NAELİTH ARVEN kitap kapağı

2. bölüm / 33

NAELİTH ARVEN

İKİNCİ BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Buse BAL

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: İKİNCİ BÖLÜM

Sabahın ilk ışıkları yükselirken, Kral İgor tüm sarayını düello için hazırlamıştı. Halk büyük bir coşkuyla toplanmıştı, Valyria'nın en büyük kolezyumu doldurulmuştu. Kral İgor, ejder karası çeliğinden yapılmış, her bir santimine günlerce ayrı ayrı zanaatkârların uğraştığı o zırhını kuşanmıştı. Gök taşından yapılmış olan kılıcı Karor, yapımı sırasında yüz kez eritilmiş, aylar boyunca binlerce darbeyle dövülerek şekillendirilmişti. Kral İgor sonunda Karor'a layık bir rakip bulduğunu düşündü. Benim gelişimi beklerken, göğsünde alışılmadık bir huzursuzluk hissediyordu.
Zindanın ağır demir parmaklıkları gıcırtıyla açıldığında, beni almaya gelen muhafızın gözlerindeki o derin saygı ve hayranlığı fark etmem uzun sürmedi. Muhafız tek bir kelime dahi etmedi, yalnızca başını hafifçe eğip eliyle sessizce dışarıyı işaret etti.
Muhafızların ayak sesleri adeta törensel bir marşın ritmini tutturuyordu. Kalenin sessizliğini bozarken, benim içimdeki sarsılmaz iradeyi de yankılıyor gibiydi.
Başımı kaldırdım, sırtımı dikleştirdim.
Bir kahraman gibi...
Babam gibi yürüyerek oraya çıkacaktım...
Karanlık bir tünelden geçerek kolezyumun girişine ulaştık. O devasa kapılar, diğer tüm kapılarda olduğu gibi oymalarla süslenmişti, kalın meşe ağacından yapılmıştı.
Kapının üzerinde:
“Vael nor diz, onar vekar.”
(Işık eğilmez, onur ebedidir.)
yazıyordu.
Yavaşça kapılar açıldığında, dışarıdaki sabah güneşinin ışığı karanlıktan yeni çıkmış gözlerimi anında kamaştırdı. Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım. Görüşüm yavaş yavaş netleşirken öne doğru bir adım attım.
İlk adımımı attığım anda binlerce insanın uğultusu kulaklarımı doldurdu.
Avalon'dan getirilen esir kadını görmek için herkes ayağa kalkmıştı.
Kimisi merakla, kimisi hayranlıkla, kimisi küçümseyerek baktı.
Kimisi sadece:
“Bu kız gerçekten Kral İgor'un karşısına mı çıkacak?”
diye fısıldıyordu.
Kimseye bakmadım.
Gözlerimi doğrudan arenanın ortasına diktim.
Yavaşça dudaklarımın arasından bir marş döküldü:
“Rüzgâr taşları aşındırır, iradeyi kıramaz.
Çelik susar; yürek konuşur en karanlık gecede.
Adımız yankı olur, her diyarda;
Bir ömür kıvılcımdır, sonsuz ateşte.
Yiğit toprağa düşer, ülküsü yürür ardınca sessizce;
Toprak alır kardeşleri, destan doğar her hecede.
Şan ne taçla satın alınır, ne makamla yükselir;
Şerefi ancak şerefliler bilir.
Ardında taş değil, söz bırak; ansın seni nesiller.
Şövalye diz çökmez; yemini yaşar son nefesinde.”
Marşı okuyarak arenanın ortasına doğru ilerledim.
Yavaş ama kararlı adımlarla yürümeye devam ettim.
Her adımımda kum hafifçe savruluyordu.
Zırhımın çıkardığı ses bütün kolezyumda yankılanıyordu.
Tam o anda...
Binlerce kişilik kolezyum yavaş yavaş sessizleşmeye başladı.
İnsanlar benim ne bağırdığımı, ne ağladığımı ne de yalvardığımı gördüler.
Sadece dimdik yürüyordum.
Kimseye bakmadım. Gözlerimi yalnızca arenanın ortasına diktim.
“Baba... Bugün beni izliyorsan, seni utandırmayacağım.”
Kral İgor, karşımda durdu ve Karor'u kaldırdı.
“Avalon'un şövalyesi,” dedi, sesi alanda yankılandı. “Bugün burada korkunla değil, adınla anılacaksın. Duruşunu al!”
