1. bölüm / 14
MÜHÜRBİR ÇOCUĞUN VERDİĞİ SÖZ
Bölümler 14Şu an: BİR ÇOCUĞUN VERDİĞİ SÖZ
- 1 BİR ÇOCUĞUN VERDİĞİ SÖZ3.341 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 BEKLEYİŞ366 kelime
- 3 AYNI TOPRAKLAR729 kelime
- 4 ENDİŞE724 kelime
- 5 BAŞARAMADIM644 kelime
- 6 DAVET766 kelime
- 7 KANLI DÜĞÜN723 kelime
- 8 NEHİRİN ANLATIMI744 kelime
- 9 BUL BENİ643 kelime
- 10 GİTME569 kelime
- 11 BİTMESİN BU MASAL337 kelime
- 12 ÇARESİZİM454 kelime
- 13 KALP524 kelime
- 14 DÖNDÜN BONCUK254 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Çocukken bazı şeylerin hiç bitmeyeceğine inanırdım.
Yaz tatillerinin, akşamüstü oyunlarının, babamın eve geldiğinde beni havaya kaldırmasının… Ve en çok da Kuzey'le olan arkadaşlığımızın.
O zamanlar ayrılığın ne demek olduğunu bilmiyordum.
İnsanların bir sabah hayatından çıkıp bir daha geri dönmeyebileceğini de bilmiyordum.
Ben sadece on yaşında bir çocuktum.
Ve Kuzey'i sinirlendirmek gibi çok önemli bir görevim vardı.
— Keleş!
Bahçenin diğer ucundaki Kuzey anında arkasını döndü.
— Ne dedin sen?
Kıkırdayarak çimenlerin arasından koşmaya başladım.
— Keleş dedim!
— Nehir!
— Keleş!
— Bir daha söyle!
Durup ona baktım.
Kuzey kaşlarını çatmıştı. Burnuna bakıp gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
— Burnun büyük çünkü.
— Büyük değil!
— Büyük.
— Değil!
— Kocaman.
Kuzey üzerime doğru koşmaya başlayınca kahkahalarla kaçtım.
Arkamdan bağırıyordu.
— Yakalarsam göreceksin!
— Yakalayamazsın Keleş!
O gün yine beni yakalayamamıştı.
Ya da ben öyle sanıyordum.
Çünkü birkaç saniye sonra ayağım takılıp çimlerin üzerine düştüğümde Kuzey yanıma gelmiş, ellerini beline koyup zafer kazanmış bir komutan gibi bana bakmıştı.
— Yakalandın.
Başımı kaldırıp ona baktım.
— Hile yaptın.
— Nasıl hile yaptım?
— Ben düştüm.
— Ben de seni yakaladım işte.
Elini bana uzattı.
Elini tuttum ve ayağa kalktım.
Sonra üzerimdeki çimleri silkeleyip ona baktım.
— Yine de Keleş'sin.
Kuzey gözlerini devirdi.
— Senin de lakabını bulacağım.
— Bulamazsın.
— Bulacağım.
— Hayatta bulamazsın.
Kuzey birkaç saniye düşündü.
Sonra gözleri saçlarımdaki tokaya takıldı. Tokamın üzerinde küçük, renkli bir boncuk vardı.
Parmağıyla onu gösterdi.
— Boncuk.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Ne?
— Senin adın artık Boncuk.
Güldüm.
— Benim adım Nehir.
— Ben sana Boncuk diyeceğim.
— Ben de sana Keleş diyeceğim.
— Tamam.
— Tamam.
Çocuk aklı işte…
İkimiz de bunun yıllar sonra bile değişmeyeceğini düşünmüştük.
O gün akşam olduğunda babam beni almaya gelmişti.
Üzerinde üniforması vardı.
Her zamanki gibi onu görür görmez koşup sarıldım.
— Babaaa!
Beni kollarının arasına alıp güldü.
— Benim küçük kızım.
Kuzey'in babası da birkaç metre ötede duruyordu. Babamla göz göze gelip gülümsediler.
Onlar sadece asker arkadaşları değildi.
Birbirlerinin kardeşi gibiydiler.
Biz de onların çocukları olarak büyüyorduk.
Ben Kuzey'in evine girip çıkıyor, Kuzey bizim eve geliyor, annelerimiz birlikte oturuyor, babalarımız görevlerinden döndüklerinde saatlerce konuşuyordu.
O zamanlar bütün bunların ne kadar kıymetli olduğunu bilmiyordum.
