4. bölüm / 33
NAELİTH ARVENDÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bölümler 33Şu an: DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
- 1 BİRİNCİ BÖLÜM4.173 kelime
- 2 İKİNCİ BÖLÜM3.366 kelime
- 3 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.070 kelime
- 4 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.547 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 BEŞİNCİ BÖLÜM3.744 kelime
- 6 ALTINCI BÖLÜM1.515 kelime
- 7 YEDİNCİ BÖLÜM4.048 kelime
- 8 SEKİZİNCİ BÖLÜM4.567 kelime
- 9 DOKUZUNCU BÖLÜM3.199 kelime
- 10 ONUNCU BÖLÜM2.635 kelime
- 11 ON BİRİNCİ BÖLÜM3.389 kelime
- 12 ON İKİNCİ BÖLÜM3.153 kelime
- 13 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM4.452 kelime
- 14 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.690 kelime
- 15 ON BEŞİNCİ BÖLÜM4.201 kelime
- 16 ON ALTINCI BÖLÜM1.071 kelime
- 17 ON YEDİNCİ BÖLÜM1.313 kelime
- 18 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM2.440 kelime
- 19 ON DOKUZUNCU BÖLÜM1.853 kelime
- 20 YİRMİNCİ BÖLÜM4.905 kelime
- 21 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM3.952 kelime
- 22 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM1.851 kelime
- 23 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM3.318 kelime
- 24 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM4.530 kelime
- 25 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM3.497 kelime
- 26 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM4.320 kelime
- 27 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM4.350 kelime
- 28 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.651 kelime
- 29 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.446 kelime
- 30 OTUZUNCU BÖLÜM4.229 kelime
- 31 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM5.328 kelime
- 32 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.778 kelime
- 33 OTUZ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM6.975 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İlkbaharın ılık rüzgârı, Valyria Kraliyet Sarayı'nın yüksek kemerli pencerelerinden içeri süzülüyor; odanın beyaz perdelerini usulca dalgalandırıyordu. Güneş ışığı, Gri Ejder Taşı'ndan örülmüş duvarların üzerindeki ince gümüş damarlarını aydınlatıyor, taşlara sanki kendi içlerinden parlıyorlarmış gibi yumuşak bir ışıltı veriyordu.
Gözlerimi ağır ağır açtım.
Bir an nerede olduğumu anlayamadım.
Tavana boş gözlerle baktım.
Sonra başımın sağ tarafındaki hafif zonklama ve sağ bacağımdaki sızı bana gerçeği yeniden hatırlattı.
Valyria...
Son savaş...
Esaret...
Yavaşça doğruldum.
Yaram eskisine göre daha iyiydi ama tamamen iyileşmemişti. Ayağımı yere bastığım anda bacağım ince bir sızıyla beni uyardı. Birkaç derin nefes alıp dengemi sağladıktan sonra bulunduğum odayı dikkatlice incelemeye başladım.
Beklediğim gibi gösterişli değildi.
Ama sıradan da değildi.
Duvarlar Gri Ejder Taşı'ndan yapılmıştı. Koyu ceviz ağacından oyulmuş sade mobilyalar, ince işçilikleriyle dikkat çekiyor; odanın her köşesi gereksiz gösterişten uzak, huzur veren bir düzen taşıyordu.
Pencerenin yanında küçük bir çalışma masası, karşısında birkaç raflık bir kitaplık, köşede ise üzerine beyaz keten örtü serilmiş rahat bir koltuk vardı.
Hiçbir eşya fazla değildi.
Ama hiçbir eksik de hissedilmiyordu.
Sessizce pencereye yürüdüm.
Perdeyi araladığım anda istemsizce nefesimi tuttum.
Sarayın iç bahçesi önümde bütün görkemiyle uzanıyordu.
Geniş Ejder Taşı yollar, kusursuz bir düzen içinde bahçeyi bölüyor; yolların iki yanında uzanan çiçek tarhları ilkbaharın bütün renklerini taşıyordu.
Ancak dikkatimi çeken şey renkler değil...
Düzendi.
“Acaba neyi simgeliyorlar?” diye geçirdim içimden.
Her çiçek, sanki rastgele değil de belirli bir düşünceyle ekilmişti.
Ana yürüyüş yolunun iki yanında, güneş ışığında altın gibi parlayan Altın Şafak çiçekleri uzanıyordu.
Biraz ileride, bembeyaz Zambaklar dimdik yükseliyor; zarafetleri kadar vakur duruşlarıyla da dikkat çekiyordu.
Doğu avlusunda açan Mavi İrisler, sabah rüzgârında usulca salınırken onların gerisindeki Yeşim Manolyaları bahçeye ferah ve dingin bir koku yayıyordu.
Kabul avlusuna uzanan taş yol boyunca sıralanan Beyaz Güller, ilkbaharın berraklığıyla açmıştı.
Ve bütün bahçeyi baştan sona çevreleyen Kızıl Gelincikler...
