10. bölüm / 32
NAELİTH ARVENONUNCU BÖLÜM
Bölümler 32Şu an: ONUNCU BÖLÜM
- 1 BİRİNCİ BÖLÜM4.173 kelime
- 2 İKİNCİ BÖLÜM3.366 kelime
- 3 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.070 kelime
- 4 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.547 kelime
- 5 BEŞİNCİ BÖLÜM3.744 kelime
- 6 ALTINCI BÖLÜM1.515 kelime
- 7 YEDİNCİ BÖLÜM4.048 kelime
- 8 SEKİZİNCİ BÖLÜM4.567 kelime
- 9 DOKUZUNCU BÖLÜM3.199 kelime
- 10 ONUNCU BÖLÜM2.635 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 ON BİRİNCİ BÖLÜM3.389 kelime
- 12 ON İKİNCİ BÖLÜM3.153 kelime
- 13 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM4.452 kelime
- 14 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.690 kelime
- 15 ON BEŞİNCİ BÖLÜM4.201 kelime
- 16 ON ALTINCI BÖLÜM1.071 kelime
- 17 ON YEDİNCİ BÖLÜM1.313 kelime
- 18 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM2.440 kelime
- 19 ON DOKUZUNCU BÖLÜM1.853 kelime
- 20 YİRMİNCİ BÖLÜM4.905 kelime
- 21 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM3.952 kelime
- 22 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM1.851 kelime
- 23 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM3.318 kelime
- 24 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM4.530 kelime
- 25 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM3.497 kelime
- 26 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM4.320 kelime
- 27 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM4.350 kelime
- 28 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.651 kelime
- 29 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.446 kelime
- 30 OTUZUNCU BÖLÜM4.229 kelime
- 31 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM5.328 kelime
- 32 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.778 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Akşam güneşi batıya eğilirken, beyaz kalker taşından inşa edilmiş Emery Malikânesi uzaktan küçük bir saray gibi görünüyordu. Yüksek sütunlarla çevrili görkemli giriş cephesi, yılların yıpratamadığı açık renk taşların üzerinde altın işlemeli sancaklarla süslenmişti.
Rüzgâr estikçe hanenin beyaz ve altın renklerini taşıyan bayraklar ağır ağır dalgalanıyor, giriş kapısının iki yanında duran mermer şövalye heykelleri gelen herkesi sessizce selamlıyormuş gibi yükseliyordu.
Kemerli ana kapının üzerinde, siyah mermer bir levhaya altın harflerle kazınmış eski Latince söz, Emery Hanesi'nin yüzyıllardır değişmeyen inancını taşıyordu.
Gloria non hereditaria est. Merenda est.
Şan miras alınmaz, hak edilir.
Bu söz, Emery çocuklarının daha yürümeyi öğrendikleri günden beri her sabah gördükleri ilk şeydi.
Ağır meşe kapılar açıldığında, içeride geniş bir avlu karşılıyordu insanı.
Ortada beyaz mermerden yapılmış çok katlı bir çeşme duruyor, berrak su sessizce aşağı dökülüyordu. Avlunun dört yanı düzenli budanmış çitlerle, beyaz güllerle ve mor salkımların sardığı taş duvarlarla çevriliydi.
Sağ tarafta ahırlar, sol tarafta hizmetkâr lojmanları uzanıyor; daha içeride yükselen ana konak ise zarafetiyle küçük bir kraliyet malikânesini andırıyordu.
Her şey düzenliydi.
Her şey kusursuzdu.
Ve tam da bu yüzden...
Üç kardeş kendilerini hiç olmadığı kadar huzursuz hissediyordu.
Harold, Hector ve Caleb atlarından sessizce indiler.
Hiçbiri konuşmadı.
Harold dizginleri hizmetkâra teslim ederken kısa bir nefes verdi. Hector gözlerini konağın büyük kapısına dikmişti. Caleb ise başını kaldırmaya bile cesaret edemiyordu.
Birkaç dakika önce savaş meydanında onlarca kişiye meydan okuyabilecek kadar cesur olan üç genç...
Şimdi çocukluklarındaki aynı endişeyi taşıyorlardı.
Hector sessizliği bozdu.
“...Sence öğrendi mi?”
Harold cevap vermedi.
Caleb mırıldandı.
“Öğrenmiştir...”
Hector yüzünü buruşturdu.
“Belki henüz haber gitmemiştir.”