Akşam yemeğinden sonra babamın yanına oturdum.
— Baba?
— Efendim?
— Ben büyüyünce ne olacağım biliyor musun?
Babam gülümseyerek bana baktı.
— Ne olacaksın bakalım?
Hiç düşünmeden söyledim.
— Doktor.
Babamın yüzündeki gülümseme büyüdü.
— Neden doktor?
— İnsanları iyileştirmek için.
Babam bir süre sessiz kaldı.
Sonra saçlarımı okşadı.
— O zaman çok çalışman gerekecek.
— Çalışırım.
— Söz mü?
Elimi uzattım.
— Söz.
Babam küçük parmağını benimkiyle kenetledi.
— Söz.
Aynı gece Kuzey de babasının yanında oturuyordu.
Ben bunu sonradan öğrenecektim.
Kuzey babasına bakıp:
— Ben de asker olacağım, demişti.
Babası ona uzun uzun bakmış.
— Neden?
Kuzey'in cevabı çok kısa olmuştu.
— Senin gibi olmak istiyorum.
İki çocuk…
İki söz…
İki farklı yol.
Ama o zaman ikimiz de yollarımızın bir gün birbirinden ayrılacağını bilmiyorduk.
---
Aradan birkaç hafta geçmişti.
Bir sabah uyandığımda evin içindeki sessizliğin normal olmadığını fark ettim.
Annem salondaydı.
Telefonu elinden düşürmüyor, sürekli aynı yere bakıyordu.
— Anne?
Bana cevap vermedi.
— Anne?
Bu kez başını kaldırdı.
Gözleri doluydu.
O an içimde anlam veremediğim bir korku oluştu.
— Ne oldu?
Annem yanıma geldi ve beni sıkıca sarıldı.
— Hiçbir şey yok güzel kızım.
Ama sesi titriyordu.
Ben o zaman ilk kez yetişkinlerin “hiçbir şey yok” derken bazen aslında çok şey olduğunu öğrendim.
Babam görevdeydi.
Kuzey'in babası da.
Ve birkaç saat sonra gelen haber, çocukluğumun bittiği gündü.
Babalarımız bir bombalı terör saldırısında şehit olmuştu.
Ben “şehit” kelimesinin ne anlama geldiğini bile tam bilmiyordum.
Sadece babamın artık eve gelmeyeceğini anladığımda dünyam başıma yıkılmıştı.
Kuzey'i gördüğümde ikimiz de konuşamadık.
Yan yana durduk.
Eskiden birbirimize “Keleş” ve “Boncuk” diye seslenirdik.
O gün hiçbir şey söylemedik.
Kuzey gözlerini yere indirdi.
Ben onun elini tuttum.
İlk kez birbirimizin elini çocukça bir oyun için değil, kaybettiğimiz insanın ardından tutuyorduk.
O gün annelerimizin de hayatları değişti.
Ailelerimiz birbirlerinden uzaklaşmak zorunda kaldı.
Nedenini o yaşta anlayamadım.
Sadece bir sabah Kuzey'in gideceğini öğrendim.
Onu son gördüğümde koşup sarıldım.
— Beni unutma.
Kuzey başını iki yana salladı.
— Unutmam.
— Söz mü?
— Söz.
Gözlerimden yaşlar akarken ona baktım.
— Ben doktor olacağım.
Kuzey de gözlerini sildi.
— Ben de asker olacağım.
— Babalarımız gibi mi?
Başını salladı.
— Babam gibi.
O an birbirimize son kez baktık.
Sonra Kuzey gitti.
Ben arkasından bakakaldım.
Ve çocukken verdiğimiz o iki söz, hayatımızın geri kalanına vurulmuş ilk mühür oldu.
Bazı vedalar bir kapıyı kapatır.
Ama bazıları, yıllar sonra açılacak bir kapının anahtarını saklar.
Gittiği günün ardından günler geçti.
Ama benim için zaman ilerlemiyordu.
Evimiz eskisi gibi değildi.
Babamın ayakkabıları hâlâ kapının yanındaydı. Üniforması dolabında asılıydı. Masanın üzerinde en son okuduğu gazete duruyordu.
Annem hiçbirine dokunmuyordu.
Ben de dokunamıyordum.
Çünkü bir şeylere dokunursam babamın gerçekten gelmeyeceğinden korkuyordum.
Her akşam kapının açılmasını bekliyordum.
