23. bölüm / 32
NAELİTH ARVENYİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Bölümler 32Şu an: YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
- 1 BİRİNCİ BÖLÜM4.173 kelime
- 2 İKİNCİ BÖLÜM3.366 kelime
- 3 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM1.070 kelime
- 4 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.547 kelime
- 5 BEŞİNCİ BÖLÜM3.744 kelime
- 6 ALTINCI BÖLÜM1.515 kelime
- 7 YEDİNCİ BÖLÜM4.048 kelime
- 8 SEKİZİNCİ BÖLÜM4.567 kelime
- 9 DOKUZUNCU BÖLÜM3.199 kelime
- 10 ONUNCU BÖLÜM2.635 kelime
- 11 ON BİRİNCİ BÖLÜM3.389 kelime
- 12 ON İKİNCİ BÖLÜM3.153 kelime
- 13 ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM4.452 kelime
- 14 ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM3.690 kelime
- 15 ON BEŞİNCİ BÖLÜM4.201 kelime
- 16 ON ALTINCI BÖLÜM1.071 kelime
- 17 ON YEDİNCİ BÖLÜM1.313 kelime
- 18 ON SEKİZİNCİ BÖLÜM2.440 kelime
- 19 ON DOKUZUNCU BÖLÜM1.853 kelime
- 20 YİRMİNCİ BÖLÜM4.905 kelime
- 21 YİRMİ BİRİNCİ BÖLÜM3.952 kelime
- 22 YİRMİ İKİNCİ BÖLÜM1.851 kelime
- 23 YİRMİ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM3.318 kelime · Okuduğun bölüm
- 24 YİRMİ DÖRDÜNCÜ BÖLÜM4.530 kelime
- 25 YİRMİ BEŞİNCİ BÖLÜM3.497 kelime
- 26 YİRMİ ALTINCI BÖLÜM4.320 kelime
- 27 YİRMİ YEDİNCİ BÖLÜM4.350 kelime
- 28 YİRMİ SEKİZİNCİ BÖLÜM3.651 kelime
- 29 YİRMİ DOKUZUNCU BÖLÜM2.446 kelime
- 30 OTUZUNCU BÖLÜM4.229 kelime
- 31 OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM5.328 kelime
- 32 OTUZ İKİNCİ BÖLÜM3.778 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Veyrael / Ȳgha Mağarası
Ȳgha Mağarası'nın derinliklerinde zaman başka türlü akıyordu.
Dışarıdaki dünya şafağın tan vaktinden öğleye doğru ağır ağır ilerlerken, mağaranın içindeki Ludex ne güneşi ne de saati umursuyordu. Mağaranın duvarlarındaki çatlaklardan ve tepesindeki açıklıktan süzülen güneş ışıkları, mağaranın duvarları üzerinde gümüş lekeler bırakıyor; yerin biraz altından akan suyun sesi sessizliği ince bir çizgi gibi bölüyordu.
Ludex mağaranın en geniş bölümünde tek başına duruyordu.
Devasa gövdesi taş zeminin üzerine ağır bir gölge düşürüyor, gümüş ve altın pulları mağaranın loş ışığında zaman zaman parlıyordu.
Uzun süredir kıpırdamamıştı. Uyumamıştı. Diana'yla olan karşılaşması gözünün önünden gitmiyordu. Huzurlu değildi. Koca kalbi daralıyor, aldığı ve verdiği nefes bile göğüs kafesini bunaltıyordu.
İçinde, ne olduğunu kendisinin bile anlayamadığı tuhaf bir özlem vardı.
Bir yere dönmek ister gibi.
Birini arar gibi.
Fakat ne bir yerin adını biliyor ne de aradığı şeyin ne olduğunu anlayabiliyordu.
Yalnızca mağaranın girişine her baktığında göğsünün derinliklerinde eski, çok eski bir şeyin kıpırdadığını hissediyordu.
Ve bu his, onu uzun zamandır hiçbir şeyin yapamadığı kadar canlı tutuyordu.
Mağaranın dışından gelen ilk ses, ağır bir kanat çırpışıydı.
Ardından ikincisi.
Sonra üçüncüsü.
Ȳgha Mağarası'nın girişine düşen ışık bir anda kesildi. Büyük gölgeler kayaların üzerinden ağır ağır geçti ve birkaç saniye sonra taş zeminde güçlü pençelerin sesi duyuldu.
Ludex başını mağaranın girişine çevirdi.
İlk içeri giren Mare oldu.
Toprak, yosun ve derin su tonlarını taşıyan pulları mağaranın loşluğunda daha koyu görünüyordu. Ağır adımlarla ilerledi ve Ludex'e birkaç metre kala durdu.
