3. bölüm / 32
NAELİTH ARVENÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Bölümler 32Şu an: ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
- 1 BİRİNCİ BÖLÜM4.173 kelime
- 2 İKİNCİ BÖLÜM3.366 kelime
- 3 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.070 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.547 kelime
- 5 BEŞİNCİ BÖLÜM3.744 kelime
- 6 ALTINCI BÖLÜM1.515 kelime
- 7 YEDİNCİ BÖLÜM4.048 kelime
- 8 SEKİZİNCİ BÖLÜM4.567 kelime
- 9 DOKUZUNCU BÖLÜM3.199 kelime
- 10 ONUNCU BÖLÜM2.635 kelime
- 11 ON BİRİNCİ BÖLÜM3.389 kelime
- 12 ON İKİNCİ BÖLÜM3.153 kelime
- 13 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM4.452 kelime
- 14 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.690 kelime
- 15 ON BEŞİNCİ BÖLÜM4.201 kelime
- 16 ON ALTINCI BÖLÜM1.071 kelime
- 17 ON YEDİNCİ BÖLÜM1.313 kelime
- 18 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM2.440 kelime
- 19 ON DOKUZUNCU BÖLÜM1.853 kelime
- 20 YİRMİNCİ BÖLÜM4.905 kelime
- 21 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM3.952 kelime
- 22 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM1.851 kelime
- 23 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM3.318 kelime
- 24 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM4.530 kelime
- 25 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM3.497 kelime
- 26 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM4.320 kelime
- 27 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM4.350 kelime
- 28 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.651 kelime
- 29 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.446 kelime
- 30 OTUZUNCU BÖLÜM4.229 kelime
- 31 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM5.328 kelime
- 32 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.778 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İlkbaharın ılık rüzgârı Emery Malikânesi'nin yüksek pencerelerinden içeri süzülüyordu. Bahçelerde beyaz güller, mor salkımlar ve elma ağaçlarının narin çiçekleri açmış, taş yolların iki yanını süslüyordu. Malikânenin pencerelerinden içeri kuş cıvıltıları ve uzaktan akan bir çeşmenin sesi doluyordu.
Vadinin hafif yükselen yamacına kurulmuş malikâne, beyaz kalker taşlarından inşa edilmişti. Geniş kemerli pencereleri, ince sütunlarla taşınan balkonları ve zarif taş oymaları vardı.
Sabah güneşi duvarlara vurdukça beyaz taşlar altın rengine çalan bir sıcaklıkla ışıldıyor, bina uzaktan küçük bir sarayı andırıyordu.
Demirden dövülmüş büyük giriş kapısının üzerinde Avalon Krallığı'nın sancağı ile Emery Hanesi'nin aile sancağı yan yana ağır ağır dalgalanıyordu. Fildişi beyazı zeminli Avalon sancağının merkezinde, arkasında kökleri ve dallarıyla yükselen kutsal ağacın önünde, birbirini keserek dört yöne uzanan dört gümüş kılıç bulunuyor; kılıçların ve bordürlerin çevresindeki altın işlemeler sancağa kraliyet vakarını katıyordu.
Hemen yanında dalgalanan Emery Hanesi'nin sancağında ise fildişi zemin üzerine, kılıcın üzerinde dimdik duran, keskin bakışlı görkemli bir atmaca tasviri yer alıyor; siyah ve altın bordürler hanenin asaletini ve savaşçı mirasını çevreliyordu.
Kapının kemer taşına, Emery Hanesi'nin aileye yol gösteren kısa düsturu işlenmişti:
“ŞAN MİRAS ALINMAZ, HAK EDİLİR.”
Kapılar açıldığında geniş avluya çıkan taş yolun iki yanında özenle budanmış çitler, çiçek tarhları ve genç meşe ağaçları uzanıyordu.
Malikânenin avlusunun tam ortasında, dalları gökyüzüne uzanan yüzlerce yıllık bir elma ağacı yükseliyordu. Andrew Emery ve Lady Leonora, evlilik yemini ettikleri gün ağacın gövdesine küçük bir işaret kazımışlardı.
Yaralar kapanırdı; ama o iz hâlâ duruyordu...
Hizmetkârlar sessiz ama düzenli adımlarla çalışıyor, ahırlardan nal sesleri yükseliyor, mutfaktan taze ekmek kokusu yayılıyordu.
Emery Malikânesi, dışarıdan bakan herkes için huzurlu bir soylu konağından farksızdı.
