12. bölüm · NAELİTH ARVEN

ON İKİNCİ BÖLÜM

Buse BAL

Odamın içinde bir aşağı bir yukarı yürümeye devam ediyordum.
Kaçıncı kez aynı yolu arşınladığımı bilmiyordum. Her dönüşte gözlerim istemsizce sandalyenin üzerine özenle katlanmış duran resmî üniformalara ve kıyafetlere kayıyor, birkaç saniye duruyor, sonra yeniden pencereye yöneliyordu. Dışarıdan yükselen hafif uğultu, sarayın sıradan sabahlarından farklıydı. Koridorlarda daha sık ayak sesleri duyuluyor, zaman zaman uzaktan gelen kahkahalar taş duvarlar arasında yankılanıyordu. Yaklaşan İlkbahar Şenliği, bütün sarayın ritmini değiştirmişti.
Fakat beni huzursuz eden şey şenliğin kendisi değildi.
Hayatım boyunca sayısız resmî törene katılmıştım. Kralların huzuruna çıkmış, komutanların önünde yemin etmiş, zafer kutlamalarında bulunmuştum. Bütün o günlerde tek bir şey düşünürdüm; görevimi en iyi şekilde yerine getirmek. Üzerimde ise her zaman aynı kıyafet olurdu. Zırhım... Onun dışında ne giyeceğimi düşünmek zorunda kaldığım tek bir gün bile yaşamamıştım.
Bugün ise...
İlk kez bunun yeterli olup olmadığından emin değildim.

Parmaklarım istemsizce zümrüt yeşili renkli resmî ceketlerden birine uzandı. Kumaşın yumuşak dokusunu birkaç saniye hissettikten sonra yeniden yerine bıraktım. Ardından gözlerim, hemen yanında duran açık renkli başka bir kıyafete kaydı. Helena Voss'un haftalar önce hazırlayıp odama gönderdiği her parça birbirinden özenliydi. Günlük kıyafetler, binicilik için dikilmiş rahat giysiler, ince kumaşlardan hazırlanmış gecelikler, resmî davetlerde kullanılabilecek zarif takımlar... Hiçbirinin kusuru yoktu. Sorun kıyafetlerde değildi.
Sorun, hangisinin doğru olduğunu bilmememdi.
Hayatım boyunca böyle bir karar vermem gerekmemişti.Yine aynı düşüncelerin etrafında dönüp duruyordum ,Bir şövalye olarak yetiştirilirken bana savaş meydanında nasıl ayakta kalacağım, ordumu nasıl yöneteceğim, gerektiğinde nasıl öleceğim öğretilmişti. Fakat bir baloya nasıl hazırlanılacağı... Saçın nasıl toplanacağı... Hangi renklerin uygun görüldüğü ya da hangi takının neyi ifade ettiği... Bunların hiçbiri eğitimimin bir parçası olmamıştı. Düşündükçe omuzlarıma görünmez bir ağırlık çöküyor, ilk kez kılıcımdan daha ağır gelen bir kararsızlığın içinde kaldığımı hissediyordum.
Tam o sırada kapım usulca çalındı.
"Lady Diana?"
Nora'nın neşeli sesi daha kapı açılmadan tanınabilecek kadar belirgindi.
"İçeri gelebilirsin."
Kapıyı araladığında yüzündeki gülümseme, odadaki dağınık kıyafetleri görür görmez yerini merak dolu bir ifadeye bıraktı. Gözleri önce bana, sonra yatağın üzerine tek tek serdiğim kıyafetlere dolaştı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Ardından dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"...Sanırım savaş meydanından daha zorlu bir düşman bulmuşsun."
İstemsizce gülümsedim.
"Öyle görünüyor."
Nora odanın içine ağır ağır girdi. Yatağın üzerine özenle serdiğim kıyafetlere göz gezdirdikten sonra yeniden bana döndü. Bu kez yüzündeki gülümseme biraz yumuşamıştı.
"Ne zamandır böylesin?"
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
"Bilmiyorum."
Kısa bir sessizlik oldu.
Parmak uçlarımla önümde duran zümrüt yeşili ceketin kumaşını düzelttim.
"Sanırım... düşündükçe daha da kararsız kalıyorum."
Nora birkaç adım daha yaklaştı.
