NAELİTH ARVEN kitap kapağı

5. bölüm / 32

NAELİTH ARVEN

BEŞİNCİ BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Buse BAL

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: BEŞİNCİ BÖLÜM

Nora ile birlikte Kraliyet Arşivi'nin kapısından içeri adım attığımda, dün hayranlıkla seyrettiğim o tanıdık sessizlik beni yeniden karşıladı. Eski kitapların, mürekkebin ve cilalanmış ahşabın birbirine karışan kokusu, nedense insana garip bir huzur veriyordu.
Bir gün önce saatlerce incelemekten kendimi alamadığım yüksek raflar, tavana uzanan hareketli merdivenler ve koyu ceviz ağacının sıcak tonları hâlâ aynı görkemiyle önümde duruyordu. Fakat bugün gözüm mimariye değil, bu sessiz dünyanın içinde çalışan insanlara takılmıştı.
Kimisi eski parşömenleri büyük bir dikkatle açıyor, kimisi yıpranmış kitapların ciltlerini onarıyor, kimisi de raflara yeni kayıtlar yerleştiriyordu. Sayfaların çevrilme sesiyle kalemlerin kâğıt üzerindeki hafif hışırtısı dışında neredeyse hiçbir ses duyulmuyordu. Kimse yüksek sesle konuşmuyor, ihtiyaç duyduğu kitabı bile fısıltıyla istiyordu.
Nora birkaç adım öne çıktı.
“Üstat Vareth.”
Salonun diğer ucunda, hareketli bir merdivenin üzerinde duran yaşlı adam başını kaldırdı. Elindeki kalın cildi büyük bir özenle rafa yerleştirdikten sonra ağır ama kendinden emin adımlarla aşağı inmeye başladı.
İlk bakışta insanın dikkatini çeken şey yaşı değildi.
Duruşuydu.
Omuzlarına kadar uzanan gümüşi beyaz saçları kusursuz biçimde taranmıştı. Kısa ve bakımlı sakalı yüzüne ağırbaşlı bir ifade katıyor, griyle mavinin arasında kalan dingin gözleri ise yılların biriktirdiği bilgeliği yansıtıyordu.
İnce altın çerçeveli gözlüğünü çıkarıp cübbesinin cebine yerleştirirken, lacivert renkli uzun arşiv cübbesinin yakalarındaki gümüş işlemeler loş ışıkta belli belirsiz parladı. Sol göğsüne iliştirilmiş Mavi İris rozeti ise onun yalnızca bu binanın yöneticisi değil, Valyria'nın hafızasını emanet ettiği kişi olduğunu sessizce anlatıyordu.
Nora saygıyla başını eğdi.
“Üstat Constantine Vareth... Lady Diana.”
Yaşlı adam bana yaklaşınca ben de aynı saygıyla başımı eğdim.
“Kraliyet Arşivleri'ne yeniden hoş geldiniz, Lady Diana.”
“Teşekkür ederim, Üstat Vareth.”
Kendimi uzun zamandır ilk kez gerçekten hoş karşılanmış hissediyordum.
Üstat Vareth'in bakışları kısa bir an yaralı bacağıma kaydı. Ardından salondaki görevlilere döndü.
“Majestelerinin talimatı açıktır.”
Çalışanların hepsi işlerini bırakmadan dikkat kesildi.
“Bugün Lady Diana'nın görevi çalışmak değil, arşivimizin düzenine alışmaktır.”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Üstat Vareth... Bütün gün oturursam kendimi işe yaramaz hissederim.”
Yaşlı adamın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Buna hiç şaşırmadım.”
Kısa bir sessizliğin ardından bana baktı.
“Fakat iyi bir asker, bedeninin sınırlarını da bilir.”
Sonra gülümseyerek ekledi:
“Dinlenmek bazen savaşmaktan daha zor bir görevdir, Lady Diana.”
Cevap veremedim. Haklıydı.
Yine de yıllardır hareket etmeye alışmış biri için hiçbir şey yapmadan oturmak düşündüğümden daha zordu.
Üstat Vareth yeniden çalışanlara döndü.
“Oturarak yapabileceği işleri hazırlayın.”
“Eski haritalar...”
“Yabancı alfabelerin kayıtları...”
“Parşömen tasnifleri...”
Bir an durdu.
“Ve canı sıkılmasın diye birkaç kitap.”
Salondakiler hafifçe gülümsedi.
Genç bir kadın görevli hemen yanıma minderli bir sandalye çekti. Başka biri ayağımı uzatabileceğim küçük bir sehpa getirdi.
Mahcup bir ifadeyle başımı salladım.
“Bütün bunlara gerçekten gerek yoktu.”
Genç görevli gülümseyerek, “Üstat Vareth sizi yormamamız konusunda bizi özellikle uyardı,” dedi.
Yakındaki yaşlı bir görevli söze karıştı.
“Hem de bir kez değil...”
Gülümsemesini gizleyemedi.
“...tam üç kez.”
