9. bölüm / 32
NAELİTH ARVENDOKUZUNCU BÖLÜM
Bölümler 32Şu an: DOKUZUNCU BÖLÜM
- 1 BİRİNCİ BÖLÜM4.173 kelime
- 2 İKİNCİ BÖLÜM3.366 kelime
- 3 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.070 kelime
- 4 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.547 kelime
- 5 BEŞİNCİ BÖLÜM3.744 kelime
- 6 ALTINCI BÖLÜM1.515 kelime
- 7 YEDİNCİ BÖLÜM4.048 kelime
- 8 SEKİZİNCİ BÖLÜM4.567 kelime
- 9 DOKUZUNCU BÖLÜM3.199 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 ONUNCU BÖLÜM2.635 kelime
- 11 ON BİRİNCİ BÖLÜM3.389 kelime
- 12 ON İKİNCİ BÖLÜM3.153 kelime
- 13 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM4.452 kelime
- 14 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.690 kelime
- 15 ON BEŞİNCİ BÖLÜM4.201 kelime
- 16 ON ALTINCI BÖLÜM1.071 kelime
- 17 ON YEDİNCİ BÖLÜM1.313 kelime
- 18 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM2.440 kelime
- 19 ON DOKUZUNCU BÖLÜM1.853 kelime
- 20 YİRMİNCİ BÖLÜM4.905 kelime
- 21 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM3.952 kelime
- 22 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM1.851 kelime
- 23 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM3.318 kelime
- 24 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM4.530 kelime
- 25 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM3.497 kelime
- 26 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM4.320 kelime
- 27 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM4.350 kelime
- 28 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.651 kelime
- 29 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.446 kelime
- 30 OTUZUNCU BÖLÜM4.229 kelime
- 31 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM5.328 kelime
- 32 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.778 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabahın ilk ışıkları Fidelis Harp Akademisi'nin beyaz Aytaşı duvarlarına usulca yayılırken, bütün yapı geceden kalan serinliği ağır ağır üzerinden atıyordu. Yüksek kemerler arasından süzülen gün ışığı taş zemine uzun gölgeler düşürüyor, kuzeyden esen rüzgârlar kulelerde dalgalanan sancakları ağır bir ritimle savuruyordu.
Sabah talimi çoktan başlamıştı.
Geniş eğitim meydanı yüzlerce öğrencinin aynı anda sığabileceği kadar büyüktü. Bir yanda eğitim kılıçlarının metal sesleri yükselirken, biraz ötede mızrak uçları havayı yarıyor, başka bir alanda ise göğüs göğüse muharebe eğitimleri sert düşüşlerle minderleri titretiyordu.
Komutanların tok ve gür sesleri meydanın bir ucundan diğerine ulaşırken yüzlerce öğrenci tek bir iradenin parçaları gibi hareket ediyordu. Aynı anda onlarca müsabaka sürüyor, her minder kendi savaşını veriyordu.
Doğu tarafındaki talim alanlarından birinde Harold Emery, rakibinin karşısında dimdik duruyordu.
Üzerindeki gri eğitim üniformasını kusursuz bir biçimde taşıyordu. Omuzlarındaki beyaz apoletler, henüz genç yaşına rağmen taşıdığı ciddiyetle uyum içindeydi.
Babasından aldığı stratejik zekâ, rakibinin hamlesini daha gerçekleşmeden okumayı alışkanlık hâline getirmişti. Annesine çeken mavi gözleri sessiz bir soğukkanlılık taşıyordu. Alnına düşen siyah düz saçları bile o disiplinli duruşunu bozacak kadar başıboş görünmüyordu.
Soğukkanlılığı, çoğu zaman kibir sanılacak kadar ağırdı.
Rakibi ondan daha iri yapılıydı. Esmerdi, omuzları geniş, kuvvete güvenen bir dövüşçüydü.
“Başlayın!”
Komutanın emriyle birlikte iki eğitim kılıcı aynı anda havaya kalktı.
Rakibi ilk hamleyi düşünmeden yaptı.
Harold yerinden neredeyse hiç kıpırdamadı.
Kılıçlar birbirine çarptığı anda bileği hafifçe döndü.
Tek bir adım...
Tek bir dönüş...
Rakibinin dengesi bozulmuştu.
Henüz ne olduğunu anlayamadan sırtı mindere çarptı.
“Tekrar!”
Ayağa ilk kalkan yine rakibi oldu.
Harold ise yalnızca kılıcını başlangıç pozisyonuna getirdi.
Yüzünde en ufak bir zafer ifadesi bile yoktu.
Sanki biraz önce yaşananlar onun için sıradan bir olaydan ibaretti.
