74. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ
İngiliz ordusu, sahilin o kanlı karmaşasından çekilmiş, ormanın derinliklerine, sık ağaçların gölgesine gizlenmişti. Alaric, çadırın önünde bekleyen Ayla’nın yanına geldi. Elinde bir yay ve sadak dolusu ok vardı. Ayla’nın ellerindeki ipleri, sanki bir arkadaşının elini tutuyormuş gibi büyük bir sakinlikle çözdü, ardından yayı ve okları ona uzattı.
Alaric: "Hadi. Biraz hava alalım. Bu çadırlar insanın zihnini çürütüyor."
Ayla, yayı eline aldığında parmak uçlarında eski günlerin o tanıdık sızısını hissetti. Alaric’in arkasında ormanın içlerine doğru yürümeye başladılar. Ayla durdu ve yayını hafifçe Alaric’in sırtına doğru çevirdi.
Ayla: "Seni arkandan vuracağımdan, bu yayı kendine çevireceğimden korkmuyor musun?"
Alaric durmadı bile, yürümeye devam etti. Sesi, ormanın hışırtısı içinde sakindi.
Alaric: "Hayır. Eğer vuracaksan, vur. Ama bir savaşçıyı arkasından vurmak, onun sadece ölümünü hızlandırır, şerefini değil. Ben seni şerefinle sınamak istiyorum, ihanetinle değil."
Ormanın derinliklerine daldıkça hava ağırlaştı. Ağaçların arasından gelen o tanıdık, hırıltılı sesleri ikisi de duymuştu. Alaric, bir an durup başını hafifçe yana çevirdi.
Alaric: "Umarım kurt adamlardan korkmuyorsundur. Çünkü bu ormanın gerçek sahipleri onlar ve misafirleri pek sevmezler."
Ayla: (Yayını gererek) "Korku, bizim topraklarımızda sadece zayıfların lüksüdür."
Sözü biter bitmez ağaçların arasından ilk kurt adam fırladı. Hemen ardından bir diğeri, sonra bir başkası... Tam on tane vahşi, gözleri kan bürümüş yaratık onları çember içine aldı.
Alaric kılıcını savurdu, ilk yaratığın göğsünü boydan boya yardı. Kan, yaprakların üzerine sıcak bir yağmur gibi saçıldı. Ayla ise seri bir hareketle yayı gerdi; attığı ilk ok, tam boğazına saplanan kurt adamı olduğu yere mıhladı.
Savaş, bir dans gibiydi. Alaric, yaratıkların pençelerinden sıyrılıyor, kılıcını her savurduğunda bir uzvu havada uçuruyordu. Bir tanesinin pençesini tuttu, dönerek kolunu kırıp kılıcını kafatasının üzerinden geçirdi. Ayla ise bir ağacın tepesine sıçradı, yukarıdan attığı her ok, bir kurt adamın kalbini veya gözünü buluyordu. İki yaratık aynı anda Ayla’nın üzerine atıldığında, Ayla yayını bir sopa gibi kullanarak birinin yüzüne vurdu, diğeri havada Alaric’in kılıcıyla ikiye bölündü.
Ayla, son oku yayıyla değil, bir bıçak gibi yaratığın gırtlağına saplayarak kullandı. En son yaratık da toprağa yığıldığında, ormanda sadece ikisinin ağır nefes alışverişi kalmıştı.
Alaric, kılıcındaki kanı temizledi. Yanında bağlı duran ata doğru yürüdü, dizginlerini çözdü ve atı Ayla’ya doğru itti.
Alaric: "Bin."
Ayla: (Şaşkınlıkla atın yelesini tuttu) "Bunu neden yapıyorsun? Neden gitmeme izin veriyorsun?"
Alaric omuz silkti. Yüzünde yine o umursamaz, hafif alaycı ifade vardı.
Alaric: "Ne fark eder ki? Buradan kalsan da benim düşmanımsın, gitsem de... Yarın savaş meydanında yine karşı karşıya geleceğiz. O zaman seni kendi ellerimle değil, savaşın getirdiği o şerefli ölümle durdururum. Şimdi git. Benim avım değilsin."
Ayla, bir an Alaric’in o karmaşık gözlerine baktı. Bir düşmandan çok, bir yoldaşın hüzünlü sessizliğini gördü. Teşekkür edercesine başını eğdi, atı hızla mahmuzladı ve ormanın karanlığında gözden kayboldu.
Alaric, atın uzaklaşan nal seslerini dinledi. Orman tekrar sessizleşmişti ama o, bir gün o okların tekrar kendisine döneceğini biliyordu. Yine de bir an için bile olsa, savaşın o boğucu ağırlığından kurtulmuştu. Şimdi tekrar kampına, Kont Valerius’un o bitmek bilmeyen hırslarının olduğu yere dönmesi gerekiyordu.