Ardından Nox geldi. Geceyi andıran koyu mavi-siyah pullarının üzerinde yıldız gibi parlayan küçük ışıklar hafifçe parladı. Başını hafifçe eğerek mağaranın içini süzdü.
Nyx ondan hemen sonra göründü. Siyah ile kızıl arasında değişen pulları hareket ettikçe ateşin üzerinde dolaşan gölgeler gibi görünüyordu.
Asha daha sakin adımlarla içeri girdi. Mor ve kırmızı tonların birbirine karıştığı zarif gövdesi, diğerlerinin sert heybeti arasında daha sıcak bir ışık taşıyordu.
En son Alba belirdi.
Beyaz, sedefli pulları mağaranın içine giren gün ışığını yakaladı ve bir anlığına çevresindeki taşları soluk bir gökkuşağıyla boyadı.
Beşi de Ludex'e baktı. Başlarını eğerek selam verdiler, Ludex de karşılık verdi.
Hepsi o yoğun ve saf “ışığı” hissetmişti.
Sessizliği heyecanı yüzünden bozan Alba oldu.
Dişi ejderhanın başı hafifçe yana eğildi. İnci beyazı pullarının arasından geçen renkler, hareket ettikçe belli belirsiz değişiyordu.
“Sen de hissettin, değil mi?”
Bu bir soru değildi.
Ludex birkaç saniye cevap vermedi.
Nox mağaranın karanlık tarafında ağır bir adım attı.
“Özellikle dün daha güçlüydü.”
Mare'nin bakışları Ludex'in üzerinde kaldı.
“Ve sanırım sen onu gördün?”
Ludex'in gözlerindeki altın parıltı çok hafifçe hareket etti.
“Evet, birini gördüm.”
Alba bir adım daha yaklaştı, heyecandan hareketlenmişti bile.
“Kimdi?”
“Bilmiyorum.”
Bu cevap mağaranın içinde beklenmedik bir sessizlik yarattı.
Nyx'in kuyruğu taş zeminin üzerinde yavaşça kıvrıldı.
“Sen her şeyi bilirsin? Bunu nasıl bilmiyorsun?”
Ludex başını çok hafifçe iki yana çevirdi.
“Adını söylemedi.”
Asha'nın sesi diğerlerinden daha yumuşaktı ancak o da hepsi kadar meraklı ve heyecanlıydı.
“Nasıl biriydi, anlatsana?”
Ludex'in bakışları kısa bir an beş ejderhada gezindi, sonra ise mağaranın girişine kaydı.
Zihninde o genç kadının görüntüsü yeniden belirdi.
“Siyah, uzun dalgalı saçları vardı, kahverengi gözleri. Gençti.”
Bir an durdu. Zaten aklından çıkmayan o kadını yeniden hatırladı ancak şimdi yüzünü betimlemek için daha net ve detaylı hatırlayınca o koca kalbi heyecanla tekledi ve Ludex bu durumdan rahatsız oldu. Onun kalbi rahmetli sevgilisine aitti. Ludex düşüncelerini topladı ve sözlerine devam etti.
“Ve korkmadı.”
Bu kez Nox'un başı şaşkınca hafifçe kalktı.
“Hiç mi?”
Ludex ona baktı.
“Hayır.”
Nyx'in gözlerinde merak daha da belirginleşti.
“Hem de senin karşında?”
Alba neredeyse araya atladı.
“Hiç kaçmaya çalışmadı mı?”
“Hayır, çalışmadı.”
Mare ağır bir nefes verdi.
“Bu bile başlı başına garip.”
Ludex cevap vermedi.
Asha birkaç adım daha yaklaştı.
“Peki ışık?”
Mağaranın içindeki hava bir anda değişmiş gibiydi.
Ludex'in bakışları ona döndü.
“Vardı.”
Alba'nın kanatları heyecanla hafifçe kıpırdadı.
“Güçlü müydü?”
Ludex birkaç saniye düşündü.
“Şimdiye kadar en güçlü olan his buydu.”
Bu cevap beşinin de sessizleşmesine yetti.
Nox mağaranın duvarlarına doğru baktı, sonra yeniden Ludex'e döndü.
“Eryndor olabilir mi dersiniz?”
Ludex'in yüzündeki ifade ağırlaştı.
“Bilmiyorum.”
Nyx başını hafifçe yana eğdi, kıkırtı benzeri bir ses çıkarttı.
“İlk kez bunu söylediğini duyuyorum.”
Ludex bu kez ona kısa, huysuz bir bakış attı.