Her araba sesi duyduğumda koşarak pencereye gidiyordum.
Belki de çocuk aklımla bir gün babamın çıkıp geleceğine inanıyordum.
Ama gelmedi.
Hiç gelmedi.
Kuzey de yoktu.
Onun evinin önünden geçerken eskiden birlikte oynadığımız topu gördüm bir gün. Bahçenin köşesinde öylece duruyordu.
Eğilip topu elime aldım.
Üzerinde çamur vardı.
Elimle silmeye çalıştım.
Sonra nedense gözlerim doldu.
Topu göğsüme bastırdım.
— Keleş...
İlk defa o kelimeyi söylerken gülmedim.
O gün eve döndüğümde topu odama götürdüm.
Yatağımın kenarına oturdum.
Kuzey'in bana söylediği son şeyi hatırladım.
“Ben de asker olacağım.”
Ben de kendi kendime fısıldadım.
— Ben de doktor olacağım.
Sanki Kuzey beni duyacakmış gibi tekrar söyledim.
— Söz verdim.
---
Aylar geçti.
Okula başladığımda herkes babamı soruyordu.
Ben cevap vermek istemiyordum.
Bir gün öğretmenimiz mesleklerle ilgili bir ödev verdi.
Herkes büyüyünce ne olmak istediğini yazacaktı.
Kalemimi elime aldım.
Kâğıdın en üstüne tek bir kelime yazdım.
Doktor.
Öğretmenim kâğıdımı görünce gülümsedi.
— Neden doktor olmak istiyorsun, Nehir?
Başımı kaldırdım.
Bir süre düşündüm.
Sonra babamın bana söylediği o cümleyi hatırladım.
“İnsanların hayatına dokunacaksın.”
— İnsanları iyileştirmek istiyorum.
Öğretmenim başımı okşadı.
— O zaman çok çalışmalısın.
— Çalışacağım.
Bu kez verdiğim söz kimseye değildi.
Kendimeydi.
---
Yıllar böyle geçti.
Ben büyüdüm.
Ama çocukluğumun bazı parçaları benimle birlikte büyüdü.
Babamın sesi...
Annemin suskunluğu...
Kuzey'in gidişi...
Ve bir de o saçma lakaplar.
Bazen aynaya bakıp kendi kendime gülüyordum.
Çünkü hâlâ Kuzey'in bana “Boncuk” deyişini hatırlıyordum.
Ben de ona “Keleş” demiştim.
Çocukça bir şeydi.
Ama nedense unutamıyordum.
Kuzey'i de unutamıyordum.
Nerede olduğunu bilmiyordum.
Nasıl büyüdüğünü bilmiyordum.
Asker olup olmadığını bilmiyordum.
Belki de hayat onu bambaşka birine dönüştürmüştü.
Belki beni çoktan unutmuştu.
Ben ise yıllar geçmesine rağmen o gün bahçede söylediği son cümleyi hatırlıyordum.
“Unutmam.”
---
Tıp fakültesine başladığım gün annem ağladı.
Ben de ağladım.
Babamın hayali gerçekleşiyordu.
Yıllar önce küçücük bir kız çocuğunun söylediği söz, artık gerçek olmaya başlamıştı.
Beyaz önlüğümü ilk kez üzerime geçirdiğimde aynanın karşısında uzun süre kendime baktım.
Sonra çantamdan kırmızı rujumu çıkardım.
Dudaklarıma sürdüm.
Bu da benim küçük alışkanlığımdı.
Çocukken annemin makyaj masasından gizlice aldığım o kırmızı ruja benzeyen bir renk seçmiştim.
Aynaya baktım.
Gülümsedim.
— Baba...
Sesim titredi.
— Sözümü tuttum.
O gün ilk kez gerçekten doktor olacağıma inandım.
Ama hayatın bana hazırladığı şey sadece bir meslek değildi.
Çünkü bazı sözler tutulmak için değil...
İnsanları yıllar sonra yeniden aynı yerde buluşturmak için verilir.
Ben bunu henüz bilmiyordum.
Kuzey de bilmiyordu.
Henüz birbirimizin hayatına yeniden girmemiştik.
Henüz o hastane koridorunda karşı karşıya gelmemiştik.
Henüz onun yıllar boyunca sakladığı o küçük kızın adını yeniden söyleyeceği gün gelmemişti.
Henüz “Boncuk” ile “Keleş” yeniden karşılaşmamıştı.
KUZEY
İnsan bazı geceler geçmişinden kaçabileceğini sanıyor.