Harold ilk kez konuştu.
“Dreadmoor Hanesi'nin varisi ölümden döndü.”
Kısa bir duraksama.
“...Öğrenmiştir. O her şeyi, her zaman öğrenir.”
Üçü de aynı anda derin bir nefes aldı.
Savaş meydanında kılıç çekmek...
Yüz kişiye karşı savaşmak...
Bunların hiçbiri, annelerinin karşısına çıkmak kadar korkutucu gelmiyordu.
Hector, Caleb'in omzuna hafifçe dirseğiyle vurdu.
“En azından ilk yumruğu ben atmadım.”
Caleb başını bile kaldırmadı.
Harold kuru bir ifadeyle, alaycı bir tebessümle ekledi:
“Sonuncusunu da sen atmadın.”
Hector istemsizce güldü.
“Doğru...”
“...arada otuz kırk tane daha vardı.”
Caleb'in dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı, gülümser gibi oldu.
Tam o sırada avlunun dış kapısından başka bir atlı içeri girdi.
Üzerindeki beyaz pelerin ve gümüş işlemeli zırh uzaktan bile tanınıyordu.
Sir Cedric Ashcombe.
Atından inerken yüzünde her zamanki ağırbaşlı ifade vardı. Sol kolunun altında siyah deri kaplı ince bir dosya taşıyordu.
Dosyanın üzerinde hiçbir arma...
Hiçbir mühür...
Hiçbir yazı yoktu.
Sadece siyah deri.
Harold'ın bakışları dosyada kaldı.
Sir Cedric onları görünce kısa süre duraksadı.
“Burada olmanızı beklemiyordum, Lordlarım.”
Üç kardeş aynı anda birbirine baktı.
İlk soran Caleb oldu. Sesinde bastırmaya çalıştığı tedirginlik açıkça hissediliyordu.
“...Ablam?...”
Cedric'in yüzündeki ifade değişmedi.
Elindeki dosyaya kısa bir an baktı.
“Aramaya devam ediyoruz.”
O anki sessizlik Emery kardeşlere çok ağır gelmişti.
“Henüz doğrulanmış bir haber yok.”
Bu cümle iyi haber değildi.
Ama...
Kötü haber de değildi; muğlaktı.
Harold başını hafifçe eğdi.
Hector gözlerini yere çevirdi.
Caleb'in omuzları fark edilebilecek kadar düştü.
Belial'ın sesi yeniden kulaklarında yankılanıyordu.
“Kapıyı ilk sen aç...”
“Bakalım gelen kişi gerçekten ablan mı olacak.”
Hiçbiri bir şey söylemedi.
Sir Cedric onları uzun uzun süzdü. Sanki üç kardeşin de neden burada olduğunu anlamıştı.
Ama soru sormadı.
Tam o sırada konağın büyük kapısı açıldı.
Bir hizmetkâr telaşla dışarı çıktı.
Arkasından ağır ve ölçülü adımlar duyuldu.
Üç kardeş aynı anda doğruldu.
Lady Leonora Emery görünmüştü.
Üzerinde koyu lacivert, ince altın işlemelerle süslenmiş uzun bir elbise vardı. Omuzlarına dökülen koyu kestane saçları kusursuz biçimde toplanmıştı. Akşam güneşinin son ışıkları, mavi gözlerinde soğuk bir parıltı bırakıyordu.
Tam dışarı adım atacakken bakışları avluda bekleyen üç gence takıldı.
Harold.
Hector.
Caleb.
Adımı yarım nefeslik bir an durdu.
Sağ kaşı belli belirsiz yukarı kalktı.
O kadar.
Yüzündeki ifade değişmedi.
Üç oğlunun bugün akademide değil, hanede olması zaten başlı başına alışılmadık bir durumdu.
Bakışları yavaşça üzerlerinde dolaştı.
Harold'ın ciddi yüzü...
Hector'un zoraki sakinliği...
Ve...
Caleb.
Gri akademi üniformasının manşetlerine kadar işlemiş kurumuş kan...
Parçalanmış parmak boğumları...
Lady Leonora'nın bakışları bir anlığına sertleşti.
Yalnızca bir an.
Sonra yüzündeki sükûnet yeniden yerini aldı.
Sanki o küçücük değişim hiç yaşanmamıştı.
Arkasında duran Sir Cedric Ashcombe, Lady Leonora'nın bakışlarının neye takıldığını fark etmişti.
