14. bölüm / 32
NAELİTH ARVENON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Bölümler 32Şu an: ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
- 1 BİRİNCİ BÖLÜM4.173 kelime
- 2 İKİNCİ BÖLÜM3.366 kelime
- 3 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.070 kelime
- 4 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.547 kelime
- 5 BEŞİNCİ BÖLÜM3.744 kelime
- 6 ALTINCI BÖLÜM1.515 kelime
- 7 YEDİNCİ BÖLÜM4.048 kelime
- 8 SEKİZİNCİ BÖLÜM4.567 kelime
- 9 DOKUZUNCU BÖLÜM3.199 kelime
- 10 ONUNCU BÖLÜM2.635 kelime
- 11 ON BİRİNCİ BÖLÜM3.389 kelime
- 12 ON İKİNCİ BÖLÜM3.153 kelime
- 13 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM4.452 kelime
- 14 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.690 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 ON BEŞİNCİ BÖLÜM4.201 kelime
- 16 ON ALTINCI BÖLÜM1.071 kelime
- 17 ON YEDİNCİ BÖLÜM1.313 kelime
- 18 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM2.440 kelime
- 19 ON DOKUZUNCU BÖLÜM1.853 kelime
- 20 YİRMİNCİ BÖLÜM4.905 kelime
- 21 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM3.952 kelime
- 22 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM1.851 kelime
- 23 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM3.318 kelime
- 24 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM4.530 kelime
- 25 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM3.497 kelime
- 26 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM4.320 kelime
- 27 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM4.350 kelime
- 28 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.651 kelime
- 29 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.446 kelime
- 30 OTUZUNCU BÖLÜM4.229 kelime
- 31 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM5.328 kelime
- 32 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.778 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Saeloryn Şenliği'nin başlamasına yalnızca bir gün kalmıştı.
Valyria Kraliyet Sarayı, haftalardır süren hazırlıkların artık son dokunuşlarına tanıklık ediyordu. Koridorlardan geçen hizmetkârların adımları eskisi kadar telaşlı değildi. Büyük işlerin çoğu günler önce tamamlanmış, şimdi ise herkes en küçük ayrıntıyı kusursuz hâle getirmek için sessiz bir özenle çalışıyordu. Açık pencerelerden içeri giren ilkbahar rüzgârı, taş koridorların serinliğini çiçek kokularıyla yumuşatıyor; uzaktan gelen kuş sesleri, sarayın ağırbaşlı sessizliğine ince bir canlılık katıyordu.
Sarayın iç avlusunda bahçıvanlar yine iş başındaydı. Fakat bu kez yaptıkları şey yeni çiçekler dikmek değildi.
Valyria bahçeleri, yüzyıllardır aynı düzenle yaşamaya devam ediyordu. Her ağaç, her patika, her çiçek tarhı; ilk krallar döneminden beri anlamını koruyarak bugüne ulaşmıştı.
Bugün yapılan hazırlık ise bambaşkaydı.
Bahçıvanlar ellerindeki hasır sepetlerden özenle seçtikleri çiçekleri, bahçenin belirli noktalarına tek tek yerleştiriyordu. Altın Şafak çiçekleri, sarayın ana girişine çıkan mermer basamakların iki yanına bırakılıyor; Valyria'ya gelen her konuğun önce korunduğunu, sonra ağırlandığını sessizce hatırlatıyordu.
Beyaz zambaklar, Büyük Kabul Salonu'na uzanan yol boyunca yeniden düzenleniyor; devlet törenlerinin yapılacağı alanı sadakat ve vakar simgesiyle çevreliyordu.
Mavi iris demetleri, Kraliyet Arşivi'ne giden kemerli geçitlerin girişine bırakılıyor; bilginin ve hakikatin her şeyden önce geldiğini hatırlatıyordu.
Yeşim manolyaları, Kraliyet Şifahanesi'nin taş avlusunda yeniden yerlerini alırken, beyaz güller elçilerin kabul edildiği salonların önüne taşınıyordu.
Bahçenin dört bir yanını çevreleyen kızıl gelinciklere ise kimse dokunmuyordu.
Çünkü Valyria'da onların yeri hiçbir zaman değiştirilmezdi.
Fedakârlığın hatırası, yalnızca gerektiğinde yenilenirdi.
Ve sarayın en sakin köşesinde açan gümüş orkidelerin arasına, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte birkaç yeni dal daha yerleştiriliyordu.
Yaşlı bahçıvanlardan biri, yanındaki genç çırağa sessizce gülümsedi.
“Orkideleri biraz daha seyrek bırak.”
“Niçin, usta?”
“Çünkü bilgelik hiçbir zaman kalabalığı sevmez.”
Genç çocuk başını anlayışla salladı.
Valyria'da bazı dersler kitaplardan değil...
Bahçelerden öğrenilirdi.
İç avludan yükselen bu sakin hazırlık, sarayın diğer bölümlerinde de kendini hissettiriyordu. İki gün sonra başlayacak Saeloryn Şenliği boyunca Valyria'nın dört bir yanından insanlar başkente akın edecek, şenliğin son gecesi olan Nysera Gecesi'nde ise bütün şehir gökyüzüne Aelun (dileklerini) bırakacaktı.