Salonda hafif bir kahkaha yükseldi.
Üstat Vareth ise omuz silkti.
“Bazı insanlar önemli talimatları ilk seferde unutabiliyor.”
Ben de istemeden gülümsedim.
Garipti...
Buradaki hiç kimse bana acıyarak bakmıyordu.
Kimse beni savaşta yenilmiş bir düşman gibi de görmüyordu.
Sanki gerçekten misafirdim.
Üstelik bunu yalnızca söylemiyor, davranışlarıyla da hissettiriyorlardı.
Önüme önce eski haritalar getirildi.
Valyria'nın yüzyıllar boyunca değişen sınırlarını gösteren ayrıntılı çizimleri incelerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Ardından farklı lehçelerde yazılmış kısa metinleri karşılaştırdım, eski kayıtların tarihlerini düzenledim ve bazı parşömenlerde gözüme çarpan küçük yazım hatalarını not ettim.
Ayağa kalkmaya ne zaman niyetlensem bir görevli benden önce davranıyordu.
“Ben getiririm, Lady Diana.”
“Onu siz taşımayın.”
“Lütfen oturmaya devam edin.”
Başlarda bu ilgi beni rahatsız etmişti.
Fakat saatler ilerledikçe bunun bana özel olmadığını fark ettim. Burada insanlar birbirlerine de aynı özeni gösteriyordu.
Belki de Valyria'yı güçlü yapan yalnızca ordusu değildi.
Birbirlerine duydukları saygıydı.
Saatler, önümde biriken haritalar ve eski kayıtların arasında fark ettirmeden akıp gitti. İlk başta bana yalnızca zaman geçirmek için verilmiş gibi görünen işler, kısa süre sonra beklediğimden çok daha ilgi çekici hâle geldi.
Eski bir ticaret yolunun yıllar içinde nasıl değiştiğini gösteren haritaları incelerken, bazı şehir adlarının üzerinin dikkatle çizilip yenilerinin eklendiğini fark ettim. Farklı lehçelerde yazılmış kısa metinleri karşılaştırıyor, kimi zaman aynı kelimenin yüzyıllar içinde nasıl değiştiğini hayretle izliyordum.
Üstat Vareth ara sıra masamın yanından geçiyor, yaptığım notlara göz atıyor, beğendiği bir ayrıntıyı sessizce başını sallayarak onaylıyor, ardından hiçbir şey söylemeden yoluna devam ediyordu.
Garip bir şekilde, bu sessiz takdir bile insanı motive etmeye yetiyordu.
Öğleden sonra güneşi yüksek pencerelerden içeri daha eğik düşmeye başlamıştı. Arşivin loş ışığı altın renkli bir sıcaklığa bürünürken genç bir görevli, kollarında taşıdığı birkaç kitabı dikkatlice masama bıraktı.
“Üstat Vareth gönderdi, Lady Diana,” dedi kibarca. “Biraz soluklanmak isterseniz göz atabileceğinizi söyledi.”
Teşekkür ederek kitaplara baktım.
Tarih kayıtları, bitki bilimi üzerine yazılmış kalın bir eser, eski deniz seferlerini anlatan bir günlük, hukuk metinleri...
Rastgele seçilmiş gibiydiler.
Kitapları kenara dizerken en altta kalan ince cilt dikkatimi çekti. Diğerlerinden daha küçüktü. Koyu lacivert deriyle kaplanmış kapağında, yıllara meydan okumuş altın yaldızlı harflerle yalnızca iki kelime yazıyordu.
Naelith Arven.
Altına daha küçük harflerle Valyria dilinden ortak dile çevrilmiş adı eklenmişti.
Sessiz Kalbin Yemin Şarkısı.
İçimde tarif edemediğim bir merak uyandı.
Kitabın kapağını usulca açtım. İlk sayfalarda eski bir şairin hayatı anlatılıyor, ardından birbirinden farklı dönemlerde yaşamış Valyrialı ozanların şiirleri sıralanıyordu.
Bunlar yalnızca aşk şiirleri değildi.
Sadakatten, fedakârlıktan, ayrılıktan, vatandan, dostluktan ve umuttan söz eden dizelerdi. Her biri kısa olmasına rağmen insanın zihninde uzun süre yankılanacak kadar derindi.
Bir şiiri bitiriyor, kendimi farkında olmadan diğer sayfayı çevirirken buluyordum.
Ne zaman bir görevli masamın yanından geçse başımı kaldırıp etrafa bakıyor, ardından yeniden kitaba dönüyordum. Gün içinde ilk kez kendimi tamamen yaptığım işe kaptırmıştım.
Şiirlerin bazı dizeleri çocukluğumdan kalma silik anıları hatırlatıyor, bazıları ise savaş meydanlarında kaybettiğimiz arkadaşların yüzlerini gözümün önüne getiriyordu.
Hiç tanımadığım insanların yüzyıllar önce yazdığı birkaç satırın, insanın kalbine bu kadar dokunabileceğini hiç düşünmemiştim.
