74. bölüm · Kurt Sürüsü

BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER 3 BÖLÜM 2: SURLARIN GÖLGESİNDE 4 BÖLÜM 3: GÜNEŞİN SON SAKİNİ 5 BÖLÜM 4: GÖLGE VE ÇELİK 6 BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER 7 BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ 8 BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ 9 BÖLÜM 8: AYRI YOLLAR, AYNI KADER 10 BÖLÜM 9: ESİR KAMPINDAKİ AYNA 11 BÖLÜM 10: DEMİR MASKELİ GÖLGE 12 BÖLÜM 11: GÖLGELERİN İÇİNDEKİ CELLAT 13 BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ 14 BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ 15 BÖLÜM 14: KESİLEN NEFES 16 BÖLÜM 15: KÜL VE UMUTSIZLIK 17 BÖLÜM 16: İS KOKULU SOFRA 18 BÖLÜM 17: GÖLGELERİN İHANETİ 19 BÖLÜM 18: KORKUNUN DUVARLARI 20 BÖLÜM 19: KÜL OLAN YALAN 21 BÖLÜM 20: SİYAHIN ÖFKESİ 22 BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE 23 BÖLÜM 22: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 24 BÖLÜM 23: ZİNCİRLERİN SOĞUKLUĞU 25 BÖLÜM 24: İZİN PEŞİNDE 26 BÖLÜM 25: TAŞ DUVARLARIN ARASINDAKİ ZİYAFET 27 BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE 28 BÖLÜM 27: KÜL VE ÖFKE 29 BÖLÜM 28: KÖYDEKİ SESSİZ FIRTINA 30 BÖLÜM 29: KIZIL OKÇUNUN YOLCULUĞU 31 BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN 32 BÖLÜM 31: KARLI YOLUN YORGUNLARI 33 BÖLÜM 32: ALTININ PARILTISI VE GÖLGENİN İZİ 34 BÖLÜM 33: GÖLGELERİN İZİNDE 35 BÖLÜM 34: DENİZDEN GELEN GÖLGE 36 BÖLÜM 35: ORMANIN GÖLGESİNDEKİ YABANCILAR 37 BÖLÜM 36: KUŞATMANIN EŞİĞİ 38 BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR 39 BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI 40 BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ 41 BÖLÜM 40: VEDA VE İSTANBUL'UN GÖLGESİ 42 BÖLÜM 41: GÖLGELERİN İSTİLASI 43 BÖLÜM 42: MASKE DÜŞERKEN 44 BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ 45 BÖLÜM 44: GECE VE KANIN ÇAĞRISI 46 BÖLÜM 45: KAOSUN ŞAFAĞI 47 BÖLÜM 46: BİR NEFESLİK HUZUR 48 BÖLÜM 47: GÖLGELERİN İLK CEVABI 49 BÖLÜM 48: SİSİN ARDINDAKİ FISILTILAR 50 BÖLÜM 49: İNTİKAMIN ÇAĞRISI 51 BÖLÜM 50: VADİ GİRİŞİNDEKİ KANLI KESİŞME 52 BÖLÜM 51: MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZ 53 BÖLÜM 52: ÇEMBERİN DARALDIĞI YER 54 BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS 55 BÖLÜM 54: ORMANIN GİZLİ SAKİNİ 56 BÖLÜM 55: KARANLIK UYKU 57 BÖLÜM 56: YENİ DÜZEN VE KEÇİ SAKALLI GÖLGE 58 BÖLÜM 57: YOLUN SONU VE ESKİ YARA 59 BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 60 BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK 61 BÖLÜM 60: HİÇLİĞİN KIYISINDA 62 BÖLÜM 61: LONDRA’NIN GÖLGESİ VE DEMİRİN SON DİRENİŞİ 63 BÖLÜM 62: ÇELİK VE İRADE 64 BÖLÜM 63: HANIN GÖLGESİNDE, YARINSIZ BİR GECE 65 BÖLÜM 64: KRALIN İŞTAHI 66 BÖLÜM 65: SAVAŞIN ÇAĞRISI VE KANLI BİR VEDA 67 BÖLÜM 66: FIRTINADAN ÖNCE 68 BÖLÜM 67: DENİZDEKİ GÖLGE VE KİBİR 69 BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ 70 BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE 71 BÖLÜM 70: VEDA VE İSYANIN EŞİĞİNDE 72 BÖLÜM 71: TAHTADAN DEVLERİN YÜRÜYÜŞÜ 73 BÖLÜM 72: ÖLÜLER VE ŞEREF 74 BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ 75 BÖLÜM 74: KESKİN SESSİZLİK 76 BÖLÜM 75: FIRTINA ÖNCESİ