"Kararsız olduğun şey tam olarak ne?"
Derin bir nefes aldım.
"Bütün bunlar..." dedim, elimle yatağın üzerindeki kıyafetleri işaret ederek. "Helena'nın hazırladığı her biri birbirinden güzel. Buna şüphem yok."
Başımı hafifçe iki yana salladım.
"Ama hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum."
Nora dikkatle dinlemeye devam etti. Sözümü kesmedi.
"Şimdiye kadar katıldığım bütün törenlere zırhımla çıktım. Çünkü görevim bunu gerektiriyordu." Dudaklarımdan belli belirsiz bir tebessüm geçti. "İnsan savaş meydanına giderken ne giyeceğini düşünmüyor."
Bakışlarım yavaşça kıyafetlerin üzerinde dolaştı.
"Ama bu..."
"...bu bambaşka bir şey."
Nora gözlerini üzerimden ayırmadı. Sanki söyleyeceklerimin devamını bekliyordu. Ben ise birkaç saniye sessiz kaldım. Düşüncelerimi ilk kez bu kadar açık dile getiriyordum. Garipti... Bir savaş planını anlatmak, bir ordunun ikmal düzenini tartışmak ya da kılıç teknikleri üzerine saatlerce konuşmak benim için bundan daha kolaydı.
"İlk kez..." diye mırıldandım.
Sesim neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
"...bir baloya gidiyorum."
Bu cümleyi kurar kurmaz odanın içinde kısa ama tuhaf bir sessizlik oluştu.
Nora'nın yüzündeki ifade değişmedi. Şaşırmadı. Gülmedi de. Sadece bana, beni yıllardır tanıyormuş gibi anlayışla baktı.
"Doğru..." dedi usulca.
"Sen hiç böyle bir hayat yaşamadın."
Başımı hafifçe salladım.
"Hayır."
"Bizde şölenler olurdu... Zafer kutlamaları da."
Dudaklarımın kenarında belli belirsiz buruk bir tebessüm oluştu.
"Ama onların sonunda insanlar kadeh kaldırır, şarkılar söylerdi."
Kısa bir duraksamanın ardından ekledim.
"Kimse bana bir gün nasıl dans edileceğini ya da bir baloya nasıl hazırlanılacağını öğretmedi."
Nora yavaşça yanıma geldi.
Omzuma dokunmadı.
Sadece yanı başımda durdu.
"Çünkü senden bunu beklememişler."
Sesinde ne acıma vardı...
Ne de hüzün.
Yalnızca sade bir gerçek vardı.
"Onlar seni bir şövalye olarak yetiştirmiş."
Bakışlarım yeniden kıyafetlere kaydı.
"Belki de sorun tam olarak bu."
Nora kaşlarını hafifçe kaldırdı.
"Nedir?"
Derin bir nefes aldım.
"İlk kez..."
"...nasıl savaşacağımı değil..."
"...nasıl görüneceğimi düşünüyorum."
Nora birkaç saniye sessiz kaldı.Sonra... Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.
"İyi."
Şaşkınlıkla ona baktım.
"İyi mi?"
"Harika hatta."
Kaşlarım bu kez iyice çatıldı.
"Nesi harika?"
Nora bir anda iki elini birbirine vurdu.
"Tamam!" "Buldum."
"Neyi?"
"Bu işin ilacını."
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
"Neymiş?"
Hiç vakit kaybetmeden yanıma geldi.
Bileğimden tuttu.
"Gel."
"Dur..."
"Nora."
"Nereye gidiyoruz?"
Arkama bile bakmama fırsat vermeden beni kapıya doğru çekmeye başladı.
"Helena Voss."
İstemsizce duraksadım.
"Helena mı?"
"Evet Helena."
"Ama..."
"Bana güven."
"Nora..."
"Bir baloya ilk kez gidiyorsan..."
Kapıyı açarken omzunun üzerinden bana baktı.
"...Valyria'da bunun daha iyi bir ilacı yok."
İtiraz etmek için ağzımı açtım. Fakat o çoktan kararını vermişti.
"Bugün..."
Yüzünde o tanıdık muzip gülümseme yeniden belirdi.
"...seni Helena'ya teslim ediyorum."
"Teslim mi?"
"Kesinlikle."
