22. bölüm / 32
NAELİTH ARVENYİRMİ İKİNCİ BÖLÜM
Bölümler 32Şu an: YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM
- 1 BİRİNCİ BÖLÜM4.173 kelime
- 2 İKİNCİ BÖLÜM3.366 kelime
- 3 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.070 kelime
- 4 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.547 kelime
- 5 BEŞİNCİ BÖLÜM3.744 kelime
- 6 ALTINCI BÖLÜM1.515 kelime
- 7 YEDİNCİ BÖLÜM4.048 kelime
- 8 SEKİZİNCİ BÖLÜM4.567 kelime
- 9 DOKUZUNCU BÖLÜM3.199 kelime
- 10 ONUNCU BÖLÜM2.635 kelime
- 11 ON BİRİNCİ BÖLÜM3.389 kelime
- 12 ON İKİNCİ BÖLÜM3.153 kelime
- 13 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM4.452 kelime
- 14 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.690 kelime
- 15 ON BEŞİNCİ BÖLÜM4.201 kelime
- 16 ON ALTINCI BÖLÜM1.071 kelime
- 17 ON YEDİNCİ BÖLÜM1.313 kelime
- 18 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM2.440 kelime
- 19 ON DOKUZUNCU BÖLÜM1.853 kelime
- 20 YİRMİNCİ BÖLÜM4.905 kelime
- 21 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM3.952 kelime
- 22 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM1.851 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM3.318 kelime
- 24 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM4.530 kelime
- 25 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM3.497 kelime
- 26 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM4.320 kelime
- 27 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM4.350 kelime
- 28 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.651 kelime
- 29 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.446 kelime
- 30 OTUZUNCU BÖLÜM4.229 kelime
- 31 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM5.328 kelime
- 32 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.778 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabahın ilk ışıkları Valyria Sarayı'nın yüksek pencerelerinden içeri süzülmeye başladığında ben zaten uyanıktım.
Gece boyunca doğru dürüst uyuduğum da söylenemezdi.
Gözlerimi her kapattığımda aynı görüntüler geri gelmişti.
Gümüşle altının birbirine karıştığı devasa pullar. Mağaranın karanlığında ağır ağır açılan kanatlar. Beni tek bir hamlede parçalayabilecek kadar büyük bir başın sessizce ve saygıyla bana doğru eğilişi.
Ve o gözler.
Onları düşündükçe içimde açıklayamadığım bir his beliriyordu.
Korku değildi, daha önce bu yoğunlukta hissetmediğim bir duyguydu bu; adını henüz koyamıyordum. Zihnim susmuyor ve uyumuyordu. Bu kadim varlığa duyduğum çekim, yeniden görmek istememe sebep oluyordu.
Bunun nedenini ne kadar düşünsem de bilmiyor, bulamıyordum.
Sabah erkenden odamdan çıktığımda sarayın koridorları henüz tam anlamıyla uyanmamıştı. Pencerelerden giren şafağın soluk altın ışıkları taş zeminin üzerinde uzun çizgiler bırakıyor, gecenin serinliği ise duvarların arasında hâlâ hissediliyordu.
Fakat arşiv salonuna yaklaştığımda sessizlik sona erdi.
Kapının ardında birileri çoktan çalışmaya başlamıştı.
Kapıyı açtığımda karşıma çıkan manzara, beklediğimden daha kalabalıktı.
Uzun arşiv masasının üzeri açık parşömenler, eski kitaplar, deri ciltli kayıtlar ve birbirinden farklı ejderha tasvirleriyle dolmuştu. Bazı tomarlar sandalyelerin üzerine bırakılmış, birkaç eski harita ise masanın kenarından taşacak kadar geniş açılmıştı.
Kral İgor masanın başında ayakta duruyordu.
Üzerindeki krem renk gömleğinin düğmelerinden bazıları açıktı, kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Altında her zamanki zümrüt yeşili renkte keten pantolonu vardı. Onu bir kraldan çok saatlerdir bir meseleye kafa yoran bir asker gibi gösteriyordu. Bir eli masaya dayanmış, diğer eliyle önündeki eski bir parşömenin satırlarını takip ediyordu.