Ben de sandım.
Yıllarca görevden göreve koştum.
Dağlar, sınırlar, uykusuz geceler...
Her dönüşümde kendime aynı şeyi söyledim:
Artık düşünmeyeceksin.
Nehir'i düşünmeyecektim.
Çocukluğumuzu düşünmeyecektim.
Babamı düşünmeyecektim.
Ama insan en çok sustuğu şeyleri düşünüyordu.
---
Bordo bereli olduğum ilk yıllarda kendime ait bir düzen kurdum.
Erken kalk.
Antrenman yap.
Göreve hazırlan.
Emirleri uygula.
Ekibini koru.
Eve dön.
Ve ertesi gün her şeyi yeniden yap.
Basit.
Sessiz.
Düzenli.
Ta ki bir gün timin başına geçene kadar.
Artık yalnızca kendimden sorumlu değildim.
Yanımdaki adamların her biri bana güveniyordu.
Bir kararımın onların hayatını değiştirebileceğini biliyordum.
Bu yüzden duygularımı işin dışında bırakmayı öğrendim.
En azından öyle sanıyordum.
---
Bir akşam tim odasında otururken Demir karşımdaki sandalyeye geçti.
— Komutanım.
Başımı kaldırdım.
— Söyle.
— Yarınki görevle ilgili son bilgiler geldi.
Dosyayı önüme bıraktı.
Açtım.
Haritaya baktım.
Herkes sessizleşti.
Ben de birkaç dakika boyunca hiçbir şey söylemedim.
Sonra dosyayı kapattım.
— Sabah tekrar üzerinden geçeceğiz.
Demir başını salladı.
Diğerleri yavaş yavaş odadan çıkarken ben masada kaldım.
Telefonumu elime aldım.
Ekrana baktım.
Aranacak kimse yoktu.
Bir an annemin numarasını açmayı düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
Onunla konuşmayalı birkaç gün olmuştu.
Çünkü annem her konuşmamızda aynı şeyi soruyordu.
“Kuzey, hayatında biri var mı?”
Her seferinde aynı cevabı veriyordum.
“Yok.”
Ama annemin bilmediği bir şey vardı.
Benim hayatımda biri yıllar önce vardı.
Sonra gitmişti.
Ve ben onu hiçbir zaman gerçekten hayatımdan çıkaramamıştım.
---
O gece uyumadım.
Masamın çekmecesini açtım.
İçeride yıllardır sakladığım küçük bir kutu vardı.
Kutuyu açtım.
O boncuk hâlâ oradaydı.
Çocukluğumdan kalan küçücük bir parça.
Parmaklarımın arasında çevirdim.
Gülümsedim.
— Hâlâ sende mi, Boncuk?
Kendi kendime konuştuğumu fark edince başımı iki yana salladım.
Yıllar geçmişti.
Belki Nehir beni çoktan unutmuştu.
Belki o küçük kız artık yoktu.
Benim hatırladığım Nehir, saçında boncuklu tokası olan, sürekli benimle uğraşan bir çocuktu.
Ama insanlar büyüyordu.
Değişiyordu.
Ben değişmiştim.
O da değişmiş olmalıydı.
Kutuyu kapatıp çekmeceye geri koydum.
Tam ayağa kalkacaktım ki telefonum çaldı.
Ekrana baktım.
Demir.
Açtım.
— Söyle.
Karşı taraftaki sesi ciddiydi.
— Komutanım, yarınki görevle ilgili yeni bir gelişme var.
Yüzümdeki ifade değişti.
— Ne gelişmesi?
Kısa bir sessizlik oldu.
— Plan değişti.
Ayağa kalktım.
— Detayları getir.
— Hemen geliyorum.
Telefon kapandı.
Pencerenin önüne geçtim.
Dışarı baktım.
Şehir sessizdi.
Ama içimde garip bir huzursuzluk vardı.
Nedenini bilmiyordum.
Sanki uzun zamandır kapalı duran bir kapı açılmak üzereydi.
Ve ben o kapının ardında ne olduğunu bilmiyordum.
---
Ertesi sabah tim hazırdı.
Herkes görev yerindeydi.
Ben son kontrolleri yaparken Bora yanıma geldi.
— Komutanım.
— Efendim?
— Bu görev biraz farklı olacak galiba.
Ona baktım.
— Her görev farklıdır.
Gülümsedi.
— Siz bugün daha farklısınız.