İlkbahar rüzgârıyla tek bir deniz gibi dalgalanıyorlardı. Diğer çiçeklerden farklı olarak yalnızca belirli bir bölüme değil, bahçenin neredeyse tamamına yayılmışlardı. Sanki görünmez bir sınır çiziyor, bütün bahçeyi kırmızı bir çerçeve gibi sarıyorlardı.
Neden diğerlerinden bu kadar farklı yerleştirildiklerini anlayamamıştım. Ama bunun yalnızca bahçıvanların estetik tercihi olduğuna inanmak da zordu.
Bahçenin en sakin bölümünde ise zarif Gümüş Orkideler bütün sadelikleriyle açmış, çevrelerine sessiz bir asalet katıyordu.
Mor salkımlar taş kemerleri sarıyor, lavantalar ince kokularını rüzgâra bırakıyor, papatyalar ve menekşeler düzeni bozmadan çimenlikleri süslüyordu.
Çiçek açmış kiraz ve elma ağaçlarının dallarında serçeler cıvıldıyor; uzaktan akan küçük çeşmenin sesi bahçeye huzur veren bir ritim katıyordu.
Bahçıvanlar sessizce çalışıyordu.
Kimisi toprağı havalandırıyor...
Kimisi kuruyan dalları buduyor...
Kimisi yeni fideleri dikkatle ekiyordu.
Hiçbiri acele etmiyordu.
Ama hiçbiri de boş durmuyordu.
Biraz ileride devriye gezen muhafızlar gözüme ilişti.
Ne yüksek sesle emir veriyorlardı...
Ne de çevrelerine korku saçıyorlardı.
Sadece görevlerini yerine getiriyorlardı.
Bu bahçede tuhaf bir huzur vardı.
Öyle bir huzur ki...
İnsan, savaşın gerçekten yaşandığına inanmakta zorlanırdı.
Fakat ben unutamazdım.
Ben hâlâ bu ülkenin esiriydim.
Ya da...
Bana söylenene göre bir “misafir.”
İçimde aynı soru yeniden yankılandı.
Neden?
Neden bana zincir vurulmamıştı?
Neden hâlâ kaçmaya çalışacağımı düşünmüyorlardı?
Neden bana “mahkûm” değil de “misafir” diye hitap ediliyordu?
Bu soruların cevabını bulmaya kararlıydım.
Kapıya doğru yürüdüm.
İçimden acı bir tebessüm geçti.
“Elbette kilitlidir...”
Kapı kolunu çevirdim.
Kapı tek bir ses çıkarmadan açıldı.
Olduğum yerde donup kaldım.
Kilitli değildi.
Koridora adım attığım anda, biraz ileride nöbet tutan iki muhafız aynı anda sağ yumruklarını göğüslerine götürerek başlarını hafifçe eğdiler.
“Günaydın, Lady Diana.”
Lady...
Esir değil.
Mahkûm değil.
Misafir.
Bu kelimeyi hâlâ kabullenemiyordum.
Tam o sırada koridorun diğer ucundan, yirmili yaşlarının başında görünen genç bir kadın bana doğru yürümeye başladı.
Yüzünde sıcak ve içten bir gülümseme vardı.
Sanki ilk kez karşılaştığı bir savaş esirine değil...
Uzun zamandır beklediği bir misafire doğru geliyordu...
Koridorun diğer ucundan gelen genç kadın, bana birkaç adım kala durdu.
Ayaklarını birleştirerek sırtını dikleştirdi.
Sağ elini kalbinin üzerine koydu.
Ardından zarif bir reverans yaptı.
“Valyria Kraliyet Sarayı'na yeniden hoş geldiniz, Lady Diana.”
Sesi berrak ve sıcaktı.
Ne ezberlenmiş kadar resmî...
Ne de samimiyeti sınırı aşacak kadar rahattı.
Reveransını tamamladıktan sonra doğruldu. Yüzünde istemsizce beliren küçük tebessümü gizlemeye çalışsa da bunu pek başaramıyordu.
“...Ben...” dedi hafifçe boğazını temizleyerek.
“Adım Nora Aster...”
“Kraliyet refakat memuruyum...”
“Bugünden itibaren size refakat etmekle görevlendirildim.”
Başımı hafifçe salladım.
“Görevim boyunca ihtiyaç duyacağınız her konuda yanınızda olacağım.”
Onu birkaç saniye sessizce izledim.
Garipti.
Sanki söylemek istediği başka bir şey vardı.
Bakışlarımız karşılaşınca gülümsemesini saklamaya çalıştı.
“...Bir şey mi var?” diye sordum.
Genç kadın utangaçça güldü.
“Şey...”
“Aslında...”
“...Bunu söylemem doğru olur mu, emin değilim.”
Merakla bekledim.
“Neyi?”
Yanakları hafifçe pembeleşti.
“Kolezyumdaydım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Sizi gördüm.”
Bakışlarını bir anlığına yere indirdi.
“Doğrusu...”
“...tek başınıza öyle dimdik durabilmeniz...”
Başını iki yana sallayıp küçük bir kahkaha attı.
“Affedersiniz.”
“Galiba hâlâ etkisinden çıkamadım.”
Gözlerini yeniden bana çevirdi.