Harold'ın rakibi öfkeyle yerden doğruldu. Avuçlarının içindeki eğitim kılıcını daha sıkı kavrıyor, yüzüne yerleşen mahcubiyeti inatla bastırmaya çalışıyordu.
“Tekrar,” dedi dişlerinin arasından.
Harold başını hafifçe salladı. Belli belirsiz bir şekilde dudağının bir kenarı kıvrıldı.
“Memnuniyetle.”
Komutanın işaretiyle müsabaka yeniden başladı.
Bu kez rakibi daha temkinliydi. Gücüne güvenerek saldırmak yerine Harold'ın etrafında yavaş adımlarla dolaşıyor, açık vermesini bekliyordu. Meydandaki birkaç öğrenci çalışmalarını bırakmadan göz ucuyla bu minderi izlemeye başlamıştı.
Harold ise yerinden kıpırdamadı.
Rakibinin ayak hareketlerini izliyor, omuz kaslarının en ufak gerilişini bile kaçırmıyordu.
Bir an...
Rakibi yeniden atıldı.
Kılıçlar yalnızca bir kez çarpıştı.
Harold'ın bileği kısa bir hareketle yön değiştirdi.
Rakibinin savunması açılmıştı.
Eğitim kılıcının ucu göğsüne dokunduğu anda komutan düdüğünü çaldı.
“Yeter.”
Rakibi başını öne eğerek birkaç adım geri çekildi.
Harold ise sessizce kılıcını indirdi.
Kazandığı müsabakanın ardından çevresinden yükselen bakışlarla ilgilenmedi ve kendisini alkışlayan birkaç öğrenciyi umursamadı. Onun için bu, her sabah tekrarlanan sıradan bir talimden fazlası değildi.
Harold minderden ayrılırken birkaç saha ileriden eğitim subayının gür sesi yükseldi:
“Hector Emery!”
Çağrıyı duyan genç adam, elindeki eğitim kılıcını omzuna yaslayarak gülümsedi.
Harold ile neredeyse aynı boya, aynı atletik yapıya ve aynı siyah saçlara sahipti. Ancak benzerlik, dikkatli bakan gözler için orada sona eriyordu.
Hafif dalgalı saçlarını ve ela gözlerindeki kolay saklanamayan sıcakkanlılığı babası Andrew Emery'den almıştı. İnsanlarla arasına görünmez duvarlar örmek yerine onlara yaklaşmayı tercih ederdi.
Buna rağmen, babasından aldığı savaş sezgisi ve keskin muhakemesi sayesinde talim meydanında çoğu zaman rakibinin ne yapacağını birkaç nefes önceden hissedebilirdi.
Minderin tam ortasına yürüdü.
Karşısına çıkan genç adam, üzerinde taşıdığı gösterişli aile armasını gizleme gereği duymuyordu. Çenesini hafifçe yukarı kaldırmış, çevresindeki arkadaşlarına kendinden emin bakışlar atıyordu.
“Duyduğuma göre Emery Hanesi'nin meşhur ikizlerinden biriymişsin.”
Dudaklarının kenarı küçümseyen bir tebessümle kıvrıldı.
“Umarım bana hayal kırıklığı yaratmazsın.”
Hector, rakibinin sözleri karşısında yalnızca gülümsedi. Eğitim kılıcını omzundan indirirken bakışlarını ondan ayırmadı.
“Elimden geleni yaparım,” dedi sakin bir sesle.
Bu sakin cevap, karşısındaki gencin yüzündeki küçümseyici ifadeyi değiştirmeye yetmedi.
Komutan elini kaldırdı.
“Başlayın!”
Rakibi beklemeyi gereksiz görecek kadar kendinden emindi. Daha ilk saniyede öne atıldı. Savurduğu darbeler kuvvetliydi; ancak öfkesi tekniğinin önüne geçiyordu.
Hector geri çekilmedi.
Bir adım...
Yarım dönüş...
İki eğitim kılıcı yalnızca bir anlığına birbirine değdi.
Sonraki anda rakibinin dengesi bozuldu.
Sırtı mindere sertçe çarptı.
Meydanda kısa bir sessizlik oldu.
Ardından eğitim subayının tok sesi yükseldi.
“Kazanan, Hector Emery.”
Genç adam hırsla ayağa fırladı.
“Tekrar.”
Bu kez sesi önceki kadar kendinden emin değildi.
Eğitim subayı başıyla onaylayarak izin verdi.
İkinci müsabaka başladı.
Rakibi her darbede biraz daha sertleşiyor, tekniğini kaybettikçe gücüne daha fazla yükleniyordu.
Hector ise aynı sakinlikle karşılık veriyordu.
Bir hamle...
