekilmiş gibi dizlerinin üzerine çöktü.
Bir elini taşın üzerine koydu.
Parmakları yosunların arasında titredi.
Başını ağır ağır öne eğip alnını mezar taşına yasladı.
Uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Nefesi boğazında takıldı.
Gözleri kızarmıştı.
Sonra sesi çıktı.
Kısık.
Yorgun.
İnsan gibi.
“Sen burayı çok severdin, sevgilim.”
Titrek bir nefes aldı.
“Elma ağacının altında oturup saatlerce konuşurduk.”
Dudaklarının kenarında acı bir tebessüm belirdi.
“Hatırlar mısın?...”
Cevap gelmedi.
Ludex gözlerini kapattı.
“...Ben hatırlıyorum.”
Sesi hafifçe titredi, yutkundu.
“...Ben maziyi şimdi gibi hatırlıyorum....”
Bir damla gözyaşı yanağından süzüldü.
“...Bir keresinde bana çok kötü bir şaka yapmıştın...”
Nefesi yine boğazına takıldı.
Bu kez kısa, kırık bir gülüş çıktı dudaklarından.
“‘Taş olsam sever miydin beni?’ demiştin.”
Ludex'in parmakları mezar taşına biraz daha sıkı tutundu.
Omuzları çok hafif sarsıldı.
“...Taş oldun, sevgilim...”
Sesi çatladı.
“...Ve ben seni yine seviyorum...”
Gözlerini açtı.
Mezar taşına baktı.
“...Hiç vazgeçmedim...”
Bir damla daha düştü.
“Bir gün bile.”
Ludex başını mezar taşına yaslamış hâlde uzun süre kıpırdamadı.
Ay ışığı, omuzlarından aşağı dökülen beyaz saçlarının üzerinde solgun bir parıltı bırakıyordu. Bir zamanlar kahverengi olan o saçlar, Juliet'in ölümünden sonra yavaş yavaş rengini kaybetmişti.
Sanki onunla birlikte Ludex'in dünyasındaki renkler de ölmüştü.
Yıllar önce sıcak kahverenginin taşıdığı canlılık gitmiş, geriye beyaz bir sessizlik kalmıştı.
Yüzü hâlâ aynıydı.
Yaş almayan, zamana boyun eğmeyen o kadim yüz.
Ama insan gözlerinin içine bakınca yaşadığı her şey görünüyordu.
Altına çalan ela rengi gözleri kızarmıştı. Kirpiklerinin arasında biriken yaşlar ay ışığını küçük kırık parçalar gibi yansıtıyordu.
Ludex gözlerini kapattı.
Ve o an mezarın üzerinde Juliet'in kokusunu hatırladı.
Toprak.
Taze otlar.
Kurutulmuş şifalı bitkiler.
Ve yalnızca ona ait olan o hafif sıcak koku.
Boğazı yeniden düğümlendi.
“Sesini de hatırlıyorum.”
Sesi bu kez daha kırılgandı.
“Bana nasıl seslendiğini...”
Dudakları titredi.
“Ludex deyişini....Sevgilim deyişini... Kocam deyişini.”
Kendi adını Juliet'in sesiyle zihninde duyduğunda nefesi kesildi.
Bir anlığına gerçekten oradaymış gibi geldi.
Elma ağacının altında.
Saçlarının arasından geçen rüzgârla.
Kahkahasıyla.
Ona bakarken gözlerinde oluşan o sıcaklıkla.
Ludex'in göğsünde yıllardır taşıdığı acı bir anda ağırlaştı.
Elini kalbinin üzerine bastırdı.
Sanki kalbini bir başka ejderha pençeleriyle eziyordu.
“Sen bana öyle bakardın ki...”
Sesi titredi, kelimeler boğazında düğümlendi.
“Dünyada ilk kez bir yere ait oldum.... Sana.”
Gözlerinden bir damla daha düştü.
Ardından bir tane daha.
“Sonra gittin.”
Başını mezar taşına biraz daha bastırdı.
Omuzları bu kez daha belirgin biçimde sarsıldı.
“Ve ben sensiz kaldım.”
Bu cümleden sonra nefes alamadı.
Boğazına takılan hıçkırığı bastırmaya çalıştı ama sesi kırıldı.
“Ben hep yalnız kalıyorum, Juliet.”
Gözlerini sımsıkı kapattı.
“Krallar gidiyor.”
“Şehirler gidiyor.”
“İsimler unutuluyor.”
Parmakları taşın üzerindeki silinmiş harfleri takip etti.
“Hiç kimsenin yokluğu, seninki kadar acıtmadı.”
Ludex başını kaldırdı.
Yüzündeki yaşları silmedi.
“Ben sensizlikle nasıl baş edeceğimi aradan geçen binlerce yıla rağmen hâlâ öğrenemedim...İlk günkü kadar seviyorum seni... ilk günkü kadar özlüyorum... ve ... ve ilk günkü kadar öldürüyor sensizlik beni...”
Ludex bir süre daha mezar taşına yaslanmış hâlde kaldı.
Ağlamaktan yorulan nefesi yavaş yavaş sakinleşirken gözlerini kapattı.
Ve acının arasına başka şeyler karışmaya başladı.
Küçük şeyler.
Bir ömrün içinde kimsenin önemsemeyeceği kadar sıradan, onun içinse dünyanın bütün hazinelerinden daha kıymetli olan anlar.
Juliet'in kahkahası.