“Valyria'da cesur insanlara büyük saygı duyulur.”
“Kimin hangi ülkeden olduğu fark etmez.”
“Ben de...”
Sözünü tamamlamadan yine mahcup oldu.
“...Size hayran kaldım.”
Hemen ardından telaşla ekledi:
“Ama lütfen yanlış anlamayın.”
“Bu... daha çok cesaretinize duyduğum hayranlık.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Düşman bildiğim insanların ağzından böyle sözler duymayı hiç beklememiştim.
Bakışlarımı ondan ayırmadan, temkinli bir sesle konuştum.
“Cesaret...”
“Ne garip.”
“Neredeyse bütün Valyrialılar bana ya ‘Lady’ ya da ‘misafir’ diye hitap ediyor.”
“Hiç kimse düşmanıymışım gibi davranmıyor.”
Nora'nın yüzündeki gülümseme hafifçe yumuşadı.
“Çünkü Konuk Koruma Kanunu bunu emreder, Lady Diana.”
“Bir misafir, ister dost ister eski bir düşman olsun; himaye altına alındığı andan itibaren onuru da devletimizin koruması altındadır.”
Sesinde ezberlenmiş bir metni okuyor gibi bir ifade yoktu.
Sanki buna gerçekten inanıyordu.
“Buna alışmanız biraz zaman alabilir,” dedi hafifçe gülümseyerek.
“Çoğu yabancı ilk günlerde sizin kadar şaşkın oluyor.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Demek yalnız değilim.”
Nora utangaçça gülümsedi.
“Hayır.”
“Üstelik...” diye başladı, sonra yine durdu.
“Sanırım yine fazla konuşacağım.”
İlk kez dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu ve gamzelerim biraz ortaya çıktı.
“Konuşabilirsiniz.”
Nora rahat bir nefes verdi.
“Majesteleri insanları kolay kolay sarayın bu bölümünde ağırlamaz.”
“Bu yüzden herkes sizi merak ediyor.”
Tebessümüm kayboldu.
“Merak mı?”
“Evet.”
“Ama korkmayın,” dedi telaşla.
“Kimse sizi rahatsız etmeye cesaret edemez.”
“Çünkü Majestelerinin emri çok açıktır.”
“Size her koşulda saygı gösterilecek.”
Bu cümleyi söylerken sesi yeniden ciddileşmişti.
Tam o sırada gözleri bir anda büyüdü.
“Ah!”
Alnına hafifçe vurdu.
“Ben nasıl unuturum!”
Şaşkınlıkla ona baktım.
Nora kemerine bağlı küçük deri keseyi açtı.
İçinden, koyu yeşil kadifeyle kaplı zarif bir kutu çıkardı.
Kutuyu iki eliyle bana uzattı.
“Bunu size vermem gerekiyordu.”
“Kraliyet Misafirlik Dairesi sabah erkenden teslim etti.”
Kutuyu dikkatlice açtım.
İçinde, altın işlemelerle bezenmiş zarif bir broş duruyordu.
Ortasında, güneşi andıran altın renkli bir çiçek işlenmişti.
Sabah ışığı üzerine vurunca ince işlemeler parıldadı.
“Bu...”
“Altın Şafak,” dedi Nora.
“Konuk Koruma Kanunu kapsamındaki misafirlerin taşıdığı resmî nişandır.”
Broşa uzun süre baktım.
“Az önce bahçede de aynı çiçeği görmüştüm.”
Nora başını salladı.
“Evet.”
“Onun bir anlamı mı var?”
Nora'nın yüzü aydınlandı.
“Var.”
“Hatta isterseniz size bütün çiçeklerin anlamını anlatabilirim.”
İstemsizce bahçeye doğru baktım.
“Memnun olurum.”
Nora, bahçeye açılan büyük kemerli pencerenin önünde durdu ve eliyle tek tek çiçek tarhlarını işaret etmeye başladı...
Nora, broşu avucumun içine bırakacakmış gibi yaptı, sonra bir an duraksadı.
“İzniniz olursa...”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Bunu yakanıza ben iliştirebilir miyim?”
“Neden?”
“Çünkü Valyria'da bu nişan ilk kez takılırken, Kraliyet Misafirlik Dairesi adına görevli bir refakat memuru tarafından takılması gelenektir.”
Kısa bir an düşündüm.
Ardından başımı hafifçe salladım.
“Elbette.”
Nora'nın yüzü aydınlandı.
Broşu iki eliyle büyük bir özenle aldı.
Pelerinin yakasını hafifçe düzelttikten sonra Altın Şafak broşunu dikkatlice yerine iliştirdi.
Bir adım geri çekildi.
Sanki yaptığı işi kontrol eden bir sanatçı gibi birkaç saniye bana baktı.
Sonra gülümseyerek başını salladı.
“İşte oldu.”
“Artık resmî olarak Valyria Krallığı'nın koruması altındaki bir misafirsiniz, Lady Diana.”
İçimde garip bir his oluştu.
Hayatım boyunca taşıdığım hiçbir nişan...