Bir açık...
Bir düşüş daha.
Bu kez meydanın farklı köşelerinden belli belirsiz fısıltılar yükselmeye başladı.
“Az önce çok konuşuyordu...”
“Yine düştü.”
“Emery gerçekten iyiymiş.”
Sesler yüksek değildi.
Kimse alenen alay etmiyordu.
Ama her fısıltı, genç aristokratın gururuna indirilen yeni bir darbeydi.
Çenesi sıkıldı.
Yüzü kızardı.
Avuçlarının içi eğitim kılıcının kabzasını sıkmaktan bembeyaz kesilmişti.
“Bir daha!”
Üçüncü müsabaka...
Sonuç yine değişmedi.
Bu kez yere düştüğünde birkaç öğrenci istemsizce gülümsedi.
Genç adam onların bakışlarını fark edince öfkesi ve hırsı daha da büyüdü.
Ayağa kalktı.
Nefesi düzensizleşmişti.
Hector eğitim kılıcını indirdi.
Her zamanki nezaketiyle elini uzattı.
“İyi mücadeleydi.”
Genç aristokrat uzatılan ele baktı.
Yüzündeki öfke küçümseyici bir gülümsemeye dönüştü.
Hector'un elini sertçe itti.
“Şu sahte şövalye nezaketini kendine sakla.”
Bir adım yaklaştı.
Sesi artık yalnızca Hector'un duyabileceği kadar alçalmıştı.
“Bugün şanslıydın.”
Eğitim subayı elindeki zili bir kez daha salladı ve ses meydanda yankılandı.
“On beş dakika mola!”
Bir anda talim alanındaki disiplin yerini kısa süreli bir uğultuya bıraktı. Öğrenciler eğitim kılıçlarını toplayıp su mataralarına yönelirken, Harold da kendi minderinden ayrılarak kardeşine doğru yürüdü.
Hector, omzundaki havluyla ensesindeki teri silerken kardeşini görünce hafifçe sırıttı.
“İkinci çocuk benim rakibimden daha uzun dayanabildi.”
Harold omzuyla kardeşine hafifçe vurdu.
“Sen de üçüncüsünde fazla acıdın.”
Hector güldü.
“Biraz daha sürse ağlamaya başlayacaktı.”
İkizlerin kısa atışması, az önceki gerginliği birkaç saniyeliğine dağıtmıştı.
Tam o sırada daha genç öğrencilerin bulunduğu taraftan Caleb de yanlarına geldi.
“İkinizi de izledim,” dedi gururla.
“İkiniz de aynı gösteriş meraklısısınız.”
Hector kahkaha attı.
“Harold'a söyle. Ben sadece onu mahcup etmemeye çalışıyorum.”
Harold ilk kez belli belirsiz gülümsedi.
“O konuda başarısız sayılmazsın.”
Üç kardeş kendi aralarında konuşurken arkalarından ağır ama kendinden emin ayak sesleri duyuldu.
Birisi ellerini hafifçe ve yavaşça birbirine vuruyordu.
“Ne kadar da... duygusal.”
Sesin sahibi yavaş adımlarla yanlarına yaklaştı.
Belial Dreadmoor.
Az önce Hector'un minderde defalarca yendiği genç aristokrat.
Yaklaşık 1,75 metre boyundaydı. İnce ama atletik sayılabilecek bir vücudu vardı. Kusursuz ütülenmiş gri üniformasının göğsünde taşıdığı Dreadmoor Hanesi arması, sanki kim olduğunu söylemek için yeterliydi.
Bakır kızılı düz saçları, beyaz tenine serpişmiş belli belirsiz çiller, ilk bakışta genç yüzüne masum bir ifade katıyor gibi görünse de yeşil gözlerine yerleşmiş küçümseyici bakış bu izlenimi bir anda yok ediyordu.
Çenesini her zamanki gibi yukarıda tutuyor, çevresindekilere eşitiymiş gibi değil, altında çalışan insanlar gibi bakıyordu.
Dreadmoor Hanesi, savaş meydanındaki şanıyla değil; saraydaki nüfuzu, serveti ve siyasetteki ağırlığıyla tanınırdı.
Belial, dudaklarının kenarında küçümseyici bir tebessümle üç kardeşi süzdü.
“Doğrusu şaşırdım.”
Kimse cevap vermedi.
Bu sessizlik hoşuna gitmiş gibi devam etti.
“Babamın anlattığına göre...” dedi umursamaz bir sesle. “...Emery Hanesi bugünlerde pek parlak günler geçirmiyormuş.”
Hector'un gülümsemesi silindi.
Belial bunu fark etmişti.
Tam da istediği buydu.
Omuz silkti.