“Demek sonunda onu buldunuz.”
Başımı kaldırdığımda Üstat Vareth'in masamın yanında durduğunu gördüm. Elinde birkaç parşömen vardı. Bakışları doğrudan kitaba kaymıştı.
“Kusura bakmayın...” dedim hafifçe gülümseyerek. “Sanırım biraz fazla kaptırdım kendimi.”
“Kusura bakılacak bir şey yok.” Yaşlı adamın gözlerinde sıcak bir ifade belirdi. “Bu kitap yıllardır aynı şeyi yapıyor. İnsan bir kez kapağını açınca saatlerin nasıl geçtiğini unutuyor.”
Elimi kitabın kapağında gezdirdim.
“Daha önce hiç böyle bir şiir kitabı okumamıştım.”
“Çünkü bu yalnızca bir şiir kitabı değildir,” dedi sakin bir sesle. “Valyria'da pek çok genç şövalye, diplomat ve devlet görevlisi eğitimleri sırasında bu kitaptan bölümler okur. İnsan ruhunu tanımadan, insanları yönetmenin mümkün olmadığına inanırız.”
Bu söz beni düşündürdü.
Belki de bu yüzden burada herkes birbirine karşı bu kadar ölçülü ve saygılıydı.
Farkına varmadan kitabın son sayfasını da çevirmiştim.
Tam o sırada arşivin büyük saati derinden gelen tok bir sesle çalmaya başladı. Görevliler masalarını toplamaya, açık bırakılan ciltleri dikkatlice raflarına yerleştirmeye koyuldu. Günün sona erdiği belliydi.
Kitabı usulca kapattım. Parmaklarım kapağın üzerinde birkaç saniye daha kaldı. Ardından ayağa kalkıp Üstat Vareth'in yanına yürüdüm.
“Üstat Vareth...”
Yaşlı adam elindeki kayıt defterini kapatarak bana döndü.
“Eğer sakıncası yoksa...” dedim, elimdeki kitabı göstererek. “Bunu bu akşam odama götürüp biraz daha okuyabilir miyim?”
Constantine Vareth'in bakışları kitabın kapağına kaydı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Sizi kendine bu kadar çabuk bağlayacağını tahmin etmiştim.”
Kitabı nazikçe elimden aldı, ilk sayfasını açıp küçük bir ödünç mührü bastı. Ardından yeniden bana uzattı.
“Elbette götürebilirsiniz, Lady Diana.” Gözlerinde babacan bir sıcaklık vardı. “Kitaplar raflarda beklemek için değil, okunmak için vardır.”
Kitabı iki elimle dikkatlice aldım.
“Teşekkür ederim, Üstat Vareth.”
Yaşlı adam hafifçe başını eğdi.
“Yarın kaldığınız yerden birlikte konuşuruz. Bakalım Naelith Arven, size hangi dizeleri emanet edecek.”
Kitabı göğsüme bastırırken, nedense çocukluğumdan beri kaybettiğim bir şeyi yeniden bulmuş gibi hissettim. İçimde, uzun zamandır sessiz kalan bir taraf ilk kez usulca nefes alıyordu.
Kitabı iki elimle dikkatlice kavradım. Parmak uçlarım eski deri kapağın üzerinde gezinirken istemsizce gülümsedim.
Nedenini ben de bilmiyordum.
Belki de uzun zamandır ilk kez bir kitabı görev gereği değil, gerçekten okumak istediğim için yanıma alıyordum.
Üstat Vareth ellerini her zamanki gibi sırtında birleştirmiş, birkaç adım önümde durmuş beni izliyordu. Yüzündeki o dingin ifade hiç değişmiyordu.
Kitabı uzatmadan önce kapağına parmak uçlarıyla hafifçe dokundu. Hareket öylesine doğal ve öylesine alışılmıştı ki bunu bilinçli yaptığını bile sanmıyordum. Sanki yıllardır her kitabı aynı özenle uğurluyordu.
“Yarın müsait olduğunuzda üzerine konuşuruz,” dedi yumuşak bir sesle. “Bazı şiirler ilk okuyuşta anlaşılmaz. İnsan aynı satırı yıllar sonra yeniden okuduğunda bambaşka bir anlam bulabilir.”
Başımı hafifçe salladım.
“Bunu aklımda tutacağım.”
Tam dönecekken arşivin diğer ucundan tok ama bastırılmış bir ses yükseldi.
Bir genç görevli, kollarındaki kalın ciltlerden birini masaya biraz hızlı bırakmıştı.
Ses bütün salonu doldurmasa da arşivin sessizliği içinde fazlasıyla belirgindi.
Üstat Vareth başını yavaşça o tarafa çevirdi.
Kimseyi azarlamadı.
Sesini de yükseltmedi.
Yalnızca tek bir kelime söyledi.
“Yavaş...”
Genç görevli olduğu yerde kaldı.
Yüzü mahcubiyetle kızarmıştı.