Üstat Constantine Vareth hemen yanında, kalın bir kitabın sayfalarını dikkatle çeviriyor, elindeki büyüteç ile tarıyordu; Edric Voss ise önüne yığılmış eski çizimleri tek tek inceliyor, gözüne çarpan kısımları küçük bir kâğıda not alıyordu.
Nora bir raftan diğerine gidip geliyor, bulduğu her tasviri masaya taşıyordu. Aelor, masanın daha sakin tarafında eski sembollerle ilgili birkaç metni karşılaştırıyor; Elvis ve Bernard ise nereden bulduklarını bilmediğim iki büyük ahşap sandığın içinden rulolar ve ciltler çıkarıyordu. Muhtemelen girişin kısıtlandığı bir bölümden getirmişlerdi sandıkları.
Kapıda durduğumu ilk fark eden Nora oldu.
“Lady Diana.”
Başını kaldırdığı anda yüzünde yorgun ama canlı bir gülümseme belirdi.
“Tam zamanında geldiniz.”
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
“Siz de erken gelmişsiniz?”
Elvis sandığın içinden doğruldu.
“Bir saattir üç ayrı ejderhayı aynı ejderha sanıp tartışıyorduk.”
Bernard hemen itiraz etti.
“Ben aynı ejderha olduklarını söylemedim.”
Elvis her zamanki alaycı tavrıyla ona baktı.
“İkisinin boynuzları bile farklı.”
“Ben de tam olarak onu söylüyordum.”
“Hayır, sen—”
“Yeter.”
Kral İgor'un tek kelimesi ikisini de susturdu.
Ama yüzündeki hafif ifade, bu tartışmanın ilk kez yaşanmadığını açıkça gösteriyordu.
Ben içeri girerken bakışları bana döndü.
“İyi uyudunuz mu, Lady Diana?”
Bu sorunun cevabını vermek için bir an fazla düşündüm.
“Dürüst olmak gerekirse, hayır.”
Kral İgor başını hafifçe aşağı yukarı salladı.
“Tahmin etmiştim.”
Masaya doğru ilerledim.
“Bir şey bulabildiniz mi?”
Bu kez cevap veren Üstat Constantine oldu. Gözleri hâlâ sayfaları büyüteçle tararken yüz ifadesi heyecan ve gerginlik arasında gidip geliyordu.
“Evet, bir şeyler bulduk, Lady Diana. Fakat henüz neyi bulduğumuzu söyleyemeyiz, zira biz de emin değiliz.”
Önündeki kalın kitabı bana doğru çevirdi. Sararmış sayfanın ortasında, uzun boyunlu ve geniş kanatlı koyu renk bir ejderha çizimi vardı.
“Bu olabilir mi?”
Bir süre dikkatle baktım.
Başımı salladım.
“Hayır. Gördüğüm ejderhanın boynuzları daha geriye doğru uzanıyordu. Başının yapısı da böyle değildi.”
Edric Voss hemen önündeki çizimlerden birini çekip bana uzattı.
“Peki bu?”
Bu kez gümüş renkli olduğu belli edilmeye çalışılmış, pulları ince çizgilerle işlenmiş başka bir ejderhaydı.
Bir an umutlandım.
Sonra yine başımı iki yana salladım.
“Rengi daha yakın. Ama bu da değil.”
Nora masanın diğer ucundan seslendi.
“Dünden beri yirmi üç tane baktık.”
Elvis sandığın içinden homurdandı.
“Yirmi dört.”
Şaşkınlık ve biraz mahcubiyet hissettim.
“Dünden beri mi? Bana bugün araştırmaya başlayacağımız söylenmişti... Bilmiyordum, size katılırdım. Affedersiniz.”
Kral İgor bana baktı. Bakışlarında bir şefkat, bir kıyamama vardı sanki.
“Lady Diana, sizin dinlenmeniz için ben size öyle söylenmesini tembihledim. Lütfen kendinizi kötü hissetmeyin.”
Herkes bir anlığına duraksasa da durumun üzerinde duramayacak kadar yoğun ve telaşlıydı.
Nora Elvis'e baktı ve gözlerini devirerek Elvis'in az önceki sözlerine karşılık verdi.
“Senin gösterdiğin şey ejderha değildi.”
Elvis elindeki eski parşömeni kaldırdı.