“Çünkü ilk kez bilmediğim bir şeyi bu kadar yakından gördüm.”
Alba daha fazla dayanamadı, ön pençelerini heyecanla ritmik şekilde yere vurarak konuştu.
“Onu görmek istiyorum, onu görmek istiyorum, onu görmek istiyorum...”
Nyx başını yana eğip Alba'ya baktı. Eğer ejderhalar göz devirebiliyor olsaydı Nyx bunu şu an kesinlikle yapardı.
“Alba, biraz daha yüksek söylersen dağların öbür tarafındakiler de duyar.”
Alba ona aldırmadı.
“Ne yani, sen istemiyor musunnnnn?” cümlesini çocuksu bir heyecanla uzatarak söylemişti.
Nyx'in gözlerinde eğlenen bir parıltı belirdi ve içinden geçirdi:
“Zihnimde seni engelleyebilecek olsaydım muhtemelen yapardım.”
Ve ekledi:
“Elbette istiyorum.”
Alba alıngan ve nazlı bir şekilde huysuzlandı.
“Hey... seni duydum, Nyx.”
Asha da sessizce başını salladı.
“Ben de görmek isterim.”
Mare birkaç saniye düşündü.
“Özellikle hissettiğimiz şey gerçekten aynı kaynaktan geliyorsa görülmeye değerdir. Yıllardır ‘Eryndor'u’ arıyoruz ve ilk defa bu kadar yoğun hissediyoruz.”
Bu kez bütün bakışlar yorum yapmadığı için Nox'a döndü.
Nox ağır bir nefes verdi.
“Merak etmediğimi söylemedim, sadece hayal kırıklığına uğramak istemiyorum.”
Alba hemen Ludex'e döndü. Herkesin sözlerini bir dilek ve onay olarak kabul etti ve ısrarını desteklemekte kullandı.
“Bak, hepimiz istiyoruz. Gidelim mi? Gidelim mi?”
Alba, Ludex'in etrafında pençelerinin üzerinde zıplayarak dönüyordu.
Ludex gözlerini kısa bir an kapattı. Düşündü... düşündü.
Mağaranın içinde yeniden sessizlik oldu.
“Uzun zamandır görünmedik. İnsanlar ne tepki verirler emin değilim.”
Nyx'in sesi bu kez daha ciddiydi.
“Belki de tam olarak bu yüzden görünmeliyiz.”
Ludex gözlerini açtı.
“İnsanlar bizi unutmuştur ve şimdi hatırlatmaları korkmalarına veya nefrete sebep olabilir.”
Mare başını hafifçe iki yana salladı.
“Belki.”
Asha sözünü tamamladı.
“Belki de unutmadılar. Belki de bizi bekliyorlar?”
Alba'nın kuyruğu taş zeminde heyecanla bir kez savruldu.
“O zaman hadi bunu öğrenelim.”
Ludex beşine tek tek baktı.
Sonra başını mağaranın girişine çevirdi.
İçindeki o tarifsiz çekim yeniden kıpırdadı.
Ve bu kez ona direnmek eskisinden daha zor geldi. Kendisini yine kaderin ellerine bıraktı.
Ludex başını ağır ağır, gururlu bir biçimde kaldırdı.
Beş ejderhanın bakışları aynı anda ona döndü.
“Pekâlâ.”
Alba'nın gözleri anında parladı.
Ludex sözünü tamamlamadan önce kısa bir an sustu.
“Reditus Domum.”
Bu iki kelime mağaranın taş duvarlarında ağır bir yankı bıraktı.
Nyx'in yüzündeki eğlenen ifade kayboldu.
Nox başını biraz daha dik tuttu.
Mare ve Asha sessizce birbirlerine baktılar.
Alba ise ilk kez tamamen durdu.
Artık beş ejderha aynı gururu ve huzuru paylaşıyordu.
Çünkü bu yalnızca bir uçuşun adı değildi.
Eve dönüş demekti.
Uzun zaman sonra göğe yeniden birlikte çıkmak, kendilerini yeniden göstermek ve Valyria'ya hâlâ var olduklarını hatırlatmak demekti.
Ludex mağaranın girişine doğru ilk adımını attı.
“Eğer hissettiğimiz şey gerçekten bizi çağırıyorsa...” dedi.
Gözlerindeki altın parıltı derinleşti.
“Bu kez çağrıyı cevapsız bırakmayacağız.”
Ludex mağaranın girişine doğru ilerledi.
Arkasında beş ejderha da aynı anda hareketlendi.
Ȳgha Mağarası'nın geniş ağzına ulaştıklarında önce Ludex dışarı çıktı. Devasa pençeleri kayalık zemine bastığında bazı kaya parçaları yamaçtan aşağı yuvarlandı. Ardından başını göğe kaldırdı ve kanatlarını açtı.