İngiliz ordusu, sahilin o kanlı karmaşasından çekilmiş, ormanın derinliklerine, sık ağaçların gölgesine gizlenmişti. Alaric, çadırın önünde bekleyen Ayla’nın yanına geldi. Elinde bir yay ve sadak dolusu ok vardı. Ayla’nın ellerindeki ipleri, sanki bir arkadaşının elini tutuyormuş gibi büyük bir sakinlikle çözdü, ardından yayı ve okları ona uzattı.

Alaric: "Hadi. Biraz hava alalım. Bu çadırlar insanın zihnini çürütüyor."

Ayla, yayı eline aldığında parmak uçlarında eski günlerin o tanıdık sızısını hissetti. Alaric’in arkasında ormanın içlerine doğru yürümeye başladılar. Ayla durdu ve yayını hafifçe Alaric’in sırtına doğru çevirdi.

Ayla: "Seni arkandan vuracağımdan, bu yayı kendine çevireceğimden korkmuyor musun?"

Alaric durmadı bile, yürümeye devam etti. Sesi, ormanın hışırtısı içinde sakindi.

Alaric: "Hayır. Eğer vuracaksan, vur. Ama bir savaşçıyı arkasından vurmak, onun sadece ölümünü hızlandırır, şerefini değil. Ben seni şerefinle sınamak istiyorum, ihanetinle değil."

Ormanın derinliklerine daldıkça hava ağırlaştı. Ağaçların arasından gelen o tanıdık, hırıltılı sesleri ikisi de duymuştu. Alaric, bir an durup başını hafifçe yana çevirdi.

Alaric: "Umarım kurt adamlardan korkmuyorsundur. Çünkü bu ormanın gerçek sahipleri onlar ve misafirleri pek sevmezler."

Ayla: (Yayını gererek) "Korku, bizim topraklarımızda sadece zayıfların lüksüdür."

Sözü biter bitmez ağaçların arasından ilk kurt adam fırladı. Hemen ardından bir diğeri, sonra bir başkası... Tam on tane vahşi, gözleri kan bürümüş yaratık onları çember içine aldı.

Alaric kılıcını savurdu, ilk yaratığın göğsünü boydan boya yardı. Kan, yaprakların üzerine sıcak bir yağmur gibi saçıldı. Ayla ise seri bir hareketle yayı gerdi; attığı ilk ok, tam boğazına saplanan kurt adamı olduğu yere mıhladı.

Savaş, bir dans gibiydi. Alaric, yaratıkların pençelerinden sıyrılıyor, kılıcını her savurduğunda bir uzvu havada uçuruyordu. Bir tanesinin pençesini tuttu, dönerek kolunu kırıp kılıcını kafatasının üzerinden geçirdi. Ayla ise bir ağacın tepesine sıçradı, yukarıdan attığı her ok, bir kurt adamın kalbini veya gözünü buluyordu. İki yaratık aynı anda Ayla’nın üzerine atıldığında, Ayla yayını bir sopa gibi kullanarak birinin yüzüne vurdu, diğeri havada Alaric’in kılıcıyla ikiye bölündü.

Ayla, son oku yayıyla değil, bir bıçak gibi yaratığın gırtlağına saplayarak kullandı. En son yaratık da toprağa yığıldığında, ormanda sadece ikisinin ağır nefes alışverişi kalmıştı.

Alaric, kılıcındaki kanı temizledi. Yanında bağlı duran ata doğru yürüdü, dizginlerini çözdü ve atı Ayla’ya doğru itti.

Alaric: "Bin."

Ayla: (Şaşkınlıkla atın yelesini tuttu) "Bunu neden yapıyorsun? Neden gitmeme izin veriyorsun?"