Kral İgor'un kılıcı Karor'dan yansıyan sabah güneşinin titrek parıltısı, kumların üzerinde keskin bir çizgi gibi duruyordu.
Ben, omuzlarımdaki görünmez yükle birlikte derin bir nefes aldım; dünkü savaşın izleri olan, bacağımdaki taze ve sızlayan kılıç yarası her adımda kendini hatırlatıyordu. Yaralarımın alevi şimdiden içten içe yayılıyor, ateşi tüm vücudumu sarmaya başlayarak zihnimi bulandırıyordu. Doğrudan bir saldırı yapacak durumda değildim.
Kral İgor, gözlerimdeki kararlılığı gördüğünde ani bir hamleyle kılıcını savurdu. Çeliğin havayı yaran sert etkisiyle ileri atıldı; ancak ben bu darbeyi karşılamak yerine gövdemi ustalıkla yana doğru esnettim, kılıcın yörüngesinden milimetrik bir farkla sıyrılarak sola kaydım ve hemen ardından kendi kılıcımı Kral İgor'un böbreklerine doğru ok fırlatırcasına öngörülemez bir karşı hamleyle uzattım.
Kral İgor, bileğini ustalıkla çevirip bu hamlemi geniş bir yay çizerek savuşturdu; kılıçların çarpışmasından çıkan metalik çınlama tüm kolezyumda yankılandı.
Kral İgor, benim yaralı olduğumu çok geçmeden fark etti. Beni incitmek, canımı acıtmak istemiyor gibi görünüyordu; asıl niyeti, benimle hakiki bir kılıç dövüşünü paylaşmak ve hünerlerimi görmekti. Kılıcını tamamen benim hamlelerimi tartmak ve yönlendirmek üzere saklıyordu.
Ancak artan tempo ve yorgunluk, bedenimdeki direnci zorluyordu. Kral İgor'un üst üste yaptığı kontrollü ve baskıcı bilek hamlelerini göğüslemek zorunda kaldığım sert bir çarpışma anında, var gücümle geri çekilmek zorunda kaldım.
Ani ve keskin bir hamleyle gerilerken, daha önceden kapanmamış olan başımdaki yara şiddetli hareketin etkisiyle yeniden açıldı. Akan kan gözümün üzerine doğru süzülmeye başladı; görüşümü kapatan bu engeli yok etmek için anlık bir refleksle başımdaki miğferi hırsla kafamdan çıkarıp kumlara fırlattım.
Miğferin düşmesiyle birlikte, uzun dalgalı siyah saçlarım omuzlarıma döküldü, rüzgârda hafifçe dalgalanmaya başladı ve akan kan zırhıma ve kumlara damlamaya başladı.
Kumların yansıttığı ışık, benim bu hırpalanmış ama dimdik duran siluetimi binlerce izleyicinin gözü önüne serdi; izleyiciler bana saygı ve hayranlık duymaya başlamıştı.
Kral İgor, kılıcını indirip bir an duraksadı; karşısındaki benim gözlerimdeki vahşi ateşi ve boyun eğmez iradeyi gördüğünde içindeki hayranlık katbekat arttı.
Bacağımdaki enfeksiyonun ve tırmanan ateşin yarattığı baş dönmesine rağmen diz çökmedim. Zaten ben buraya zafer için değil, onurlu bir ölüm için çıkmıştım.
Miğferimin çıkmasıyla serbest kalan o uzun siyah saçlarımın kana bulanmış yüzüme düşüşü, Kral İgor'un zihninde adeta bir şimşek çaktırdı.
İçinden Valyria dilinde mırıldandı:
“Tubī tollet kīrio.”
(Bazı hazineler gözünün önünde saklıdır.)
Bacağımdaki enfeksiyonun ve tırmanan ateşin yarattığı dayanılmaz baş dönmesiyle dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Dünyanın renkleri soluyor, kolezyumun uğultusu kulaklarımda bir uğultuya dönüşüyordu. Olduğum yere yığılmak üzereyken son bir irade kırıntısıyla dengemi zorlukla sağladım.
Kral İgor, dizlerimin titrediğini, gözlerimdeki o keskin ışığın gölgelendiğini fark etti. Hızla birkaç adım geri çekilerek kılıcını indirdi ve sesini alanda yankılatacak bir tonda seslendi:
“Bu düello bitmiştir! Silahını bırak, yaralı bir şövalyenin karşısına çıkmam!”
Zihnim ateşin hararetiyle bulanıklaşırken, inatçı ruhum ise teslimiyeti reddediyordu. Kral İgor'un bu merhamet dolu teklifini bir an için hakaret gibi algıladım.