Görkemli gümüş ve altın kanatlarının gölgesi vadinin üzerine düştü.
Diğerleri de onun arkasında yerlerini aldı.
Nox, Ludex'in sağ gerisinde; Mare solunda durdu. Biraz daha arkalarında Nyx ile Asha birbirlerinden eşit uzaklıkta bekledi. Alba ise hattın gerisinde, tam merkeze yakın durmuştu.
Düzen kusursuzdu.
Bir sürünün liderini takip etmesi gibi, hepsinin dikkati Ludex'in üzerindeydi.
Ludex kanatlarını bir kez çırptı.
Vadi bir anda rüzgârla doldu.
Ağaçların tepeleri aynı yöne eğildi, yerdeki kuru yapraklar ve ince toprak havaya kalktı. Kayalıkların arasında yaşayan küçük hayvanlar yuvalarına çekilirken dağın eteklerinde biriken sis parçalandı.
İkinci kanat vuruşunda Ludex'in devasa bedeni yerden yükseldi.
Nox ve Mare hemen ardından havalandı.
Nyx ile Asha onları takip etti.
En son Alba yükseldi; yerden ayrılır ayrılmaz heyecanla birkaç metre fazla yükselip sonra yeniden hattın içine süzüldü.
Altı ejderha Ludex'in önderliğinde göğe doğru tırmanmaya başladı.
Ve tam o anda gökyüzünde belli belirsiz bir değişim oldu.
Güneş henüz parlaktı.
Fakat ışığı, sanki görünmeyen bir el tarafından çok uzaktan dokunulmuş gibi bir an için solmaya başladı.
Rüzgâr yön değiştirdi.
Vadinin üzerindeki kuşlar aynı anda sustu.
Ve göğün çok uzak bir köşesinde, gündüz vakti görünmemesi gereken ince, gümüş bir çizgi kısa bir anlığına parladı.
Hiçbiri durmadı.
Reditus Domum başlamıştı.
Altı ejderha Veyrael'in yüksek kayalıklarını geride bırakıp Valyria'nın geniş semalarına çıktığında kanatlarının gölgeleri önce dağların, sonra vadilerin üzerinden geçti.
Uçuşları sessiz değildi.
Her kanat vuruşu göğün içinde yankılanan derin bir uğultu yaratıyor, aşağıdaki ağaçların tepelerini dalga dalga eğiyordu. Uzak köylerde insanlar önce bu sesi anlamlandıramadı.
Bazıları fırtına yaklaşıyor sandı.
Bazıları gök gürültüsü olduğunu düşündü.
Sonra güneşin üzerindeki ışık biraz daha çekildi.
Gökyüzü, öğle vaktine yakışmayacak kadar solgunlaşmaya başladı.
İlk gölge küçük bir köyün taş evlerinin üzerinden geçtiğinde insanlar kapılarının önüne çıktı.
Başlarını kaldırdılar.
Ve gördükleri şey karşısında birkaç saniye boyunca kimse konuşamadı.
Göğün üzerinde altı devasa siluet ilerliyordu.
Ludex en öndeydi.
Arkasındaki beş ejderha, onun hareketine göre yön değiştiriyor; sürünün liderini izleyen kadim yaratıklar gibi aynı ritimde yükselip alçalıyorlardı.
Bir çocuk ilk bağıran oldu.
“Ejderhalar!”
Ses küçücük meydanın içinde yankılandı.
Ardından başka sesler yükseldi.
“Anne!”
“Baba, gel!”
“Gökyüzüne bakın!”
İnsanlar evlerinden, dükkânlarından, ahırlardan heyecanla dışarı çıkmaya başladı.
İlk şaşkınlık yerini ağır ağır başka bir duyguya bıraktı.
İnanamamanın içinden yükselen bir sevinç dalgasına.
Bir kadın ellerini ağzına kapatıp sevinçle ağlamaya başladı.
Yaşlı bir adam bastonuna dayanarak sokağın ortasına kadar çıktı; gözlerini gökyüzünden ayırmadan başını tekrar tekrar sallıyordu.
“Gerçekten dönmüşler...” diye fısıldadı.
Çocuklar meydanlara koşuyor, aileler birbirlerini evlerden çağırıyor, dükkân sahipleri yaptıkları işi olduğu yerde bırakıp sokağa çıkıyordu.
Derken ilk çan çaldı.
Tek, ağır bir vuruş.
Ardından ikincisi.
Sonra uzaktaki başka bir köyün çanı cevap verdi.