“Özellikle de ablanız...”
Bir an sustu.
“...Diana Emery.”
Harold'ın bakışları sertleşti.
“Ne demek istiyorsun?”
Belial hiç acele etmedi.
Elindeki mataradan küçük bir yudum aldı.
“Henüz size haber gelmedi sanırım.”
Üç kardeş de sessizdi.
Belial başını hafifçe yana eğdi.
“Garip...
Babam Savaş Bakanlığı'nda görev yapıyor.
Normalde böyle haberler ailelere çoktan ulaşırdı.”
Hector bir adım öne çıktı.
“Ne anlatmaya çalışıyorsun?”
Belial'ın dudaklarındaki tebessüm biraz daha genişledi.
“Bir askerden günlerce haber alınamıyorsa...”
Sözünü özellikle ağır ağır sürdürdü.
“...olasılıklar pek parlak değildir.”
Bakışlarını tek tek üçünün üzerinde gezdirdi.
“Ya birliğiyle birlikte zafer yürüyüşü yaparak döner...”
Bir an durdu.
“...ya da adı sessizce bir anıt taşına kazınır.”
Meydandaki uğultu sürüyordu.
Ama üç kardeş için etraftaki bütün sesler bir anda kaybolmuş gibiydi.
Belial son darbeyi indirmek için hafifçe gülümsedi.
“Gerçi...
Emery Hanesi bu geleneğe yabancı değildir diye düşünmüştüm.”
Harold'ın çenesi istemsizce kasıldı.
“Kelimelerini dikkatli seç, Dreadmoor.”
Belial başını hafifçe yana eğdi.
Yüzündeki alaycı tebessüm biraz daha genişledi.
“Yoksa...” dedi ağır ağır.
“Sizi incittim mi?”
Sesinde en ufak bir pişmanlık yoktu.
Aksine, açtığı yaranın derinleştiğini görmekten keyif alıyormuş gibi konuşuyordu.
Tam o sırada Caleb bir adım öne çıktı.
“Yeter.”
Belial ilk kez dikkatini en küçük kardeşe çevirdi.
Bakışları onu baştan aşağı ağır ağır süzdü.
Caleb, ağabeylerinden yalnızca birkaç santimetre daha kısaydı. Yaklaşık 1,80 metre boyunda, yaşına rağmen sağlam ve çevik bir yapıya sahipti. Koyu kahverengi, hafif dağınık saçları alnına düşüyor; babasını andıran ela gözlerinde bastırmaya çalıştığı öfke açıkça okunuyordu.
Harold kadar ketum, Hector kadar rahat değildi. Ne hissediyorsa duruşuna ve bakışlarına yansıyordu. Çenesini sıktığında belirginleşen gamzeleri, yüzündeki sert ifadeye rağmen Andrew Emery'den kalan sıcaklığı hâlâ taşıyordu.
Belial küçümseyerek gülümsedi.
“Demek Emery Hanesi'nin en küçüğü de burada.”
Caleb gözlerini ayırmadan karşılık verdi.
“Ailemin adını ağzına alma.”
Belial kısa bir kahkaha attı.
“Emir mi veriyorsun bana?”
Bir adım daha yaklaştı.
“Sanırım az önce minderde olanları yanlış anladınız.”
Bakışlarını üç kardeş arasında dolaştırdı.
“Orada yenilen bendim.”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Ama burada...”
Dudaklarının kenarı yeniden kıvrıldı.
“...kuralları ben belirliyorum.”
Harold'ın sesi bu kez daha sertti.
“Konuyu uzatma.”
Belial omuz silkti.
“Uzatan ben değilim.”
“Düşünsenize...”
“Bir zamanlar Andrew Emery.”
“Şimdi de Diana Emery.”
Sanki sıradan iki isimden bahsediyormuş gibi konuşuyordu.
“Ne acı...”
“Emery Hanesi gerçekten savaş meydanlarını çok seviyor.”
Kısa bir sessizlik bıraktı.
“Fakat savaş meydanları, Emeryleri pek sevmiyor gibi.”
Etraflarında duran birkaç öğrenci huzursuzca birbirine baktı.
Belial bunu fark etti.
Artık geri dönmeye hiç niyeti yoktu.
“Şan...” dedi alaycı bir tebessümle.
“Ne tuhaf bir kelime.”
Başını hafifçe kaldırdı.
“Siz Emeryler hep şandan söz edersiniz.”
“Ama sonunda geriye yalnızca mezar taşları kalıyor.”
Bakışlarını Harold'ın gözlerine dikti.
“Belki de bazı aileler...”
“...şan kazanmak için değil, unutulmak için doğuyordur.”