Gözlerimde alev alev yanan o gururlu hırsla başımı kaldırdım.
“Asla!” dedim.
Ölüm düşünceleri zihnimi terk etmiyordu. Bilinçaltıma işlenmiş olan esaret, benim ölümü arzulamamı tetikliyordu. Titreyen ama kararlı ellerimdeki kılıcı havaya kaldırarak keskin ucunu kendi boynuma doğru çevirdim.
Kolezyumdaki binlerce insan bu ani hamlem karşısında nefesini tuttu.
Aristokratlar localarından öne doğru eğildi, kalabalıkta buz gibi bir sessizlik yayıldı. Herkes gerilmiş, bu senaryonun bir saniye sonra nasıl sonuçlanacağını merakla bekliyordu.
Gözlerimi yakıcı güneşe diktim. Dudaklarım kurumuş, çatlamıştı.
“Bu şekilde biteceğini hiç düşünmemiştim,” diye mırıldandım.
Ancak içimdeki sarsılmaz inançla, zihnimi toparlayarak yüksek sesle, tüm arenada yankılanan ilahi kelamları mırıldanmaya başladım:
“Bana yaratıcım yeter, O'ndan başka güç yoktur. Ben yalnızca O'na güvendim ve O, büyük Arş'ın mutlak hâkimidir...
De ki: ‘Bizim başımıza ancak, yaratıcımızın bizim için yazdığı kaderden başkası gelmez. O, bizim ışığımızdır, karanlıkta kalmamıza izin vermez.’ Müminler yalnız yaratıcıya güvensinler.”
“Baba... özür dilerim!..” diye fısıldadım.
Son damla gücümün eşiğindeyken boynuma dayadığım kılıcı sıkıca kavramış ve boynumu kesmek üzere bir hamle yapmaya davranmıştım.
Ancak o an Kral İgor beklenmedik bir risk aldı. Benim hamlemi bekleyecek vakti olmadığını anlayarak bir anda öne atılıp keskin demiri eliyle kavradı.
Kılıcın keskin ağzı eldivenini yırtıp avucunu keserken, Kral İgor yarasını umursamadı; tek hamlede kılıcı boynumdan uzaklaştırdı.
Ben, silahımı bırakmamak için son bir kez direnç gösterdiysem de, bacağımdaki zehirli enfeksiyonun ve tırmanan ateşin çökerttiği bedenim daha fazla dayanamadı.
Gözlerimdeki o ışıkta bir karartı belirdi ve bilincimi tamamen yitirdim. Kumların üzerine yığılacakken Kral İgor, yere düşmeme izin vermeden beni yakaladı.
Yüzündeki o sert ve mağrur hükümdar ifadesi, yerini derin bir endişeye ve gölgeli bir meraka bırakmıştı.
“Hekimleri çağırın! Derhal!”
Emri, Valyria kolezyumunun taş duvarlarında yankılandı.
Kısa süre içinde sarayın başhekimi, yaşlı ve tecrübeli Aelor Rhaen, nefes nefese odaya giriş yaptı. Kral'ın huzurunda saygıyla eğildikten sonra, yatağa yatırılan benim yaralarıma yöneldi.
Hekim, Kral'la konuşurken hem mesleki saygıyı elden bırakmıyor hem de saray protokolünün ağırlığını taşıyordu.
Aelor Rhaen, yaralarımın enfeksiyonunu önlemek için sarımsak ezmesi ve taze kantaron yağıyla bir sargı uyguladı.
Ateşimi düşürmek için ise söğüt kabuğu çayı içirdi ve başıma soğuk suyla ıslatılmış sargılar koydu. Zihnimi toparlamam içinse kediotu ve lavanta karışımı koklattı.
Kraliyet tabibi ve şifacı Aelor Rhaen:
“Kralım, zehir kana karışmış ve bedenin savunma mekanizmasını tamamen çökertmiştir. Ateşi zihnini yakıyor. Açık konuşmak gerekirse... Kendinizi en kötüsüne hazırlamalısınız. Şifası artık bizim ellerimizde değil, yalnızca Yaratıcının iradesine ve kendi kaderine kalmıştır.”
Kral İgor, bu acı gerçek karşısında çenesini sıktı.
Olayın ardından ben sarayın en korunaklı odalarından birine alınarak sıkı bir gözetim altına sokuldum.
Günler birbirini kovaladı ve günlerce süren belirsiz bir bekleyiş başladı.