Her yıl olduğu gibi...
Kimileri şükredecek...
Kimileri affetmeyi dileyecek...
Kimileri ise yalnızca kalbinde taşıdığı ismi yıldızlara emanet edecekti.
Ben ise odamın açık penceresinin önünde duruyor, bütün bu hazırlıkları sessizce izliyordum.
Helena'nın iki gün önce anlattığı hikâye, zihnimden bir an olsun çıkmıyordu.
Saeloryn...
Nysera...
Yüzyıllar önce yaşamış iki insan...
Ve onların ardından adı değişen bir mevsim.
İnsan bazen tek bir hikâyenin, yıllardır bildiği dünyaya başka gözlerle bakmasına sebep olabileceğini hiç düşünmüyordu.
Ben de düşünmemiştim.
Şimdi ise sarayın her köşesinde gördüğüm her çiçek...
Her sancak...
Her hazırlık...
Dün dinlediğim hikâyenin sessiz bir devamı gibi görünüyordu.
Üstelik yalnızca iki gün sonra...
İlk kez bir baloya katılacaktım.
Bu düşünce bile içimde tuhaf bir gerginlik oluşturuyordu. Savaş meydanına çıkmadan önce hissettiğim hiçbir şeye benzemiyordu.
Bir baloda nasıl davranılması gerektiğini hâlâ tam olarak bilmiyordum. En son çocukluk yıllarımda bir Lady olarak balolara katılmıştım, sonrasında her zaman bir askerdim...
Tam o sırada kapım hafifçe çalındı.
“Lady Diana?”
Nora'nın sesi her zamanki gibi neşeliydi.
“Uyanık olduğunuzu umuyorum.”
Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Kapı açık.”
Kapı usulca aralandı.
Nora, yüzündeki o eksilmeyen sıcak gülümsemeyle içeri girdi. Açık sarı saçlarını ensesinde özenli ama hafif dağınık bir topuz hâlinde toplamıştı. Zümrüt yeşili üniformasının altın şeritleri sabah ışığında usulca parlıyor, göğsündeki küçük isim levhası her zamanki gibi kusursuz duruyordu.
Beni pencerenin önünde görünce gülümsedi.
“Tahmin ettiğim gibi...”
“Yine bahçeyi izliyordunuz.”
Başımı hafifçe salladım.
“İnsan burada durunca zaman biraz yavaşlıyor gibi geliyor.”
Nora pencerenin yanına kadar yürüyüp aşağı baktı.
“İlk geldiğimde ben de aynı şeyi düşünmüştüm.”
Sonra omuz silkti.
“Sonra Helena Hanım bana zamanın hiç yavaşlamadığını söyledi.”
Merakla ona baktım.
“Ne demişti?”
“İnsan yalnızca ilk kez durup etrafına bakmaya başlayınca öyle hissedermiş.”
İstemsizce gülümsedim.
“Buna katılıyorum.”
Nora da aynı içtenlikle karşılık verdi.
“Korkarım bugün etrafı seyretmeye pek vaktiniz olmayacak.”
“Neden?”
“Çünkü Helena Hanım sizi bekliyor.”
Kaşımı hafifçe kaldırdım.
“Beni mi?”
“Evet.”
“Bugün son prova yapılacak.”
Tarif edemediğim küçük bir heyecan kıpırdadı.
“Elbise...”
Nora başını heyecanla salladı.
“Henüz tamamen bitmedi ama artık üzerinizde nasıl durduğunu görme zamanı gelmiş.”
Bir an sustu, ardından göz kırpar gibi gülümsedi.
“Helena Hanım dün akşamdan beri neredeyse terzihaneden çıkmadı.”
“Beni görünce ilk söylediği şey...”
Sesini taklit eder gibi ciddileştirdi.
“‘Sakın geç kalmayın, Nora.’”
İkimiz de hafifçe güldük.
“Demek bu kadar önemli.”
“Baş terzi Helena Voss için öyledir.”
Sonra ciddi ama yumuşak bir ses tonuyla ekledi.
“Üstelik yalnızca elbise de değil.”
“Bugün saçınızın nasıl kullanılacağına, hangi eldivenlerin uygun olduğuna ve takılarla elbisenin birlikte nasıl duracağına da bakılacak.”
Şaşkınlıkla ona döndüm.
“Takılar da mı var?”
“Henüz tamamlanmadılar.”
“Ama Bay Voss son rötuşları yapıyormuş.”
“Bay Voss?”
Nora'nın yüzü yeniden aydınlandı.
“Helena Hanım'ın eşi.”
“Gördüğünüz en yetenekli kuyumculardan biridir.”
“Saraydaki taçlar dışında neredeyse bütün tören mücevherleri onun atölyesinden çıkmıştır.”
Merakla sordum.
“Benim için de o mu çalışıyor?”
“Elbette.”
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Helena Hanım kumaşı işler.”
“Bay Voss ise taşı.”
“İkisi birlikte çalışınca ortaya gerçekten güzel şeyler çıkıyor.”
İçimdeki merak biraz daha arttı.
“Bunca zahmete gerçekten gerek var mı?”
Nora bana birkaç saniye baktı. Sonra son derece samimi bir ifadeyle cevap verdi.