“Kanatları var, dört ayağı da! Hem el yazmasını hazırlayan kişi kötü çizmiş olabilir.”
Bernard güldü.
Ben de istemeden gülümsedim.
Sonra bakışlarım yeniden masanın üzerindeki çizimlere kaydı.
Hiçbiri değildi.
Ne kadar çok tasvire bakarsam bakayım, mağarada gördüğüm o kadim varlığa hiçbirisini benzetemedim. Kaldı ki zihnimde sürekli dönüp duran görüntüsü sayesinde görünüşünü net şekilde anımsayabiliyordum.
Bir süre sonra önümde duran boş kâğıda baktım.
“Belki...”
Herkesin dikkati bana döndü.
Parmağımı kâğıdın kenarına dokundurdum. Emin olmadığım için sesim biraz tedirgin çıkmıştı.
“Sadece... Belki ben çizmeyi deneyebilirim.”
Üstat Constantine hiç tereddüt etmeden önündeki kömür kalemlerinden birini bana uzattı.
“Bence bu çok iyi bir fikir, zira şu anda elimizdeki tek kaynak sizsiniz, Lady Diana.”
Kalemi elime aldım ve önümdeki boş kâğıdı kendime doğru çektim.
Bir an durdum. Tedirgin oldum. Ya benzetemezsem, başka bir şey çıkarsa ve zaman kaybettirirsem?
Sonra derince bir nefes aldım ve en azından denemeye karar verdim.
Mağaranın içindeki görüntüsü gözlerimin önünde yeniden belirdi.
Önce başının ana hatlarını çizdim. Uzun, asil ve tehditkâr olmaktan çok ağırbaşlı ve saçma şekilde erkeksi görünen yüzünü... Ardından geriye doğru uzanan boynuzlarını ekledim. Çizgileri birkaç kez silip yeniden geçtim.
“Hayır...” diye mırıldandım. “Biraz daha gerideydi.”
Kimse konuşmadı. Herkes beni sessizce izliyor, müdahale etmiyordu.
Masadaki hareketlilik bir süreliğine yavaşlamıştı.
Çizmeye devam ettim. Boynunu, omuzlarının yükselişini ve gövdesine doğru uzanan kalın pulları çizdim. Ardından kanatlarını eklemeye başladım.
Kâğıt ona yetmiyordu.
İstemeden gülümsedim.
“Gerçekte çok daha büyüktü.”
Elvis hafifçe öne eğildi.
“Ne kadar büyük?”
Kalemimi bir an durdurdum.
“Devasa mağara bile onun heybetinin yanında küçücük görünüyordu.”
Çizime yeniden döndüm. İçimdeki tanıdık his yeniden geldi. Yine kısa bir saniyeliğine duraksadım. Bu his şu an daha çok özlem ve bir yakınımdan duyduğum gurur gibiydi... Açıklayamıyordum tam olarak ama en yakın bunlara benzetebilmiştim şu kısacık saniyede. Başımı hafifçe sağa sola salladım ve dikkatimi tekrar topladım.
Gümüş pullarını kömürle anlatmak mümkün değildi ama kenarlarına ince gölgeler verdim; altın renginin geçtiği yerleri ise küçük işaretlerle belirledim.
Sonra gözlerine geldim.
Elim istemsizce yavaşladı.
Onları çizmek nedense diğer her şeyden daha zor geldi. O tarifsiz his derinleşti, hatta biraz sancımaya dönüştü ancak bunu belli etmedim.
“Gözleri böyle değildi...” dedim kendi kendime. “Daha derindi.”
Kral İgor sessizce yanıma yaklaşmıştı.
“Gözlerinin ne renk olduğunu hatırlıyor musunuz, Lady Diana?”
Başımı sallayarak onayladım. Gördüğüm andan beri zihnimden çıkmayan bir şeyi nasıl unutabilirdim ki?
Kral İgor sordu:
“Akik gibi miydi?”
Başımı hafifçe kaldırdım.
“Evet... Ama yalnızca renk olarak değil.”
Bunu nasıl açıklayacağımı bilemedim.
“Bakıyormuş gibi değil de... sanki görüyormuş gibi.”
Cümlem masanın üzerinde birkaç saniye asılı kaldı.