Kral İgor, dedikodulara ve halkın diline mahal vermemek, hakkımda yanlış bir söz çıkmasına asla izin vermemek için odada uzun süreler kalmıyor, yalnızca nadiren ziyaret ediyor ve kısa teftişlerle durumumu bizzat denetliyordu.
Ancak bu sessiz ve uzun bekleyiş sürecinde, Kral İgor'un odada geçirdiği o kısa anlar zihnini kurcalamaya başlamıştı bile.
Yatakta yatan hırpalanmış, ölümün eşiğindeki beni inceledikçe, yüz hatlarımdaki güzellik istem dışı dikkatini çekmeye başlamıştı.
Kral İgor, şimdiye kadar zaferin, gücün ve hayatın kavgasını vermiş; bu tür hayranlık ya da tarifi imkânsız bir çekim gibi zaafları olan duyguları hiç tanımamıştı.
İçinde büyüyen bu tuhaf duygu huzursuzlanmasına sebep oluyor, iradeli bir kralı bile gafil avlayacak kadar derinden sarsıyordu.
O, bu hissin ne anlama geldiğini henüz çözemiyordu; ama bu bilinmezlik, onu eskisinden çok daha fazla rahatsız ediyordu.
Günler ağır ağır birbirini kovalamaya devam etti. Zaman sürünüyor gibi hissettiriyordu... ağır çekimde ilerliyordu.
Ateşim zaman zaman düşüyor, ardından yeniden yükseliyordu. Sarayın başhekimi Aelor Rhaen, bunun ölümle yaşam arasındaki bir ruhun savaşı olduğunu söylemişti; elimizden geleni yaptık diye hatırlatmıştı.
O gece saray, alışılmadık bir sessizliğe gömülmüştü.
Kral İgor, nöbet değişiminin ardından odanın kapısını sessizce araladı. İçeri girdiğinde yalnızca şöminenin cılız alevleri odayı aydınlatıyor, yağmurun sivri kemerli, ajurlu büyük pencerelere vuran sesi duyuluyordu. Adeta yağmur damlaları kalenin duvarlarını dövüyordu.
Ben hâlâ uyanmamıştım.
Yüzüm günlerdir süren ateşten solmuş, nefesim düzensizleşmişti.
Kral İgor birkaç adım yaklaştı.
Tam geri döneceği sırada dudaklarım kıpırdadı.
“...Baba...”
Sesim o kadar kısıktı ki, rüzgârın uğultusuna karışacak kadar zayıftı.
“...Hayır...”
Kısa bir sessizlik oldu.
“...geri çekilmedim...”
Nefesim hızlandı.
“...Onları... kurtaramadım...”
Kral İgor'un bakışları sertleşti.
Kirpiklerim titriyordu.
“...pes etmedim...”
Bir an sonra başımı hafifçe iki yana salladım.
“...kardeşlerim...”
Yüzüme acı dolu bir ifade yayıldı.
“...baba... özür dilerim...”
Oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Kral İgor, yatağımın başucunda uzun süre hareketsiz kaldı.
İlk defa benim yalnızca yaralı bir şövalye olmadığımı düşündü.
Bir savaşçının bedenindeki yaralar iyileşebilirdi.
Fakat ruhumda taşıdığım yaralar...
Onlar çok daha derindi.
Yeniden mırıldandım:
“...Baba... beni affet...”
Baygın hâlde yatarken gözlerimden birkaç damla yaş süzüldüğünü gördü.
Kral İgor elini uzatıp gözyaşlarımı silmek istedi ama dokunmadı.
Gözleri istemsizce yatağın kenarında duran eski kılıca kaydı.
Ardor'un sapında “AE” harfleri kazılıydı, bakımsızdı, binlerce muharebe görmüş olduğu belli olan bir kılıçtı. Ancak teğmenin, yani benim, bu kadar savaş görmüş olma ihtimalim yoktu.
Bu kılıç kimindi?
“Kimdin sen?” diye düşündü.
“Nasıl bir hayat yaşadın da ölmeyi, yaşamaktan daha kolay görmeye başladın?”
Ben gerçekten yalnızca Avalon'un bir şövalyesi miydim?
Yoksa bütün bu savaşın ardında kimsenin bilmediği başka bir hikâyem mi vardı?
Kral İgor ağır adımlarla pencereye yürüdü.
Ay ışığı avluyu aydınlatıyordu.
Ellerini arkasında birleştirdi.
“Uyanırsan...”
Bir süre cümlesini tamamlayamadı.