“Belki başkası için olmazdı.”
“Ama siz, Nysera Gecesi'nde ilk kez Valyria halkının arasına çıkacaksınız.”
“Sizi gören insanların hatırlayacağı ilk görüntü bu olacak.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Savaş meydanındaki Diana değil...”
“...o gecenin Diana'sı.”
Bu cümle beklediğimden daha derine dokundu.
Hayatım boyunca insanlar beni zırhımla tanımıştı.
Belki de ilk kez...
Beni bir asker olarak değil, yalnızca kendim olarak göreceklerdi.
Nora düşüncelerimi bölmeden usulca konuştu.
“İsterseniz hazırlanmanız için birkaç dakika bekleyebilirim.”
Başımı salladım.
“Çok bekletmeyeyim.”
Hazırlanmam uzun sürmedi.
Üzerime birkaç gün önce Helena'nın gönderdiği sade ama zarif günlük kıyafetlerden birini giydim. Açık krem rengi ince ketenden gömlek, koyu yeşil uzun etek ve rahat deri çizmeler...
Savaş üniformamın sertliğinden sonra bu kumaşların hafifliği hâlâ bana yabancı geliyordu.
Saçlarımı hafifçe topladım. At kuyruğum omuzlarımdan salınıyordu. Yalnızca yüzüme düşen birkaç tutamı geriye aldım.
Nora beni baştan aşağı dikkatle süzdü.
“Güzel.”
Sonra hemen düzeltti.
“Hayır...”
“Güzel değil.”
Kaşımı kaldırdım.
“Çok güzel.”
İstemsizce gülümsedim.
“Hadi,” dedi kapıyı açarken. “Helena Hanım'ı bekletmeden gidersek çok mutlu olacaktır.”
Hafifçe kıkırdadı.
Birlikte odadan çıktık.
Koridor boyunca ilerlerken sarayın sabah hareketliliği yeniden etrafımızı sardı. Yarın başlayacak şenliğin heyecanı artık yalnızca hazırlıklarda değil...
İnsanların yüzlerinde de görülmeye başlamıştı.
Doğu kanadına ulaştığımızda Nora ağır ahşap kapıyı iki kez tıklattı.
“Helena Hanım?”
“İçeri gelin.”
Kapıyı açıp birlikte içeri girdik.
Terzihanedeki hava önceki gelişimize göre daha sakindi. O gün ölçüler alınırken etrafa saçılmış onlarca kumaş, yüksek sesli sohbetler ve koşuşturan çıraklarla dolu değildi.
Şimdi ise herkes kendi işine odaklanmıştı. Tatlı bir heyecan ortamın havasına hâkimdi.
Bir usta manşetlere son işlemeleri ekliyor, bir başkası kadife kutuların içindeki mücevherleri tek tek kontrol ediyor, köşedeki genç çırak ise ütülenmiş kumaşları dikkatle katlıyordu.
Hazırlıkların büyük kısmı tamamlanmıştı.
Artık geriye yalnızca kusursuz olması gereken ayrıntılar kalmıştı.
Helena çalışma masasının başındaydı. Burnunun ucuna kadar indirdiği gözlüğünün üzerinden elindeki çizimleri inceliyor, arada bir küçük notlar alıyordu.
Ayak seslerimizi duyunca başını kaldırdı.
Yüzünde her zamanki sakin ve güler yüzlü ifade vardı.
“Tam zamanında.”
Nora gülümsedi.
“Geç kalmadık.”
“Kalmanızı da beklemiyordum.”
Helena gözlüğünü çıkarıp masanın üzerine bıraktı.
Sonra bana döndü.
“Lady Diana.”
Bakışları üzerimde kısa ama dikkatli bir tur attı.
Gönderdiği günlük kıyafetin üzerimde nasıl durduğunu, saçlarımı nasıl kullandığımı, yürüyüşümü...
Sanki tek bakışta her ayrıntıyı ölçüp biçmişti.
Sonunda memnuniyetle başını salladı.
“Güzel.”
“Şimdi asıl işe başlayabiliriz.”
Masasının yanındaki uzun askılığa doğru yürüdü.
Üzerini örten koyu renk koruyucu örtüyü iki eliyle dikkatlice kaldırdı.
Altında duran elbise ilk kez bütünüyle ortaya çıktı.
Nefesim istemsizce yavaşladı.
Derin gece mavisi kumaş, üzerine düşen ışıkla lacivertten safire uzanan yumuşak tonlar arasında değişiyor; korsenin üzerine işlenmiş ince altın motifler, yıldızların gökyüzündeki sessiz izlerini andırıyordu. Omuzları süsleyen mavi çiçek işlemeleri elbiseye sertlik değil, zarif bir ihtişam katıyordu.
Hemen yanında, siyah kadife bir tepsinin üzerinde mücevher takımı duruyordu.
Gümüşten işlenmiş ejderha motifli saç takısı, saç boyunca uzanacak ince zincirlerle birbirine bağlanmıştı. Zincirlerin arasından sarkan safir damlaları ışıkta usulca parlıyor; aynı işçiliği taşıyan kolye, küpeler ve bileklikler tek bir bütünün parçaları gibi birbirini tamamlıyordu.
Gözlerimi onlardan ayıramadım.