Kaşlarımı çattım.
— İşine bak, Bora.
— Emredersiniz komutanım.
Uzaklaşırken başımı iki yana salladım.
Tim beni yıllardır tanıyordu.
Ama hiçbiri benim geçmişimi bilmiyordu.
Nehir'i bilmiyorlardı.
Boncuk'u bilmiyorlardı.
Babamı ve onun babasını bilmiyorlardı.
Ve ben anlatmayı hiç düşünmemiştim.
Çünkü bazı anılar anlatılınca küçülür sanıyordum.
Benim anılarım küçülmesin istiyordum.
---
Göreve çıkmadan hemen önce cebimdeki küçük kutuyu düşündüm.
Yıllardır ilk defa onu yanıma almayı düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
Ama bilmediğim bir şey vardı.
O gün hayatımda hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktı.
Çünkü yıllardır birbirinden uzak duran iki yol...
Farkında olmadan aynı noktaya doğru ilerliyordu.
Ve ben henüz o yolu görmüyordum.
Ama kader çoktan görmüştü.
Görev başladığında hava beklediğimizden daha sessizdi.
Fazla sessiz.
Araçtan indiğimiz andan beri içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.
Demir yanıma yaklaştı.
— Komutanım, bir terslik var.
Gözlerimi çevreden ayırmadım.
— Ben de hissediyorum.
Tim sessizdi.
Herkes dikkat kesilmişti.
Birkaç dakika daha ilerledik.
Sonra...
Her şey bir anda değişti.
Önümüzdeki yolun kapandığını fark ettik.
Durduk.
Kimse konuşmadı.
Sadece birbirimize baktık.
Demir'in yüzündeki ifade değişti.
— Bu burada olmamalıydı.
Haklıydı.
Planladığımız yerde değildik.
Bir şeyler yanlıştı.
Çok yanlıştı.
Telsizden gelen ses bir anda kesildi.
Ardından kısa bir parazit duyuldu.
— Komutanım?
Efe'nin sesini duydum.
— Buradayım.
— İletişim gitti.
Çenem gerildi.
Etrafımıza baktım.
Bizi buraya getiren planın birileri tarafından önceden öğrenildiğini anlamam uzun sürmedi.
Bu bir tesadüf değildi.
Tuzaktı.
— Herkes sakin olsun.
Sesimi özellikle soğukkanlı tuttum.
Çünkü timimin korkmasına izin veremezdim.
İçimdeyse aynı düşünce dönüp duruyordu.
Birileri bizi bekliyordu.
Sonra uzaktan gelen bir sesle herkes irkildi.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken Demir bana baktı.
— Komutanım...
— Biliyorum.
Bir süre sonra yeniden sessizlik oldu.
Ama bu sessizlik eskisinden farklıydı.
Artık hepimiz aynı şeyi biliyorduk.
Buradan çıkmamız gerekiyordu.
Ve bunu yaparken birbirimizi kaybetmemeliydik.
Timimi gözden geçirdim.
Hepsi oradaydı.
Bir an babam geldi aklıma.
Yıllar önce onu kaybettiğim gün.
Sonra Nehir.
“Ben doktor olacağım.”
Çocukluğumdan kalan o ses, hiç beklemediğim bir anda zihnimde yankılandı.
Başımı toparladım.
— Buradan beraber çıkacağız.
Demir başını salladı.
— Emredersiniz.
O anda yeni bir ses duyuldu.
Hepimiz olduğumuz yerde kaldık.
Bu kez ses yakındı.
Çok yakın.
Kalbim hızlandı ama yüzüme yansıtmadım.
Birbirimize baktık.
Ve o an anladım.
Bu görev, sandığımız gibi bitmeyecekti.
---
Saatler sonra...
Görevden geriye kalanlar zihnimde birbirine karışıyordu.
Yorgunduk.
Bir arkadaşımız yaralanmıştı.
Ama hâlâ birlikteydik.
Onu güvenli bir yere ulaştırdığımızda ilk yardım için sağlık ekibinin gelmesi gerekiyordu.
Telsiz yeniden çalıştığında gelen ilk haber kısa oldu:
— Yaralı için hastaneye sevk gerekiyor.
Başımı kaldırdım.
— Hangi hastane?
Karşı taraftan gelen cevabı duyduğumda birkaç saniye konuşamadım.
Şehirdeki büyük devlet hastanesinin adı söylendi.
Nedenini bilmiyorum ama içimde tuhaf bir his oluştu.