“Uyanırsan seninle ilgili ne yapacağım?”
Beni esir mi edecekti?
Ülkeme geri mi gönderecekti?
Bunu konsey kabul etmezdi...
Yoksa... yoksa...
Hayatı boyunca karar vermekte hiç bu kadar zorlanmamıştı.
Ama bu kez...
İlk defa cevabını bilmediği bir soruyla baş başaydı.
Geçen haftaların yavaş akışı içinde sarayın kalın duvarları ardında zaman ağır bir tempoyla eriyordu.
Ateşin pençesindeki ben, ara ara kısa bilinç pırıltıları haricinde neredeyse iki haftadır gözlerimi kapalı tutuyordum; bedenim ölüm ve yaşam arasında sessiz bir savaş veriyordu.
Konsey üyeleri her birkaç günde bir huzura çıkıp esir bir savaşçının varlığını sorguladığında, Kral İgor soğuk ve otoriter duruşundan taviz vermemişti.
Beni korumak istiyordu ancak bir kral olarak doğrudan “Onu bağışlıyorum” demesi konseyin gözünde zafiyet olarak algılanır, sarayda büyük bir otorite boşluğu yaratırdı.
O, açıkça beni koruyamazdı; bu yüzden yasaların arkasına saklanmak zorundaydı.
Günler boyunca Valyria'nın sararmış, parşömenleri toz tutmuş kadim kanunlarını sabırla ve tek tek inceledi.
Nihayet, aradığı o kurtarıcı maddeyi eski fermanların arasında buldu:
Valyria Kanunnamesi, Madde 42:
“Her kimin yolu Valyria toprağına düşer ve korunmaya muhtaç haldeyse, yaraları kapanana ve kaderi tayin oluncaya dek Kral'ın mutlak himayesi ve konuk kanununun koruması altındadır.”
Kral İgor, bu kanunu konseyin önüne bir kalkan gibi koyarak onların ellerini ve dillerini bağlamıştı.
Ancak Kral İgor gerçekçiydi...
Biliyordu ki, aramızda en ufak bir güven temeli dahi yoktu; bu yüzden beni askerî kademelere ya da stratejik bir konuma yerleştirmesi imkânsızdı. Önünde sonunda bana bir görev vermek zorunda kalacaktı.
Saat gece yarısını geçerken, dışarıda öten baykuşların ve gece hayvanlarının sesleri hafifçe duyuluyordu; odanın içinde yalnızca taş duvarların serinliği ve mumların titrek ışığı hâkimdi.
Kral İgor, sessizce odaya girip yatağın ucunda durdu. Hâlâ yarı baygındım, zihnim ateşin pençelerinin arasından kurtulamıyordu.
“Kılıcının kabzasındaki ‘AE’ harfleri kime ait?” diye sordu Kral İgor, her zamanki mesafeli ve net tonuyla.
Yarı kapalı gözlerimle boşluğa bakarak, bilincin o bulanık sınırında güçlükle fısıldadım:
“Andrew Emery... Babam...”
Kral İgor, bu kısa ismin zihninde yer etmesine izin verirken, bunu sabah hatırlayıp hatırlamayacağımı kestiremiyordu. Yine de tedbiri elden bırakmadı.
Kral İgor uzunca bir süre düşündükten sonra bana vereceği görevi sonunda buldu.
Ben biraz daha toparlanıp ayağa kalkabilecek duruma geldiğimde beni sarayın devasa arşivine yerleştirmeyi planladı.
Tabii ki her bölüme tam bir erişimim olmayacaktı; ben ise şimdilik sadece önemsiz bölümlerde, göz önünde ve hafif işlerle vakit geçirecektim.
Kral İgor, ellerini arkasında birleştirip odadan sessizce uzaklaşırken, tamamen iyileşmemi beklemekten başka çaresi olmadığını biliyordu.
O zamana kadar bu oda benim hem sığınağım hem de hücrem olacaktı.
Üçüncü haftanın sonunda, kaldığım odamda sızan sabah serinliğindeki esen tatlı meltemlerin eşliğinde nihayet gözlerimi araladım.
Uzun süredir yalnızca çorbayla beslenebildiğim için bedenim zayıf düşmüştü; uyandığım an kaslarımdaki derin sızı ve ateşin kavurduğu kemiklerimin ağrısı tüm vücudumu sardı.
Zihnim ise sisler altından yeni yeni çıkıyordu.
Baygınlık geçirmeden önceki son üç güne dair hiçbir şey hatırlamıyordum; nerede olduğumu, bu taş odaya nasıl geldiğimi bilmiyordum.