Fakat o da sessizliğini bozmadı.
Lady Leonora sonunda konuştu.
Sesi her zamanki gibi sakindi.
“İçeri geçin.”
Üç kardeş aynı anda doğruldu.
“Sir Cedric.”
“Evet, Hanımefendi.”
“Siz de gelin.”
“Emredersiniz, Hanımefendi.”
Lady Leonora başka hiçbir şey söylemeden arkasını döndü.
Uzun eteği taş zeminin üzerinde sessizce süzülerek konağın içine doğru ilerledi.
Üç kardeş tek kelime etmeden peşinden yürüdü.
Sir Cedric ise siyah deri dosyayı kolunun altında biraz daha sıkı kavrayarak onları takip etti.
Koridor boyunca yalnızca ayak sesleri duyuluyordu.
Yoldan çekilen hizmetkârlar başlarını eğiyor, hiçbiri tek kelime etmeye cesaret edemiyordu.
Büyük salonun kapıları açıldı.
Yüksek tavanlı salon, beyaz kalker sütunları ve koyu meşe panelleriyle Emery Hanesi'nin asırlardır değişmeyen vakarını taşıyordu.
Duvarlarda hanenin kurucularından başlayarak yüzyıllar boyunca Emery soyuna liderlik etmiş lordların, Ladylerin ve savaş meydanlarında ün kazanmış Emery atalarının büyük yağlı boya portreleri sıralanıyordu.
Şöminenin üzerinde asılı duran Andrew Emery'nin portresi ise salonun tamamına hâkim olacak şekilde yerleştirilmişti.
Ortadaki uzun kırmızı halı, doğrudan şöminenin önündeki yüksek sırtlı tek kişilik koltuğa kadar uzanıyordu.
Lady Leonora ağır adımlarla o koltuğa yürüdü.
Oturdu.
Sırtını yaslamadı.
Ellerini kolçakların üzerine bıraktı.
Sir Cedric birkaç adım geride, salonun sağ tarafında sessizce yerini aldı.
Harold...
Hector...
Caleb...
Üçü de karşısında dimdik duruyordu.
Omuzları düşmemişti.
Başları eğik değildi.
Çünkü yaptıklarından utanmıyorlardı.
Fakat annelerinin sessizliği...
Üçünün de içini akademideki en sert komutandan daha fazla geriyordu.
Lady Leonora uzun süre konuşmadı.
Bakışları sırayla üç oğlunun üzerinde dolaştı.
Sonunda dudakları aralandı.
“Anlatın.”
Harold bir adım öne çıktı.
“Ailemizin onurunu koruduk.”
Lady Leonora'nın bakışları oğlunun üzerinden ayrılmadı.
Yüzündeki ifade değişmedi.
“Hector.”
“Efendim, anne.”
“Devam edin.”
Hector derin bir nefes aldı.
“Sabah taliminden sonra mola verilmişti. Belial Dreadmoor yanımıza geldi. Önce babamızı hedef aldı. Ardından Diana hakkında konuşmaya başladı.”
Lady Leonora tek kelime etmeden dinliyordu.
Hector devam etti.
“Günlerdir haber alınamıyorsa büyük ihtimalle öldüğünü söyledi.”
“Sonra...”
Çenesi hafifçe kasıldı.
“...ölmemiş olsa bile eve onuruyla dönemeyeceğini söyledi.”
Sir Cedric'in bakışları istemsizce yere kaydı.
Hector anlatmayı sürdürdü.
“Diana'nın namusuna dil uzattı.”
“Babamızı küçümsedi.”
“Hanemize hakaret etti.”
“Harold onu uyardı.”
“Ben konuyu kapatmasını istedim.”
“Caleb yalnızca susmasını söyledi.”
“Fakat her uyarımızdan sonra daha da ileri gitti.”
Lady Leonora ilk kez konuştu.
“Ya sonra...?”
Harold cevap verdi.
“Karşılık vermedik.”
“Ta ki son sözlerine kadar.”
Hector başını salladı.
“Caleb'i durdurmaya çalıştık.”
“Başaramadık.”
Lady Leonora bakışlarını en küçük oğluna çevirdi.
“Caleb.”
Caleb ilk kez konuştu.
Sesi kısıktı.
“Kontrolümü kaybettim.”
Başını eğmedi.
Annesinin gözlerinin içine bakarak devam etti.
“Bana söyleseydi umurumda olmazdı.”