Constantine ağır adımlarla yanına yürüdü. Kitabı iki eliyle dikkatlice kaldırdı, kapağını eliyle düzeltti ve bu kez neredeyse hiç ses çıkarmadan masaya yerleştirdi.
Sonra genç görevliye baktı.
“Kitaplar konuşamaz, evlat.”
Sesindeki yumuşaklık en ufak bir sitem taşımıyordu.
“Bu yüzden onlara bizim nezaketimiz gerekir.”
Genç görevli başını eğdi.
“Özür dilerim, Üstat.”
Constantine yalnızca gülümsedi.
“Bir daha dikkat etmen yeterli.”
Sonra hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etti.
Olduğum yerde birkaç saniye öylece kaldım.
Bir kitabın bile böylesine saygıyla karşılandığı bir yerde insanların birbirine neden bu kadar nazik davrandığını şimdi daha iyi anlıyordum.
Tam arşivin çıkışına yönelirken yaşlı bir görevli telaşla rafların arasında dolaşmaya başladı.
“Üstat Vareth...”
Elindeki kayıt defterine baktı.
“Majestelerinin çocukluk yıllarında kopyalanan Astronomi Yıllıkları'nın ikinci cildini bulamıyorum.”
Constantine durdu.
Hiç düşünmedi.
“Doğu Galerisi.”
Görevli bekledi.
“İkinci kat.”
“Yıldız Bilimleri bölümü.”
“Soldan yedinci raf.”
“Alt sıradaki üçüncü cilt.”
Görevli şaşkınlıkla oraya doğru koştu.
Nora ile birlikte merakla arkasından baktık.
Aradan yalnızca birkaç saniye geçmişti ki adam elinde kalın bir ciltle geri döndü.
Yüzünde çocukça bir şaşkınlık vardı.
“Gerçekten oradaymış.”
Üstat Vareth sadece başını hafifçe salladı.
“Kitaplar kaybolmaz,” dedi sakin bir sesle.
“Bazen yalnızca onları en son kimin dinlediğini unuturlar.”
Ne diyeceğimi bilemedim.
Bu adam gerçekten sıra dışıydı.
Arşiv onun için yalnızca çalıştığı yer değildi.
Sanki her rafı, her kitabı, her cildi yıllardır tanıdığı eski dostlarıydı.
Nora benim şaşkınlığımı fark etmiş olacak ki gülümseyerek kulağıma yaklaştı.
“Üstat Vareth'in bu arşivde yerini bilmediği tek bir kitap bile yoktur.”
“Buna inanabiliyorum.”
“İnanın...” diye fısıldadı Nora.
“Biz de artık saymayı bıraktık.”
İkimiz de istemsizce gülümsedik.
Arşivin ağır kapısından çıktığımızda akşam güneşi sarayın uzun koridorlarını altın rengine boyamaya başlamıştı. Pencerelerden süzülen ışık, beyaz mermer zeminin üzerinde uzun gölgeler bırakıyor; bahçelerden gelen hafif yasemin kokusu koridorlara kadar ulaşıyordu.
Elimde Naelith Arven vardı.
Ne garipti...
Savaş meydanında kılıcımı taşırken hissettiğim sorumlulukla, şimdi bu ince şiir kitabını taşırken hissettiğim özen birbirinden farklı sayılmazdı.
İkisinin ortak bir yanı vardı.
İkisi de bana emanet edilmişti.
Arşivin ağır kapısı arkamdan usulca kapanırken akşamın dinginliği koridorlara çoktan yerleşmişti. Gün boyunca sarayın içinde duyduğum ayak sesleri seyrekleşmiş, yüksek kemerli pencerelerden süzülen gün batımının altın rengi ışıkları beyaz taş zemine uzun gölgeler düşürmeye başlamıştı.
Elimde sıkıca tuttuğum Naelith Arven, diğer bütün kitaplardan farklı bir ağırlık taşıyor gibiydi. Bu ağırlık sayfalarının kalınlığından değil, bende uyandırdığı meraktan kaynaklanıyordu.
Çocukluğumdan beri elime geçen her kitabı bilgi edinmek için okumuştum; savaşları, stratejileri, kuşatma düzenlerini, devletleri...
Fakat ilk kez yalnızca ruhuma dokunacağını hissettiğim bir kitabı odama götürüyordum.
Bu düşünce bile bana yabancıydı.
Nora yürüyüş hızını bana göre ayarlamıştı. Yaralı bacağımın hâlâ tam güç kazanmadığını biliyor, bunu yüzüme vurmadan fark ettirmemeye çalışıyordu.
Yol boyunca birkaç kez bana dönüp bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti.
Sessizlikten rahatsız olmayan insanları hep sevmişimdir. Onun yanında konuşmak zorunda hissetmiyordum; aynı koridorda yürümek bile yeterli geliyordu.
Bir süre sonra gülümseyerek, “Bugün düşündüğünüz kadar yorulmadınız umarım,” diye sordu.
Sorusu yalnızca nezaketten ibaret değildi; gerçekten cevabımı merak ediyordu.