Derin bir nefes aldı.
"Ve şimdiden söyleyeyim...kaçmaya çalışmanın hiçbir faydası olmayacak."
İlk kez istemsizce güldüm.
"Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?"
Nora da güldü.
"Hayır."
Kapıyı ardına kadar açtı.
"Sadece Helena'yı biraz bilirsin."

Söyleyecek başka bir söz bulamadan peşinden yürümeye başladım. Koridora adım attığımız anda sarayın içindeki hareketlilik odamdakinden çok daha belirgin hissediliyordu. Hizmetkârlar ellerinde çiçek sepetleriyle bir o yana bir bu yana koşuşturuyor, yüksek kemerlerin arasına taze sarmaşıklar yerleştiriliyor, açık pencerelerden içeri dolan ılık bahar rüzgârı taş duvarlara yasemin ve lavanta kokularını taşıyordu. Aynı koridorlardan haftalardır geçiyordum ama bugün ilk kez etrafı gerçekten görüyormuşum gibi hissettim.
Nora bunu fark etmiş olacak ki gülümseyerek bana döndü.
"Her yıl böyle olur." dedi. "Saeloryn yaklaştıkça bütün saray değişir."
İstemsizce kelimeyi tekrar ettim.
"Saeloryn?"
Nora'nın adımları bir anlığına yavaşladı. Ardından durdu, sonra kendi kendine hafifçe gülümsedi.
"Ah..." dedi. "Doğru ya... Sen bunu bilmiyorsun."
Bunu söylerken yüzündeki ifade öyle içtendi ki, sanki çocukluğundan kalan en sevdiği hikâyelerden birini anlatma fırsatı bulmuştu. Birkaç adım önümde durdu, iki elini arkasında birleştirip bana döndü.
"Eskiden hiç kimse buna İlkbahar Şenliği demezmiş." dedi heyecanını gizleyemeden. "Gerçek adı Saeloryn'dır. Eski Valyria dilinde... kader yollarının ilk kez kesiştiği mevsim demek."
Kelime zihnimde beklediğimden daha uzun süre yankılandı.
"Kader yollarının..."
"Evet." diye başını salladı Nora. "Eskiler, insanların hayatını değiştirecek karşılaşmaların çoğunun bu günlerde yaşandığına inanırmış. O yüzden Saeloryn geldiğinde insanlar sadece evlerini ya da sokaklarını süslemez; kalplerini de hazırlamaya çalışırlarmış."
Gözleri bu kez koridorun sonundaki pencereden görünen masmavi gökyüzüne kaydı.
"Ve sonra..." dedi sesi fark edilir biçimde yumuşayarak. "Saeloryn'ın son gecesi gelir."
Merakla ona baktım.
"Nysera."
Kelimeyi neredeyse bir dua eder gibi söyledi.
"Nysera..." diye tekrar ettim.
"Eski Valyria dilinde..." dedi usulca. "Ruhların birbirini bulduğu gece."
Yüzündeki umut dolu gülümseme daha da belirginleşmişti.
"İnsanlar o gece gökyüzüne Aelun bırakırlar."
"Aelun?"
"Yıldızlara yükselen dua." dedi gözlerini tekrar gökyüzüne çevirerek. "Küçük ışıklar birer birer göğe yükselir. Kimisi kaybettiği birine teşekkür eder... Kimisi özür diler... Kimisi sessizce bir dilek bırakır."
Kısa bir nefes aldı.
"Ben..." diye gülümsedi, "her Nysera'da aynı dileği diliyorum."
"Ne diliyorsun?"
Omuzlarını hafifçe silkti.
"Bir gün... beni olduğum gibi sevecek biriyle karşılaşmayı."
Bunu söylerken sesi ne hüzünlüydü ne de mahcuptu. Aksine, baharın ilk güneşi kadar sıcak ve umut doluydu.
Tam o sırada gözleri bir anda irileşti.
"Ah!"
Alnına hafifçe vurdu.
"Helena!"
Hiç beklemeden yeniden bileğimden tuttu.
"Onu bekletiyoruz."
"Nora..."
"Haydi!" dedi gülerek. "Saeloryn'ın bütün geleneklerini akşama kadar anlatırım. Ama önce seni Helena Voss'un ellerine teslim etmem gerekiyor."