Karşımda duran adamların düşmanım olduğu aklımın ucundan bile geçmediği için, her zamanki zarif ve kibar doğamla, yüzümde hafif bir tebessümle konuştum:
“Günaydın... Burası neresi acaba?” diye sordum Aelor Rhaen'e doğru.
Aelor:
“Kral'a haber verin, misafirimiz uyandı.”
Kral İgor, masada duran parşömenleri bırakıp kaldığım odaya geldi.
Zayıf düşmüş olan benim hiçbir şey hatırlamadığımı, hafızamda son birkaç günün silindiğini yüz ifadem ve tavırlarımdan fark etti.
Yaşananları anlatmaya başladı: Kolezyumdaki düelloyu, boynuma dayadığım kılıcı, yaralarımı ve buraya nasıl getirildiğimi...
Duyduklarım karşısında derin bir sarsıntı geçirdim.
Yüzümdeki neşeli tebessüm soldu; duyduğum gerçekler hem beni derinden üzmüş hem de afallatmıştı.
Kayıplarım, uğradığım ihanet ve yanlışlıkla Valyria'nın topraklarına girmiş olmamız, savaş, esaretim birer birer zihnime hücum etti.
Pencereye doğru döndüm; sırtım Kral İgor'a dönüktü. Kral İgor arkamda dimdik duruyordu, bir iki adım kadar gerimdeydi.
Kral İgor açıklamalarını tam bitirdiği anda, o kayıp hatıralar bir şimşek gibi zihnime nüfuz etti.
Gerçeklerin ağırlığıyla başım dönerken dengemi kaybettim.
Kral İgor ani bir refleksle öne atılarak beni yakaladı ancak o an ellerimiz birbirine değdiğinde Kral İgor istem dışı irkildi; içinde yükselen o yabancı utanç dalgasıyla beni aceleyle yatağıma oturttu ve sanki ateş basmış gibi ellerini hemen geri çekti.
Hemen ardından o otoriter, soğuk ve mesafeli maskesini takınarak, bir sorgulamayı andıran net sorularla konuşmaya başladı:
“Kılıcının kabzasındaki ‘AE’ harfleri kime ait? Sınırlarımızda ne işiniz vardı? Saldırma amacınız nedir? Adın, soyadın, yaşın, rütben ve görevin nedir?”
...
İğneleyici ve soğuk sorular art arda dökülürken, Kral İgor içten içe benim gözlerimi açmış ve hayatta kalmış olmama derin bir minnet duyuyordu.
Şimdi sıra sorularının yanıtındaydı.
Sorularını yanıtlamak üzere ağzımı açtım. Babamı hatırlamak göğsüme kocaman bir yumru oturmasına sebep olmuştu. Kısa bir duraksamadan sonra konuştum:
“Andrew Emery, yani babamın kılıcını taşıyorum... Beş yıl önce sizinle olan bir savaşta şehit düştü...”
“Koordinatlar bize hatalı verildi. Size saldırmadık, sizin bize saldırdığınızı sandık. Herhangi bir savaş çıkartma niyetimiz yok.”
“Diana Emery, 18 yaşındayım, şövalyeyim. Rütbem teğmen, görevim taarruz öncüsü ve son savunma hattıdır.”
Kral İgor, yüzümü dikkatle süzdü.
Yüzümdeki şaşkınlık, yorgunluk ve keder hâlâ silinmemişti.
Birkaç adım geri çekildi, ellerini her zamanki gibi arkasında birleştirdi.
“Diana Emery...” dedi sakin ama otoriter bir sesle. “Sana anlatacaklarımı dikkatle dinle. Burada bulunduğun sürece bilmen gereken bazı kanunlar ve gelenekler var.”
Odanın içinde birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
“Valyria'da kanunlar, yalnızca halkı değil, bu topraklara sığınan ya da kaderin sürüklediği yabancıları da korur. Yaralı, güçsüz veya korunmaya muhtaç her kişi; yaraları iyileşinceye ve kaderi tayin edilinceye kadar Kral'ın mutlak himayesi altındadır. Buna ‘Konuk Koruma Kanunu’ denir.”
Kral İgor'un sesi tekdüze değildi; her kelimeyi tartarak söylüyordu.
“Bu kanun gereği, şu anda senin bakımından da güvenliğinden de doğrudan ben sorumluyum.”
Sessizce onu dinliyordum.