Bu kadar ağır gelmemişti.
Ardından Nora pencerenin önüne yürüdü.
“Şimdi...” dedi, neşeli sesi yeniden yerine gelerek.
“Bahçede gördüğünüz çiçeklerin neden öyle yerleştirildiğini merak etmiştiniz.”
Ben de pencerenin yanına geçtim.
“Evet.”
“İlk bakışta yalnızca güzel bir bahçe sandım.”
Nora hafifçe gülümsedi.
“Valyria'da bazı çiçekler yalnızca bahçeleri süslemek için yetiştirilmez.”
“Onlar aynı zamanda devletimizin sessiz dilidir.”
İlk olarak ana yürüyüş yolunu gösterdi.
“Şu gördüğünüz Altın Şafak...”
“Konuk Koruma Kanunu'nun simgesidir.”
“Bu broşu taşıyan herkes, kim olduğuna bakılmaksızın kraliyet koruması altındadır.”
İstemsizce yakamdaki broşa dokundum.
Nora devam etti.
“Yanındaki Beyaz Zambaklar, Kraliyet Muhafızlarını temsil eder.”
“Bir muhafız zambak rozeti taşıyorsa, yalnızca krala değil; kanunlara da bağlılık yemini etmiş demektir.”
Sonra eliyle doğu avlusunu işaret etti.
“Mavi İrisler, Kraliyet Arşivi'nin ve tarihçilerimizin simgesidir.”
“Bilgiyi koruyanlar onları taşır.”
Biraz ilerisini gösterdi.
“Yeşim Manolyaları, hekimlerimizin ve şifacıların çiçeğidir.”
“Yaşamı korumayı temsil eder.”
Ardından beyaz güllere döndü.
“Beyaz Güller, elçilerimizin ve diplomatlarımızın simgesidir.”
“Barışın önce sözle korunacağına inanırız.”
Sonra bakışları yavaşça bütün bahçeyi çevreleyen kırmızı gelinciklere kaydı.
Bu kez sesi biraz alçaldı.
“Kızıl Gelincikler...”
“Valyria'nın hiçbir zaman unutmadığı kahramanların hatırasıdır.”
“Bu yüzden yalnızca bir köşeye dikilmezler.”
“Bütün bahçeyi çevrelerler.”
“Çünkü onların fedakârlığı da bugün sahip olduğumuz her şeyi kuşatır.”
Farkında olmadan yeniden o kırmızı çiçeklere baktım.
Demek...
Bu yüzden diğerlerinden farklıydılar.
Nora son olarak zarif orkideleri gösterdi.
“Ve Gümüş Orkideler...”
“Kraliyet danışmanlarının simgesidir.”
“Bilgeliğin, sabrın ve sağduyunun çiçeği olarak kabul edilir.”
Bir süre sessiz kaldım.
Valyria'ya geldiğimden beri ilk kez...
Bir bahçeye bakıyormuş gibi hissetmiyordum.
Sanki yaşayan bir tarihe bakıyordum.
Tam o sırada...
Tak... Tak...
Koridorun sessizliğini kapıya vurulan iki hafif tok ses böldü.
İkimiz de aynı anda kapıya döndük.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Birini mi bekliyordunuz?”
Nora başını salladı.
“Geleceğini biliyordum ama bu kadar erken geleceğini tahmin etmemiştim.”
Kapıya yöneldi.
Kapıyı açar açmaz, koridorda ellili yaşlarının başlarında görünen bir kadın belirdi.
Kestane rengi saçlarını ensesinde kusursuz bir topuz hâlinde toplamıştı. Yüzündeki ince çizgiler yaşını ele verse de sıcak gülümsemesi ona genç bir ifade katıyordu.
Üzerinde lacivert ile krem renklerinin uyumundan oluşan son derece sade ama zarif bir elbise vardı. Beline bağladığı deri kemerde küçük makaslar, renkli mezuralar, iğnelikler ve özenle yerleştirilmiş dikiş araçları asılıydı.
Beni görür görmez sağ elini kalbinin üzerine koydu.
Ardından zarif bir reverans yaptı.
“Günaydın, Lady Diana.”
Sesinde yılların verdiği güven ve yumuşaklık hissediliyordu.
Ben de başımı hafifçe eğerek selamına karşılık verdim.
Kadın doğrulduktan sonra nazikçe gülümsedi.
“İzninizle kendimi tanıtayım.”
“Ben Helena Voss.”
“Kraliyet Terzihanesi'nin baş terzisiyim.”
Demek bu yüzden belindeki bütün o aletler...
Kadın gülümsemeye devam etti.
“Majesteleri Kral İgor'un talimatıyla huzurunuza geldim.”
“Bugün sizden birkaç ölçü almam gerekiyor.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Ölçü mü?”
“Efendim.”
Sesinde en ufak bir tereddüt yoktu.
“Kraliyet Misafirlik Dairesi'nin koruması altındaki her misafir için uygun kıyafetler hazırlanır.”
Nazikçe ellerini önünde birleştirdi.
“Şu an kullandığınız giysiler savaşın ve uzun yolculuğun izlerini taşıyor.”