Sanki o ismi daha önce bir yerde duymuştum.
Belki sadece yorgunluktandı.
Belki de değildi.
Araç hareket etti.
Ben yaralı tim arkadaşımın yanında otururken gözlerimi kapattım.
Yıllardır sakladığım çocukluk anıları yine aklıma geldi.
Küçük bir kız.
Saçında boncuklu bir toka.
Ve bana gülerek söylediği o kelime:
“Keleş.”
Gözlerimi açtım.
Yıllardır görmediğim birini neden tam da şimdi düşünüyordum?
Bilmiyordum.
Ama birazdan öğrenecektim.
Hayatımın en eski yarasının...
yıllar sonra yeniden karşıma çıkacağını henüz bilmiyordum.
NEHİR
Hastanenin koridorlarında gece nöbetlerinin o tanıdık sessizliği vardı.
Sessizlik diyordum ama aslında hiçbir zaman tamamen sessiz değildi burası.
Uzaklardan gelen cihaz sesleri, hemşirelerin hızlı adımları, açılıp kapanan kapılar...
Hepsi birbirine karışıyor, gecenin ağırlığını biraz olsun hafifletiyordu.
Ben ise elimdeki dosyaya bakıyordum.
Gözlerim yazılardaydı ama aklım başka yerdeydi.
Tam o sırada acil servisin kapısından gelen hareketlilik bütün düşüncelerimi böldü.
— Acil vaka geliyor!
Başımı kaldırdım.
Bir anda koridorun havası değişti.
Hemşireler hazırlanmaya başladı. Birkaç kişi sedyeyle girişe doğru ilerledi.
Ben de dosyayı masaya bırakıp hızla peşlerinden gittim.
— Durumu nedir? diye sordum.
— Yaralanma var. Ekip birazdan burada olacak.
"Ekip."
Bu kelime nedense içimde tuhaf bir his uyandırdı.
Nedenini bilmiyordum.
Acil servisin kapısına yaklaştığım sırada dışarıdan araç sesleri duyuldu.
Bir...
İki...
Sonra birkaç araç daha.
Camdan dışarı baktım.
Siyah araçlar hastanenin önünde duruyordu.
Kapılar açıldı.
İnsanlar indi.
Hepsi aynı ciddiyetteydi.
Hepsi sessizdi.
Ama içlerinden biri...
Diğerlerinden farklıydı.
Duruşu.
Bakışı.
Yürüyüşü.
Sanki bulunduğu yere ait değil de, bulunduğu yeri yönetiyordu.
Başını kaldırdığında yüzünü ilk kez net gördüm.
Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.
Neden?
Bilmiyordum.
Adam hastanenin kapısından içeri girdi.
Üzerinde askerî kıyafet vardı.
Bakışları keskin, yüzü ifadesizdi.
Ama gözlerinde garip bir şey vardı.
Sanki yıllardır taşıdığı bir yükü kimseye göstermemeye çalışıyordu.
Ben istemsizce ona baktım.
O da bir anlığına başını çevirdi.
Göz göze geldik.
Bir saniye.
Belki daha az.
Ama o bir saniyede içimde anlam veremediğim bir şey oldu.
Tanıdık...
Hayır.
Bu mümkün değildi.
Çünkü ben o gözleri yıllardır görmemiştim.
Belki de sadece bir benzerlikti.
Belki de yorgunluktan zihnim bana oyun oynuyordu.
Bakışlarımı kaçırdım.
— Doktor Nehir!
Hemşirenin sesiyle kendime geldim.
— Efendim?
— Vaka geliyor.
Başımı salladım.
Tekrar sedyeye döndüm.
Ama nedense gözlerim hâlâ az önceki adamı arıyordu.
İsmini bilmiyordum.
Kim olduğunu bilmiyordum.
Ama içimde garip bir his vardı.
Sanki geçmişten bir kapı açılmıştı.
Ve ben o kapının ardında ne olduğunu henüz hatırlayamıyordum.
Adam birkaç metre ileride durdu.
Yanındaki askerlere kısa talimatlar verdi.
Sesini duyduğumda ise kalbim yeniden hızlandı.
O ses...
Çocukluğumun bahçesinden kalma bir yankı gibi geldi.
Bir çocuğun bana söylediği bir kelime vardı.
Yıllardır duymadığım.
Yıllardır kimsenin bana söylemediği...
"Boncuk."
Dudaklarım aralandı.