İtiraz etmeye fırsat bulamadan beni yeniden peşinden sürükledi.

Koridorun sonundaki çift kanatlı ceviz kapının önüne geldiğimizde Nora nihayet durdu. İçeriden kumaşların hışırtısı, çekmecelerin açılıp kapanma sesleri ve belli belirsiz mırıldanılan eski bir Valyria ezgisi duyuluyordu. Nora kapıyı iki kez tıklattıktan sonra hiç cevap beklemeden araladı.
"Günaydın Helena!"
Geniş çalışma odasının içi sabah güneşiyle aydınlanıyordu. Duvar boyunca uzanan raflarda onlarca rulo kumaş, danteller, kurdeleler ve renk renk iplik makaraları dizilmişti. Bir köşede insan boyunda ahşap mankenler duruyor, başka bir masanın üzerinde yarım kalmış bir ceket ince iğnelerle sabitlenmiş bekliyordu. Helena Voss ise pencerenin önündeki büyük çalışma masasının başında, lacivert kadifeden bir ceketin kol ağzına son işlemeleri işliyordu.
İğneyi kumaştan çekip başını kaldırdığında önce Nora'ya, ardından bana baktı. Gözlerinde her zamanki sakin ifade vardı. Ne şaşırdı ne de telaşlandı.
"Nora..." dedi hafifçe gülümseyerek. "Yüzündeki ifadeden anladığım kadarıyla yine bir felaket olmuş."
Nora iki elini havaya kaldırdı.
"Felaket değil..." dedi büyük bir ciddiyetle. "Ama olmak üzere."
Helena'nın kaşlarından biri hafifçe kalktı.
"Öyle mi?"
"Lady Diana'nın yardıma ihtiyacı var."
Bu kez Helena'nın bakışları tamamen bana döndü.
"Söyleyin."
İstemeden mahcup oldum.
"Aslında..." dedim yavaşça. "4 gün sonra yapılacak baloda ki davete katılmayı düşünüyorum ama... nasıl hazırlanacağımı bilmiyorum."
Helena tek kelime etmeden dinledi.
"Hangi kıyafetin uygun olacağını... nasıl giyinmem gerektiğini... hatta saçımı nasıl toplamam gerektiğini bile bilmiyorum."
Sözlerim bitince odada birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
Helena sonunda başını usulca salladı.
"Anladım."
Ne fazlasını sordu ne de gereksiz bir teselli verdi. Sanki bu, her gün karşılaştığı sıradan bir meseleydi.
"Ellerinizi iki yana açın lütfen."
Refleksle söyleneni yaptım.
Helena boynuma yumuşak mezurayı yerleştirirken Nora derin bir "oh" çekti.
"Tam zamanında geldik."
"Biliyordum." diye mırıldandı. "Bu işi senden başkası çözemezdi."
Helena hafifçe güldü.
"Bunu her seferinde söylüyorsun."
"Çünkü doğru."
Odanın içinde ölçü alma telaşı başlamıştı. Helena omuz genişliğimi not ediyor, kol boyumu ölçüyor, arada bir birkaç adım geri çekilip dikkatle bana bakıyordu. Yüzündeki ifade, bir terziden çok bir ressamın tuvale bakışını andırıyordu.
Tam o sırada Nora aklına yeni gelmiş gibi heyecanla konuştu.
"Ah! Az önce Diana'ya Saeloryn'dan bahsediyordum."
Helena ölçü aldığı defterden başını kaldırmadan "Öyle mi?" dedi.
"Evet ama..." Nora omuz silkti. "Ben sadece büyükannemin anlattıklarını biliyorum. Saeloryn'ın neden böyle adlandırıldığını, Nysera'nın neden kutsal sayıldığını... doğrusu hiç bilmiyorum."
Helena'nın eli ilk kez durdu.
Mezurayı yavaşça masanın üzerine bıraktı.
Yüzünde belli belirsiz, eski bir hatırayı anımsayan hüzünlü bir tebessüm oluştu.
"Çünkü..." dedi usulca.
"...o hikâyeyi artık pek kimse anlatmıyor."
Ben de Nora da istemsizce ona döndük.