Bir şey anlatırken farkında olmadan ellerini kullanışı.
Şifalı otları ayırırken burnunun ucuna bulaşan toprağı fark etmeyişi.
Ludex'in ona bakıp gülümsediğini görünce kaşlarını çatışı.
“Ne oldu sevgilim?”
“Hiç.”
“Bana öyle bakıyorsan mutlaka bir şey vardır kocacım.”
O anıyı hatırlarken Ludex'in dudaklarının kenarı istemsizce kıvrıldı.
Gözlerinden hâlâ yaşlar akıyordu ama gülümsüyordu.
Bir başka anı geldi.
Juliet dizlerine kadar çamura batmış, bir yandan çıkmaya çalışırken bir yandan Ludex'e bakıyordu.
“Gülme.”
“Gülmüyorum.”
“Bal gibi de gülüyorsun işte.”
“Evet gülüyorum.”
Juliet ona öyle bir bakmıştı ki Ludex sonunda Juliet'in çamurda çırpınmasına dayanamayıp onu çamurun içinden tek koluyla çekip çıkarmıştı.
Sonra Juliet, bunun karşılığını vermek istercesine çamurlu ellerini Ludex'in yüzüne sürmüştü.
Ludex o günü hatırladığında boğazından kırık bir gülüş çıktı.
“Çok yaramazdın.”
Başını taşa biraz daha yasladı.
“Ve ben buna bayılırdım.”
Bir başka görüntü geldi.
Elma ağacının altında Juliet başını Ludex'in omzuna koymuştu.
Parmakları Ludex'in o zamanlar hâlâ kahverengi olan uzun saçlarının arasından geçiyor, birkaç tutamı sabırla örüyordu.
“Böyle daha güzel.”
“Saçımı neden sürekli örüyorsun?”
“Çünkü izin veriyorsun kocacım.”
“Bu cevabı kabul etmiyorum sevgilim.”
Juliet başını kaldırıp ona bakmıştı.
“Çünkü sen bana ejderha gibi bakıyorsun, ben de sana kocam gibi davranıyorum.”
Ludex o zaman gülmüştü.
Şimdi o cümleyi hatırlayınca gözlerini sımsıkı kapattı.
Bir damla yaş daha mezar taşının üzerine düştü.
“Bana insan olmayı sen öğrettin.”
Sesi çok hafifti.
“Sadece...sevmeyi değil...”
Bir nefes aldı.
“...Sevilmeyi...”
Rüzgâr elma ağacının dallarını hafifçe hareket ettirdi.
Ludex'in başı mezar taşına yaslı kaldı.
Anılar birbirine karışmaya başladı.
Juliet'in sesi.
Gülüşü.
Teninin sıcaklığı.
Saçlarının kokusu.
Ona her baktığında gözlerinde beliren o eşsiz ışık.
Ve sonunda yorgunluk, yüzyıllardır dinmeyen yasın üzerine ağır bir örtü gibi çöktü.
Ludex'in göz kapakları ağırlaştı.
Son duyduğu şey, rüzgârın elma yapraklarını birbirine sürtmesiydi.
Son gördüğü şey ise zihninde ona doğru dönen genç bir kadının yüzüydü.
Juliet.
Ve zaman, sessizce geriye doğru akmaya başladı.
Yıllar önce.
Juliet, eski taş patikanın kenarında diz çökmüş, elindeki küçük bıçağın ucuyla toprağı dikkatlice eşeliyordu.
Güneş saçlarının üzerinde sıcak bir parıltı bırakıyordu. Omuzlarının biraz altına inen siyah saçları dalgalıydı; birkaç tutamı yüzüne düşmüş, o ise fark etmiyordu bile. Açık beyaz teninin üzerinde güneşten kalma hafif bir sıcaklık vardı. Kehribar ve akik arasındaki gözleri topladığı bitkiye öylesine dikkatle bakıyordu ki çevresinde olup biten hiçbir şeyi görmüyordu.
Bu, Juliet'in en büyük meziyetlerinden biriydi.
Ve en büyük sorunlarından biri.
“Onu yerinden öyle çekersen kökü parçalanacak.”
Juliet irkilip arkasını döndü.
Patikanın birkaç adım gerisinde uzun boylu bir adam duruyordu.
Kahverengi saçları omuzlarının biraz altına iniyor, ela gözleri onu sessiz bir merakla izliyordu. Üzerindeki sade koyu giysiler, uzun ve güçlü bedeninin gösterişsiz görünmesine pek yardımcı olmuyordu.
Juliet kaşlarını çattı.
“Beni korkuttunuz Lordum.”
“Fark ettim. Affedersiniz Lady'im.”
“İnsanlara arkalarından sessizce yaklaşmak gibi bir alışkanlığınız mı var Lord'um?”
Ludex birkaç saniye düşündü.
“Sanırım...Bazen.”
Juliet'in bakışı biraz daha şüpheli hâle geldi.
Sonra yeniden bitkiye döndü.
“Ve bu konuda uzman olduğunuzu mu düşünüyorsunuz Lord'um?”
“Hayır, öyle bir iddiam yok Lady'im.”
Juliet elini yerde eşelediği bitkiye uzattığı anda Ludex'in bakışları patikanın ilerisindeki çalılıklara kaydı.
Bir ses.
Çok hafif.
Juliet duymadı.
Ama Ludex duydu.
Bir sonraki anda çalılıkların arasından ürkmüş büyük bir yaban domuzu fırladı.