Harold'ın bakışları bir an olsun Belial'ın gözlerinden ayrılmadı.
“Bittiyse git.”
Sesi sakindi.
Ama o sakinliğin altında bastırılmaya çalışılan öfke açıkça hissediliyordu.
Belial hafifçe güldü.
“Gitmek mi?”
“Henüz konuşmaya yeni başlamıştık.”
Etraflarında toplanan öğrencilerin sayısı fark edilmeden artmaya başlamıştı.
Kimileri merakla izliyor, kimileri olacakları sezdiği için sessizce birbirine bakıyordu.
Belial bunu fark etmişti.
Kalabalık hoşuna gidiyordu.
Çünkü aşağılayacağı bu insanların, aşağılandığını herkesin görmesini istiyordu.
Yavaşça Harold'ın etrafında yarım adımlık bir daire çizdi.
“Doğrusu...” dedi.
“Şunu hep merak etmişimdir.”
Bakışlarını Harold'dan Hector'a çevirdi.
“Şövalyelik gerçekten aile geleneğiniz mi...”
“...yoksa ölmek mi?”
Hector'un çenesi istemsizce kasıldı.
Belial bunu görünce gülümsedi.
“Yanlış anlamayın.”
“Andrew Emery cesur bir adamdı.”
Kısa bir duraksamanın ardından omuz silkti.
“Ama cesaret bazen insanı mezara herkesten erken götürüyor.”
Harold bir adım attı.
Belial ise geri çekilmedi.
Tam tersine olduğu yerde dikildi.
Bakışlarında en ufak bir tereddüt yoktu.
“Şimdi de Diana Emery...”
Başını hafifçe iki yana salladı.
“Ne talihsiz bir aile.”
“İnsan ister istemez düşünüyor.”
“Acaba Emery Hanesi'nde şövalye olmak mı gelenek...”
“...yoksa herkesten önce toprağa girmek mi?”
Caleb'in sabrı tükenmişti.
Bir adım öne çıktı.
“Kes sesini.”
Belial göz ucuyla ona baktı.
Sonra küçümseyerek güldü.
“Yoksa ne olacak?”
“Vuracak mısın?”
Sesinde korkunun zerresi yoktu.
“Dreadmoor Hanesi'nin varisine saldırmanın bedelini biliyor musun?”
Bir adım daha yaklaştı.
Artık Caleb'le burun burunaydılar.
“Senin yerinde olsam...”
“...gururumu değil...”
“...geleceğimi düşünürdüm.”
Harold hemen Caleb'in omzuna dokundu.
“Caleb.”
Tek kelimeydi.
Ama o tek kelime emirdi.
Caleb dişlerini sıkarak olduğu yerde kaldı.
Belial bunu görünce alaycı bir kahkaha attı.
“Ben de öyle düşünmüştüm.”
Bakışlarını üç kardeşin üzerinde gezdirdi.
“Sonuçta...”
“Dreadmoor Hanesi'ne dokunmanın nasıl sonuçlanacağını hepiniz biliyorsunuz.”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Cesaretiniz ancak minderde işe yarıyor.”
Belial, Harold'ın gözlerinden hiç ayrılmadan hafifçe iç çekti.
“Şunu kabul etmeliyim... Babanızın ölümünü anlayabiliyorum. Andrew Emery bir şövalyeydi. Kılıç taşıyan bir adamın sonu bazen savaş meydanında gelir. Bu acıdır ama şaşırtıcı değildir.”
Omuzlarını hafifçe silkti.
“Ama Diana Emery...”
Dudaklarının kenarında küçümseyen bir tebessüm belirdi.
“İşte bunu hiçbir zaman anlayamadım.”
Başını iki yana salladı.
“Bir hanenin, kendi kızını zırhın içine sokup cepheye gönderecek kadar çaresiz kalması... doğrusu düşündüğümden daha acınasıymış.”
Bakışlarını üç kardeşin üzerinde gezdirdi.
“Şövalyelik yeminini etmek kolaydır. O zırhı taşımak da öyle. Ama bazı yükler vardır ki doğa onları erkeklerin omuzlarına yükler. O yükü taşımaya çalışan kadınlar o yükün altında ezilir.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ve kadınlara kılıç vermeye başladığımız gün, ordunun gücü değil çaresizliği konuşulmaya başlar.”
Belial'ın sesi giderek daha da sakinleşiyordu.
“Diana Emery'nin hatası kötü savaşmak değildi. En başından beri hata, alelade bir kadının erkeklerin omuzlarına ait bir yükü taşımaya kalkmasıydı. Tanrı kadınları can almak için değil, can vermek için yarattı. Siz ise onu doğasına ihanet etmeye zorladınız.”