Birkaç dakika içinde Valyria'nın vadileri, kasabaları ve şehirleri birbirine seslenen çanların yankısıyla dolmaya başladı. Tüm ülke bu kadim varlıkları karşılamak için bayram misali çanları çalıyordu.
İnsanların bir kısmı ne yapacağını hemen hatırladı.
Yaşlılar gençlere seslendi.
“Odun getirin!”
“Çıraları çıkarın!”
“Lucem Pertinere!”
“Lucem Pertinere!”
“Lucem Pertinere!”
Herkesin tekrarlanan sözleri meydanın içinde yayıldı.
İnsanlar evlerinin önlerinden, avlularından ve dükkânlarından ellerine geçirdikleri birer odun parçasıyla meydanlara doğru yürümeye başladı.
Her birkaç sokakta bir bulunan taş ateş çanaklarının çevresi kısa sürede doldu.
Kimisi kalın bir kütük bıraktı.
Kimisi yalnızca ince bir dal.
Bir çocuk iki eliyle taşıdığı küçük çıra parçasını özenle diğerlerinin üzerine yerleştirdi.
Hiç kimsenin katkısı diğerinden daha büyük sayılmıyordu.
Çünkü o ateş, tek bir kişinin değil, Valyria'nın sadakat yeminiydi.
İlk kıvılcım çakıldığında meydandaki kalabalık bir anda sessizleşti.
Ateş, birkaç saniye boyunca sıradan bir alev gibi küçük ve sarı yandı.
Sonra içindeki reçine ve eski Valyria karışımı tutuştu.
Renk bir anda değişti.
Alevler yükselirken sarılık çekildi; yerini neredeyse göz alıcı, saf bir beyaz aldı.
Bir meydan.
Sonra bir diğeri.
Ardından uzak sokakların arasında bir başkası.
Kısa süre içinde Valyria'nın şehirleri, kasabaları ve köyleri gökyüzünden bakıldığında birbirine cevap veren beyaz ışık noktalarıyla dolmaya başladı.
Altı ejderha bunu fark etti.
İlk tepki Alba'dan geldi.
Uçuş hattının gerisinde giderken başını aşağı eğdi; inci beyazı pulları gökyüzündeki solgun ışığı yakaladı.
“Bakın...”
Sesindeki heyecan bu kez daha yumuşaktı.
“Ateşleri bizi karşılamak için yakıyorlar. Çanları bizim için çalıyorlar.”
Nyx aşağı baktı.
Mare'nin kanat vuruşu kısa bir an yavaşladı.
Asha'nın yüzündeki ifade yumuşadı.
Nox bile birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Ludex ise yalnızca baktı.
Aşağıda, binlerce yıl önce kendilerine verilen bir söz hâlâ yaşıyordu.
İnsanlar onları unutmamıştı.
Unutmamış olmanın ötesinde, onları beklemişlerdi.
Alba bir anda hattın biraz dışına çıktı ve daha aşağıya doğru süzüldü.
Nox başını ona çevirdi.
“Alba.”
“Biliyorum, biliyorum.”
Ama geri yükselmedi.
Kanatlarını dikkatlice daraltarak evlerin üzerinden biraz daha yakından geçti.
Aşağıdaki çocuklardan biri onu fark edip iki kolunu havaya kaldırdı.
Alba'nın gözleri parladı.
“Bizi seviyorlar.”
Nyx'in sesi zihninde yankılandı.
“Biz de onları seviyoruz.”
Alba'nın kuyruğu havada neşeyle hafifçe kıvrıldı.
Sonra diğerleri de istemeden biraz daha alçalmaya başladı. Bu artık bir selamlama törenine dönüşmüştü.
O sırada gökyüzündeki ışık tamamen değişmişti.
Öğle güneşi, önce belli belirsiz bir gölgenin arkasına çekilmişti. Ardından karanlık, ağır ağır büyüyerek parlak diskin üzerine yürümeye başladı. Tam güneş tutulması başlamıştı.
İnsanlar başlarını bir kez daha göğe kaldırdı.
Çanlar susmadı.
Beyaz ateşler meydanlarda yanmaya devam ederken güneşin çevresinde ince, gümüş renkli bir hale belirdi. Gün geceye dönmüyordu; fakat dünya birkaç dakikalığına başka bir zamana aitmiş gibi parlak ve kutsal bir ışığın altında kalmıştı.
Ejderhaların pulları bu ışıkta değişti.
Nox'un koyu mavi-siyah gövdesindeki yıldız benzeri parıltılar daha belirginleşti. Nyx'in kızıl damarları karanlığın içinde kor gibi ışıldadı. Mare'nin toprak ve su tonları derinleşirken Asha'nın mor-kırmızı pulları sıcak bir alev gibi parladı.