“Kardeşlerime söylediklerini de sineye çekebilirdim.”
“Fakat Diana'nın adını ağzına aldı.”
Parmakları istemsizce yumruk oldu.
“Bir daha konuşmasına izin vermek istemedim.”
Salonda kısa bir sessizlik oluştu.
Lady Leonora ayağa kalktı.
Ağır adımlarla şöminenin yanındaki küçük masaya yürüdü.
Masanın üzerinde duran ince deri binicilik kamçısını eline aldı.
Üç kardeş aynı anda doğruldu.
Leonora önce Harold'ın önünde durdu.
“Sağ eliniz.”
Harold hiç tereddüt etmeden elini uzattı.
İnce kamçı avucuna hafif ama sert bir sesle indi.
Şak.
Harold'ın yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
Lady Leonora aynı şekilde Hector'un önüne geçti.
“Sağ eliniz.”
Şak.
Hector dişlerini sıktı.
Elini geri çekmedi.
Son olarak Caleb'in karşısında durdu.
Caleb sağ elini uzattı.
Kamçı üçüncü kez indi.
Şak.
Lady Leonora kamçıyı yeniden masaya bıraktı.
Üç oğluna sırayla baktı.
Sesi sakindi.
“Bu, Akademide disiplininizi kaybettiğiniz içindir.”
Kısa bir duraksamadan sonra devam etti.
“Ailenizin onurunu korumanız ise ayrı bir meseledir.”
Üç kardeş de annelerine baktı.
Lady Leonora yerine döndü.
Tek kişilik koltuğuna yeniden oturdu.
Ellerini kolçakların üzerine bıraktı.
Bakışlarını Sir Cedric'e çevirdi.
“Sir Cedric.”
“Evet, Hanımefendi.”
“Emery Hanesi'nin Muhafız Kumandanı'na haber verin.”
Sir Cedric dikkat kesildi.
“Elli atlı muhafız hazırlansın.”
“Tam teçhizat.”
Sir Cedric'in kaşları hafifçe çatıldı.
“Nereye gidiyoruz, Hanımefendi?”
Lady Leonora'nın sesi değişmedi.
“Dreadmoor Hanesi'ne.”
Salondaki hava bir anda ağırlaştı.
Harold, Hector ve Caleb istemsizce birbirlerine baktılar.
Sir Cedric birkaç saniye sustu.
Sonra başını eğdi.
“Emredersiniz, Hanımefendi.”
Tam çıkmak üzereyken Harold öne çıktı.
“Anne.”
Lady Leonora gözlerini ona çevirdi.
“Biz de geliyoruz.”
“Hayır.”
Cevap kısa ve kesindi.
Bu kez Hector konuştu.
“Bu mesele bizim de meselemiz.”
Lady Leonora'nın bakışları sertleşti.
“Bu mesele artık Emery Hanesi'nin meselesidir.”
Caleb de bir adım öne çıktı.
“Lütfen.”
“Orada olmak istiyoruz.”
Lady Leonora üç oğluna uzun uzun baktı.
Bakışlarında öfke yoktu.
Kararlılık vardı.
Bir süre sessiz kaldı.
Sonra yalnızca tek cümle kurdu.
“Konuşmayacaksınız.”
Üçü de aynı anda başlarını salladı.
“Emredersiniz, anne.”
Lady Leonora ayağa kalktı.
“Pelerinlerinizi alın.”
Üç kardeş aynı anda doğruldu.
Tam kapıya yönelmişlerdi ki Lady Leonora yeniden konuştu.
Otoriter bir sesle:
“Bugün Dreadmoor Hanesi'nin, Emerylerin adının hâlâ saygıyla anıldığını anlamalarını sağlayacağım!”
Sir Cedric başını eğdi.
“Emredersiniz, Hanımefendi.”
Lady Leonora ağır adımlarla salondan çıktı.
Üç kardeş tek kelime etmeden peşinden yürüdü.
Koridora çıktıklarında Emery Hanesi çoktan harekete geçmişti.
Hizmetkârlar siyah binicilik pelerinlerini getiriyor, muhafızlar avluda tam teçhizat hâlinde sıralanıyordu.
Emery Hanesi'nin sancağını taşıyan elli atlı muhafız, birkaç dakika içinde ana kapının önünde nizama girmişti.
Lady Leonora merdivenlerden ağır adımlarla indi.
Bir seyis dizginleri uzattı.