Sonra yeniden kâğıda eğildim.
En son göğsüne geldim.
Kalemin ucu yine bir an havada kaldı.
“Burada bir işaret vardı.”
Üstat Constantine hemen başını kaldırdı.
“Nasıl bir işaret?”
Hatırladığım şekli dikkatle çizmeye başladım.
Bir çizgi.
Ardından onu kesen ikinci bir hat.
Sonra birbirine bağlanan eski, keskin kıvrımlar.
Bitirdiğimde kâğıdı kendimden biraz uzaklaştırdım.
“Tam olarak böyle olmayabilir... Ama çok yakındı.”
Sessizlik oldu.
Üstat Constantine'in yüzündeki ifade bir anda değişti.
Edric Voss da çizime baktı.
Sonra ikisi, neredeyse aynı anda, birbirlerine döndüler.
İlk konuşan Üstat Constantine oldu.
“Elinizdeki çizimi bir kez daha görebilir miyim, Lady Diana?”
Kâğıdı ona doğru çevirdim.
Üstat Constantine büyüteciyle önce boynuzları, sonra göğüsteki işareti inceledi. Yüzündeki ifade giderek daha ciddi bir hâl aldı.
“Bu rün... Mmm... Sanırım, Ludex,” diye mırıldandı.
Edric Voss sessizce başını salladı.
“Ben de aynısını düşündüm.”
Kral İgor bakışlarını ikisinin arasında gezdirdi.
“Biriniz artık açıkça konuşacak mı?”
Üstat Constantine ağır ağır doğruldu.
“Eğer bu tasvir doğruysa, Lady Diana'nın gördüğü ejderha sıradan bir kadim değildir. Ejderhaların ilki ve kralı kabul edilir eski mitlerde.”
Masadaki herkes sustu ve pür dikkat kesildi.
Üstat Constantine parmağını çizimdeki göğüs işaretinin üzerine götürdü.
“Bilhassa bu işaret, eski metinlerde adaletin, cennetin, cehennemin rünü olarak da geçer.”
Bakışlarını bana çevirdi.
Üstat Constantine'in sözleri odanın içinde tuhaf bir ağırlıkla yankılandı.
Kral İgor'un yüzündeki ifade değişti.
Bernard nefesini tuttu.
Nora ise neredeyse fısıltıyla tekrarladı.
“Ludex...”
Üstat Constantine birkaç adım masanın yanında ilerledi ve masanın üstündeki eski parşömenlerden birini eline aldı. Parmaklarıyla iki kez hafifçe üzerine pıt pıt vurdu —sanırım bu onun totemi gibi bir şeydi— ve parşömeni açtı.
“Çoğu metinde onun zamanın başlangıcından beri var olduğu yazar. Bazılarındaysa binlerce krallığın yükselişine ve batışına şahitlik ettiğini, göklerde adaletle Tanrı'nın adına var olduğunu yazmıştır.”
Büyüteci bir kenara bıraktı ve vurgularcasına tekrarladı.
“Binlerce hükümdarın yükselişini ve düşüşünü, medeniyetlerin doğuşunu, savaşların ve barışların, hastalıkların birbirini takip edişini gördüğüne inanılır.”
Parmağını sararmış satırlarda gezdirdi.
“Eski Valyria kayıtlarında ona birçok ad verilmiş.”
Bir an durdu.
“Yargıç.”
Bir satır daha ilerledi.
“Terazinin Bekçisi.”
Sonra başını kaldırdı.
“Ve cennet ile cehennem arasındaki adaletin muhafızı.”
Üstat Constantine parşömeni masaya bıraktı.
“Fakat kayıtların karıştığı ve kesildiği bariz bir başka nokta daha var.”
Kral İgor dikkatle baktı.
“Nedir?”
“Ludex'in insanlarla bağını zaman içinde neredeyse tamamen kestiği.”
Nora'nın kaşları hafifçe çatıldı.
“Neden?”
Üstat Constantine başını iki yana salladı.
“Bunu kesin olarak bilmiyoruz.”
Parmaklarını parşömenin kenarında gezdirdi.
“Büyük bir kayıp olduğu söylenir. Bazı metinler bunu yalnızca ‘kadim yas’ diye adlandırır. Fakat hiçbirinde açık bir sebep veya detay yazmaz.”