Helena ağır adımlarla odanın köşesindeki eski ceviz sandığın yanına gitti. Parmaklarını yılların aşındırdığı metal kilidin üzerinde gezdirdi. Sandığın kapağını kaldırdığında içeriden lavanta ve sedir ağacına karışmış eski kumaş kokusu yükseldi.
İçinden ipekten yapılmış, yaşına rağmen zarafetini kaybetmemiş ince bir duvak parçasını dikkatle çıkardı.
Parmakları kumaşın işlemelerini okşarken sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü.
"İnsanlar bugün Saeloryn'ın yalnızca bir mevsimin, Nysera'nın ise yalnızca kutsal bir gecenin adı olduğunu sanırlar..."
Başını yavaşça kaldırıp bize baktı.
"Oysa çok uzun zaman önce..."
"...bunlar iki insanın ismiydi."

Helena, küçük deri kaplı defterine son notu düştükten sonra mezurayı yeniden eline aldı. Bu kez etrafımda ağır ağır dolaşıyor, omuzlarıma, sırtıma ve kollarıma dikkatle bakıyordu. Bakışlarında acele yoktu. Bir heykeltıraşın mermeri incelemesi gibi uzun, sabırlı ve kendinden emindi.
"Birkaç küçük prova yapacağız." dedi sakin bir sesle. "Dört günümüz var. Yeter de artar."
İçimdeki gerginlik istemsizce biraz hafifledi.
"Gerçekten yetişir mi?"
Helena dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessümle başını salladı.
"İlk geldiğiniz gün ölçülerinizi alırken bunun bir gün gerekebileceğini düşünmüştüm. Bazı hazırlıklara o zaman başlamıştım. Bugün yalnızca onları tamamlayacağız."
Nora sevinçle ellerini birbirine vurdu.
"Ben sana demedim mi?" dedi gururla. "Helena her şeyi önceden düşünür."
Helena hafifçe gülümsedi.
"Mesleğim bunu gerektiriyor."
Tekrar yanıma yaklaşıp mezurayı omuzlarımdan geçirirken Nora'nın biraz önceki sözleri yeniden aklına gelmiş olmalıydı. Başını kaldırmadan, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi usulca sordu.
"Demek sana Saeloryn'dan bahsettin."
Nora utangaçça gülümsedi.
"Biraz..." dedi. "Ama sadece herkesin bildiği kadarını. Büyükannem bana isimlerini öğretmişti. Saeloryn'u, Nysera'yı, Aelun'u... Fakat neden böyle adlandırıldıklarını hiçbir zaman anlatmadı."
Helena'nın elleri bir anlığına durdu.
Sessizlik, odanın içine usulca yayıldı.
"Çünkü..." dedi yumuşak bir sesle. "...o hikâyeyi bilenler artık çok az."
Merakla ona baktım.
"Gerçekten iki insanın adı mıydı?"
Helena bu kez doğrudan gözlerime baktı.
"Evet."
Kısa ama kesin bir cevaptı.
Sonra mezurayı yeniden omuzlarıma yerleştirdi.
"Yüzyıllar önce..." diye başladı. "Valyria henüz bugün bildiğiniz gibi tek bir krallık değildi. Sınırlar keskin, hanedanlar gururlu, savaşlar ise neredeyse mevsimler kadar olağandı. O yıllarda bütün kıtada adı saygıyla anılan bir şövalye yaşardı."
Mezurayı sırtımdan geçirip ölçüyü not ederken sesi hiç değişmiyordu.
"Adı Saeloryn'du."
Nora farkında olmadan biraz daha yaklaşmıştı.
"Soylu değildi." diye devam etti Helena. "Bir tacı yoktu. Bir hanedanı da... Ama cesareti öyle büyüktü ki krallar bile ordularını onun ardından yürütmek isterdi. Savaş meydanına çıktığında askerler yalnızca komutanlarını değil, umutlarını da peşinden götürdüklerine inanırlardı."
Helena birkaç adım geri çekildi. Beni baştan ayağa süzdü.
"Aynı yıllarda kuzey hanedanının tek varisi olan Prenses Nysera büyüyordu. Güzelliği dillere destandı ama insanlar onu güzelliğinden çok iradesiyle tanırdı. Babası onu bir gün tahta oturtacağını söylerdi. Komşu krallıklarla yapılacak evlilikler konuşulur, geleceği daha çocukluğundan başkaları tarafından yazılırdı."