Başımı hafifçe salladım.
“Yorgun değilim,” dedim. “Aksine... Sanırım uzun zamandır ilk kez dinlendim.”
Sözler ağzımdan çıkar çıkmaz kendim bile şaşırdım.
Dört yıl boyunca savaş meydanlarında, eğitim alanlarında ve karargâhlarda geçen hayatımda dinlenmek denince aklıma yalnızca uyumak gelirdi.
Meğer insan bazen tek bir öğleden sonra boyunca güzel insanlarla karşılaşınca da dinlenebiliyormuş.
Komodinin üzerinde özenle katlanmış duran geceliği elime aldım. Kumaş, parmaklarımın arasından su gibi akıp gidiyordu. Böylesine ince ve hafif bir giysiyi daha önce hiç giymemiştim.
Bir an tereddüt ettim.
Sonra kendi çekingenliğime sessizce gülümseyerek üzerimdeki misafir elbisesini çıkarıp geceliği dikkatlice giydim.
İlk hissettiğim şey rahatlığı oldu.
İkinci hissettiğim ise...
Bunun bana ait olmadığıydı.
Aynanın karşısına geçtiğimde Helena Hanım'ın neden yeniden ölçü aldığını hemen anladım. Gecelik kötü değildi; aksine kaliteli bir kumaştan özenle dikilmişti.
Fakat belli ki beni hiç görmeden, yalnızca tahmin edilen ölçülerle hazırlanmıştı. İnce belim nedeniyle yanlarda hafif bolluk oluşurken göğüs kısmı beklenenden biraz daha dar kalmış, kumaşın üzerinde ince kırışıklıklar oluşturmuştu.
Boyum yüzünden eteği de tasarlandığından biraz daha yukarıda bitiyor, dizlerimin hemen üzerinde son buluyordu.
Kendimi dikkatlice süzdüm.
Garipti...
Ne rahatsız hissediyordum ne de utanıyordum.
Sadece...
Alışık değildim.
Zırhın sert metal plakaları omuzlarıma yıllarca ağırlık yapmıştı. Kalın deri kemerler belimi sıkmış, çizmelerim günlerce çamurun içinde yürümüştü.
Şimdi ise tenime değen tek şey, rüzgâr kadar hafif bir kumaştı.
Yavaşça döndüm.
Belime kadar dökülen siyah dalgalı saçlarım sırtımın üzerinde usulca salınırken şöminenin sıcak ışığı porselen tenime yumuşak bir parlaklık veriyordu.
Kavisli kaşlarımın altında duran badem biçimli kahverengi gözlerime uzun süre baktım.
O gözlerde savaş meydanlarının yorgunluğu hâlâ duruyordu ama ilk kez, o sertliğin ardında on sekiz yaşında genç bir kızın yüzünü de görebiliyordum.
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
Gamzelerim beliriverdi.
Aynanın önündeki sandalyeye oturup gümüş saplı saç fırçasını elime aldım. Çocukluğumdan beri saçlarımı çoğu zaman aceleyle toplardım. Eğitim alanına yetişmek, nöbete çıkmak ya da miğferimi takmak için birkaç dakikadan fazlasını ayırdığımı hatırlamıyordum.
Saçlarım benim için yalnızca yüzümü kapatmaması gereken uzun siyah tellerden ibaretti.
Tokayı çözdüğüm anda dalgalı saçlarım omuzlarımdan sıyrılıp belime kadar indi. Şömineden yükselen sıcak ışık, koyu saçlarımın üzerinde yumuşak yansımalar bırakıyordu.
Bir an aynadaki yansımama baktım.
Bu kadar uzun olduklarını biliyordum ama ilk kez gerçekten dikkat ediyordum.
Fırçayı saçlarımın arasından geçirdim.
İlk denemede birkaç düğüme takılınca kaşlarımı çattım.
“Diana...” dedim kendi kendime.
“Kılıç kullanmayı senden iyi bilen kaç kişi vardır bilmiyorum ama şu saç işinde gerçekten berbatsın.”
Dudaklarımda küçük bir tebessüm belirdi.
İkinci denemede daha sabırlı davrandım. Her fırça darbesiyle siyah dalgalar sırtıma daha düzgün yayılıyor, omuzlarımdaki gerginlik de fark etmeden çözülüyordu.
Ne zamandır kendime böyle birkaç dakika ayırmadığımı düşündüm.
Belki yıllardır...
Fırçayı masaya bıraktıktan sonra Nora'nın verdiği küçük cam şişeyi elime aldım. Kapağını açar açmaz yasemin kokusu yayıldı. Bir damla kadarını bileğime sürdüm, sonra boynuma dokundurdum.
Bugüne kadar üzerimde hep demir, deri ve at kokusu taşımıştım.
Bu kez aynadan bana bakan genç kadın, ince kumaşlı geceliğinin içinde savaş meydanlarından çok uzakta görünüyordu.
Porselen teni ateşin sıcak ışığında yumuşuyor, beline dökülen siyah saçları zarif duruşunu daha da belirginleştiriyordu.