Alba ise neredeyse gökyüzünün kendisinden yapılmış gibiydi.
İnci beyazı pulları güneşin çevresindeki gümüş haleyi yakalıyor, hareket ettikçe bedeninin üzerinde soluk renkler dolaşıyordu.
Ve Ludex...
Diğer beş ejderhadan açık ara farkla daha büyük olan Ludex, sürünün önünde ilerlerken gümüş ile altın arasındaki devasa gövdesi ve vücudundaki kadim dillerde yazılmış olan binlerce altın renkte rün, tutulmanın ışığında neredeyse eski bir heykel gibi görünüyor ve ışıkta parlıyordu.
Sonra göğün uzak ucunda o gümüş çizgi yeniden belirdi.
Bu kez kaybolmadı.
Daha da uzadı.
Daha da parlaklaştı.
Ve devasa bir kuyruklu yıldız, gündüz göğünün kararan yüzünde uzun, beyaz kuyruğunu bırakarak ufuktan ufka doğru kaymaya başladı.
Hepsinin kanat vuruşları aynı anda, aynı ritimde ağırlaştı.
Hepsi o muhteşem ışığa ilerlemenin zevkini yaşıyordu.
───
Valyria Sarayı
Arşiv salonunda hâlâ Ludex hakkında konuşuyorduk ki ilk çanın sesi duyuldu.
Başımı kaldırdım.
Tek bir vuruştu.
Derin, ağır ve sarayın ejder taşı duvarlarının arasından bile hissedilecek kadar güçlü.
Ardından ikinci çan çaldı.
Sonra üçüncü.
Bu kez yalnızca sarayın çanları değildi. Uzaklardan, şehrin farklı kulelerinden başka çanlar da cevap vermeye başlamıştı.
Kral İgor bir anda doğruldu.
Üstat Constantine'in yüzündeki ifade değişti.
Edric Voss elindeki parşömeni masaya bıraktı.
“Yoksa bu çanlar...” dedi Nora.
Cümlesini tamamlayamadı.
Dışarıdan yükselen uğultu giderek büyüyordu.
İnsan sesleri.
Koşan ayaklar.
Muhafızların birbirlerine seslenişleri.
Ve ardından sarayın açık pencerelerinden içeri giren güçlü bir rüzgâr.
Masadaki gevşek parşömenlerden biri havalanıp yere düştü.
Kral İgor pencereye doğru yürüdü.
Ben de onun ardından birkaç adım attım.
Tam o anda gökyüzündeki ışığın değiştiğini fark ettim.
Öğle vaktiydi.
Ama güneş artık eskisi gibi parlamıyordu.
Pencerenin dışındaki dünya, gümüşe çalan tuhaf bir aydınlığın içine gömülmüştü.
Sonra dışarıdan birinin bağırdığını duydum.
“Ejderhalar!”
Kalbimin ritmi değişti. Bunu sanki bekliyordum. Bunu sanki istiyordum ve henüz bunu kendime itiraf edememiştim.
Kral İgor hiç vakit kaybetmeden kapıya yöneldi.
“Onları karşılamalıyız.”
Tek cümle yetti.
Hepimiz arkasından hareketlendik.
Koridora çıktığımız anda sarayın içindeki düzenli sessizliğin ilk defa tamamen bozulduğunu gördüm. Hizmetliler, muhafızlar, kâtipler ve saray görevlileri aynı yöne ilerliyor; bazıları koşuyor, bazılarıysa hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışarak pencerelere bakıyordu.
Merdivenleri hızlı adımlarla indik.
Ana bahçeye açılan büyük kapılar çoktan açılmıştı.
Dışarı çıktığım anda yüzüme güçlü bir rüzgâr çarptı.
Ve başımı kaldırdım.
Nefesim kesildi.
Gökyüzünde altı ejderha vardı.
Altısı birden.
Güneş tutulmasının gümüş ışığı altında devasa kanatları göğü bölüyor, her geçişlerinde sarayın kuleleri ve bahçeleri ağır gölgelerin altında kalıyordu.
Yanımdaki herkes durmuştu.
Nora'nın ağzından kısık, hayranlık dolu bir hayret sesi çıktı.
Bernard başını neredeyse tamamen geriye yatırmıştı.
Elvis ilk kez söyleyecek, alaya alacak hiçbir şey bulamamış gibiydi.
Üstat Constantine ise gözlerini kırpmadan gökyüzüne bakıyordu. Tarihin bu anına tanık olmaktan gurur duyuyordu.