Juliet başını kaldırmaya ancak fırsat bulabildi.
Ludex birkaç adımda yanına ulaştı, belinden kavrayıp onu patikanın kenarındaki yüksek kayanın üzerine çıkardı.
Domuz birkaç nefes sonra altlarından geçip ormanın içine kayboldu.
Juliet bir süre aşağıya baktı.
Sonra Ludex'e.
Ludex'in eli hâlâ belindeydi.
İkisi de bunu aynı anda fark etti.
Ludex elini çekti.
Juliet boğazını temizledi.
“Sanırım... size teşekkür etmem gerekiyor Lord'um.”
“Sanırım Lady'im.”
Juliet gözlerini kıstı.
“Oldukça kendinizden eminsiniz.”
Ludex'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Olması gerektiği kadar.”
Juliet birkaç saniye onu süzdü.
Sonra narince elini uzattı.
“Juliet.”
Ludex o ele baktı.
İnsanların bu küçük alışkanlığına hâlâ tam olarak alışamamıştı.
Yine de elini uzattı.
“Ludex.”
Parmakları birbirine değdiğinde ikisi de bir an durdu.
Hiçbiri bunun nedenini bilmiyordu.
Henüz.
O ilk karşılaşmanın ardından günler birbirine karıştı.
Sonra haftalar.
Juliet, Ludex'le tesadüfen karşılaştıklarını sanıyordu.
Oysa Ludex onu bulmak için tesadüflere ihtiyaç duymuyordu. Tesadüfleri kendisi yaratıyordu.
Bir gün Juliet, ormanın kıyısındaki eski taş köprüden geçerken tahtalardan biri ayağının altında kırıldı.
Daha ne olduğunu anlayamadan Ludex bileğinden yakalayıp onu kendine çekmişti.
Juliet nefesini toparladıktan sonra gözlerini ona dikti.
“Yine mi siz?”
Ludex son derece sakin görünüyordu.
“Evet, yine ben Lady'im.”
“Ne kadar ilginç.”
“Nesi ilginç Lady'im?”
“Başım ne zaman belaya girse siz oradasınız Lord'um.”
Ludex'in yüzünde hiçbir şey değişmedi.
“Belki de Tanrı beni sizi korumam için tesadüfen yanınıza gönderiyordur, Lady Juliet.”
Juliet kaşlarını çattı.
“Ya da siz beni takip ediyorsunuzdur, Lord'um.”
Ludex birkaç saniye sustu.
“Bu daha tuhaf bir açıklama olurdu.”
“Kesinlikle.”
Juliet yürümeye devam etti.
Ludex de yanında.
Hiçbiri bunun nedenini sorgulamadı.
Bir başka gün Juliet, köyün dışındaki yaşlı bir kadının ateşini düşürmek için gece yarısına kadar uğraşmıştı. Evden çıktığında Ludex taş duvara yaslanmış onu bekliyordu.
Juliet şaşkınlıkla durdu.
“Burada ne yapıyorsunuz Lord Ludex?”
“Geç oldu Lady Juliet.”
“Bunu görebiliyorum.”
“Sizi eve götüreceğim.”
“Tek başıma gidebilirim.”
“Bir Lady'nin bu saatte yalnız başına dolaşması tehlikeli olur.”
Juliet birkaç saniye ona baktı.
“Peki bu konuda ne yapmayı planlıyorsunuz Lord Ludex?”
Ludex'in cevabı gecikmedi.
“Sizi ben hanenize bırakacağım Lady Juliet.”
Juliet o gece ilk kez ona başka türlü bakmıştı.
Ludex o bakışı çok uzun süre unutmayacaktı.
Sonra başka günler geldi.
Juliet ona şifalı bitkilerin isimlerini öğretti.
Ludex bunların çoğunu zaten biliyordu ama bildiğini söylememeyi tercih etti.
Juliet bir defasında bunu fark etti.
“Bunu biliyordunuz.”
“Bir kısmını.”
“Bir kısmını değil, hepsini.”
Ludex sessiz kaldı.
Juliet gözlerini kıstı.
“Siz gerçekten çok tuhaf bir adamsınız Lord Ludex.”
Ludex'in dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu.
“Bana daha önce neden söylemediniz bildiğinizi?”
“Çünkü siz anlattığınız sürece ben her şeyi dinleyebilirim Lady Juliet.”
“Lordum...utandırıyorsunuz beni.”
Juliet'in dudakları istemsizce kıvrıldı, yanaklarına, burnunun üzerine ve kulaklarına hafif bir pembelik yayıldı.
“Utanmak da size çok yakışıyor Lady Juliet.”
Ludex o gün ilk kez kahkahasını saklamamıştı.
Ve farkına varmadan, birbirlerinin hayatında küçük birer alışkanlığa dönüşmeye başlamışlardı.
Yakınlık arttıkça Juliet'in merakı da arttı.
Ludex'in anlattığı şeylerden çok, anlatmadıkları dikkatini çekmeye başlamıştı.
Bazı geceler ortadan kayboluyordu.
Saatler sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönüyordu.
Bazen günlerce görülmüyor, sonra Juliet'in karşısına çıkıp sanki yalnızca kısa bir yürüyüşe gitmiş gibi davranıyordu.
Bir keresinde ormanın kıyısında devrilmek üzere olan ağır bir ağacı tek başına tutmuştu.