Helena'nın bakışları istemsizce üzerimdeki üniformaya kaydı.
Bir an sustu.
Yırtılmış kumaşın kenarlarını, hekimlerin tedavi edebilmek için açmak zorunda kaldıkları dikiş izlerini dikkatle inceledi.
Yüzündeki sıcak gülümseme hafifçe hüzünlendi.
“İzniniz olursa bir şey söylemek isterim, Lady Diana.”
Sessizce başımı salladım.
“Bu üniforma...”
“...sizin için sıradan bir kıyafet değil, öyle değil mi?”
İstemsizce elim göğsümdeki Valyria'ya ait olmayan armaya dokundu.
“Hayır.”
“Bu, yıllardır taşıdığım lejyon üniformam.”
“Onu giyebilmek için çok şeyden vazgeçtim.”
Sesim farkında olmadan yumuşamıştı.
“Anlıyorum,” dedi Helena.
Bakışlarında ne merak ne de acıma vardı.
Yalnızca anlayış...
“İzin verirseniz...”
“...yeni kıyafetleriniz hazırlanırken bu üniformayı da onarabiliriz.”
Şaşkınlıkla başımı kaldırdım.
“Onarabilir misiniz?”
Helena'nın gözleri gülümsedi.
“Elbette.”
“Kraliyet Terzihanesi yalnızca yeni giysiler dikmez.”
“Bazı kıyafetlerin anıları, kumaşından daha değerlidir.”
“Kumaşı mümkün olduğunca aslına sadık kalarak onarırız.”
Kısa bir duraksamanın ardından ekledi:
“Elbette üzerindeki arma, rütbe işaretleri ve size ait her ayrıntı olduğu gibi korunacaktır.”
“Çünkü onlar size aittir.”
Bir an konuşamadım.
Düşman ülkenin baş terzisi...
Benim üniformamı korumayı teklif ediyordu.
Helena hafifçe gülümsedi.
“Bazen bir giysi...”
“...insanın hayat hikâyesini anlatır.”
“Biz de o hikâyeye saygı duyarız.”
Helena, sesindeki sıcaklığı hiç kaybetmeden devam etti.
“Endişelenmenizi istemem, Lady Diana.”
“Ölçü alma işlemi uzun sürmeyecek.”
“Yaklaşık on beş, en fazla yirmi dakika içinde tamamlamış oluruz.”
“Ardından birkaç gün içerisinde size özel günlük kıyafetleriniz, resmî davetlerde kullanabileceğiniz giysileriniz ve arşiv çalışmalarınız sırasında rahat edebileceğiniz çalışma kıyafetleriniz hazırlanacak.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Benim için...”
“...bunca hazırlık mı yapılıyor?”
Helena ile Nora kısa bir an birbirlerine baktılar.
Sonra Helena yumuşak bir gülümsemeyle cevap verdi.
“Valyria'da misafir ağırlamak yalnızca bir gelenek değildir, Lady Diana.”
“Bu, yerine getirmekten onur duyduğumuz bir sorumluluktur.”
Sözlerinde gösteriş yoktu.
Sanki dünyanın en doğal şeyini söylüyordu.
İçimdeki şaşkınlık giderek büyüyordu.
Bu insanlar...
Gerçekten söylediklerine inanıyorlardı.
Helena nazikçe ellerini birleştirdi.
“Eğer sizin için de uygunsa...”
“Ölçü alma işlemine başlayabilir miyiz?”
Bir an sessizce ona baktım.
Beni zorlamıyordu.
Emretmiyordu.
Sadece izin istiyordu.
Bu ülkede geçirdiğim her dakika, alışık olduğum düzeni biraz daha sarsıyordu.
Başımı hafifçe salladım.
“Olur.”
Helena'nın yüzündeki gülümseme biraz daha genişledi.
“Teşekkür ederim, Lady Diana.”
Ardından son derece doğal bir ses tonuyla ekledi.
“İzniniz olursa pelerininizi çıkarabilir misiniz?”
Sessizce omzumdaki pelerini çözdüm.
Kumaş omuzlarımdan usulca kayarak kollarımın arasına düştü.
Helena iki eliyle uzanıp pelerini büyük bir özenle aldı.
Katlamadan önce üzerindeki ince işlemeleri ve aile armamı dikkatle inceledi.
En ufak bir yorum yapmadı.
Sadece saygıyla başını eğdi.
Sonra pelerini yakındaki koltuğun üzerine kırışmayacak şekilde özenle yerleştirdi.
Ardından gözleri yeniden üniformama çevrildi.
Göğsümde taşıdığım lejyon arması...
Omzumdaki rütbe işaretleri...
Kılıç darbelerinin açtığı yırtıklar...
Hiçbir ayrıntıyı aceleyle geçmiyordu.
Belindeki mezurayı çıkarırken hafifçe gülümsedi.
“Merak etmeyin.”
“Çok kısa sürecek.”
Nora da sessizce pencerenin yanına çekilmiş, ikimizi izliyordu.
Helena mezuranın bir ucunu omzuma yerleştirdi.