Helena ise beni değil...
Yüzümde oluşan ifadeyi izliyordu.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz memnun bir tebessüm oluştu...
Bakışlarım hâlâ elbisenin üzerindeydi.
Bütün o ince işlemeler...
Safirlerin ışıkla birlikte değişen parıltısı...
Ejderha motiflerinin zarif kıvrımları...
Bunların gerçekten benim için hazırlanmış olduğuna inanmakta zorlanıyordum.
Helena sessizliği bozdu.
“Hayranlık kısmını balodan sonra yaşarsınız.”
Bakışlarımı ona çevirdim.
Şakacı bir ifadeyle gülümsemiyordu.
Aksine, son derece ciddiydi.
“Şimdi onu üzerinizde görmem gerekiyor.”
İki genç çırak hemen askılığın yanına geldi.
Helena eliyle onları durdurdu.
“Hayır.”
“Bu kısmı ben yapacağım.”
Çıraklar saygıyla geri çekildiler.
Helena elbiseyi askıdan büyük bir dikkatle aldı.
Sanki yalnızca kumaşa değil...
Günlerce verdiği emeğe dokunuyordu.
Bana yaklaştı.
“Lady Diana.”
“Paravanın arkasına geçelim.”
Başımı sessizce salladım.
Nora çoktan paravanın yanına geçmiş, hazırlık için gerekli kutuları açmaya başlamıştı. İçlerinden biri uzun gece mavisi eldivenleri çıkarırken diğeri işlemeli ayakkabıları dikkatlice yere bıraktı.
Helena elbiseyi iki kolunun üzerine yayarak bana uzattı.
“Önce bunu deneyelim.”
“Sonra gerekirse son düzeltmeleri yaparız.”
Elbiseyi ellerime aldığım an, beklediğimden daha hafif olduğunu fark ettim.
Parmaklarım kumaşın üzerinde istemsizce gezindi.
Yumuşaktı...
Ama aynı zamanda son derece sağlamdı.
“İpek?” diye sordum.
Helena'nın gözlerinde belli belirsiz bir memnuniyet parladı.
“Anladınız.”
“Saf Valyria ipeği.”
“Üzerindeki işlemelerin ağırlığını taşıyabilecek tek kumaş buydu.”
Nora perdeyi hafifçe araladı.
“Lady Diana?”
“Hazır olduğunuzda yardım edebilirim.”
Derin bir nefes aldım.
Sanırım...
Artık geri dönüş yoktu.
Elbiseyle birlikte paravanın arkasına geçtim.
“İşte...” dedi Helena alçak bir sesle. “Benim Lady Diana için hayal ettiğim görüntü buydu.”
Helena, yüzümdeki şaşkınlığı izledikten sonra hafifçe başını çevirdi.
“Nora.”
“Evet, Helena Hanım.”
“Onları da getir.”
Bir an neyi kastettiğini anlayamadım.
Nora sessizce masanın diğer ucuna yürüdü. Üzeri koyu lacivert kadifeyle örtülmüş uzun, dar bir kutuyu iki eliyle dikkatlice alıp çalışma masasının üzerine bıraktı.
Kutunun kapağı yavaşça açıldı.
İçerideki gümüş, atölyenin ışığında usulca parladı.
İstemsizce bir adım yaklaştım.
İnce zincirlerle birbirine bağlanmış ejderha motifli, taç benzeri bir saç takısı...
Safir damlalarıyla süslenmiş ejderha motifli zarif bir kolye...
Aynı işçiliği taşıyan küpeler, bileklik ve yüzük...
Hepsi tek bir takımın parçalarıydı.
Bakışlarım istemsizce Helena'ya döndü.
“...Bunlar...”
Sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
“Benim için mi?”
Helena başını hafifçe salladı.
“Elbiseniz tek başına hiçbir zaman tamamlanmayacaktı.”
Sonra kadife kutunun içindeki saç takısından gözlerini ayırmadan ekledi.
“Her eserin bir son dokunuşa ihtiyacı vardır.”
Ben hâlâ gördüklerimi anlamaya çalışıyordum.
“Bunları...”
“...kim yaptı?”
Helena'nın dudaklarında belli bir gurur belirdi.
“Eşim.”
“Bay Voss.”
“Valyria'nın baş kuyumcusu.”
Bir an durdu.
“Ama işçilik bize ait olsa da...”
“...bunlar bizim değildir.”
“Kraliyet Hazinesi için değil...”
Helena'nın sesi bu kez yumuşadı.
“...Edric'in yıllar önce tamamladığı ustalık eseridir.”
Tam o sırada arka atölyeden metalin hafif tınısı duyuldu.
Bir çalışma tezgâhının arkasından ellerini koyu renk bir bezle silen bir adam ağır adımlarla ortaya çıktı.
Koyu kahve saçlarından şakaklarına düşen kırlar, yüzündeki sakin tebessüm ve kahverengi gözlerindeki huzur, onu ilk bakışta güven veren biri hâline getiriyordu. Üzerindeki zümrüt yeşili, altın işlemeli resmî lonca üniforması gösterişli olmaktan çok zarifti.
Adam bana baktı.
Başını hafifçe eğdi.
“Lady Diana.”