Ben diğerlerini ancak birkaç saniye görebildim.
Çünkü bakışlarım kendiliğinden onu buldu.
Gümüş.
Altın.
Ve tutulmanın ışığında bedeninin üzerinde parlayan binlerce kadim rün.
Ludex, diye zihnimden geçirdim.
Onu tanımak için düşünmeme gerek yoktu.
Kalbimin içinde o garip sızı yeniden doğdu.
Ama bu kez yanında başka bir şey daha vardı.
Rahatlama.
Sanki geri dönmesi gereken biri gerçekten geri dönmüş gibi.
Ludex, zihnimden onun ismini andığımı duymuş gibi direkt bana baktı. Gözlerimi çekmedim, daha doğrusu çekemedim. Sadece onu izledim.
O da beni izledi.
Bahçenin ortasında büyük taş ateş çanağının çevresi çoktan dolmaya başlamıştı.
Muhafızlardan biri kalın bir kütük bıraktı.
Ardından yaşlı bir hizmetli elindeki ince dalı ateşin üzerine koydu.
Bir kâtip, bir aşçı, bir seyis...
Kimse diğerinden önce ya da üstün değildi. Kimsenin getirdiği şeyin boyutu önemli değildi; katılıyor olmaları, saygılarını, sevgilerini, sadakatlerini sunuyor olmaları yeterliydi.
Kral İgor birkaç adım öne çıktı.
Bir görevlinin uzattığı rastgele bir odun parçasını aldı ve hiç tereddüt etmeden diğerlerinin üzerine bıraktı.
Ardından geri çekildi.
Ben de elime uzatılan küçük odun parçasına baktım.
Neden bilmiyordum ama onu taş çanağa bırakırken içimde tuhaf bir ciddiyet vardı.
Sanki yalnızca bir geleneğe katılmıyor, bilmediğim çok eski bir sözü yeniden ediyormuşum gibi.
Hatırlıyormuşum gibi.
Küçük odun parçamı diğer odunların arasına bıraktım.
“Lucem Pertinere.”
Söz ağzımdan neredeyse kendiliğinden çıktı.
Çevremdeki insanlar da aynı anda tekrar etti.
“Lucem Pertinere.”
“Lucem Pertinere.”
İlk kıvılcım ateşe değdi.
Alevler birkaç saniye sarı yandı.
Sonra bir anda beyaza döndü.
Öylesine parlaktı ki yüzümüze düşen ışık tutulmanın gümüş aydınlığına karıştı.
Kral İgor yanıma gelmişti ve bu anı paylaşmak istercesine sessizce yanımda duruyordu. Gözlerimiz bir anlığına buluştu. Kısa bir anlığına yine o güzel gülüşünü gördüm. İstemeden ben de tebessüm ettim.
Yoğun ve baskın bir enerji hissedince başımı yeniden gökyüzüne kaldırdım.
Ludex hâlâ bana bakıyordu.
Bakışları birkaç saniyeliğine yanımdaki Kral İgor'a kaydı.
Çok kısa sürdü.
O kadar kısa ki, görmeseydim olduğundan bile emin olamazdım.
Kanatlarından biri havada diğerinden biraz daha sert gerildi. Ardından başını yeniden bana çevirdi.
Göğsündeki altın rünlerden bazıları tutulmanın ışığında bir an daha parlak göründü.
Yanında uçan Nyx başını ona doğru çevirdi.
Hiçbir tepki vermedi.
Sadece baktı.
Ludex ise sanki kendi bedenindeki o küçük değişimi fark etmemiş gibi gözlerini benden ayırmadı.
İçimdeki o baskın his yeniden güçlendi.
Bu kez yalnızca tanıdıklık değildi.
Sanki uzaktan biri beni çağırmıyor da, varlığımı doğruluyordu.
Beyaz ateşin ışığı yüzüme vururken kalbim bir kez daha hızlandı.
Ve tam o anda Ludex başını göğe kaldırdı.
Göğsünden yükselen ilk kükreme, sarayın taş duvarlarını titretecek kadar güçlüydü.
Ama tehditkâr değildi.
Sesinde öfke değil, öyle büyük ve kadim bir güç vardı ki göğsümün içinde yankısını hissettim.
Bir an sonra Nox cevap verdi.
Ardından Mare.
Nyx, Asha ve Alba da onlara katıldığında altı ayrı ses gökyüzünde birleşti.
Valyria'nın semalarından yankılanan o kükreme, sanki Valyria'nın üzerine çekilmiş görünmez bir perdenin yırtılışı gibiydi.
Bahçedeki herkes sustu.