Juliet afallamıştı, uzun süre ona bakmıştı.
“Nasıl?... Bunu ... devasa... ağaç... nasıl?”
Ludex, ağacı yeniden dengelerken başını çevirmemişti.
“Şans.”
Juliet'in kaşları çatılmıştı.
“Şans mı?”
“Evet.”
“Cidden devrilen devasa bir ağacı çıplak ellerinizle tutmayı şansla mı açıklıyorsunuz Lord Ludex!?”
Ludex o gün konuyu değiştirmişti.
Başka bir gün eline derin bir kesik açılmıştı. Juliet pansuman yapmak için yanına oturmuş, birkaç dakika sonra bezleri hazırlarken tekrar baktığında yaranın neredeyse kapanmış olduğunu görmüştü.
Ludex'in eli hâlâ önündeydi.
Juliet onun yüzüne baktı.
Sonra eline.
Tekrar yüzüne.
“Bu... gözlerim bana oyun mu oynuyor? O kesik sanki az önce daha derindi?”
Ludex birkaç saniye sustu.
“Muhtemelen endişelendiğiniz için yanlış hatırlıyorsunuz Lady Juliet.”
Juliet gözlerini kısmıştı.
“Benden bir şey saklıyorsunuz.”
Ludex'in yüzündeki tebessüm kaybolmuştu.
“Size zarar verecek hiçbir şey değil.”
“Yani bir şey sakladığınızı kabul ediyorsunuz?”
Ludex cevap vermemişti.
Ve ilk kez aralarındaki sessizlik sıcak değil, ağır ve soğuk olmuştu.
Sonraki günlerde Juliet sorularını azaltmıştı.
Ama bakışları değişmişti.
Ludex bunu fark ediyordu.
Onun kendisine duyduğu güvenin arasına ince bir şüphe karışmıştı.
Bunu görmek, Ludex'in beklediğinden daha fazla canını yakıyordu.
Yine de cesaret edip gerçeği söylemiyordu.
Çünkü insanlarla ejderhalar arasındaki eski bağ çoktan kırılmıştı.
Çünkü kendi türünün ne olduğunu bilen insanların sayısı giderek azalmıştı.
Çünkü Juliet'in gözlerinde korku görmek istemiyordu.
Belki de en çok bundan korkuyordu, Juliet'in onu bir canavar olarak görmesi.
Sonunda gerçek, Ludex'in seçtiği bir anda ortaya çıkmadı.
Bir gece Juliet, köyün dışında yaralı bir çocuğa götürmek için ilaç hazırlamış ve tek başına yola çıkmıştı.
Fırtına çıkmak üzereydi.
Ludex onu uzaktan takip ediyordu.
Her zamanki gibi.
Juliet bunu bilmiyordu.
Ta ki ormanın içinden gelen çığlıkları duyana kadar.
Atlar ürktü.
Ağaçların arasından silahlı birkaç adam çıktı.
Juliet geri çekildi.
Ludex ise artık saklanmanın mümkün olmadığını anladı.
İnsan biçiminde birkaç adım attı.
Sonra durdu.
Ve Juliet ilk kez, onun gözlerinin içinde insanlara ait olmayan o kadim ışığın uyandığını gördü.
Adamlar yaklaştı.
Biri kılıcını çekti.
Juliet geri çekildi ama Ludex çoktan önüne geçmişti.
“Arkamda kal Juliet. Sakın korkma.”
Sesi artık alıştığı o sakin sesten farklıydı.
Daha derin.
Daha eski.
İlk adam saldırdı.
Ludex kılıcı çıplak eliyle yakaladı.
Metal avucunun içinde çatladı.
Juliet'in nefesi kesildi.
İkinci adam geri çekildi.
“Bu da ne...”
Ludex başını kaldırdı.
Gözlerindeki altın ışık güçlendi, adamları son kez uyardı.
“Gitmenizi öneririm.”
Adamlar dinlemedi ve Juliet'e bir hamle yapmaya yeltendiler.
Sonraki birkaç saniye o kadar hızlı geçti ki Juliet olanları anlamakta zorlandı.
Bir adam yere savruldu.
Bir diğerini, Juliet'e hamle yapamadan boynundan yakaladı ve tek eliyle bir oyuncak bebek kaldırır gibi havaya kaldırdı.
Bir diğeri Ludex'e arkasından kılıç sapladı.
Kılıç kumaşı yırttı.
Ama Ludex'in bedeninde neredeyse hiçbir iz bırakmadı.
Ludex arkasına döndü ve kılıç saplayan adamı da diğer boşta kalan eliyle havaya kaldırdı. Adamları öldürecekken bakışları bir anlığına Juliet'e kaydı.
Juliet'in yüzündeki şaşkınlık korkuya dönüştü.
Ludex bunu gördüğünde o bakıştan nefret etti. Elindeki adamları uzağa doğru bez bebek fırlatır gibi kolayca metrelerce uzağa fırlattı.
Artık geri dönüş yoktu.
Gölgelerin içinden, dalların arasından biri yine Juliet'e doğru atıldı.
Ludex'in sabrı o anda bitti.
Göğsündeki kadim rün ışıklandı.
Altın çizgiler boynuna, yüzüne, kollarına yayıldı.
Juliet korkuyla bir adım geri çekildi ve kekeledi.
“L-Lu-Ludex...?”
Ludex ona baktı.
Sadece bir an.
Sanki özür diliyordu.