Helena, mezurayı yeniden belime dolarken gözlerini hiç kaldırmadı.
"Sonra bir gün yolları kesişti."
Odadaki sessizlik daha da derinleşmişti.
"Bazen insanlar uzun uzun konuşarak âşık olur." dedi hafifçe gülümseyerek. "Onlar öyle değildi."
Parmakları mezurayı dikkatle toplarken usulca ekledi.
"Birbirlerine baktılar..."
"...ve kader geri kalanını onların yerine yazdı."
Helena'nın sesi, odanın içinde yankılanan tek sesti. Mezurayı dikkatlice katlayıp yeniden omzuma yerleştirirken gözlerini bir an olsun yaptığı işten ayırmıyordu.
"Saeloryn..." dedi usulca. "İnsanların anlattığı gibi yalnızca iyi bir savaşçı değildi."
Omzumun üzerinden mezurayı çekip küçük defterine birkaç rakam daha ekledi.
"Savaştan nefret ederdi."
Nora şaşkınlıkla başını kaldırdı.
"Ama... bütün efsanelerde büyük komutan olarak anlatılır."
"Öyleydi." diye onayladı Helena. "Çünkü savaşı en iyi bilenler, onun ne kadar ağır bir yük olduğunu da en iyi bilenlerdir."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Rivayete göre her zaferden sonra ilk yaptığı şey, kendi askerlerinden önce düşman yaralılarının yanına gitmekmiş."
İstemsizce kaşlarım hafifçe çatıldı.
"Neden?"
Helena bana baktı.
"Çünkü ona göre acının dili olmazmış."
Odanın içine yeniden sessizlik çöktü.
Helena bu kez mezurayı bileklerime doladı.
"Nysera ise tam tersiydi."
Dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"Çocukluğundan beri kafesin içinde büyütülen bir kuş gibiydi."
Nora dikkatle dinliyordu.
"Krallığın en güzel elbiselerini giyer..."
"...en güzel salonlarında yürür..."
"...ama sarayın dışındaki dünyayı yalnızca pencerelerden izleyebilirmiş."
Helena'nın sesi gittikçe yumuşuyordu.
"Babası onun adına karar verir..."
"Danışmanları onun adına konuşur..."
"Prenses olduğu için herkes ona saygı gösterirmiş..."
"...ama kimse ona ne istediğini sormazmış."
İçimde tanımlayamadığım bir sızı hissettim.
Helena bunu fark etmiş gibi bana kısa bir bakış attı.
"Belki de bu yüzden..."
"...birbirlerini ilk gördüklerinde..."
"...ikisi de diğerinde kendisinde eksik olan şeyi gördü."
Mezurayı dikkatlice topladı.
"Saeloryn, ilk kez özgür ruhlu bir kadını değil..."
"...özgürlüğü özleyen bir ruhu gördü."
Kısa bir nefes aldı.
"Nysera ise ilk kez önünde diz çökmeyen bir adamla karşılaştı."
Nora'nın dudaklarından küçücük bir "Vay..." döküldü.
Helena hafifçe gülümsedi.
"Saeloryn onu prenses olarak görmedi."
"...Nysera da onu bir kahraman olarak."
Bir an durdu.
"İlk kez..."
"...iki insan..."
"...birbirine baktı."
Ve odada yeniden sessizlik oldu.
Helena birkaç adım geri çekildi. Parmaklarını çenesinin altında birleştirip beni baştan aşağı süzdü. Sanki anlattığı hikâyeyle yaptığı işi aynı özenle dokuyordu. Sonra yeniden yanıma gelip omuz çizgimi düzeltirken konuşmasını sürdürdü.
"Uzun süre birbirlerini yalnızca uzaktan gördüler." dedi. "Bazen bir eğitim meydanında... Bazen sarayın avlusunda... Bazen de Nysera'nın odasının balkonundan. Saeloryn her gelişinde başını eğip geçerdi. Çünkü karşısındaki yalnızca bir kadın değil, dokunulması yasak bir prensesti."
Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi.
"Fakat kaderin tuhaf bir huyu vardır. İnsanlar birbirlerinden uzak durmaya çalıştıkça yollarını biraz daha yaklaştırır."