Güçlü bir şövalyeydi; bunu değiştiren hiçbir şey yoktu.
Ama aynı zamanda, bunu yıllarca görmezden gelmiş olsa da, son derece kadınsı bir genç kadındı.
Başımı hafifçe iki yana çevirdim.
“Helena Hanım...” diye mırıldandım.
“...ölçü alırken işi sandığımdan daha zormuş.”
Kraliyet Sarayı'nın büyük konsey salonunun ağır meşe kapıları gece yarısını çoktan geçmişken sessizce açıldı.
Saatler süren toplantı nihayet sona ermişti.
Gün boyunca savaş raporları, sınır güvenliği, ticaret yolları ve yaklaşan hasat mevsimine ilişkin uzun görüşmeler yapılmış; Valyria'nın dört bir yanından gelen haberler tek tek değerlendirilmişti.
Masanın etrafında oturan devlet erkânının çoğu yorgun görünüyordu. Birkaç kişi birbirine iyi geceler dileyerek farklı koridorlara yönelirken, bazı danışmanlar hâlâ kendi aralarında alçak sesle konuşmaya devam ediyordu.
Kral İgor, önündeki son belgeyi de Başbakan'a teslim ettikten sonra derin bir nefes aldı.
Gece ilerlemişti.
Sarayın büyük saat kulesi kısa bir süre önce on ikinci vuruşunu tamamlamış, ardından birinci gece nöbetinin başladığını haber veren tek bir çan sesi avluda yankılanmıştı.
Koridorlar artık gündüzkü hareketliliğinden eser taşımıyordu.
Duvarlardaki pirinç şamdanlarda yanan birkaç kandil dışında ışık kalmamış, yüksek kemerlerin arasında dolaşan sessizlik bütün sarayı yavaşça kucaklamıştı.
Hizmetkârların büyük bölümü odalarına çekilmiş, muhafızlar ise nöbet değişimini tamamlayarak yerlerini almışlardı.
Kral İgor ağır ama sakin adımlarla konsey salonundan ayrıldı.
Omuzlarında yalnızca günün yorgunluğu değil, bir hükümdarın taşıdığı görünmez sorumluluk da vardı. Fakat zihninin bir köşesinde gün içinde kendisine iletilen kısa rapor hâlâ duruyordu.
“Lady Diana bugün Kraliyet Arşivi'nde çalıştı.”
“Yarası açılmadı.”
“Üstat Constantine Vareth'in gözetiminde yalnızca oturarak çalışmasına izin verildi.”
“Günü beklenenden daha iyi geçti.”
Bu satırları okuduğunda fark ettirmemişti ama içi istemsizce rahatlamıştı.
Misafir kanadına çıkan koridora yöneldi.
Adımları taş zeminde yankılanırken gözleri alışkanlıkla çevreyi tarıyordu.
Tam o sırada durdu.
Koridor boyunca sıralanan kapıların altı karanlıktı.
Yalnızca bir tanesinden ince, altın sarısı bir ışık taşıyordu.
Kral İgor'un bakışları kapının üzerindeki pirinç isim levhasına kaydı.
Lady Diana Emery.
Kaşları belli belirsiz çatıldı.
“Bu saatte hâlâ uyanık...”
Aklına gelen ilk düşünce merak değildi.
Endişeydi.
Yarası yeniden sızlamış olabilir miydi?
Ateşi mi yükselmişti?
Yoksa gün boyunca kendini fark ettiğinden daha fazla mı yormuştu?
Birkaç adım daha yaklaştı.
Koridor yeniden sessizliğe gömüldü.
Kapının ardından herhangi bir telaş sesi gelmiyordu.
Yalnızca...
Sayfa çevrilirken çıkan o hafif ses...
Kral İgor farkında olmadan gülümsedi.
“Demek Üstat Constantine yine bir kitabını ödünç vermiş...” diye geçirdi içinden.
Yine de emin olmak istiyordu.
Elini kaldırdı.
Kapıya iki kez nazikçe vurdu.
Koridoru dolduran sessizlik, içeriden gelecek cevabı beklemeye başladı.
“Girebilirsin, Nora, uyanığım.”
Tok ve erkeksi bir ses kapının ardından geldi.
“Lady Diana, rahatsız etmiyorumdur umarım...”
Kapı ağır ağır açıldı.
Kral İgor her zamanki ağırbaşlı tavrıyla içeri adım attı.
“İyi geceler, Lady Diana.”
“İyi geceler, Majesteleri.”
Kapıyı usulca kapattım.
Kral İgor'un bakışları istemsizce bana yöneldi.
O ana kadar beni yalnızca zırhımın içinde, asker cübbemle ya da kanlar içindeki savaş meydanında görmüştü.
Şimdi ise uzun siyah saçlarım omuzlarımdan sırtıma dökülüyor, üzerimde sade krem rengi bir gecelik vardı.
Bu sefer bir savaşçı değil, bir kadın olarak karşısında duruyordum.