Sonra insan bedeni ışığın içinde parçalandı.
Kemikleri büyüdü.
Kanatlar karanlığı yararak açıldı.
Pullar bedenini sardı.
Boynuzları uzadı.
Birkaç nefes önce Juliet'in karşısında duran adamın yerinde şimdi geceyi dolduran devasa bir ejderha vardı.
Koyu metalik pulları yıldırımların ışığında parlıyordu.
Göğsündeki altın rün yanıyordu.
Juliet kıpırdayamadı.
Adamlar ise korkuyla kaçmaya başladı.
Ludex peşlerinden gitmedi. Gitseydi kendini, o adamları Juliet'i yaralamaya çalıştıkları için paramparça etmekten alıkoyamazdı... Ve Juliet zaten ona ‘Canavar’ gibi bakıyordu... korkuyordu... Daha fazlasına gerek yoktu.
Sadece Juliet'in önünde durdu.
Onu koruyan devasa bir duvar gibi.
Fırtına başladı.
Yağmur ikisinin arasına düştü.
Ludex başını yavaşça Juliet'e çevirdi.
Onun gözlerinde ne göreceğini biliyordu.
Ama yine de baktı.
Juliet'in yüzü bembeyazdı.
Dudakları aralanmıştı.
Bir adım geri çekildi.
Ludex'in kalbi o anda, hiçbir kılıcın yapamayacağı kadar derinden yaralandı.
Juliet kekeleyerek fısıldadı.
“S-se-sen... sen...”
Sesi titredi.
“Sen bir ejderhasın?!”
Ludex gözlerini kapattı.
Ve gerçeği söylemekten korktuğu bütün zamanların bedelini tek bir bakışta ödedi.
Ludex birkaç saniye daha ejderha biçiminde kaldı.
Sonra göğsündeki rün yeniden parladı.
Devasa bedeni altın çizgilerin içinde küçülürken kanatları karanlığa karıştı, pullarının yerini ten aldı.
Birkaç nefes sonra yeniden Juliet'in tanıdığı adamdı.
Ama artık Juliet ona eskisi gibi bakmıyordu.
Ludex bir adım attı.
Juliet ürkekçe geri çekildi.
O küçücük hareket, Ludex'in kalbini kırmaya yetti.
Yüzündeki bütün güç bir anda silindi.
“Juliet...”
“Yaklaşma.”
Ludex'in çenesi hafifçe gerildi.
“Size zarar vermeyeceğim.”
Juliet ona inanmak istercesine baktı.
Sonra az önce devasa bir ejderhanın durduğu yere.
Sonra yeniden Ludex'e.
“Biliyorum.”
Bu cevap Ludex'i şaşırttı.
Juliet'in nefesi hâlâ düzensizdi.
“Korkuyorum... evet.”
Sesi titredi.
“Çünkü az önce hayatım boyunca gerçek olduğuna bile inanmadığım bir şey gördüm.”
Ludex hiçbir şey söylemedi.
“Fakat mesele bu değil.”
Yağmur siyah saçlarını yüzüne yapıştırmıştı. Juliet bir adım daha geri çekildi.
“Bana neden söylemediniz?”
Ludex'in bakışları düştü.
“Ben...”
“Kaç zamandır?”
“Juliet—”
“Kaç zamandır bana kim olduğunuzu söylemeden hayatımın içindesiniz?”
Ludex sustu.
Juliet'in gözlerinde korkunun yerini yavaş yavaş başka bir şey almaya başlamıştı.
Kırgınlık.
“Beni takip ettiniz.”
“Evet.”
“Beni korudunuz.”
“Evet.”
“Ben sizinle konuştum. Size güvendim. Size hanemin nerede olduğunu bile gösterdim... Yanınızda kendimi güvende hissettim...”
Her cümlede sesi biraz daha kırılıyordu.
“Ve ben sizin kim olduğunuzu bile bilmiyordum.”
Ludex'in yüzündeki acı derinleşti.
“Sana yalan söylemek istemedim Juliet.”
Juliet acıyla güldü. Buz gibi bir ses tonuyla konuştu.
“Gerçeği söylememek de bazen yalandır, Lord Ludex.”
Bu kez Ludex cevap veremedi.
Juliet ona uzun süre baktı.
“Bana neden güvenmedin Ludex...bunca zamandan sonra...Neden?”
Ludex başını kaldırdı.
“Sana güvenmediğim için değil Juliet.”
“Öyleyse neden?”
Ludex'in sesi ilk kez gerçekten savunmasız çıktı.
“Benden korkmanızdan korktum....”
Juliet'in yüzündeki öfke bir anlığına çözüldü.
Ama kırgınlık kaybolmadı.
“Ve şimdi korkuyorum.”
Ludex'in gözleri kapandı.
Juliet devam etti.
“Ama ejderha olduğunuz için değil.”
Ludex gözlerini yeniden açtı.
Juliet'in sesi bu kez daha sakindi.
“Sana bakıp bana söylediğin sözlerden hangisinin gerçek, hangisinin yalan olduğunu bilemediğim için.”
Bu cümle Ludex'i olduğu yerde susturdu.
Juliet geri çekildi.
“Bu gece beni yalnız bırakın.”
Ludex'in bütün bedeni onun peşinden gitmek istercesine gerildi.
Ama gitmedi.
Gidemedi...
Sadece başını eğdi.
“Nasıl isterseniz, Lady Juliet.”
Juliet arkasını döndü.