Sesinde zanaatkârlara özgü dinginlik vardı.
Ne acele ediyor ne de kendini anlatmaya çalışıyordu.
Helena gülümsedi.
“Sanırım bundan sonrasını sen anlatmalısın.”
Kraliyet Mücevher Ustası Zanaatkâr Edric Voss, kadife kutunun yanına geldi.
Parmak uçlarıyla ejderha motifli tacın ince zincirlerine dokundu.
“Bu takımı yaklaşık üç yıl önce yapmaya başladım.”
“Geceleri çalıştım.”
“Bazen haftalarca tek bir taşı yerine yerleştirmek için bekledim.”
Gözleri hâlâ mücevherlerin üzerindeydi.
“Kimse sipariş etmedi.”
“Kimse benden istemedi.”
“Daha doğrusu...”
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“...ben kimse için yapmadım.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“O hâlde neden?”
Edric sonunda bakışlarını bana çevirdi.
“Her ustanın, ömründe bir kez yalnızca kendisi için yaptığı bir eser vardır.”
“Bu da benimkisi.”
“Sergilenmedi.”
“Satılmadı.”
“Fiyatı hiç konuşulmadı.”
“Çünkü onu hiçbir zaman satmayı düşünmedim.”
Edric'in sözleri odanın içinde yumuşak bir sessizlik bıraktı.
Ben ise hâlâ kadife kutunun içindeki mücevherlere bakıyordum. Gümüşün üzerine işlenmiş ejderha kanatları, safirlerin derin mavisiyle birleşiyor; sanki yıllardır karanlıkta bekleyen yıldız parçaları ilk kez gün ışığına çıkıyormuş gibi parlıyordu.
Bakışlarımı yavaşça ona çevirdim.
“Öyleyse...” dedim tereddütle. “Madem hiçbir zaman satmayı düşünmediniz... neden bugün bana gösteriyorsunuz?”
Edric'in yüzündeki sıcak tebessüm biraz daha belirginleşti.
Cevap vermeden önce birkaç saniye düşündü.
Sanki doğru kelimeleri seçmeye özen gösteriyordu.
“Çünkü bazen bir usta, yaptığı eserin tamamlandığını düşündüğü gün yanıldığını anlar,” dedi sakin bir sesle. “İnsan yıllarca taşları işler, metali şekillendirir, kusursuz oranı bulmaya çalışır. Fakat zaman geçtikçe fark eder ki asıl eksik olan ne taş ne de işçiliktir. Bir eser, onu taşıyacak insanla karşılaşmadan tamamlanmış sayılmaz.”
Sözleri karşısında istemsizce ve şaşkınlıkla kaşlarım çatıldı.
“Ama beni tanımıyorsunuz.”
Edric başını hafifçe iki yana salladı.
“Sandığınız kadar değil,” dedi. “Üç aydır bu sarayın içindesiniz, Lady Diana. Helena, her akşam sofrada o gün yaşananları anlatır. Sarayda olup bitenleri dinlerim. İnsanların birbirinden nasıl bahsettiğini de...”
Helena hafifçe gülümsedi ama sözünü kesmedi.
Edric devam etti.
“İlk zamanlarda adınızı yalnızca yabancı bir komutan olarak duydum. Ardından, kendi ülkesinden uzakta yeni bir hayata alışmaya çalışan genç bir kadın olduğunuzu öğrendim. Günler geçtikçe anlattıkları değişmeye başladı. Hizmetkârlara gösterdiğiniz saygıyı, muhafızlarla konuşurken aranıza görünmez duvarlar örmemeye çalıştığınızı, bu sarayın geleneklerini öğrenmek için gösterdiğiniz çabayı dinledim.”
Bakışları bir anlığına mücevherlere kaydı.
“İnsan bazen karşısındaki kişiyi uzun yıllar tanısa bile onun karakterini anlayamaz. Bazen de birkaç ay yeter.”
Odada yine sessizlik oldu.
Sonra bana doğrudan baktı.
“Lady Diana... Bu takımı bugün size hediye etmeyeceğim,” dedi, sesi aynı dinginliği koruyordu. “Çünkü bazı şeyler hediye edilmez. Hak edilir.”
Dudaklarının kenarında belli belirsiz, babacan bir tebessüm oluştu.
“Bugün yalnızca yıllardır kutusunda bekleyen bu eserin, doğru insanın üzerinde nasıl göründüğünü görmek istedim.”
Helena başını hafifçe salladı.
“İşte bu yüzden,” dedi yumuşak bir sesle, “Edric bu kutuyu bugüne kadar hiç kimsenin önünde açmadı.”
Nora şaşkınlığını gizleyemedi.
“Hiç mi?”
Edric'in gözlerinde sıcak bir parıltı belirdi.
“Hayır,” dedi. “Çünkü bugüne kadar buna değecek bir sebep görmemiştim.”
Açık pencereden içeri süzülen ilkbahar rüzgârı, çalışma masasının üzerindeki birkaç çizimin köşesini usulca kıpırdatırken atölyenin bir köşesinden gelen hafif metal sesi yeniden duyuldu.
Günlük hayat bütün doğallığıyla akmaya devam ediyordu.
Yalnızca ben, sanki olduğum yerde biraz daha uzun süre kalmıştım.