Ama kelimeyi söyleyemedim.
Çünkü adam çoktan arkasını dönmüştü.
Ben ise olduğum yerde kalmıştım.
Belki de sadece bir tesadüftü.
Belki de geçmiş, gecenin bir yarısı karşıma çıkmamıştı.
Ama içimdeki o küçük kız...
Yıllar önce pembe parmağını başka bir çocuğun parmağına dolayan o küçük kız...
İlk kez fısıldadı:
“Keleş...”
Ve ben o anda, yıllardır unuttuğumu sandığım bir ismin kalbimde hâlâ yaşadığını fark ettim.
Müdahale odasının kapısı sonunda açıldı.
Saatlerdir içerideydik.
Yorgundum ama hastanın durumunun kontrol altına alınmış olması içimde büyük bir rahatlama oluşturmuştu.
Eldivenlerimi çıkarıp ellerimi yıkadım. Ardından derin bir nefes aldım.
Kapıdan çıktığımda koridor her zamankinden daha sessizdi.
Gözlerim istemsizce bekleme alanına kaydı.
Tim oradaydı.
Hepsi sessizce bekliyordu.
Ama bir kişi diğerlerinden ayrı duruyordu.
Kuzey...
Henüz adını bilmiyordum.
Sadece komutan olduğunu biliyordum.
Ve garip bir şekilde, onun bakışlarını üzerimde hissediyordum.
Başımı kaldırdığımda gerçekten de bana bakıyordu.
Göz göze geldik.
Bu kez bakışlarını kaçırmadı.
Ben de kaçırmadım.
Sonunda yanımdan geçen hemşireye kısa bir şey söyleyip dışarı çıktım.
Biraz hava almam gerekiyordu.
Hastanenin arka bahçesine çıktığımda gece serinliği yüzüme vurdu.
Derin bir nefes aldım.
Tam birkaç adım atmıştım ki arkamdan ayak sesleri duydum.
Döndüm.
O geliyordu.
Komutan.
Ellerini arkasında birleştirmiş, ağır adımlarla bana doğru yürüyordu.
Yanıma geldiğinde durdu.
— Doktor.
— Buyurun.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra sordu:
— Arkadaşım nasıl?
— Durumu şu an stabil. Geceyi gözlem altında geçirecek. Şimdilik endişe edecek bir durum görünmüyor.
Omuzlarının hafifçe gevşediğini gördüm.
— Teşekkür ederim.
— Görevimiz.
Yine sessizlik.
Ama bu kez onun yüzüne daha dikkatli baktım.
Bir şey vardı.
Gözleri...
Sanki yıllardır tanıdığım bir çift gözün büyümüş hâliydi.
Kaşlarının hafif çatılışı.
Konuşurken başını yana eğmesi.
Hatta düşünürken dudaklarının kenarında oluşan o belli belirsiz çizgi...
Hepsi bana birini hatırlatıyordu.
Çocukluğumdan birini.
— Bir şey sorabilir miyim? dedi.
— Tabii.
Bir an durdu.
— Sizin adınız Nehir mi?
Kalbim hızlandı.
— Evet.
Bakışları yüzümde gezindi.
Sanki bu ismi bir yerlerden hatırlamaya çalışıyordu.
Sonra çok hafif bir nefes verdi.
— Nehir Yalın?
Olduğum yerde kaldım.
Soyadımı nereden biliyordu?
— Evet... Siz nereden biliyorsunuz?
Cevap vermedi.
Sadece bana baktı.
Sonra gözleri saçlarıma kaydı.
Saçımın arasında küçük, parlak bir toka vardı.
Bir an yüzünde tuhaf bir ifade belirdi.
— Hiç değişmemişsiniz, dedi.
Kaşlarımı çattım.
— Ne demek istiyorsunuz?
Bu kez gözlerimin içine baktı.
Ve ilk defa, o sert komutan görüntüsünün altında çocukluğumdan tanıdığım bir bakış gördüm.
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
— Hâlâ kırmızı ruj sürüyorsun.
Nefesim kesildi.
Çünkü bunu çocukken de söyleyen biri vardı.
Keleş.
Ama bu imkânsızdı.
Yıllardır görmediğim o çocuk...
Karşımda artık bir adam olarak duruyor olabilir miydi?
— Siz... kimsiniz? diye fısıldadım.
Adam birkaç saniye sustu.
Sonra gözlerini benden ayırmadan tek bir kelime söyledi:
— Kuzey.