Edric Voss o ana kadar sessiz kalmıştı.
Başını hafifçe kaldırdı.
“Yazmaz tabii.”
Üstat Constantine ona baktı.
Edric'in yüzündeki ifade farklıydı. Constantine'in sözlerinde ağırlık ve bilgi varsa, Edric'in bakışlarında sanki çok eski bir hikâyeyi hatırlayan birinin hüzünlü melodramı vardı.
“Çünkü o kısmı kitaplarda değil, insanlardan duyarsınız.”
Masadaki herkesin dikkati bu kez ona döndü.
Edric ellerini önünde birleştirdi.
“Ben de Ludex hakkında başka bir hikâye biliyorum.”
Üstat Constantine kaşını hafifçe kaldırdı.
“Bir halk efsanesi mi?”
Edric gülümsedi.
“Evet. Çoğu güzel hikâye gibi.”
Elimdeki kömür kalemi farkında olmadan biraz daha sıkı tuttum.
Edric'in sesi yumuşadı.
“Derler ki Ludex, dünyanın henüz genç sayıldığı çağlarda göğün altında gördüğü her şeye merak duyardı. İnsanlara, şehirlerine, sevinçlerine... Hatta kısa hayatlarına bile. Ancak anlamadığı şey, zamanın herkes için farklı aktığıydı.”
Bir an sustu.
“Ve günlerden bir gün bir insana gönlünü verdi.”
Edric'in sesi salonda dolaşırken kimse araya girmedi.
“Efsaneler o insanın kim olduğunu söylemez. Nereden geldiğini, hangi aileye mensup olduğunu, hatta adını bile... Yalnızca Ludex'in onu ne çok sevdiğini anlatırlar.”
Bakışlarını kısa bir an masanın üzerindeki çizime indirdi.
“Öyle bir sevgiymiş ki, gökyüzünün sonsuzluğuna alışmış bir varlık ilk kez bir insan ömrünün içine sığmayı istemiş.”
Nora'nın yüzündeki ifade yumuşadı ve kısık bir sesle, fısıltıyla mırıldandı.
“Ben de o kadar sevilmeyi arzu ederdim.”
Edric devam etti.
“Yıllar geçmiş. Kadın yaşlanmış. Saçlarına aklar düşmüş, elleri kırışmış, adımları yavaşlamış. Çünkü insan ömrü kısadır, zaman ise çok zalim bir avcıdır.”
Sesi biraz daha ağırlaştı. Edric'in ses tonundan hüznü bariz anlaşılıyordu.
“Ludex ise aynı kalmış.”
Elimdeki kömür kalemi, fark etmeden parmaklarımın arasında çok sıktığım için kırıldı ancak herkes hikâyenin büyüsüne o kadar kapılmıştı ki fark etmediler.
“Kaderin acımasızca planları vardır ve kader, zaman yoluyla aralarındaki farkı onlara acımasızca hatırlatmış.”
Edric birkaç saniye sustu.
“Kadın öldüğü gün Ludex'in attığı feryadın yeri ve göğü titrettiği söylenir. Dağların yankıyı günlerce taşıdığı, hayvanların saklandığı ve gökyüzünün onun yasına cevap verircesine karardığı, günlerce fırtınaların dinmediği anlatılır.”
Göğsümde tuhaf, anlamsız bir acı hissettim, sanki kalbim bir aslanın pençesinde eziliyor gibiydi.
Edric konuşmaya devam ederken elim farkında olmadan kalbimin üzerine çıktı.
“Ardından günlerce yağmur yağmış. Öyle bir yağmur ki, insanlar bunun Ludex'in gözyaşı olduğuna inanmış.”
Nefesimi yavaşça ve titrekçe verdiğimde gözlerimin dolduğunu fark ettim.
Ve kendime şaşırdım. Aklımdan saçma nedenler uydurmaya çalıştım. Bu yalnızca hüzünlü bir efsaneydi. Asla bu şekilde tepki vermemeliydim. Ne oluyordu bana? İradem mi zayıflıyordu? Ya da başka bir şey?
Ama nedense duyduğum acı, bana ait olmayan bir evrenin içinden geliyormuş gibi derindi.
Bölüm etkileşimi