O huzurun altında, haftalardır cevabı bulunamayan tek bir soru sessizce büyüyordu.
Diana Emery neredeydi?
Malikânenin doğu kanadındaki çalışma odasında şömine ateşi usulca yanıyor, ceviz ağacından yapılmış koyu kitaplıklar tavana kadar uzanıyordu. Eski savaş haritaları, aile soy kayıtları ve nesilden nesile aktarılan şövalye günlükleri özenle raflara dizilmişti.
Duvarlarda Emery soyunun atalarını betimleyen tablolar, onların taşıdığı zırhlar ve törensel kılıçlar asılıydı.
Pencerenin önünde duran kadın, bütün bu ihtişamın farkında değilmiş gibi donuk bakışlar ve endişe içinde bahçeyi izliyordu.
Lady Leonora Emery, otuz sekiz yaşındaydı. Yıllar yüzüne birkaç ince çizgi bırakmıştı ama vakur duruşundan ve güzelliğinden hiçbir şey eksiltmemişti.
Koyu kestane saçları ensesinde kusursuz bir topuz hâlinde toplanmıştı. Üzerinde ince işçilikli, koyu lacivert kadifeden sade ama zarif bir elbise vardı. Mücevher taşımayı seven biri değildi. Sol elindeki aile mührü yüzüğü ve boynundaki ince altın zincir dışında üzerinde hiçbir gösteriş yoktu.
Güzelliği bağırmıyor, kendini ağırbaşlılığının ardında saklıyordu.
Yüzündeki ifadeyi okumak neredeyse imkânsızdı. Çocukları bile annelerinin ne düşündüğünü çoğu zaman anlayamazdı. Otoriter, soğuk, mesafeli bir kadındı; duygularını göstermeyi hiçbir zaman öğrenememişti.
Her sabah yaptığı gibi, ela gözleri bahçedeki elma ağacına dalıp giderken o kusursuz soğukkanlılığın ardında ilk kez belirsiz bir yorgunluk ve endişe hissediliyordu.
Üç hafta...
Kızı üç haftadır kayıptı.
Ve bir anne için geçen her gün, cevapsız bırakılmış bir soruydu.
Lady Leonora zarif parmaklarıyla pencerenin pervazına dokundu. Sonra gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı.
Yüzündeki bütün duygular silinip gitti.
Yeniden aynı aristokrat maskeyi takındı.
Ama o maske bu kez biraz daha ince, biraz daha kırılgan görünüyordu.
Şöminenin üzerinde Andrew Emery'nin portresi asılıydı. Ressam onu gülümserken resmetmişti.
Lady Leonora ne zaman o tabloya baksa, sanki yıllar önce kaybettiği adam hâlâ sessizce onu izliyormuş gibi hissediyordu...
Onu çok özlüyordu. Acısı daha dünmüş kadar tazeydi.
Kapının dışından usulca üç kez vuruldu.
“İçeri gel.”
Kapı sessizce açıldı.
Gri üniformalı yaşlı başkâhya Edmund, her zamanki ölçülü tavrıyla içeri girdi. Başını hafifçe eğdi.
“Hanımım.”
Lady Leonora gözlerini portreden ayırmadı.
“Söyle.”
“Başkentten bir ulak geldi.”
Kadın yavaşça Andrew'un tablosundan ayrılıp arkasını döndü.
“Lejyondan mı?”
“Hayır, hanımım.”
O tek kelime, odadaki sessizliği daha da ağırlaştırdı.
“Kraliyet muhafızlarından.”
Lady Leonora'nın yüzündeki ifade değişmedi.
“Mektup?”
“Hayır.”
Başkâhya bir an duraksadı.
“Yalnızca... Lejyonun Diana Hanım'dan hâlâ haber alınamadığını bildirdiler.”
Odanın içindeki ateş çıtırdadı.
Lady Leonora birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonunda pencereye doğru yürüdü.
Vadinin üzerinde ilkbahar rüzgârı ağaçların dallarını sallıyordu.
“Üç hafta...”
Bu kez bunu kendi kendine fısıldamıştı.
“Diana sözünü tutardı.”
Başkâhya sessiz kaldı.
“Yaralı olsa haber gönderirdi.”
Sessizlik.
“Esir düşse bir iz bırakırdı.”
Lady Leonora'nın sesi ilk kez neredeyse duyulamayacak kadar alçaldı.
“Ama kızım...”
Durdu.
“...hiçbir iz bırakmadan kaybolmaz.”
Kahya Edmund ilk kez başını kaldırdı.