Kont Valerius’un çadırı, ölümün soğuk nefesiyle doluydu. Göğsündeki ok yarası, sarılan bezlerin arasından sızan o simsiyah kanla birlikte yaşamını yavaş yavaş tüketiyordu. Hekimler çoktan çadırdan kovulmuş, sadece Leydi Elara ve Alaric kalmıştı. Valerius’un nefesi, sanki paslı bir körüğün sesi gibi çadırda yankılanıyordu.
Valerius, titreyen eliyle Elara’nın bileğini yakaladı. Gözleri ferini kaybetmiş, İstanbul’un surlarına olan o hastalıklı tutkusuyla parlıyordu.
Kont Valerius: (Sesi hırıltılı, kesik kesik) "Bak... Elara... Şehri görüyor musun? O surlar... Düşmeli. İngiliz tacının bu topraklarda yükseleceğini göremeyeceğim belki ama... senin görmeni istiyorum."
Leydi Elara: (Yüzünde ne bir acı ne de bir merhamet vardı, sadece buz gibi bir ciddiyet) "Görüyorum Valerius. Ama sadece düşüşünü değil, bizim üzerinde yükseleceğimiz o külleri görüyorum."
Kont Valerius: "Ordu... Artık senin. Kendi kurallarınla değil, benim vasiyetimle yöneteceksin. Osmanlı... bu toprakları bize vermeyecek, o zaman onları bu topraklardan silip süpüreceksin. İstanbul... o şehir benim mezarım değil, senin zaferin olsun."
Valerius’un eli Elara’nın bileğinden boşalıp yatağa düştüğünde, çadır bir anda mutlak sessizliğe gömüldü. Kont Valerius artık yoktu; geride bıraktığı ise sadece kanlı bir harita ve devasa bir orduydu.
Elara ayağa kalktı. Çadırın girişindeki ağır perdeyi araladı ve dışarıdaki İngiliz kampına baktı. Güneşin batışıyla birlikte gökyüzü kan kırmızısına boyanmıştı. Çadırın dışına, kampın merkezindeki yüksek platforma doğru yürüdü.
Alaric, gölgelerin içinden çıkarak onu izlemeye başladı. Elleri kılıcının kabzasındaydı, yüzünde yine o alaycı ama dikkatli ifade vardı.
Elara platforma çıktığında, ordu tam bir sessizliğe gömüldü. Askerler, liderlerinin öldüğünü bir bakışta anlamıştı.
Leydi Elara: (Sesi, ormanın derinliklerinde yankılanacak kadar güçlü ve soğuk) "Kont Valerius öldü. Ama onun kılıcı yere düşmedi. O kılıcı şimdi ben tutuyorum ve size şunu söylüyorum: Bu şehre bir ganimet avına gelmedik. Bu şehre, bu toprakların sahibi olmaya geldik. Kiminiz korkuyor, kiminiz evinize dönmek istiyor. Gidin o zaman! Ama giden, sadece canını değil, şerefini de geride bırakır!"
Askerler arasında hafif bir kıpırdanma oldu. Elara, Valerius’un kılıcını kınından çekti ve havaya kaldırdı.
Leydi Elara: "Valerius, bu şehri fethetmemizi istedi. Ben ise bu şehri yok etmenizi istiyorum. Taş taş üstünde kalmayana kadar, o surların her bir tuğlasını tek tek sökene kadar durmayacağız. Eğer bir İngiliz askeri olarak bu gece uyuyacaksanız, bilin ki yarın uyandığınızda ya o şehrin efendisi olacağız ya da bu toprakları sizin cesetlerinizle bir mezarlığa çevireceğim. Ölüm mü yoksa zafer mi? Seçiminizi yapın!"
Askerler bir an tereddüt etti, sonra binlerce kılıç aynı anda kınından çekildi. Kampın üzerine yükselen o uğultu, ormandaki kurtları bile susturacak kadar şiddetliydi.
Alaric, gölgelerin arasından bu manzarayı izlerken kendi kendine gülümsedi.
Alaric: (Kendi kendine fısıldayarak) "Valerius bir komutandı ama Elara... Elara bir felaket. Şimdi gerçek savaş başlıyor."
Elara’nın kararlılığı, İngiliz ordusunun o yorgun ve yenilmiş ruhunu bir anda alevlendirmişti. Artık sadece bir askeri harekât değil, bir intikam ve yok etme savaşı başlıyordu. Alaric, Elara’nın platformdan inişini izlerken, bu kadının sadece orduyu değil, kendi içindeki o karanlığı da nasıl yönettiğini fark etti. İstanbul için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