“Bir kadına zırh giydirebilirsiniz. Ona kılıç da verebilirsiniz. Hatta yıllarca savaşmayı da öğretebilirsiniz. Ama bütün bunlar, onu hiçbir zaman bir şövalye yapmaz. Sadece savaş meydanında ölecek aciz bir kadına dönüştürür.”
“Diana Emery eve dönemez... Dönecek olsaydı da...”
“...ailesine artık onuruyla dönemezdi.”
“Savaş meydanında ölen bir şövalyenin ardından ağıt yakılır. Ama düşman elinden sağ dönen genç bir kadının ardından...”
Belial, Emery kardeşlere kısa, küstah bir tebessüm etti.
“...kimse ağıt yakmaz.”
Harold'ın yüzüne baktı.
Başını yavaşça döndürdü, Hector'a baktı.
“Çünkü insanlar onun nasıl döndüğünü merak etmekle yetinir.”
Sonra bir adım yaklaştı.
“Ben olsam...”
“...ölmesi için dua ederdim.”
Hector'un gözlerinden ayrılmadı.
“Çünkü bazen mezar taşı...”
“...eve dönen bir utançtan daha merhametlidir.”
“...kapıyı açtığınızda gerçekten Diana Emery'yi mi karşılayacaksınız...”
“...yoksa düşmanın size geri göndermeye tenezzül ettiği kırık bir hatırayı mı?”
Belial sözlerini bitirdikten sonra birkaç saniye boyunca kimsenin yüzünden gözlerini ayırmadı.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
“Ben olsam...”
“...kapının hiç çalmamasını dilerdim.”
“Sen... Caleb.”
“En küçükleri sensin, değil mi?”
“Eğer gerçekten dönerse...”
Kısa bir an durdu. Yüzünde, zafer kazandığını sanacak kadar küstah bir gülüş belirdi.
“...kapıyı ilk sen aç.”
Sessizlik ve gerilim havası, birazdan ölme ihtimali çok yüksek olan Belial Dreadmoor'un etrafında kol geziyordu.
“Bakalım gelen kişi gerçekten ablan mı olacak.”
Belial'ın dudaklarındaki o küstah tebessüm birkaç saniye daha yerinde kaldı.
Meydanda ölüm sessizliği vardı.
Kimse konuşmuyordu.
Kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu.
Harold'ın yumrukları titriyordu.
Hector'ın çenesi sıkılı kalmıştı.
Caleb ise olduğu yerde donup kalmıştı.
Bakışları Belial'ın yüzüne değil...
Onun dudaklarına kilitlenmişti.
Sanki biraz önce duyduğu her kelime zihninde yeniden yankılanıyordu.
“Kapıyı ilk sen aç...”
“Bakalım gelen kişi gerçekten ablan mı olacak.”
Belial küçümseyerek başını hafifçe yana eğdi.
“Daha bitirmedim.”
O son cümleyi söyleyemedi.
Çünkü Caleb yürümeye başlamıştı.
Ne bağırıyordu...
Ne küfrediyordu...
Ne de koşuyordu.
Sadece yürüyordu.
Yavaş.
Kararlı.
Gözlerini Belial'ın gözlerinden bir an olsun ayırmadan.
Belial'ın alaycı tebessümü ilk kez belli belirsiz zayıfladı.
“Ne? Gerçekten—”
Cümlesi yarım kaldı.
Caleb'in yumruğu bütün ağırlığıyla çenesine indi.
Çat.
Belial'ın başı yana savruldu.
Ayakları yerden kesildi.
Sırtüstü taş zemine düştü.
Meydandaki bütün uğultu aynı anda sustu.
Fakat Caleb durmadı.
Bir anda Belial'ın üzerine atıldı.
İlk yumruk.
İkinci.
Üçüncü.
Dördüncü.
Artık sayan yoktu.
Her darbede Belial'ın başı taş zemine çarpıyor, kafasından, burnundan, dudaklarından ve elmacık kemiklerinden fışkıran kan Caleb'in ellerine, yüzüne ve gri üniformasına sıçrıyordu.
Belial ilk birkaç darbede kollarıyla yüzünü korumaya çalıştı.
Sonra kolları düştü.
Çünkü Caleb artık dövüşmüyordu.
Öfkesini boşaltıyordu.
“Bir daha...”
Yumruk.
“...ablamın...”
Yumruk.
“...adını...”
Yumruk.
“...ağzına...”
Yumruk.
“...alma!”
Belial'ın yüzü kısa sürede tanınmayacak hâle gelmişti.
Burnu ve elmacık kemikleri kırılmıştı.
Kaşının üzerinden kan akıyordu.