“Valyria'da kadınlar, kimlikleri ne olursa olsun kanun önünde dokunulmaz kabul edilir. Rızan olmadan hiç kimse sana el süremez, seni zorlayamaz, aşağılayamaz ya da onurunu zedeleyecek bir davranışta bulunamaz. Bunu yapan kişi, kim olursa olsun, Kral'ın kanunlarına karşı suç işlemiş sayılır.”
Kral İgor'un bakışları bir an olsun üzerimden ayrılmadı.
“Bu yüzden burada bulunduğun sürece sana bir savaş ganimeti gibi davranılmayacak.”
Kısa bir duraksamanın ardından devam etti:
“Ancak bütün bunlar özgür olduğun anlamına gelmiyor.”
Odadaki hava yeniden ağırlaştı.
“Sen, Valyria'nın himayesinde bulunan bir savaş esirisin.”
“Yaraların tamamen iyileşene kadar bu oda senin hem sığınağın hem de sınırın olacak.”
“İyileştiğinde ise sana bir görev verilecek.”
Hafifçe kaşlarımı çattım.
“Valyria'da çalışabilecek durumda olan herkes, bulunduğu topluma emeğiyle katkı sağlar. Bu bir ceza değil, bir sorumluluktur.”
“Seni saray arşivinde görevlendirmeyi uygun gördüm.”
“Eski kayıtların düzenlenmesine yardım edecek, yazmaları koruyacak, belgeleri tasnif edecek ve sana verilen yazılı işleri yerine getireceksin.”
“Askerî kayıtlar, devlet sırları, kraliyet yazışmaları ve mühürlü arşiv odaları sana kapalı olacak. İzinsiz hiçbir belgeyi inceleyemez, kopyalayamaz veya bulunduğu yerden çıkaramazsın.”
Kral İgor birkaç adım yürüyerek pencerenin önünde durdu.
“Saray içerisinde yalnızca sana izin verilen bölümlerde dolaşabileceksin. Eğitim alanlarına, askerî karargâhlara, hazineye, konsey salonlarına ve yasaklı bölgelere izinsiz girmek kesinlikle yasaktır.”
“Sarayın dışına ise refakatçi olmadan çıkamazsın.”
Sessizliğimi koruyordum.
Kral İgor derin bir nefes aldı.
“Kaçmayı düşünmeni tavsiye etmem.”
Sesinde tehditten çok kesinlik vardı.
“Valyria kanunlarına göre firar etmeye çalışan savaş esirleri yargılanır.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ve suçları sabit görülürse idam edilir.”
Bakışlarım değişmedi.
Kral İgor yeniden konuştu:
“Şunu bilmeni isterim...”
“Eğer bir gün Avalon Krallığı senin için resmî bir elçilik heyeti gönderir, iki devlet arasında bir müzakere yapılır ve gerekli şartlarda anlaşmaya varılırsa...”
“...o gün seni kendi ülkene bizzat göndereceğim.”
“Ancak o gün hiç gelmezse seni gönderemem.”
Sesi kararlıydı.
“Sen hâlâ Avalonlu bir şövalyesin. Buna ne ben karışırım ne de kanunlarımız.”
“Fakat bu topraklarda bulunduğun sürece Valyria'nın kanunlarına tabi olacaksın.”
“Bu kurallara uyduğun sürece sana hiçbir haksızlık yapılmayacak.”
Kral İgor kapıya yöneldi ancak çıkmadan önce son kez durdu.
“Bir kralın sözü, Valyria'da mühür kadar bağlayıcıdır.”
“Ben sözümü tuttum!”
“Şimdi senden de kendi sözünü tutmanı bekliyorum, Teğmen Diana Emery. Onurunuza pek bir ehemmiyet veriyorsunuz, size karşı verdiğim güveni boşa çıkartmayın!”
Kral İgor son sözünü söyledikten sonra odanın içinde ağır bir sessizlik çöktü.
“Ben sana zincir vurmadım. Çünkü onuruna zincir vurmanın gereksiz olduğuna inandım. Beni buna mecbur bırakma.”
Mumların titrek alevi taş duvarlara vuruyor, odada yalnızca şöminenin cılız çıtırtıları duyuluyordu.
Tek kelime etmedim.
Bakışlarım istemsizce pencereye kaydı.
Dışarıda sarayın avlusunda nöbet değiştiren askerler düzen içinde yürüyordu.
İçimden tek bir kelime yankılandı.
“Esir...”
Bu kelime, göğsüme saplanan bir hançer gibiydi.
Çocukluğumdan beri bana öğretilen ilk şeylerden biri buydu.