Bakışları bir an durdu.
Çok kısa...
Neredeyse fark edilmeyecek kadar kısa.
Sonra sanki kendi kendini uyarmış gibi gözlerini şömineye çevirdi.
Alevlerin arasında birkaç saniye sessizce kaldı.
Boğazını hafifçe temizledi.
“Umarım sizi rahatsız etmemişimdir, Lady Diana.”
Başımı hafifçe iki yana salladım.
“Hiç rahatsız etmediniz, Majesteleri. Lütfen... buyurun.”
Kapıyı biraz daha araladım.
Kral İgor ağır adımlarla içeri girdi.
Kapı arkamızdan usulca kapanırken odanın sıcaklığı koridorun serinliğini bir anda geride bıraktı. Şöminede yanan odunlar düzenli aralıklarla çıtırdıyor, alevlerin turuncu ışığı taş duvarların üzerinde yumuşak gölgeler oluşturuyordu.
Kral İgor birkaç adım attıktan sonra durdu.
Ne koltuğa yöneldi ne de odanın içinde ilerledi.
Sanki buranın kendisine değil, bana ait olduğunu hatırlatmak istercesine bulunduğu yerde bekliyordu.
Bakışlarım istemsizce şöminenin önündeki koltuğa kaydı.
“Lütfen oturun, Majesteleri.”
Kral İgor ancak o zaman başını hafifçe eğdi.
“Teşekkür ederim.”
Gösterdiğim koltuğa geçti. Ben de karşısındaki tekli koltuğa oturdum. Aramızdaki küçük sehpanın üzerinde az önce aceleyle bıraktığım Naelith Arven duruyordu.
Kral İgor'un bakışları kitaba ilişti.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Demek Üstat Constantine sizi de yakalamayı başarmış.”
Kitaba baktım.
“Sanırım öyle.”
“Bir kez okumaya başlayanların çoğu saatin nasıl geçtiğini unutur.”
İstemeden gülümsedim. Gamzelerim ortaya çıktı.
“Ben de öyle oldum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Şömineden yükselen odunların çıtırtısı dışında odada hiçbir ses yoktu.
Sessizliği bu kez Kral İgor bozdu.
“Aslında bu saatte geliş sebebim kitap değildi.”
Merakla yüzüne baktım.
“Gün içinde Üstat Constantine'den kısa bir rapor aldım.”
Sesi yine sakindi.
“Yaranızın yeniden açılmadığını, bütün günü oturarak geçirdiğinizi ve kendinizi fazla zorlamadığınızı öğrendim.”
Bir an durdu.
“Yine de kendi gözlerimle iyi olduğunuzu görmek istedim.”
Söyledikleri gösterişli değildi.
Fakat nedense içimi beklenmedik bir sıcaklık kapladı.
Bir kralın, gün boyunca yüzlerce işle uğraştıktan sonra gece yarısı yalnızca bunu öğrenmek için odama kadar gelmesi...
Bunu beklemiyordum.
“İlginiz için teşekkür ederim, Majesteleri.”
Gülümsedim.
“Üstat Vareth ve arşiv görevlileri bana dinlenmeyi neredeyse zorla öğrettiler.”
Kral İgor hafifçe güldü.
“Buna hiç şaşırmadım.”
“Sanırım bütün saray, bana ayağa kalkmamayı öğretmek için gizli bir anlaşma yapmış.”
Bu kez Kral İgor'un gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
“Bunun emrini veren kişi olarak suçun bir kısmını üzerime alabilirim.”
“En sevdiğiniz şiir hangisiydi, Majesteleri?”
Kral İgor birkaç saniye düşündü.
Bakışları kitabın kapağına kaydı.
Sonra sakin bir sesle, “Vael'Saeren.” (sonsuz aşk) dedi.
Kelimeyi ilk kez duyuyordum.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Anlamını bilmiyorum.”
Kral İgor'un dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
“Zaten tam karşılığı ortak dilde yok.”
“Hangisi?”
Kral İgor kitabın açık duran sayfasını işaret etti.
“Sağ taraftaki.”
Başımı eğip kitabın sayfalarını çevirdim.
Kral İgor'un işaret ettiği şiiri bulmam uzun sürmedi.
Başlığı okuyabiliyordum.
Altındaki ilk birkaç dizeyi de...
Fakat birkaç satır sonra harflerin biçimi değişmeye başladı.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
Satırları bir kez daha okumaya çalıştım.
Olmadı.
Kral İgor hiçbir şey söylemedi.
Yalnızca yüzüme baktı.
Sanırım neye takıldığımı anlamıştı.
“Son kısmı...” dedim kitabı kapatmadan.
“Eski bir lehçe olmalı.”
Kral İgor başını hafifçe salladı.
“Evet.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Bugün artık neredeyse hiç kullanılmayan eski Valyria lehçesi.”
Parmağımı satırların üzerinde gezdirdim.
“İlk dizeleri anlayabiliyorum.”