Ludex yağmurun altında tek başına kaldı.
İlk kez korumanın, peşinden gitmek değil...
Gitmesine izin vermek olduğunu acı bir şekilde öğreniyordu.
Günler geçti.
Ludex sözünü tuttu.
Juliet'in karşısına çıkmadı.
Onu takip etmedi.
Ormanın kıyısında belirmedi, geceleri hanesine kadar eşlik etmedi, başı derde girdiğinde ansızın ortaya çıkan o tuhaf adam artık hiçbir yerde yoktu.
Ve Juliet, yokluğunu beklediğinden çok daha ağır hissetti.
Öfkesi geçmedi.
Ama özlemi de giderek arttı.
Sonunda onu bulan taraf Juliet oldu.
Ludex'i yine o eski elma ağacının altında buldu.
Uzun süre birbirlerine baktılar.
Juliet konuştu.
“Ejderha olmandan korkmuyorum.”
Ludex'in bakışları ona çevrildi.
“Bana bir daha yalan söylemenden korkuyorum.”
Ludex cevap vermeden önce birkaç saniye sustu.
“Eğer bana şans verirsen Juliet...Bir daha senden hiçbir şeyi saklamayacağım.”
Juliet ona hemen sarılmadı.
Hemen affetmedi.
Ama kaldı.
Ve bazen bir aşkın yeniden başlaması için gereken tek şey buydu.
Kalmak.
Sonrası yıllar içinde geldi.
Güven yeniden kuruldu.
Resmiyet azaldı.
“Lady Juliet” önce “Juliet” oldu.
Sonra “sevgilim.”
Juliet'in dudaklarından çıkan “Lord Ludex” ise zamanla yerini gülümseyerek söylediği “kocam” kelimesine bıraktı.
Evlendiler.
Büyük bir destanın içinde değil.
Birbirlerini seçtikleri sade bir hayatın içinde.
Juliet şifacılığına devam etti. Ludex bazen insan biçiminde onunla köylere gitti, bazen günlerce ejderhaların arasında kayboldu ve her dönüşünde Juliet onu kapıda bekledi.
Kavga ettiler.
Barıştılar.
Birlikte yemek yaktılar.
Juliet saçlarını ördü.
Ludex insan adetlerinin bazılarını hâlâ anlamsız buldu.
Ve çocuk istediler.
Fakat kader onlara o mutluluğu vermedi.
Şifacılar Juliet'in bir gebeliği taşımasının hayatını tehlikeye atacağını söylediğinde Juliet günlerce kendisini odasına kapattı.
Ludex onu ağlarken bulduğunda tek yaptığı yanına oturmak oldu.
Juliet başını eğmişti.
“Sana bir çocuk veremiyorum.”
Ludex hemen yüzünü ona çevirdi.
“Bana bak, sevgilim... gözlerimin içine bak.”
Juliet gözlerini kaldırdı.
Ludex ellerini avuçlarının arasına aldı.
“Ben seni soyumun devamını getirmek için sevmedim.”
Juliet'in gözleri doldu.
“Seni bir hayat kurmak için seçtim. O hayatın nasıl olacağını biz belirleriz. Sen benim için her şeyden daha kıymetlisin, sana dair ne varsa öylesine güzel, öylesine kusursuz ki ... ve ben sana öylesine deli gibi aşığım ki... Seni seviyorum Juliet... en çok seni, sadece seni... Üzülme sevgilim, döktüğün gözyaşı benim için çocuğumuzun olamamasından çok daha ağır.. Yine o melekleri bile kıskandıran gülüşünü takın, olmaz mı? Sana gülmek daha çok yakışıyor.”
O gün Juliet uzun süre onun kollarında ağladı.
Ludex ise bir kez bile başka bir hayat istemedi.
Yıllar geçti.
Mutlulukları kusursuz değildi.
Ama gerçekti.
Ve Ludex için gerçek olan her şeyden daha kıymetliydi.
Ta ki zaman, aralarındaki en acımasız düşmana dönüşene kadar.
İlk başta değişiklikler küçüktü.
Juliet'in siyah saçlarının arasında beliren tek bir beyaz tel.
Sonra birkaç tane daha.
Gözlerinin kenarında, gülümsediğinde ortaya çıkan ince çizgiler.
Ludex bunların hepsini fark etti.
Juliet ise her seferinde omuz silkti.
“Yaşlanıyorum sevgilim. İnsanlar yaşlanır.”
Ludex gülmeye çalıştı.
Ama o gece Juliet uyurken uzun süre yüzünü seyretti.
Çünkü kendisi değişmiyordu.
Yıllar geçiyor, Juliet'in ellerinde zamanın izleri çoğalıyor, Ludex'in yüzünde ise tek bir çizgi oluşmuyordu.
Bir süre sonra Juliet'in adımları yavaşladı.
Eskiden saatlerce dolaştığı tepelerde daha sık dinlenmeye başladı.
Bir gün elma ağacına çıkan yolu yarıda kesip nefeslenmek için durduğunda Ludex'in içinde yıllardır görmezden geldiği korku sonunda isim kazandı.
Zaman.
Ve Ludex zamanla savaşmaya başladı.
Eski metinleri okudu.
Unutulmuş büyücüleri buldu.
İnsanların adını bile anmaktan korktuğu ayinleri araştırdı.
Ömrü uzatan iksirler.
Ruh bağları.
Kan büyüleri.
Karanlık büyüler.