“Omuzlarınızı biraz rahat bırakabilir misiniz?”
Söylediğini yaptım.
Tecrübeli elleri tek bir gereksiz hareket yapmıyordu.
Omuz...
Kol boyu...
Bilek...
Bel...
Her ölçüyü küçük, deri kaplı not defterine büyük bir titizlikle yazıyordu.
Arada kendi kendine mırıldanıyordu.
“Bir santim...”
“Hayır...”
“Yarım santim daha iyi olacak.”
Nora hafifçe gülümsedi.
“Hanımefendi her zaman böyledir.”
“Bir milimetreyi bile önemser.”
Helena, gözlerini defterinden ayırmadan cevap verdi.
“Çünkü bazen bir milimetre...”
“...bir insanın bütün gününü rahat ya da rahatsız geçirmesine sebep olabilir.”
Nora usulca güldü.
“İşte bu yüzden Kraliyet Terzihanesi'nin başındasınız.”
Helena da gülümseyerek omuz silkti.
“Belki de.”
Son ölçüyü de aldıktan sonra dizlerimin önünde durdu.
Sağ bacağıma baktığında gülümsemesi hafifçe soldu.
“Yaranız hâlâ tam kapanmamış.”
Başımı salladım.
“Yürürken hissediyorum.”
Helena mezurayı yavaşça topladı.
“O hâlde sağ paçayı biraz daha bol çalışacağız.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Neden?”
“Böylece pansuman değişirken kumaş yaranıza sürtünmez.”
Bir an sustu.
“İyileşme süreciniz boyunca daha rahat edersiniz.”
Bunu söylerken sesi öylesine doğaldı ki...
Sanki karşısındaki kadın, birkaç gün önce savaş meydanında ordusuyla çarpışmış biri değil de uzun zamandır tanıdığı bir komşusuydu.
İçimde istemsiz bir düşünce belirdi.
Valyria'da insanlar gerçekten böyle miydi...
Yoksa...
Bana mı böyle davranıyorlardı?
Helena not defterini kapattı.
“Tamamdır.”
“Bütün ölçüler tamamlandı.”
Sonra yine aynı zarif tavrıyla hafifçe reverans yaptı.
“En geç üç gün içinde ilk kıyafetleriniz hazır olur.”
Kısa bir duraksamadan sonra gülümseyerek ekledi.
“Fakat...”
“Günün geri kalanını tek bir üniformayla geçirmek zorunda kalmanızı da istemeyiz.”
Nora'nın yüzünde sanki beklediği cümle gelmiş gibi bir ifade belirdi.
Helena devam etti.
“Kraliyet Terzihanesi'nde her zaman misafirlerimiz için hazırlanmış geçici kıyafetler bulunur.”
“Elbette size özel dikilmiş değiller.”
“Ama birkaç gün rahat etmeniz için yeterince konforludurlar.”
Nora hemen söze girdi.
“İsterseniz onları da şimdi getirebilirim, Lady Diana.”
İlk kez üzerimdeki yıpranmış üniformaya baktım.
Sonra Helena'nın özenle katladığı pelerine...
Ardından Nora'nın heyecanla cevap bekleyen yüzüne...
Derin bir nefes aldım.
“Sanırım...”
“...buna ihtiyacım var.”
Nora'nın gözleri sevinçle parladı.
“Harika!”
Sonra heyecanlandığını fark edip boğazını temizledi.
“Yani...”
“İzninizle hemen getiriyorum.”
Küçük bir reverans yaptıktan sonra hızlı ama zarif adımlarla odadan çıktı.
Helena ise arkasından gülümseyerek baktı.
“Refakat Memuru Aster...”
“İşini biraz fazla sever.”
Sesinde hafif bir anne şefkati vardı.
“Fakat inanın bana...”
“Bunu kısa zamanda siz de seveceksiniz.”
Koridordan Nora'nın neşeli sesi duyuldu.
“İzninizle gelebilir miyim?”
“Buyurun,” dedi Helena.
Kapı açıldı.
Nora'nın arkasında iki saray görevlisi vardı.
İkisi de cilalı ahşaptan yapılmış küçük bir servis arabasını dikkatle itiyordu.
Arabanın üzerinde katlanmış bembeyaz havlular, ince ketenden gecelikler, yumuşak sabahlıklar, günlük iç giysileri, çoraplar, ev terlikleri ve özenle hazırlanmış birkaç takım kıyafet bulunuyordu.
Bir rafta zarif deri botlar...
Yanlarında ise daha hafif günlük ayakkabılar duruyordu.
Küçük cam şişelerde bitkisel sabunlar, lavanta özlü şampuanlar, saç bakım yağları ve hoş kokulu kesecikler de hazırlanmıştı.
Hepsinin yanında gümüş çerçeveli küçük bir el aynası ile ceviz ağacından oyulmuş zarif bir tarak yer alıyordu.
Şaşkınlıkla hepsine baktım.
“Bütün bunlar...”
“...benim için mi?”
Helena gülümseyerek başını salladı.
“Misafirimizin hiçbir eksiği kalmaması istenir.”