Lady Leonora atına binerken yalnızca bir cümle söyledi.
“Kanla kazandığımız şanımız için.”
Tek bir boru sesi yükseldi.
Demir kapılar açıldı.
Emery Hanesi'nin elli atlı muhafızı, akşamın kızıllığı altında Dreadmoor Malikânesi'ne doğru sessizce yola çıktı.
Yaklaşık kırk dakika sonra Emery Hanesi'nin sancaklarını taşıyan elli atlı muhafız, Dreadmoor Malikânesi'nin önünde durdu.
Malikâne, uzaktan bakıldığında görkemiyle dikkat çekiyordu. Altın varaklarla süslenmiş yüksek sütunlar, mermerden oyulmuş gösterişli heykeller, birbirini takip eden süs havuzları ve rengârenk çiçek bahçeleri...
Dreadmoor Hanesi zenginliğini saklamaya çalışmıyor, aksine her köşesinde sergiliyordu.
Gösteriş, zarafetin önüne geçmişti.
Lady Leonora atından indi.
Harold, Hector ve Caleb sessizce peşinden yürüdü.
Sir Cedric muhafız kumandanına döndü.
“Hiç kimse emir gelmeden içeri girmeyecek.”
“Emredersiniz, Sir Cedric.”
Dört kişi ağır taş basamaklardan yukarı çıktı.
Kapıyı açan başkâhya, Lady Leonora'yı görünce şaşkınlığını gizleyemedi.
“Lady Leonora...”
“Lord Alaric Dreadmoor'a haber verin.”
Başkâhya başını eğerek içeri girdi.
Kısa süre sonra geri döndü.
“Lord Dreadmoor sizi kabul ediyor.”
Lady Leonora hiçbir şey söylemeden içeri girdi.
Kabul salonu malikânenin geri kalanı gibi ihtişamlıydı. Tavandan sarkan dev kristal avizeler, altın işlemeli sütunlar, duvarları kaplayan pahalı halılar ve her köşeye yerleştirilmiş değerli vazolar...
Salon, bir hanenin gücünü değil, servetini göstermek için hazırlanmış gibiydi.
Salonun sonunda duran yüksek sırtlı koltuktan Lord Alaric Dreadmoor ayağa kalktı.
Üzerindeki bordo kadife cübbe altın sırmalarla işlenmişti. Parmaklarındaki iri taşlı yüzükler ışıkta parlıyor, yüzündeki nazik tebessüm ise samimiyetten çok kibir taşıyordu.
Kollarını iki yana açtı.
“Lady Leonora... Emery Hanesi'nin kapımızı çalması doğrusu beklediğim bir şey değildi.”
Bakışları Harold, Hector ve Caleb'e kaydı.
“Gerçi oğullarınız bugün ailemizle yeterince vakit geçirdi.”
Dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme belirdi.
“Belial hâlâ doktorların gözetiminde. Çocuklarınızın yumruklarının kuvvetini takdir etmem gerektiğini söylemeliyim.”
Harold'ın çenesi hafifçe kasıldı.
Hector'ın yumrukları sıkıldı.
Caleb tek kelime etmedi.
Lady Leonora'nın yüzünde ise en küçük bir değişiklik olmadı.
“Lord Dreadmoor.”
Sesi salondaki herkes kadar sakindi.
“Oğlunuz burada mı?”
Alaric gülümsedi.
“Özür dilemeye geldiyseniz çağırtırım.”
“Tam aksine.”
“Özür dileyecek olan oğlunuz.”
Salondaki hava bir anda değişti.
Lord Alaric kısa bir kahkaha attı.
“Sanırım yanlış duydum.”
“Yanlış duymadınız.”
“Oğlunuz Belial Dreadmoor, kızım Lady Diana Emery'nin onuruna, Emery Hanesi'nin şerefine ve merhum eşim Lord Andrew Emery'nin hatırasına hakaret etti.”
“Bu nedenle...”
“Emery Hanesi'nden resmî olarak özür dileyecek.”
Lord Alaric'in gülümsemesi bu kez küçümseyici bir ifadeye dönüştü.
“Lady Leonora...”
“Çocuklar arasında yaşanan basit bir kavga için Dreadmoor Hanesi'nin varisinin özür dilemesini bekliyorsunuz.”
Başını hafifçe iki yana salladı.
“Cesaretinizi takdir ettim.”