Kuzey.
İsim havada asılı kaldı.
Sanki o tek kelimeyle yıllardır kapalı duran bir kapı açılmıştı.
«“Bazı isimler unutulmazdı; sadece yıllarca sessizce beklerdi.”»
Gözlerim büyüdü.
Dudaklarımdan tek bir kelime döküldü.
— Keleş?
Kuzey'in yüzündeki ifade bir anda değişti.
O sert komutan bakışı kayboldu.
Yerine yıllar önce bahçemizde benimle didişen o çocuğun gülümsemesi geldi.
Başını hafifçe eğdi.
— Sonunda hatırladın, Boncuk.
Kalbim deli gibi atmaya başladı.
Boncuk.
Yıllardır kimsenin bana söylemediği o kelime...
Bir anda çocukluğuma geri dönmüş gibi hissettim.
Bahçemiz.
Ağaçların altında oynadığımız günler.
Babalarımızın kahkahaları.
Benim ona "Keleş" diye takılmalarım...
Ve ayrıldığımız o son gün.
«“İnsan bazen birini yıllarca görmez; ama kalbi onu bir saniyede tanır.”»
Gözlerim doldu.
— Sen... gerçekten Kuzey'sin.
— Gerçekten benim.
İstemeden güldüm.
— Burnun artık büyük değil.
Kuzey kaşını kaldırdı.
— Yıllar sonra karşılaşmamızın ardından söyleyeceğin ilk şey bu mu?
Gülüşümü tutamadım.
— Ama çocukken gerçekten büyüktü.
— Boncuk, daha ilk dakikadan başladın.
— Ne yapayım? Seni böyle hatırlıyorum.
Başını iki yana salladı.
— Ben de seni iki örgülü, saçında boncuk olan ve herkese emir veren küçük bir kız olarak hatırlıyorum.
— Ben kimseye emir vermezdim!
— Bana veriyordun.
— Çünkü dinlemiyordun.
Kuzey birkaç saniye sustu.
Sonra gözlerindeki gülümseme biraz daha derinleşti.
— Seni özlemişim.
Bu kez ben sustum.
Çünkü o cümle beklemediğim kadar ağır gelmişti.
Aramızdaki yıllar bir anda üzerimize çökmüştü.
— Ben de... seni özledim, dedim sonunda.
«“Bazı özlemler zamanla geçmez; sadece insan onları söylemeyi öğrenir.”»
Kuzey'in bakışları yumuşadı.
Fakat o anda hastanenin içinden bir hemşire çıktı.
— Doktor Nehir, hastanın değerleri tekrar kontrol edildi. Şimdilik iyi.
Başımı salladım.
— Tamam, birazdan geliyorum.
Hemşire uzaklaşınca Kuzey'e döndüm.
— Sen ne zamandır buradasın?
— Birkaç saattir.
— Ve beni gördüğün hâlde hiçbir şey söylemedin.
Kuzey gözlerini benden ayırmadan cevap verdi.
— Emin olmak istedim.
— Neyden?
Bir an sustu.
— Gerçekten sen olduğundan.
«“Bazen insan, karşısındaki kişinin değişmesinden değil, kendi hafızasının yanılmasından korkardı.”»
— Peki şimdi emin misin? diye sordum.
Kuzey hafifçe gülümsedi.
— Seni başka kim "Keleş" diye çağırabilirdi?
Güldüm.
Ama içimde başka bir şey daha vardı.
Mutlulukla karışık bir hüzün.
Çünkü karşımda çocukluk arkadaşım duruyordu.
Fakat artık hiçbir şey eskisi gibi değildi.
O artık bir tim komutanıydı.
Ben doktordum.
Ve yıllar önce verdiğimiz sözler...
Belki de sandığımızdan çok daha fazla şeyi beraberinde getirmişti.
Kuzey arkasını dönmek üzereyken durdu.
— Nehir.
— Efendim?
Bana baktı.
— Seni bir daha kaybetmeyeceğim.
Kalbim o cümlede takılı kaldı.
«“Yıllar bizi birbirimizden uzaklaştırmıştı; ama bazı sözlerin mesafesi yoktu.”»
Çünkü çocukken de bana bir söz vermişti.
Ve ben, yıllar sonra ilk kez, o sözün hâlâ geçerli olup olmadığını merak ettim.
Belki de bazı hikâyeler gerçekten bitmezdi.
Sadece...
doğru zamanı beklerdi.
Bölüm etkileşimi