“Bir şövalye zincir taşımaz.”
Babamın sesi kulaklarımda yeniden yankılanıyordu.
“Ya zafer... ya şerefli bir ölüm.”
Parmaklarım istemsizce yumruk oldu.
“Ben ölmeliydim...”
“Kolezyumda her şey bitmeliydi.”
“Şimdi ise düşmanımın çatısı altında nefes alıyorum.”
Bu düşünce bile gururumu yaralıyordu.
Fakat zihnim, istemediğim başka gerçekleri de önüme koyuyordu.
“Boynumda zincir yok.
Ellerim bağlı değil.
Beni aşağılamadılar.
Yaralarımı sardılar.
Ölmeme izin vermediler...”
Neden?
Bu sorunun cevabını bulamıyordum.
Kral İgor'un söyledikleri zihnimde yeniden dolaşmaya başladı.
“Konuk Koruma Kanunu...”
“Sorumluluğun bana ait...”
“Rızan olmadan kimse sana dokunamaz...”
“Sana bir savaş ganimeti gibi davranılmayacak...”
Her cümle, bugüne kadar düşmanları hakkında öğrendiğim her şeyle çelişiyordu.
Bunların hangisi gerçekti?
Hangisi yalnızca iyi hazırlanmış bir kafesin duvarlarıydı?
Derin bir nefes aldım.
İçimdeki öfke hâlâ sönmemişti.
Babamın ölümü...
Kaybettiğim silah arkadaşlarım...
Uğradığımız ihanet...
Hiçbiri unutulacak şeyler değildi.
Ama...
Babam bana yalnızca savaşmayı öğretmemişti.
Sabretmeyi de öğretmişti.
“Öfkeli verilen kararlar, düşmanın işini kolaylaştırır.”
“Yaşayan bir şövalye, ölü bir kahramandan daha fazla savaş kazanır.”
Gözlerimi yavaşça kapattım.
Şimdi ölmek kolay olurdu.
Yaşamak ise...
İşte asıl mücadele buydu.
Yavaşça başımı kaldırdım.
Kral İgor hâlâ aynı yerde durmuş, en ufak bir acele göstermeden cevabımı bekliyordu.
Doğrulmaya çalıştım.
Zayıf düşen bedenim buna izin vermeyince yatağın kenarından destek aldım.
Ayakta durmayı başardım.
Ne başımı eğdim...
Ne de meydan okurcasına diklendim.
Sadece bir şövalyenin taşıdığı vakurlukla Kral İgor'un gözlerinin içine baktım.
“Ben...” diye başladım.
Sesim hâlâ zayıftı.
Ama kararlıydı.
“Şövalyelik yemini etmiş bir askerim.”
“Söz vermeyi hafife almam.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Valyria kanunlarına uyacağım.”
“Kaçmaya çalışmayacağım.”
“Üzerime düşen görevi yerine getireceğim.”
Derin bir nefes aldım.
“Fakat...”
Bakışları hiç değişmedi.
“Benden Avalon'u unutmamı beklemeyin.”
“Babamı...”
“Kardeşlerimi...”
“Vatanımı...”
“Unutamam.”
Odanın içinde yine sessizlik hâkim oldu.
Kral İgor, gözlerime birkaç saniye baktı.
Yüzünde ne öfke vardı ne de hayal kırıklığı.
Sadece alışılmış o ağır ciddiyeti.
“Beklemiyorum.”
Tek cümle...
Ne daha fazlası.
Ne daha azı.
Kral İgor ağır adımlarla kapıya yöneldi.
Kapıyı açmadan önce bir an durdu.
“Sana verdiğim sözü tuttum.”
“Şimdi sıra sende, Teğmen Diana Emery,” diye hatırlattı ve odadan çıktı.
Kapı ağır bir gıcırtıyla kapandı.
Odada tek başıma kaldım.
Bir süre olduğum yerde hareketsiz durdum.
Sonra yavaşça yatağa oturdum.
Pencerenin ardından görünen yabancı gökyüzüne baktım.
Baba...
Ben teslim olmadım.
Sadece...
Yaşamayı seçtim.
Belki bir gün eve dönebilmek için...
Belki de kaderin bana göstereceği yolu görebilmek için...
Ama içimdeki tek bir şey değişmemişti.
Ben hâlâ Avalon'un bir şövalyesiydim. Ve bunu hiçbir krallık, hiçbir zincir, hiçbir kanun değiştiremezdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

136okunma 41beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 147

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastik#felsefeGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18