Bakışlarımı kadife kutunun içindeki mücevherlerden ayırıp Edric'e çevirdim.
Çocukluğumdan beri bana, böyle anlarda nasıl teşekkür edileceği öğretilmişti. Soylu bir ailenin kızı olarak hangi sözlerin nezaket gereği söylenmesi gerektiğini biliyordum.
Fakat o an hissettiğim şey, yalnızca görgü kurallarıyla karşılık verilebilecek kadar basit değildi.
“Bay Voss...” dedim usulca.
“Lady Helena...”
İkisine de sırayla baktım.
“Yıllardır yalnızca sizin bildiğiniz bir eseri bana gösterecek, hatta onu üzerimde görmeye değer bulacak kadar güvenmeniz...”
Dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi.
“Bunun benim için ne ifade ettiğini sanırım tam olarak anlatamam.”
Başımı saygıyla eğdim.
“Size gönülden teşekkür ederim.”
Edric'in ve Helena'nın yüzündeki sıcak ifade hiç değişmedi. Gözlerinin kenarında beliren ince çizgiler biraz daha derinleşirken hafifçe gülümsedi.
“Teşekkürünüzü kabul ediyorum, Lady Diana,” dedi. “Fakat inanın bana... bugün burada bulunan herkes kadar ben de merak içindeyim.”
Helena kaşını kaldırdı.
“Merak mı?”
Edric eşine dönüp aynı sakin ifadeyle gülümsedi ve bana hatırlatırcasına:
“Elbette. Bir kuyumcu yaptığı eserin yıllar sonra ilk kez kutusundan çıkışını her gün göremez.”
Helena başını iki yana sallayarak hafifçe güldü.
“Şu romantikliğini yalnızca taşlara saklıyorsun.”
Edric hafifçe tek kaşını kaldırarak tebessümle:
“Taşlar iyi dinleyicidir,” dedi.
Nora kıkırdamasını gizlemek için başını eğince atölyedeki herkesin yüzünde küçük bir tebessüm oluştu.
Helena sonunda iki elini birbirine hafifçe vurdu.
“Tamam,” dedi. “Şimdi sanatçı konuşmayı bıraksın da sanat işini yapsın.”
Tatlı bir şekilde göz kırptı.
Helena, çalışma masasının üzerine bırakılan kadife kutuya doğru yürüdü. Parmakları, yıllardır aynı özenle kullandığı kumaşlara dokunur gibi baş takısını avuçlarının arasına aldı.
İnce gümüş kıvrımlar, ışığı yakaladıkça zarif bir nehir gibi akıyor; aralarına işlenmiş küçük safirler ise gecenin ilk yıldızları misali usulca parlıyordu.
Bakışlarım istemsizce onun ellerine takıldı.
Çocukluğumda gördüğüm başlıklar daha farklıydı. Soylu aile kadınlarının taktıkları taçlar ve tören başlıkları, taşıyan kişinin kim olduğunu daha uzaktan ilan etmek isterdi.
Bu ise aynı asaleti taşımasına rağmen bambaşka bir anlayışla şekillendirilmişti.
“İlginç...” dedim düşünceli bir sesle. “Buna benzer bir baş takısı daha önce hiç görmedim.”
Helena ile Edric kısa bir an birbirlerine baktılar.
Edric'in dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
“Bu cümleyi duymayı umuyordum.”
Baş takısını iki avucu üzerinde dikkatlice çevirdi.
Gümüş kıvrımlar, hareket ettikçe birbirini takip eden ince dalga çizgileri oluşturuyordu.
“Çünkü bu eserlerin ilhamı kraliyet taçları değildi.”
Parmak ucuyla ejderha motiflerinden birini gösterdi.
“Valyria dağlarında yaşayan ejderhaları hiç görme fırsatınız oldu mu?”
Edric'in bakışları, baş takısının ince gümüş kıvrımlarında birkaç saniye dolaştı.
Sonra hafifçe başını iki yana salladı.
“Muhtemelen görmediniz...” dedi sakince. “Çoğu Valyrialı da göremez.”
Kaşlarım hafifçe şaşkınlıkla yukarı kalktı.
“Yani... gerçekten varlar?”
Edric'in dudaklarının kenarında, yıllar öncesini hatırlayan insanların yüzünde beliren o gülümseme oluştu.
“Varlıkları hiçbir zaman efsane olmadı,” dedi. “Yalnızca onları gören insan sayısı zamanla azaldığı için varlıkları efsaneye dönüştü.”
Nora'nın gözleri şaşkınlıkla büyüdü, hafifçe kekeledi.
“Ben... ben hiç görmedim.”
Edric başını anlayışla salladı.
“Ben de senin yaşındayken görememiştim.”
Atölyede kısa bir sessizlik oluştu.
Hepimiz farkında olmadan onu dinlemeye başlamıştık.
“İlk kez on yedi yaşımdaydım,” diye devam etti. “Babamla birlikte kuzey dağlarına cevher aramaya gitmiştik. Hava yeni aydınlanıyordu. Önce gökyüzünün karardığını ve yine gece olduğunu sandım.”
Gözleri, sanki o sabaha yeniden dönmüş gibi uzaklara daldı.