Her kapının ardında aynı şey vardı.
Bedel.
Juliet'in aklı.
Juliet'in ruhu.
Başka insanların hayatı.
Ya da sonucunun ne olacağı bilinmeyen bir lanet.
Ludex hepsini reddetti.
Juliet'i yaşatmak uğruna Juliet'i yok edemezdi.
Ama vazgeçmedi.
Aylar yıllara dönüştü.
Ve bir gece, elinde başka hiçbir yol kalmadığını düşündüğünde Ludex insanlardan da ejderhalardan da yardım istemeyi bıraktı.
Gökyüzüne baktı.
Sonra dizlerinin üzerine çöktü.
“Beni duyuyorsan...”
Sesi ilk kez bir kralın, bir ejderhanın ya da kadim bir varlığın sesi değildi.
Yalnızca sevdiği için yalvaran çaresiz bir adamın sesiydi.
“Ne istiyorsan al Tanrım.”
Rüzgâr sustu.
“Ömrümü al.”
Ludex'in sesi çatladı.
“Sonsuzluğumu al.”
Başını eğdi.
“Bütün gücümü al.”
Parmakları toprağa gömüldü.
“Yeter ki ona ver.”
Uzun süre hiçbir şey olmadı.
Sonra Ludex çevresindeki dünyanın değiştiğini hissetti.
Toprak nefes aldı.
Rüzgâr yüzüne dokundu.
Ağaçların yaprakları aynı anda titreşti.
Gökyüzü bir anlığına karardı ve aydınlandı.
Ve bir ses geldi.
Her yerden.
Hiçbir yerden.
Kadın gibi.
Erkek gibi.
Çocuk gibi.
Yaşlı gibi.
“Sana verilen, sana ait değildir ki başkasına veresin.”
Ludex başını kaldırdı.
Karşısında bir yüz yoktu.
Bir an gökyüzünü gördü.
Sonra bir ağacı.
Sonra toprağın içinde yürüyen küçücük bir karıncayı.
Sonra hiçbir şeyi.
“Onu seviyorum.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden?”
Sessizlik.
Ludex'in gözleri doldu.
“Neden onu benden alıyorsun?”
Bu kez cevap daha yumuşaktı.
“Siz zamanın yalnızca önünü görürsünüz.”
Ludex yumruklarını sıktı.
“Ben önünü görmek istemiyorum. Onu istiyorum.”
Rüzgâr yeniden esti.
“Verilen geri alınabilir. Esirgenen geri verilebilir. Ama yaratılmış olan, kaderin tamamını göremez. Sabret. Ben sabredenlerle birlikteyim.”
Ludex'in sesi kırıldı.
“Ben kader istemiyorum.”
Başını eğdi.
“Juliet'i istiyorum.”
Sonraki yıllar sanki daha da hızlı geçmeye başlamıştı.
Juliet'in saçlarındaki beyazlar çoğaldı.
Elleri inceldi.
Adımları yavaşladı.
Ludex ise yine aynı kaldı.
Aynı yüz.
Aynı beden.
Aynı gözler.
Bu, her geçen yıl daha acımasız görünmeye başladı.
Bir süre sonra Juliet artık uzun yürüyüşlere çıkmamaya başladı. Elma ağacına giden yolu bile çoğu zaman Ludex'in koluna girerek tamamlıyordu.
Bazen durup nefesleniyor, sonra ona tatlı tatlı gülümseyerek:
“Bana öyle bakma sevgilim.”
diyordu.
Ludex her seferinde aynı yalanı söylüyordu.
“Nasıl bakıyorum?”
“Beni kaybedecekmişsin gibi.”
Ludex, Juliet'in bu sözüne cevap veremiyordu.
Çünkü o zamanlar artık yalan söylemek istemiyordu.
Ve sonunda korktuğu gün geldi.
Juliet yatağından kalkamadı.
Şifacılar odadan çıktığında hiçbirinin yüzüne bakmasına gerek kalmadı.
Ludex zaten anlamıştı.
O gece yatağın yanında oturdu.
Juliet'in ellerini avuçlarının arasına aldı.
Eskiden parmaklarının arasında kaybolan o küçük eller şimdi daha hafifti.
Daha kırılgan.
Ama hâlâ Juliet'in elleriydi.
Juliet gözlerini açtı.
Onu görünce gülümsedi.
Ludex de gülümsemeye çalıştı.
Başaramadı.
Juliet parmaklarını güçlükle kaldırıp onun yanağına dokundu.
“Sakın ağlama kocacım.”
Ludex hemen başını eğdi.
“Ağlamıyorum sevgilim.”
Juliet'in dudaklarında çok hafif bir tebessüm oluştu.
“Hâlâ kötü yalan söylüyorsun.”
Juliet biraz öksürdü.
Ludex'in nefesi titredi.
Juliet'in elini yanağına bastırdı.
“İlk baktığım günkü kadar güzelsin.”
Juliet usulca güldü.
“Yalancı.”
“Bu kez değil.”
Ludex başını eğip elinin üzerine bir öpücük bıraktı.
“İlk günkü kadar seviyorum seni.”
Juliet uzun süre ona baktı.
Sonra fısıldadı.
“Ben de seni seviyorum.”
Sessizlik çöktü.
Dışarıda rüzgâr elma ağacının dallarını sallıyordu.
Juliet'in nefesi artık daha kısaydı.
“Ludex...”
“Buradayım sevgilim.”