“Fakat beklentiniz gerçekçi değil.”
“Belial hiçbir kimseden özür dilemeyecek.”
Leonora gözlerini onunkilerden ayırmadı.
“Bu son kararınız mı?”
“Kesinlikle.”
Alaric birkaç adım yaklaştı.
“Yoksa... Emery Hanesi bunu bana zorla mı yaptıracak?”
Alaycı bir şekilde güldü.
Salondaki bütün hizmetkârlar nefeslerini tutmuştu.
Harold, Hector ve Caleb annelerinin arkasında tek sıra hâlinde sessizce bekliyordu.
Lady Leonora ise en ufak bir öfke belirtisi göstermeden cevap verdi.
“Lord Dreadmoor. Siz gücünüzü altınınızdan alıyorsunuz. Biz ise kahramanlıklarımızla gelen şanımızdan. Bugün buraya kavga etmeye gelmedim. Size, hanenizin kendisini kurtarabilecek son fırsatını vermeye geldim.”
Lord Alaric'in alaycı tebessümü yerinde duruyordu.
“Gerçekten mi?”
“Ne kadar da cömertsiniz, Lady Leonora.”
Lady Leonora en ufak bir mimik göstermedi.
“Son birkaç yıldır Dreadmoor Hanesi'nin mali kayıtlarında ilginç düzensizlikler olduğunu duydum.”
Alaric'in kaşlarından biri hafifçe kalktı.
Lady Leonora devam etti.
“Kraliyet adına ayrılan bazı vergilerin hiçbir zaman hazineye ulaşmadığı...”
“Bazı yargıçların beklenmedik şekilde fikir değiştirdiği...”
“Bazı ihalelerin, tesadüfen, hep aynı haneye verildiği...”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Bütün bunlar elbette yalnızca söylenti olabilir.”
Lord Alaric'in gülümsemesi eskisi kadar rahat değildi.
Lady Leonora'nın sesi hâlâ aynı sakindi.
“Fakat düşünmeden edemiyorum...”
“İsimsiz bir ihbarcının elindeki kayıtları bir gün Kraliyet Konseyi'ne ulaştırması...”
“...Dreadmoor Hanesi için ne kadar talihsiz olurdu.”
Salonun havası bir anda değişti.
Lord Alaric'in yüzündeki gülümseme silinmeye başlamıştı.
Lady Leonora devam etti.
“Krallık, rüşveti affedebilir. Vergi kaçırmayı soruşturabilir. Fakat... ihanet şüphesi söz konusu olduğunda... yalnızca soruşturma yapmaz, derhal infaz eder.”
Bakışlarını salondaki yüksek pencerelere çevirdi.
“Dışarıda elli Emery atlı muhafızı bekliyor. İçeri girmek için değil. Emrim gelirse, bu malikânenin hiçbir sakini dışarı çıkamasın diye.”
Tekrar Lord Alaric'e baktı.
“Ardından da Kraliyet Muhafızları gelir. O saatten sonra bu kapıdan girenler misafir değil, müfettiş olur. Ve siz... Lord Alaric Dreadmoor olarak değil... Kraliyete ihanet şüphesi altındaki bir soylu olarak sorgulanırsınız.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Leonora son cümlesini ilk kez hafifçe sertleştirerek söyledi.
“Bu yüzden size son kez söylüyorum. Oğlunuz, kızım Diana Emery'den ve Emery Hanesi'nden resmî olarak özür dileyecek!”
Salonda uzun süren bir sessizlik oldu.
Lord Alaric Dreadmoor'un yüzündeki alaycı tebessüm tamamen silinmişti.
Çenesindeki kaslar belirginleşmiş, parmakları bastonunun topuzunu sıkacak kadar gerilmişti.
Lady Leonora ise aynı sakin ifadeyle karşısında duruyordu.
Sonunda Lord Alaric ağır ağır gülümsedi.
Bu kez gülümsemesinde kibirden çok öfke vardı.
“Demek beni tehdit ediyorsunuz!”
Lady Leonora başını hafifçe iki yana salladı.
“Hayır.”
“Size yalnızca, vereceğiniz kararın bedelini anlatıyorum.”
Alaric'in göz kapakları hafifçe seğirdi.
“Ben Dreadmoor Hanesi'nin reisiyim.”
Lady Leonora'nın cevabı gecikmedi.
“Ben de Emery Hanesi'nin.”
İki hanenin reisleri...