“Sonra hareket etti.”
İstemsizce merakla nefesimi tuttum.
“Gece sandığım şey...” diye mırıldandı.
“...bir ejderhaydı,” dedi Edric.
Odada yine sessizlik oldu.
“Ne kadar yakındı?” diye sordu Nora, merakını gizleyemeden çocuksu bir heyecan ve hayranlıkla.
Edric hafifçe güldü.
“Hayır... sandığın kadar yakın değildik.”
Elini pencereye doğru uzattı.
“Şu sarayın büyük bir kısmını pençelerinin içine alabilecek kadar büyük bir canlıyı uzaktan da görürsün.”
Nora'nın ağzı hayretle aralandı.
“Bu kadar mı büyükler?”
“Eskileri öyleydi.”
Edric'in sesi bu kez biraz daha yumuşadı.
“Şimdi kaç tane kaldığını bile kimse kesin olarak bilmiyor.”
“Üç diyen var.”
“Dört diyen var.”
“Beş gördüğünü iddia eden yaşlılar da var.”
“Ben...” dedi kısa bir duraksamanın ardından hayranlık dolu bir ifadeyle, “yalnızca ikisini gördüm. Ölümcül derecede güzellerdi...”
Odanın içindeki sessizlik biraz daha derinleşti.
“Eskiden...” diye devam etti, “insanlara daha yakın yaşadıkları anlatılır.”
“Eski kayıtlarda krallarla aynı gökyüzünü paylaştıkları, sarayın duvarlarını nefeslerinin şekillendirdiği yazar, hatta ejderhalar ve insanların Valyria'yı birlikte koruduğu söylenir...”
“Fakat o günler çok geride kaldı.”
Bakışları yeniden baş takısına indi.
“Bugün dağların en yüksek zirvelerini kendilerine yuva seçtiler.”
“İnsanlardan uzak yaşamayı tercih ediyorlar.”
“Neden?” diye sordum.
Edric bu kez doğrudan cevap vermedi. Omuzlarını hafifçe kaldırdı, yüzünde belli belirsiz bir hüzün vardı.
“Bunu gerçekten bilen biri kaldığını sanmıyorum.”
“Biz yalnızca anlatılanları biliriz; onlar da tamamen muğlaktır.”
“Belli bir süre her yıl gökyüzünde uzun uçuşlar yaparlarmış.”
“Sanki bir şey arıyormuş gibi...”
Helena araya girerek eşinin sözünü tamamladı.
“Sonra bir gün...”
“...aramayı bıraktılar.”
Edric başını ağır ağır salladı.
“Yaklaşık on beş yıl kadar önce.”
“Artık birkaç yılda bir kez bile gökyüzünde görünmeleri büyük olay sayılıyor.”
“Çoğu zaman da yalnızca dağların üzerinden sessizce geçip yeniden kayboluyorlar.”
Nora neredeyse fısıldayarak, hayal kırıklığına uğramışçasına bir sesle:
“Demek artık hiçbir şey aramıyorlar...” dedi.
Edric'in hüznü sanki yasa dönüşmüştü.
“Belki bulamadılar.”
“Belki vazgeçtiler.”
“Belki de...” dedi usulca, “ne de olsa her arayışın, her sabrın bile bir sonu vardır.”
Sonra elindeki baş takısını bana doğru uzattı.
“İşte bu yüzden ejderha kanatlarını taç gibi yükseltmedim.”
Parmağıyla gümüş kıvrımları gösterdi.
“Onları gökyüzünde süzülürken gördüğümde aklımda kalan şey ihtişamları değildi.”
“Rüzgârın içinde tüm kudreti ve güzelliğiyle akışlarıydı.”
“Bu baş takısının kıvrımları da o anı hatırlatsın istedim.”
Helena, eşine yıllardır tanıdığı o bakışı attı; “Anlatmaya devam edersek günler boyu sürer,” der gibi ince bir gülümseme geçti yüzünden.
“Ejderhaları başka bir gün konuşuruz,” dedi yumuşak bir sesle. “Yoksa yarınki Nysera Gecesi gelip geçecek, biz hâlâ Diana'nın saçını bile toplayamamış olacağız.”
Nora istemsizce güldü.
“Doğru...” dedi. “Ben de hikâyeye öyle kaptırdım ki neden burada olduğumuzu unutuyordum.”
“Bu, Edric'in eski huyudur,” diye ekledi Helena. “Bir taş gösterirsin, sana dağları anlatır. Bir desen sorarsın, yüz yıl öncesine götürür.”
Edric itiraz eder gibi iki elini hafifçe kaldırdı.
“İyi bir hikâyenin suçu olmaz.”
“Olur,” dedi Helena gülümseyerek. “Benim provalarımı geciktiriyorsa olur.”
Baş takısını yeniden iki avucunun arasına aldı ve bana yaklaştı.
“İzin verir misiniz, Lady Diana?”
Başımı eğerek yeni açtığım saçlarımı omuzlarımdan geriye aldım.
Helena'nın parmakları neredeyse hissedilmeyecek kadar hafifti.
Önce saçlarımın iki yanını geriye topladı, ardından gümüş kıvrımları dikkatle yerleştirdi.