“Kraliyet Misafirlik Dairesi bununla ilgilenir.”
Nora ise sanki aklına yeni bir şey gelmiş gibi bir an duraksadı.
“Eee...”
“...aslında...”
Helena gülümseyerek ona baktı.
“Nora.”
Genç kız utangaç bir gülümsemeyle dudaklarını ısırdı.
“Benim de...”
“...küçük bir hediyem vardı.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Hediye mi?”
“Resmî değil,” diye aceleyle ekledi.
“Kraliyet adına da değil.”
“Tamamen... benim.”
Arkasında sakladığı küçük kumaş keseyi iki eliyle bana uzattı.
“Umarım yanlış anlamazsınız.”
Keseyi dikkatlice aldım.
Beklediğimden daha hafifti.
İçinden açık yeşil deriyle kaplanmış zarif bir bakım kutusu çıktı.
Kapağını yavaşça açtım.
İçinde ince dişli, ceviz ağacından yapılmış bir tarak...
Gümüş işlemeli küçük bir el aynası...
Beyaz yasemin, portakal çiçeği ve amber kokulu küçük bir parfüm şişesi...
Sade renklerden oluşan zarif bir makyaj paleti...
İnce oymalarla süslenmiş birkaç saç tokası vardı.
Kutunun kapağının iç kısmına küçük bir not iliştirilmişti.
“Umarım kendinizi burada biraz olsun evinizde hissedersiniz.”
Altında tek kelime yazıyordu.
Nora.
Uzun süre kutuya baktım.
Parmaklarım aynanın gümüş çerçevesinde dolaştı.
Boğazım düğümlendi.
Başımı yavaşça kaldırdım.
“Bunu...”
“...benim için mi aldınız?”
Nora başını mahcup bir şekilde salladı.
“Evet.”
“Aslında çok uzun zamandır ne alsam diye düşünüyordum.”
Sonra küçük bir kahkaha attı.
“Sonra kendi kendime...”
“‘Belki bunlar işine yarar,’ dedim.”
Omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Çünkü...”
Bir an sustu.
“İnsan bazen güçlü görünür.”
“Ama yine de kendine iyi bakacak küçük şeylere ihtiyaç duyabilir.”
Sesinde ne acıma vardı...
Ne de merhamet.
Yalnızca içten gelen bir düşünce...
Kutuyu göğsüme biraz daha yaklaştırdım.
Hayatım boyunca bana kılıçlar verilmişti.
Nişanlar...
Madalya ve övgüler...
Ama...
Kimse bana yalnızca mutlu olmam için bir hediye vermemişti.
Gözlerim istemsizce doldu.
Başımı hafifçe eğerek derin bir nefes aldım.
“Düşünmeniz bile...”
Sesim fark etmeden titredi.
“...beni çok mutlu etti.”
Nora'nın gözleri büyüdü.
“Sahi mi?”
İlk kez dudaklarımda içten bir tebessüm belirdi.
“Hem de çok.”
Kutuyu iki elimle dikkatlice tuttum.
“Teşekkür ederim, Nora.”
O an genç kızın yüzündeki gülümseme bütün odayı aydınlatacak kadar sıcaktı.
Helena ise ikimizi sessizce izledi.
Yüzünde anne şefkatini andıran yumuşak bir ifade vardı.
“İşte bu yüzden...” dedi hafifçe gülümseyerek.
“Nora'nın kalbi, yaşı kadar genç kalmayı başarıyor.”
Odanın içinde kısa ama huzurlu bir sessizlik oluştu.
İlk kez...
Valyria Sarayı bana yalnızca yabancı bir ülkenin görkemli duvarları gibi görünmüyordu.
O taşların arasında...
Bana uzanan samimi eller de vardı.
Helena zarifçe doğruldu.
“Artık müsaadenizi isteyeyim, Lady Diana.”
Kollarının arasındaki özenle katlanmış üniformama baktı.
“Onu en kısa sürede, aslına sadık kalarak size teslim edeceğim.”
Başımı hafifçe eğdim.
“Teşekkür ederim, Helena Hanım.”
Helena sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdi.
“Rica ederim.”
Zarif bir reverans yaptıktan sonra üniformamı dikkatle kucağında taşıyarak odadan ayrıldı.
Kapı usulca kapandı.
Nora bana döndü.
“Bugünkü görevimize başlayabiliriz, Lady Diana.”
Merakla baktım.
“Nereye gidiyoruz?”
“İlk durağımız Kraliyet Arşivi.”
“Majestelerimizin uygun gördüğü program böyle.”
Başımı hafifçe salladım.
Hazırlanmam birkaç dakika sürdü.
Üzerime açık krem rengi, ince ketenden dikilmiş rahat bir gömlek giydim.
Altına koyu yeşil, hareket etmeyi kolaylaştıran zarif bir pantolon...
Ayağıma ise yumuşak deri çizmeler geçirdim.
Koridora çıktığımızda Nora yanıma geçti.
Sessizce yürümeye başladık.
İlk başlarda yürümek kolaydı.