Gözlerim aşağıdaki kıtalara kaydı.
“Ama buradan sonrası benden kaçıyor.”
Kral İgor hafifçe öne eğildi.
Aramızdaki sehpanın üzerindeki açık kitaba baktı.
Parmak uçları sayfanın kenarına usulca dokundu.
Sonra derin ve dingin sesi odanın sessizliğine karıştı.
Önce şiiri kadim Valyria lehçesinde okudu.
Kelimeler bana yabancıydı.
Fakat kulağa öylesine ahenkli geliyordu ki...
Sanki dizeler okunmuyor, yüzyıllardır unutulmamış eski bir ezgi yeniden hayat buluyordu.
Şiir sona erdiğinde kısa bir sessizlik oldu.
Ardından bu kez ortak dile çevirmeye başladı.
İlk dizeleri okurken bakışları hâlâ kitabın üzerindeydi.
“Kader bütün gücüyle beni senden uzaklara savursa da...”
Sesi sakindi.
Her kelimeyi ağır ağır, acele etmeden söylüyordu.
“En karanlıkta bile seni bulurum.”
Bir sonraki dizeye geçtiğinde gözleri yavaşça satırlardan ayrıldı.
Bakışları benimkilerle buluştu.
“Ne servet isterim...”
Bir an durdu.
“...ne de görkemli krallıklar.”
Sesinde en küçük bir değişiklik yoktu.
Ama nedense kelimeler, bana bakarken bambaşka bir ağırlık kazanıyordu.
Son kıtaya geçti.
Bu kez gözlerini benden hiç ayırmadı.
“Ruhumun ışığı sensin...”
Şöminenin alevleri mavi gözlerinde usulca titreşiyordu.
“...ve kalbimde yanan ateş, senin adınla yaşamaya devam eder.”
Nefes aldığımı bile unutmuştum.
Son iki dizeyi neredeyse fısıltıyla söyledi.
“Ölüm bile aramızdaki bağı koparamaz.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Gökyüzü var olduğu sürece...”
Bakışları hâlâ gözlerimdeydi.
“...seni sonsuzluğa dek takip ederim.”
Odadaki sessizlik, şiirin son dizesinden bile daha derindi.
Gözlerim bir süre daha Kral İgor'un gözlerinde kaldı. Kral İgor yerinden kalkıp hafifçe boğazını temizledi. Ardından sakin bir sesle konuştu.
“Lady Diana, sohbet için teşekkür ederim. Madem iyisiniz, sizi bu geç vakitte daha fazla rahatsız etmeyeyim. İyi geceler dilerim.”
Kral İgor başıyla hafifçe selam verdi ve kapıya yöneldi.
Kapı usulca kapandı.
Koridor yeniden sessizliğe gömüldü.
Olduğum yerde birkaç saniye hareketsiz kaldım.
Sonra derin bir nefes verip bakışlarımı yeniden elimdeki kitaba indirdim. Nefesimi düzenledim.
Şiirin son dizeleri hâlâ zihnimde yankılanıyordu.
Belki de bu yüzden...
Yok.
Kendi kendime hafifçe başımı salladım.
Bu yalnızca güzel yazılmış bir şiirdi.
Hepsi buydu.
Kitabı usulca kapattım.
Şöminenin önündeki masaya bıraktım.
Alevlerin sıcaklığı odanın içini doldururken pencereye doğru yürüdüm.
Perdeyi araladım.
Sarayın avlusunda nöbet değişimi başlamıştı.
Muhafızlar aynı disiplinle yer değiştiriyor, mızrakların metal uçları ay ışığında sessizce parlıyordu.
Uzun uzun onları izledim.
İçimde tanıdık bir sızı yükseldi.
Talim alanını özlemiştim.
Kılıcımın ağırlığını...
Sabah içtimalarını...
Silah arkadaşlarımı...
Ve evimi...
Acaba Avalon'dakiler şimdi ne yapıyordu?
Beni öldü mü sanmışlardı?
Babamın ölümüne dair öğrendiğim o korkunç gerçeklerin ağırlığı yeniden omuzlarıma çöktü.
Henüz çözülecek çok şey vardı.
Şiirler...
Bunların hiçbirini değiştiremezdi.
Yavaşça perdeyi kapattım.
Yatağa uzandığımda Naelith Arven hâlâ komodinin üzerinde duruyordu.
Onu yeniden elime alacak kadar hâlim kalmamıştı.
Başımı yastığa koyar koymaz göz kapaklarım ağırlaştı.
Günün yorgunluğu, uzun süredir ilk kez hissettiğim güven duygusuyla birleşince düşüncelerim birbirine karışmaya başladı.
Şöminenin sıcaklığı...
Eski şiirlerin dizeleri...
Koridordaki nöbet değişiminin uzak sesleri...
Hepsi yavaş yavaş silikleşti.
Ben ise...
Daha kitabın kapağındaki yazıyı son kez okuyamadan uykuya yenik düştüm.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

76okunma 20beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 139

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile sırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18