İlk kez birbirlerinin gözlerinin içine bu kadar uzun süre bakıyordu.
Salondaki hizmetkârların hiçbiri nefes almaya cesaret edemiyordu.
Harold, Hector ve Caleb annelerinin arkasında dimdik duruyor, tek kelime etmiyorlardı.
Lord Alaric sonunda bakışlarını kaçıran ilk kişi oldu.
Yalnızca bir anlığına...
Ama Lady Leonora bunu fark etmişti.
Dudakları belli belirsiz kıpırdadı.
“Kararınızı bekliyorum, Lord Dreadmoor.”
“Ya özür dilersiniz... ya da sonuçlarına katlanırsınız!”
Lord Alaric uzun süre sustu.
Çenesindeki kaslar seğiriyordu.
Sonunda başını çevirdi.
“...Belial'i buraya getirin.”
Başkâhya tek kelime etmeden salondan çıktı.
Salonda ağır bir sessizlik hâkimdi.
Birkaç dakika sonra kapı yeniden açıldı.
Belial Dreadmoor içeri girdi.
Yüzündeki morluklar hâlâ belirgindi. Sol gözü şişmiş, dudağı patlamıştı. Kırılan elmacık kemiği ve burnunun üzerindeki sargı yeni değiştirilmişti.
İçeri girer girmez bakışları Caleb'e takıldı.
İkisinin gözleri bir anlığına buluştu.
Belial'ın bakışlarında öfke vardı.
Caleb'in bakışlarında ise en ufak bir pişmanlık yoktu.
Lady Leonora ilk kez Belial'i baştan aşağı süzdü.
Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Fakat dudaklarının kenarında yalnızca dikkatli bir gözün fark edebileceği kadar küçük bir kıvrım oluştu.
Neredeyse görünmeyecek kadar...
Memnun bir tebessüm.
Bakışları Belial'ın şişmiş gözüne, parçalanmış dudağına, kırılmış burnuna ve elmacık kemiğine, morarmış yüzüne indi.
İçinden yalnızca tek bir düşünce geçti.
Az bile olmuş.
Sonra gözlerini oğullarına çevirdi.
Harold...
Hector...
Caleb...
Üçü de dimdik duruyordu.
Dudaklarının kenarındaki o belli belirsiz kıvrım bir an daha kaldı.
O an, üç oğluna baktığında içindeki anne gururu ilk kez ağır bastı.
Andrew... çocuklarımızı iyi yetiştirmişiz.
Lady Leonora yeniden Lord Alaric'e döndü.
“Söz verdiğiniz özrü dinliyorum.”
Lord Alaric'in yüzü taş kesilmişti.
Belial babasına baktı.
“...Baba?”
Alaric'in sesi ilk kez bu kadar sert çıktı.
“Lady Diana Emery'den...”
Kelimeleri söylerken dişlerini sıktı.
“...ve Emery Hanesi'nden özür dile.”
Belial olduğu yerde donup kaldı.
“Baba...”
“Bu bir emirdir, Belial!”
Belial'ın yüzündeki öfke aşağılanmaya dönüştü.
Başını yavaşça Lady Leonora'ya çevirdi.
Sonra, sanki boğazına diken batıyormuş gibi konuştu.
“Lady Diana Emery'nin şerefine söylediğim sözlerden dolayı...”
Derin bir nefes aldı.
“...Emery Hanesi'nden özür diliyorum.”
Salonda ölüm sessizliği vardı.
Lady Leonora birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sonra başını çok hafif eğdi.
“Özrünüz kabul edilmiştir.”
Arkasını döndü.
Tam kapıya yönelirken durdu.
Başını çevirmeden konuştu.
“Lord Dreadmoor...”
“Bugün doğru kararı verdiniz.”
“Korkarım ki bir sonrakini verme fırsatınız olmayabilir.”
Sessizlik oldu.
Lord Alaric tek kelime etmedi.
Ama gözlerindeki öfke artık saklanmıyordu.
O bakış...
Yıllar geçse bile unutulacak türden değildi.
Lady Leonora bunu görmüştü.
Ve tam da görmek istediği şey buydu.
Hiç arkasına bakmadan salondan zaferle çıktı.
Harold, Hector ve Caleb aynı disiplinle annelerinin peşine takıldı.
Arkalarında ise...
Gururu paramparça olmuş bir Dreadmoor Hanesi kalmıştı.
Bölüm etkileşimi