Fakat birkaç koridor geçtikten sonra sağ bacağımdaki yara kendini yeniden hissettirdi.
Adımlarım fark etmeden yavaşladı.
Nora bunu belli etmeden yürüyüşünü benim tempoma göre ayarladı.
Koridor boyunca bize eşlik eden muhafızlar da aynı hızda ilerlemeye devam etti.
Genç refakat memuru, Lady Diana'nın yürüyüşündeki bu küçük değişikliği sessizce zihnine not etti.
Gün sonunda Majesteleri Kral İgor'a sunacağı günlük raporda, misafirinin sağlık durumundaki bu ayrıntıya da yer verecekti.
Bir süre sonra önümüzde iki kat yüksekliğinde devasa çift kanatlı kapılar yükseldi.
Koyu meşe ağacından yapılmış kapılar, gösterişli süslemeler yerine ince oyma sanatının zarafetini taşıyordu.
Hayat Ağacı...
Açık bir kitap...
Kanatlarını iki yana açmış bir ejder...
Ve yıldızlarla çevrili bir güneş...
Kapının tam ortasında eski Valyria alfabesiyle tek bir cümle işlenmişti.
“Bilgi, Yaradan'ın insana emanet ettiği en kıymetli hazinedir.”
Nora kapının önünde durdu.
Sağ elini kalbinin üzerine koyarak hafifçe başını eğdi.
“Burası Kraliyet Arşivi.”
“Valyria'da taç nasıl korunuyorsa...”
“...bilgi de aynı hürmetle korunur.”
Ardından kapılar ağır ağır açıldı.
Ve...
Olduğum yerde istemsizce durdum.
Karşımda uzanan yer, hayal ettiğim hiçbir kütüphaneye benzemiyordu.
Sanki yüzyılların bilgeliğini sessizce kucaklayan görkemli bir bilgelik sarayına adım atıyordum.
İçeriye ilk adımımı attığım anda, serin ama huzur veren bir hava yüzüme dokundu.
Salon öylesine büyüktü ki...
Başımı kaldırmadan tavanını görmek mümkün değildi.
Gökyüzüne uzanıyormuş gibi yükselen beyaz mermer sütunlar, altın işlemeli kemerleri taşıyor; her sütunun üzerine eski Valyria alfabesiyle bilgelik, adalet, sabır ve hakikat üzerine yazılmış veciz sözler işlenmişti.
Kubbenin tam ortasını kaplayan devasa renkli camdan süzülen sabah ışığı, salonun içine altın ve mavi tonlarında yumuşak bir aydınlık yayıyordu.
Işık, binlerce kitabın sırtına vuruyor...
Eski deri ciltler, sanki kendi içlerinden parlıyormuş gibi loş bir ışıltıyla karşılık veriyordu.
Raflar...
Bir bina yüksekliğindeydi.
Kat kat yükseliyor, birbirlerine zarif köprülerle bağlanıyor; üst galeriler boyunca uzanan dar yürüyüş yolları, bilginin gökyüzüne doğru yükseldiği hissini veriyordu.
Her raf kusursuz bir düzen içindeydi.
Ne tek bir kitap eğri duruyordu...
Ne de tek bir parşömen gelişigüzel bırakılmıştı.
Ceviz ve meşe ağacından oyulmuş raflardan yayılan sıcak koku, eski parşömenlerin kendine özgü kokusuyla birleşiyor; balmumu mumlarının hafif kokusu ise bütün salonu dingin bir huzurla sarıyordu.
Salonun farklı köşelerinde çalışan arşiv görevlileri neredeyse hiç konuşmuyordu.
Kimi yüzyıllık bir el yazmasını pamuk eldivenlerle inceliyor...
Kimi büyük bir masanın üzerinde haritaları dikkatle açıyor...
Kimi ise uzun merdivenlere tırmanarak rafların en üst sıralarından kalın ciltler indiriyordu.
Salonun tam merkezinde, beyaz mermerden yapılmış geniş bir dairenin içine sekiz köşeli büyük bir pusula motifi işlenmişti.
Pusulanın ortasında ise altın harflerle tek bir cümle yazıyordu.
“Bilgi; gücü değil, adaleti yüceltirse anlam kazanır.”
Farkında olmadan nefesimi tuttum.
Burası yalnızca kitapların saklandığı bir yer değildi.
Bir krallığın hafızası...
Vicdanı...
Ve yüzyıllar boyunca biriktirdiği bilgeliğin yaşayan kalbiydi.
İnsan burada istemsizce daha yavaş yürümek...
Daha alçak sesle konuşmak istiyordu.
Sanki duvarların arasında dolaşan şey yalnızca sessizlik değil...
Geçmişin bilgeliğiydi.
Yanımda duran Nora hafifçe gülümsedi.
“Hoş geldiniz...”
“...Valyria Büyük Kraliyet Arşivi'ne.”
O an gözlerimi raflardan ayıramadım.
İçimde tek bir düşünce vardı.
Eğer bir krallığın ruhu görülebilseydi... sanırım tam olarak böyle görünürdü.
Bölüm etkileşimi