“Hanımım...”
Lady Leonora arkasını döndü.
Ela gözlerinde artık yalnızca endişe değil, karar da vardı.
“Edmund.”
“Hanımım?”
“En güvendiğimiz dört adamı hazırlayın.”
Edmund şaşkınlıkla baktı.
“Resmî bir soruşturma mı başlatacağız?”
“Hayır.”
“Öyleyse?”
“Kızımı ben arayacağım.”
Edmund birkaç saniye sessiz kaldı. Lady Leonora'nın gözlerinde gördüğü kararlılığı daha önce yalnızca bir kez görmüştü; Lord Andrew'un ölüm haberinin geldiği gün.
Başını eğdi.
“Emredersiniz, hanımım.”
“Sir Cedric'i bana gönder.”
“Derhâl.”
Başkâhya Edmund odadan ayrıldı.
Leonora yeniden pencereye döndü. Bahçedeki elma ağacı ilkbahar rüzgârıyla hafifçe sallanıyordu.
İçinden tek bir cümle geçti.
“Neredesin, Diana?”
...
Yaklaşık bir saat sonra çalışma odasının ağır meşe kapısı yeniden çalındı.
“Girin.”
Kapı yavaşça açıldı.
İçeri giren adam uzun boylu, geniş omuzlu ve dimdik duran bir şövalyeydi. Şakaklarına düşen birkaç tutam kır saç ve yüzündeki ince yara izleri, yıllar süren hizmetinin sessiz tanıklarıydı.
Bu adam, Sir Cedric Ashcombe idi.
Kırk sekiz yaşındaki şövalye, tam otuz beş yıldır Emery Hanesi'ne sadakatle hizmet ediyordu.
Henüz on üç yaşında bir çocukken Lord Percival Emery'nin maiyetine alınmış, yıllar içinde onun en güvendiği adamlarından biri olmuştu. Lord Percival'ın ölümünün ardından sadakatini oğlu Lord Andrew Emery'ye sunmuş, Andrew'un yanında sayısız sefere katılmıştı.
Lord Andrew'un ölümünden sonra ise hiçbir tereddüt göstermeden aynı bağlılıkla Lady Leonora'nın hizmetinde kalmıştı.
Hayatının büyük kısmı Emery Hanesi'nin duvarları arasında geçmişti.
Diana'nın ilk adımlarına, Harold ile Hector'un çocukluk kavgalarına ve Caleb'in malikânenin koridorlarında koşuşturduğu günlere tanıklık etmişti.
Emery ailesi artık onun yalnızca efendileri değil, ömrünü adadığı bir aileydi.
Şövalye sağ yumruğunu göğsüne götürerek başını eğdi.
“Hanımım.”
Lady Leonora doğrudan konuya girdi.
“Sir Cedric.”
“Buyurun, hanımım.”
“En güvendiğiniz dört adamı hazırlayın.”
“Emredersiniz.”
“Yarın gün doğmadan yola çıkacaksınız.”
Cedric'in yüzünde en ufak bir şaşkınlık belirmedi.
“İstikamet?”
Lady Leonora masanın üzerindeki haritaya yaklaştı.
Parmağını kuzey sınırındaki küçük bir kalenin üzerine koydu.
“Terminus Sınır Karakolu.”
Cedric haritaya baktı.
“...Lady Diana'nın son görev yeri.”
“Evet.”
“Ona ne olduğunu öğreneceksiniz.”
Cedric başını eğdi.
“Emredersiniz.”
“Lejyon komutanıyla görüşeceksiniz. Görev kayıtlarını inceleyeceksiniz. Son bir ay içinde kimlerle görüştüğünü, hangi devriyelere çıktığını ve en son kim tarafından görüldüğünü öğreneceksiniz.”
“Olabildiğince ayrıntılı araştıracağım.”
Lady Leonora birkaç saniye sustu.
Sesinde ilk kez bir annenin endişesi hissediliyordu.
“...Kızımı bana geri getirin.”
Sir Cedric gözlerini kaldırdı.
“Otuz beş yıldır Emery Hanesi'ne hizmet ediyorum, hanımım.”
Sesi her zamankinden daha kararlıydı.
“Lord Percival'a verdiğim sözü, Lord Andrew'a ettiğim yemini hiç bozmadım.”
Bir an durdu.
“Lady Diana'yı bulmadan geri dönmeyeceğim.”
Leonora sessizce başını salladı.
“Tanrı yolunuzu açık etsin, Sir Cedric.”
Bölüm etkileşimi