Birkaç dişi taş zemine düşerek birkaç metre öteye yuvarlandı.
Ama Caleb durmuyordu.
“CALEB!”
Harold omzundan yakaladı.
Kıpırdatamadı.
Hector belinden sarıldı.
Yine olmadı.
Caleb hâlâ yumruk atıyordu.
Sanki artık karşısında Belial değil...
Ablasına edilen bütün hakaretler vardı.
Yakındaki öğrenciler de koşarak yardıma geldi.
Dört kişi.
Beş kişi.
Ancak o zaman Caleb'i Belial'ın üzerinden koparabildiler.
Caleb hâlâ tekmeliyor, hâlâ ulaşmaya çalışıyordu.
“Nefes aldığı sürece konuşur!”
“Yine söyler!”
“Bırakın beni!”
Harold iki kolunu arkadan kilitlemişti.
Hector göğsüne bastırıyordu.
Caleb'in ellerinden kendi kanı da akmaya başlamıştı.
Parmak boğumları parçalanmıştı.
Ama acıyı hissetmiyordu bile.
Belial ise taş zeminde hareketsiz yatıyordu.
Yüzü kan içindeydi.
Gözleri kapalıydı.
Nefes alıp almadığını anlamak bile zordu.
Meydandaki yüzlerce öğrenci, biraz önce kibriyle herkese yukarıdan bakan Dreadmoor varisinin kendi kanının içinde hareketsiz yatışını sessizlik içinde izliyordu.
Taş zeminde yatan Belial'ın etrafında öğrenciler toplanmaya başlamıştı.
Kimse konuşmuyordu.
Kimse yaklaşmaya cesaret edemiyordu.
Derken meydanın diğer ucundan sert ayak sesleri duyuldu.
“Çekilin!”
İki eğitim subayı kalabalığı yararak ilerledi.
Öndeki yaşlı subay, yerdeki kan gölünü görünce istemsizce durdu.
Yüzündeki sert ifade ilk kez bozuldu.
Bakışları önce yerde hareketsiz yatan gence kaydı.
Sonra...
Kanlar içindeki Caleb'e.
Ardından Harold ve Hector'a.
Gözlerinde bir anlığına belli belirsiz bir hayal kırıklığı belirdi.
Sessizce başını eğdi.
“...Ulu Tanrım...”
Nefesini ağır ağır verdi.
Andrew Emery'nin oğulları...
Onları çocukluklarından beri tanıyordu.
Disiplinlerini...
Terbiyelerini...
Ve babalarının onlara bıraktığı onuru.
Sonra yerde yatanın yüzünü seçebildi.
Belial Dreadmoor.
Subayın yüzü bu kez büsbütün sertleşti.
Gözlerini kapatıp birkaç saniye düşündü.
Sanki vereceği karardan kendisi de nefret ediyordu.
Derin bir nefes aldı.
Yüzüne yeniden yılların askerî ifadesini yerleştirdi.
“Caleb Emery.”
Meydandaki herkes irkildi.
Subayın sesi yüksek değildi.
Ama tartışmaya kapalıydı.
“Derhal odama.”
Harold ile Hector aynı anda öne çıktılar.
“Komutanım—”
Subay elini kaldırdı.
“Tek kelime daha duymak istemiyorum.”
Caleb'e baktı.
“Benimle gel!”
Komutan odasının kapısı kapandı.
Caleb dimdik duruyordu.
Üniforması hâlâ kanlıydı.
Ellerinden yere damlalar düşüyordu.
Subay masasının arkasına geçti.
Tam konuşacakken...
Kapı sertçe açıldı.
Harold ile Hector içeri girdi.
“Komutanım, izninizle...”
Subayın başı yavaşça kalktı.
“Kim size içeri girme izni verdi?”
İki kardeş susmadı.
Harold konuştu.
“Suç Caleb'in değil.”
Hector devam etti.
“Belial ablamız hakkında—”
“Yeter.”
Tek kelime.
Odanın havası bir anda değişti.
Subayın sesi artık daha sertti.
“İkiniz de askerî disiplini biliyorsunuz.”
Harold yine de geri adım atmadı.
“Komutanım, yaşananları eksik dinliyorsunuz.”
“Belial...”
“...ablamıza ağır hakaretlerde bulundu.”
“...namusunu hedef aldı.”
“...babamızı aşağıladı.”
“...bizi kışkırttı.”
Hector sakin ama kararlı bir sesle ekledi.
“Caleb onu durduk yere dövmedi.”
Subay gözlerini kapattı.
Belli ki bunların doğru olduğuna inanıyordu.
Yavaşça konuştu.
“Buna inanıyorum.”
Üç kardeş şaşırdı.