Hiçbir hareketinde acele yoktu; sanki metal saçlarımın üzerine sonradan eklenmiyor da başından beri oraya aitmiş gibi yerini buluyordu.
Bir safir ışığı yakaladı.
Sonra bir diğeri.
Ardından ince zincirlerden biri saçlarımın arasına usulca yerleşti.
Helena birkaç adım geri çekildi.
Başını hafifçe sağa eğdi.
Sonra sola.
Yaklaştı.
Saçımın arasından çıkan tek bir tutamı parmak ucuyla düzeltti.
“Şimdi...” diye mırıldandı.
“Evet.”
Bu tek kelime bile yaptığı işten memnun kaldığını anlamaya yetmişti.
Nora ise çoktan duvardaki uzun aynayı bulunduğu yerden çevirmişti.
“Bence artık bakabilirsiniz, Lady Diana.”
Bakışlarım istemsizce aynaya kaydı.
İlk gördüğüm şey elbise olmadı.
Yüzüm de değildi.
Baş takısındaki gümüş kıvrımlar, koyu saçlarımın arasında neredeyse canlıymış gibi akıyordu. Safirler gösterişli olmaya çalışmıyor, yalnızca ışık üzerlerine düştüğünde varlıklarını belli ediyordu. Başımı en küçük hareketimde bile ince zincirler belli belirsiz kıpırdıyor, bütün işçilik tek bir parça hâlinde nefes alıyormuş hissi veriyordu.
Bakışlarım yavaşça aşağı indi.
Gece mavisi ipek, gümüşün serin parıltısını sessizce tamamlıyor; altın işlemeler ise ancak dikkatle bakıldığında fark edilen yıldız izleri gibi kumaşın içinde kayboluyordu.
Aynadaki yansımaya uzun süre baktım.
Sanki kendime değil...
Daha önce hiç karşılaşmadığım bir ihtimale bakıyormuşum gibi.
Helena'nın sesi omzumun gerisinden usulca yükseldi.
“İşte bunu görmek istemiştim.”
“Bir kıyafet, onu giyen kişiyi değiştirmemeli.”
Aynadaki yansımama bakmayı sürdürdüm.
“Yalnızca zaten orada olanı görünür kılmalı.”
Aynaya biraz daha yaklaştım.
İlk kez kendime bakıyor değildim.
Ama sanki üzerinde taşıdığı tüm unvanları kenara bırakmış bir kadın görüyordum.
Kumaşın bedenime bıraktığı çizgiler gösterişli değildi; yalnızca hareket ettikçe varlığını belli eden ince bir ahenk taşıyordu. Belimden başlayıp yumuşak bir kıvrımla aşağı süzülen siluet, yıllarca çeliğin ardında sessizce saklanan kadınlığımı usulca gün ışığına çıkarıyordu.
Omuzlarım eskisi kadar sert görünmüyordu.
Boynumun zarif hattı, çeneme doğru yükselirken ilkbahar ışığı tenimin üzerinde süt beyazı bir parıltı bırakıyordu. Koyu saçlarım omuzlarımdan ağır ağır dökülüyor, gümüş işlemelerin arasından geçen her siyah tel, gecenin içinden süzülen bir nehir gibi görünüyordu.
Yüzümde değişen hiçbir şey yoktu.
Yine aynı gözler...
Aynı kirpikler...
Aynı dudaklar...
Ama karşımdaki bu kadın bambaşka birisiydi.
Yıllardır gölgede kalan tarafım, ilk kez ışığın altında çekinmeden durabiliyordu.
Dudaklarımın kenarında beliren o belli belirsiz tebessüm, bana bile yabancı geldi.
İstemeden nefes aldım.
Göğsüm usulca yükselip alçalırken ipek de benimle birlikte hareket ediyor, sanki bedenimin ritmini ezbere biliyormuş gibi tek bir kırışıklık oluşturmadan yeniden yerini buluyordu.
Bir anlığına avuçlarımı belimin iki yanına bıraktım.
Kumaşın altındaki sıcaklığı hissedebiliyordum.
İnsan kendi bedenine de yabancı kalabiliyormuş...
Bunu ilk kez anladım.
Bugün hiçbir şeyi tamamlamam gerekmiyordu.
Olduğum hâlim yeterliydi.
Başımı hafifçe çevirdim.
İnce zincirler saçlarımın arasından sessizce kaydı.
Safirler ışığa değil, hareketime eşlik ediyordu.
Bütün görüntünün içinde en çok hoşuma giden şey ise hiçbir parçanın diğerinden üstün görünmemesiydi.
Hepsi, tek bir melodinin birbirini tamamlayan notaları gibi, aynı hikâyeyi anlatıyordu.
Aynadaki kadın güzel olmaya çalışmıyordu.
Bu yüzden güzeldi...
Kendini göstermeye uğraşmıyordu.
Bu yüzden insanın bakışını üzerinde tutuyordu.
Helena'nın neden gururlu bir anne gibi gülümsediğini o an anladım.
O, bana yeni bir yüz vermemişti.
Yalnızca yıllardır fark edilmeyi bekleyen genç bir kadına yeni bir ruh vermiş, üzerindeki sessiz gölgeyi kaldırmıştı.
Bölüm etkileşimi