Nora nefesini tutmuş gibiydi.
"Bir gün Nysera, bütün kuralları hiçe sayıp sarayın arka bahçesinden tek başına çıkmış." diye devam etti Helena. "İlk kez duvarların ötesini görmek istemiş. Atı ürkünce dizginleri elinden kaçırmış. Onu durduran kişi ise yine Saeloryn olmuş."
İçimde istemsiz bir merak kıpırdadı.
"Prenses olduğunu biliyor muydu?"
"Biliyordu." dedi Helena. "Ama diz çökmemiş."
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım.
"Neden?"
"Çünkü Saeloryn, insanların unvanlarına değil, gözlerine bakarmış."
Helena mezurayı belimden çekip notlarını aldı.
"Rivayete göre Nysera o gün ona 'Bana neden eğilmedin?' diye sormuş."
Nora gülümseyerek araya girdi.
"O ne demiş?"
Helena da hafifçe gülümsedi.
"'Çünkü ilk kez önümde bir prenses değil... yalnız hisseden bir kadın gördüm.'"
Odanın içinde birkaç saniye sessizlik oldu.
İçimde, tarif edemediğim bir sıcaklık dolaştı.
Helena anlatmaya devam etti.
"O günden sonra gizlice buluşmaya başlamışlar. Bazen ormanın kıyısında, bazen göl kenarında, bazen de eski tapınağın yıkık sütunlarının arasında... Nysera ilk kez halkın arasına karışmayı Saeloryn sayesinde öğrenmiş. Saeloryn ise ilk kez yalnızca savaşmayı değil, yaşamayı da onun yanında hatırlamış."
Helena'nın sesi daha da yumuşamıştı.
"Nysera ona kitaplar okurmuş."
Parmakları saçlarımın uzunluğunu ölçerken usulca ekledi.
"Saeloryn ise ona yıldızları gösterirmiş."
Gözlerimi istemsizce pencereye çevirdim.
"Derler ki..." dedi Helena, "...o ikisi birlikte gökyüzüne baktıklarında saatlerce hiç konuşmazlarmış. Çünkü bazı insanlar için sessizlik bile bir dildir."
Nora'nın gözleri parlıyordu.
"Sonra ne olmuş?"
Helena'nın yüzündeki tebessüm yavaşça silindi.
"Sonra..." dedi alçak bir sesle.
"...kral öğrenmiş."
Odanın içindeki hava bir anda ağırlaştı.
"Nysera'nın babası, kızını batı krallığının veliahtı Ernest Gavin ile evlendirmeye karar vermişti. Bu evlilik iki krallığı birleştirecek, yıllardır süren savaşı sona erdirecekti."
Helena başını hafifçe eğdi.
"Ama Nysera o gece saraydan kaçtı."
Nora'nın dudaklarından küçücük bir nefes kaçtı.
"Saeloryn onu bekliyordu."
Helena'nın sesi artık neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
"Atlarına bindiler."
"Ardına bile bakmadan sürdüler."
"Tek istedikleri şey..."
"...birlikte yaşayabilecekleri küçücük bir hayattı."
Helena gözlerini yavaşça kaldırdı.
"Ama bazı krallar..."
"...evlatlarını kaybetmeyi göze alabilir."
"...tahtlarını kaybetmeyi asla."
Odadaki sessizlik öylesine derindi ki, dışarıdan gelen kuş sesleri bile uzak bir anı gibi duyuluyordu.
Helena derin bir nefes aldı.
"Ve böylece..."
"...Valyria'nın en acı aşk hikâyesi başladı."
Helena uzun süre konuşmadı.
Sanki anlatacağı kısmın ağırlığını önce kendi içinde tartıyordu.
Sonra mezurayı yavaşça masanın üzerine bıraktı.
"Pek çok kişi hikâyeyi burada bitirir." dedi usulca. "Prenses kaçtı... şövalye onu götürdü... kral askerlerini gönderdi..."
Başını iki yana salladı.
"Ama asıl hikâye bundan sonra başlar."
Nora'nın sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü.
"Yakalandılar mı?"
Helena gözlerini pencereden süzülen bahar ışığına çevirdi.
"Üç gün boyunca kaçtılar."
"Dağlardan geçtiler."
"Nehirleri aştılar."