“Bir hayat daha olsaydı...”
Ludex'in gözleri doldu.
“Beni yine bulur muydun?”
Ludex'in yüzü çözüldü.
“Bin hayat olsa bininde de seni bulurdum.”
Juliet'in gözleri yaşardı.
“Peki ya ben seni hatırlamazsam?”
Ludex elini biraz daha sıkı tuttu.
“Canıma can katanı unutmam mümkün mü sevgilim?”
Juliet'in dudaklarında huzurlu bir gülümseme belirdi.
“Öyleyse beni bekleyeceğine söz ver kocacım.”
Ludex'in sesi çatladı.
“Söz veriyorum meleğim.”
Bir nefes aldı.
“Seni sonsuzluğa dek beklerim.”
Juliet'in gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
“Yeter ki bir kez daha sana sarılma şansım olsun... uğruna her şeyi feda ederim sevgilim.”
Juliet başını hafifçe yana çevirdi.
“Ben seni sevmekten hiç pişman olmadım.”
Ludex artık gözyaşlarını tutamıyordu.
Juliet devam etti.
“Bin ömrüm olsaydı... yine seni seçerdim.”
Ludex eğilip dudaklarını onun dudaklarına bastırdı.
Uzun sürmedi.
Ama ikisi de bunun son olduğunu biliyordu.
Juliet'in eli yavaşça Ludex'in yüzünden kaydı.
Parmakları gevşedi.
Başını hafifçe yana çevirdi.
Dudaklarındaki o küçük gülümseme kaybolmadı.
Ludex bir süre kıpırdamadı.
“Juliet?”
Cevap gelmedi.
“Sevgilim?”
Sessizlik.
Ludex'in nefesi kesildi.
“Juliet...?”
Bu kez sesi çocuk gibi kırıldı.
Ve cevap yine gelmedi.
Ludex kıpırdamadı.
Sanki hareket ederse bunun gerçek olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktı.
Juliet'in elini yeniden avuçlarının arasına aldı.
Soğumaya başlamış parmaklarını dudaklarına götürdü.
Gözyaşlarına engel olamıyordu.
“Juliet...”
Cevap yoktu.
Bu kez adını daha yüksek söyledi çaresizce.
“Juliet.”
Sonra bir daha, sanki birkaç defa daha ismini tekrar ederse Juliet uyanacaktı.
“Juliet!”
Sesindeki o kadim güç geri dönmüştü ama hiçbir işe yaramıyordu.
Ne duvarlar titrediğinde.
Ne pencereler zangırdadığında.
Ne gökyüzü karardığında.
Juliet gözlerini açmadı.
Ludex sonunda başını onun göğsüne yasladı.
Kalp atışı yoktu.
O an içindeki son direnç de kırıldı.
Kollarını Juliet'in bedeninin etrafına sardı.
Onu göğsüne çekti.
Sanki...sanki yeterince sıkı tutarsa geri dönecekmiş gibi.
“Hayır...”
Sesi nefessiz kaldı.
“Hayır, sevgilim...”
Gözyaşları Juliet'in saçlarına düştü.
“Bana bunu yapma.”
Ama ölüm pazarlık bilmiyordu.
Ludex'in boğazından çıkan ses artık kelime değildi.
Acıydı.
Yüzyılların, korkunun, çaresizliğin, kaybın sesi.
Sevdiğini kaybetmiş bir adamın sesi...
Başını kaldırdı.
Ve haykırdı.
Gökyüzü aynı anda yarıldı.
Bir yıldırım geceyi ikiye böldü.
Ardından yağmur başladı.
Şiddetli.
Acımasız.
Rüzgâr ağaçları eğdi.
Uzak tepelerde hayvanlar uludu, kükredi, sesler çıkarttı. Ludex'in acısına onlar da eşlik ediyordu.
Kuşlar yuvalarından havalandı.
Sanki doğanın kendisi bile bir şeyin eksildiğini anlamıştı.
Ludex Juliet'i bırakmadı.
Saatler boyunca.
Belki daha uzun.
Zaman yine anlamını kaybetti.
Ve sonra başka bir şey oldu.
Ludex'in kahverengi saçlarının arasında ince bir beyazlık belirdi.
Bir tel.
Sonra bir diğeri.
Sonra daha fazlası.
Renk yavaş yavaş çekildi.
Kahverengi soldu.
Yerini gümüşe, platine, en sonda beyaza bıraktı.
Juliet'le birlikte dünyasındaki renkler de ölmüştü.
Sabaha karşı Ludex hâlâ aynı yerdeydi.
Kollarında artık nefes almayan kadını tutuyordu.
Başını onun saçlarına yasladı.
“Seni bekleyeceğim...sevgilim...”
Sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
“Bir ömür... bin ömür... ne kadar sürerse sürsün.”
Gözlerini kapattı.
“Söz verdim.”
Juliet'in alnına son kez dudaklarını bastırdı.
“Ve seni bulacağım.”
Dışarıda yağmur günlerce devam etti.
Rüzgâr susmadı.
Gökyüzü uzun süre yeniden aydınlanmadı.
Ludex'in dünyası karanlıktı...dolayısıyla dünya da karanlığa gömülmüştü.
O geceden sonra saçları bir daha asla eski rengine dönmedi.
Ve binlerce yıl boyunca Ludex, bir gün sevdiği kadını tekrar bulma umuduyla bekledi.
Bölüm etkileşimi