Çanlar bile o an için daha uzaktan geliyormuş gibi duyuluyordu.
Altı ejderha uçuş düzenlerini bozmadan sarayın üzerinde geniş bir daire çizdi.
Sonra Ludex kanatlarını hafifçe içeri topladı.
Alçalmaya başladı.
Diğerleri de aynı anda onu takip etti.
Devasa gövdeleri yavaş yavaş saraya yaklaşırken rüzgâr yeniden güçlendi. Ağaçların dalları eğildi, sancaklar gerildi, beyaz ateşin alevleri ise sanki onları karşılarcasına daha da yükseldi.
Kimse onlardan korkmuyordu ancak yine de gayriihtiyari birkaç adım geriye çekildiler.
Ben ise geri çekilmedim. Gözlerimi onlardan —ondan— alamıyordum, çok güzeldi.
Ludex'in gözleri hâlâ benim üzerimdeydi.
Kral İgor rüzgâr ile bana doğru savrulan bir odun parçasını fark etmiş ve beni son anda köşeye çekmişti. Beni köşeye çekerken ani bir refleksle eli belimi sıkıca kavramış ve vücudumuz kısa bir anlığına birbirine yapışmıştı.
Bir an ne olduğunu anlayamadım.
Sonra belimdeki elin sıcaklığını hissettim.
Başımı kaldırdığımda Kral İgor'un yüzü bana hiç olmadığı kadar yakındı. Nefesi hâlâ hızlanmıştı; benimki de öyle.
İkimiz de birkaç saniyeliğine hareket etmedik.
Sonra gözlerimiz buluştu.
Kral İgor'un eli belimden yavaşça çekildi.
Ben de ondan küçük bir adımla uzaklaştım.
“İyi misin, Diana?” diye sordu alçak sesle. Ardından hemen düzeltti. “Lady Diana.”
Başımı salladım.
“İyiyim, Kral İgor, teşekkürler.”
Sesim beklediğimden daha kısık çıkmıştı.
Bakışlarımı utangaçça Kral İgor'dan kaçırmak isterken istemeden yeniden gökyüzüne kaldırdım.
Ludex'in gözleri önce bana, sonra Kral İgor'un az önce elini çektiği belime kaydı. Gözleri hafifçe kısıldı.
Çok kısa bir andı.
Ardından devasa kanatlarından biri sertçe gerildi.
Nox bunu fark edip başını ona çevirdi.
Ludex ise hiçbir şey olmamış gibi bakışlarını yeniden bana sabitledi.
Sonra altı ejderha aynı anda daha da alçalmaya başladı.
Bahçedeki herkes istemsizce başını biraz daha kaldırdı.
Kanatlarının oluşturduğu rüzgâr artık yalnızca ağaçları değil, üzerimizdeki kumaşları ve saçlarımızı da savuruyordu. Beyaz ateş bir an bir o yana bir bu yana eğildi, sonra yeniden doğruldu.
Ejderhalar sarayın içine inmedi.
Ludex son anda yönünü değiştirdi.
Saray surlarının üzerinden ağır bir yay çizerek dışarıdaki geniş açıklığa yöneldi.
Diğerleri de onu takip etti.
Bunu görünce Üstat Constantine'in derin bir nefes verdiğini duydum.
“Sanırım içeri inmeyecekler,” dedi.
Kral İgor gözlerini gökyüzünden ayırmadan cevap verdi.
“Sanırım.”
Haklıydı.
Altısının yalnızca kanat açıklığı bile bahçenin yarısından fazlasını gölgelemeye yetiyordu.
Ludex ilk olarak sarayın kuzeybatısındaki geniş düzlüğe indi.
Dev pençeleri toprağa değdiği anda yer hafifçe sarsıldı.
Ardından Nox.
Mare.
Nyx.
Asha.
Ve en son Alba.
Birbirlerinden belirli mesafelerle, sarayı çevreleyen geniş alanlara yerleştiler.
Bir anda Valyria Sarayı onların ortasında küçücük kalmış gibi göründü.
Altı kadim ejderha.
Altı farklı renk.
Altı farklı güç.
Ve hepsinin arasında, en önde Ludex.
Başını yavaşça kaldırdı.
Bakışları önce sarayda gezindi, diğer insanları tartar gibi inceledi.
Sonra yine doğrudan bana baktı. Akik gözlerindeki o altın beneklerin yine kıpırdadığını gördüm. İstemeden samimiyetle gülümsedim, gamzelerim ortaya çıktı.
Ve şu an sadece birbirine bakan iki rastgele varlıktan çok...
Birbirini gören ve tanıyan iki ruhtuk.
Bölüm etkileşimi