"Aç kaldılar."
"Üşüdüler."
"Ama hiç durmadılar."
Bakışları yeniden bana döndü.
"Çünkü ikisi de biliyordu."
"Dururlarsa..."
"...bir daha asla birlikte yürüyamayacaklardı."
Odanın içinde çıt çıkmıyordu.
"Üçüncü gecenin sonunda..." diye devam etti Helena.
"...Valyria sınırını geçmelerine yalnızca birkaç yüz adım kalmıştı."
Nora'nın yüzü aydınlandı.
"Demek kurtuluyorlardı!"
Helena acı bir tebessüm etti.
"Onlar da öyle sandı."
İçimde garip bir sıkışma hissettim.
Helena konuşurken sesi hiç yükselmiyordu.
Belki de bu yüzden anlattıkları daha ağır geliyordu.
"Nysera durmuş."
"Saeloryn'a bakmış."
"'Başardık...' demiş."
"'Artık kimse bizi ayıramaz.'"
Helena'nın sesi daha da alçaldı.
"Saeloryn da gülümsemiş."
"Hayatında ilk kez..."
"...kılıcını toprağa bırakmış."
"...ve ona sarılmış."
O an içimde açıklayamadığım bir ürperti dolaştı.
Helena'nın gözleri uzaklara dalmıştı.
"Söylenene göre..."
"...tam o sırada rüzgâr durmuş."
"Kuşlar susmuş."
"Orman bile nefesini tutmuş."
Nora neredeyse nefes almıyordu.
"Sonra..."
Helena dudaklarını araladı.
"...ilk ok geldi."
Sessizlik.
"Saeloryn oku görmüş."
"Ama kaçmamış."
"Neden?" diye fısıldadı Nora.
"Çünkü arkasında Nysera vardı."
Helena'nın sesi titremiyordu.
Tam aksine...
Fazla sakindi.
"Ok sırtına saplandığında..."
"...ilk yaptığı şey Nysera'yı kendine çekmek olmuş."
"İkinci ok gelmiş."
"Sonra üçüncüsü."
"Ardından onlarcası."
İstemsizce yumruklarımı sıktığımı fark ettim.
Helena anlatmaya devam etti.
"Nysera ondan ayrılmamış."
"Kaçabilecekken kaçmamış."
"Saeloryn'ın yüzünü iki eliyle tutmuş."
"Ve..."
"...onu öpmüş."
Odadaki hava ağırlaşmıştı.
Helena'nın gözlerinde yılların taşıdığı sessiz bir hüzün vardı.
"Derler ki..."
"...oklar yağarken bile birbirlerine bakmayı hiç bırakmamışlar."
"Ne korkuyla..."
"Ne pişmanlıkla..."
"Sanki sonunda..."
"...gerçekten kavuşmuş gibi."
Helena'nın sesi ilk kez neredeyse duyulmayacak kadar kısıldı.
"Ertesi sabah kralın askerleri bedenlerini bulduğunda..."
"...hiçbiri onları birbirinden ayıramamış."
"Nysera'nın başı hâlâ Saeloryn'ın göğsündeymiş."
"Saeloryn'ın kolları ise..."
"...ölüm bile çözemeyecek kadar sıkı bir şekilde onu sarıyormuş."
Odadaki sessizlik öyle derindi ki, yalnızca şöminenin içinde çıtırdayan odunların sesi duyuluyordu.
Helena gözlerini kapattı.
"İşte o gün..."
"...Valyria halkı artık ilkbahara 'Saeloryn' demeye başlamış."
"Çünkü onlar, aşkın bütün yolları değiştirebildiğini göstermişti."
Kısa bir nefes aldı.
"Ve son geceye de..."
"...Nysera."
"Çünkü insanlar..."
"...gerçekten seven iki ruhun birbirini hiçbir ölümün ayıramayacağına inanmaya başlamıştı."
Helena Diana'ya bakarak ;
"İnsanlar bugün Aelun'u gökyüzüne dilek olsun diye bırakıyorlar Diana... Ama eskiden bunun tek bir anlamı vardı."
Usulca sordum:
"Neydi?"
Helena pencereye bakar.
"Bir gün... sevdiğine kavuşamazsan bile, son baktığın yüzün onun yüzü olması için."