Subay devam etti.
“Belial'ın nasıl biri olduğunu da biliyorum.”
“Andrew Emery'nin evlatlarını da tanıyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Fakat...”
“...dövdüğünüz kişi Belial Dreadmoor.”
Sözlerini tek tek seçiyordu.
“Dreadmoor Hanesi'nin varisi.”
“Yüzlerce öğrencinin önünde neredeyse öldürülmüş durumda.”
Harold yumruklarını sıktı.
“O hâlde ceza hak ediyorsa ikimiz de hak ediyoruz.”
“Onu biz ayırmaya çalıştık.”
“Suç yalnızca Caleb'in değil.”
Hector başını salladı.
“Aynı cezayı bize de verin.”
Subayın yüzündeki sabır tükenmeye başladı.
“Siz... şu anda... izinsiz şekilde odama girdiniz.”
“Ve önemli bir konuşmayı böldünüz.”
“Ve vereceğim kararı tartışıyor, amirinizin emrini sorguluyor, karşı geliyorsunuz.”
Harold geri adım atmadı.
“Komutanım—”
“Yeter!”
Bu kez sesi odanın duvarlarında yankılandı.
İlk defa gerçekten öfkelenmişti.
“Sizi korumaya çalışıyorum, çocuklar. Babanızı severdim ve onun evlatlarını kimseye yem etmek gibi bir niyetim yok!”
Üç kardeş aynı anda sustu.
Subay derin bir nefes aldı.
Daha alçak sesle konuştu.
“Anlamıyor musunuz?”
“Eğer bugün burada Dreadmoor değil de başka biri olsaydı çok daha hafif bir ceza verirdim. Ama bu olay saraya kadar gidecek. Ben sizi korumak istiyorum ama... kanunu değiştiremem.”
Sessizlik.
Sonunda kararını açıkladı.
“Caleb Emery.”
“Harold Emery.”
“Hector Emery.”
“Üçünüz de...”
“...iki hafta süreyle akademiden uzaklaştırıldınız.”
Oda buz kesti.
Hector inanamayarak baktı.
Harold'ın yüzündeki bütün ifade dondu.
Caleb ise yalnızca yere baktı.
Subay gözlerini kaçırdı.
“Kararım kesindir.”
“Çıkabilirsiniz.”
Koridora çıktıklarında uzun süre kimse konuşmadı.
Sessizlik...
Taş koridorda ayak seslerinden başka hiçbir şey yoktu.
İlk konuşan Hector oldu.
Derin bir iç çekti.
“Şey...”
Harold ona baktı.
Hector omzuyla Caleb'e hafifçe vurdu.
“İyi yönden bakalım...
Güçlenmiş sayılırsın, dövüşte de geliştirmişsin kendini.”
Caleb başını kaldırmadı.
Hector devam etti.
“Bir dahakine biraz daha yavaş vur.”
“Kırılacak kemik bırakmamışsın.”
Harold istemsizce burnundan kısa bir nefes verdi.
Bu, gülmeye en yakın hâliydi.
“En azından Dreadmoor bundan sonra konuşmadan önce aynaya bakacak.”
Hector başını iki yana salladı.
“Annem bizi öldürecek.”
“Uzaklaştırıldığımızı öğrenince sopa yerine mızrak kullanır.”
Harold sakin bir sesle cevap verdi.
“Ben annemden çok...”
“...Dreadmoor Hanesi'ni düşünüyorum.”
Hector kaşını kaldırdı.
“Neden?”
Harold omuz silkti.
“Çünkü annem yalnızca bizi cezalandırır.”
“...ama Dreadmoorların yaptığını öğrenirse...”
Kısa bir sessizlik.
“...onlara acıyorum.”
İlk kez Caleb'in dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.
Ama o gülümseme bir anda kayboldu.
Sessizce mırıldandı.
“Ya Belial haklıysa...”
İki ağabeyi aynı anda ona döndü.
Caleb'in sesi titriyordu.
“Ya...”
“...ablam gerçekten dönemeyecekse?”
Koridor yeniden sessizliğe gömüldü.
Hiçbiri cevap veremedi.
Çünkü üçü de aynı korkuyu taşıyordu.
Babalarının ölüm yıl dönümünde Diana'yı cepheye uğurladıkları o son gün...
Gözlerinin önünden gitmiyordu.
Akademide dış dünyayla haberleşmek yasaktı.
Savaşın nasıl gittiğini bilmiyorlardı.
Yaşayıp yaşamadığını bilmiyorlardı.
Tek yapabildikleri...
Beklemekti.
Ve bazen...
Beklemek, savaşmaktan çok daha ağır geliyordu.
Bölüm etkileşimi