Alaric omuz silkti. Yüzünde yine o umursamaz, hafif alaycı ifade vardı.

Alaric: "Ne fark eder ki? Buradan kalsan da benim düşmanımsın, gitsem de... Yarın savaş meydanında yine karşı karşıya geleceğiz. O zaman seni kendi ellerimle değil, savaşın getirdiği o şerefli ölümle durdururum. Şimdi git. Benim avım değilsin."

Ayla, bir an Alaric’in o karmaşık gözlerine baktı. Bir düşmandan çok, bir yoldaşın hüzünlü sessizliğini gördü. Teşekkür edercesine başını eğdi, atı hızla mahmuzladı ve ormanın karanlığında gözden kayboldu.

Alaric, atın uzaklaşan nal seslerini dinledi. Orman tekrar sessizleşmişti ama o, bir gün o okların tekrar kendisine döneceğini biliyordu. Yine de bir an için bile olsa, savaşın o boğucu ağırlığından kurtulmuştu. Şimdi tekrar kampına, Kont Valerius’un o bitmek bilmeyen hırslarının olduğu yere dönmesi gerekiyordu.

Kont Valerius’un çadırı, ölümün soğuk nefesiyle doluydu. Göğsündeki ok yarası, sarılan bezlerin arasından sızan o simsiyah kanla birlikte yaşamını yavaş yavaş tüketiyordu. Hekimler çoktan çadırdan kovulmuş, sadece Leydi Elara ve Alaric kalmıştı. Valerius’un nefesi, sanki paslı bir körüğün sesi gibi çadırda yankılanıyordu.

Valerius, titreyen eliyle Elara’nın bileğini yakaladı. Gözleri ferini kaybetmiş, İstanbul’un surlarına olan o hastalıklı tutkusuyla parlıyordu.

Kont Valerius: (Sesi hırıltılı, kesik kesik) "Bak... Elara... Şehri görüyor musun? O surlar... Düşmeli. İngiliz tacının bu topraklarda yükseleceğini göremeyeceğim belki ama... senin görmeni istiyorum."

Leydi Elara: (Yüzünde ne bir acı ne de bir merhamet vardı, sadece buz gibi bir ciddiyet) "Görüyorum Valerius. Ama sadece düşüşünü değil, bizim üzerinde yükseleceğimiz o külleri görüyorum."

Kont Valerius: "Ordu... Artık senin. Kendi kurallarınla değil, benim vasiyetimle yöneteceksin. Osmanlı... bu toprakları bize vermeyecek, o zaman onları bu topraklardan silip süpüreceksin. İstanbul... o şehir benim mezarım değil, senin zaferin olsun."

Valerius’un eli Elara’nın bileğinden boşalıp yatağa düştüğünde, çadır bir anda mutlak sessizliğe gömüldü. Kont Valerius artık yoktu; geride bıraktığı ise sadece kanlı bir harita ve devasa bir orduydu.

Elara ayağa kalktı. Çadırın girişindeki ağır perdeyi araladı ve dışarıdaki İngiliz kampına baktı. Güneşin batışıyla birlikte gökyüzü kan kırmızısına boyanmıştı. Çadırın dışına, kampın merkezindeki yüksek platforma doğru yürüdü.

Alaric, gölgelerin içinden çıkarak onu izlemeye başladı. Elleri kılıcının kabzasındaydı, yüzünde yine o alaycı ama dikkatli ifade vardı.

Elara platforma çıktığında, ordu tam bir sessizliğe gömüldü. Askerler, liderlerinin öldüğünü bir bakışta anlamıştı.

Leydi Elara: (Sesi, ormanın derinliklerinde yankılanacak kadar güçlü ve soğuk) "Kont Valerius öldü. Ama onun kılıcı yere düşmedi. O kılıcı şimdi ben tutuyorum ve size şunu söylüyorum: Bu şehre bir ganimet avına gelmedik. Bu şehre, bu toprakların sahibi olmaya geldik. Kiminiz korkuyor, kiminiz evinize dönmek istiyor. Gidin o zaman! Ama giden, sadece canını değil, şerefini de geride bırakır!"

Askerler arasında hafif bir kıpırdanma oldu. Elara, Valerius’un kılıcını kınından çekti ve havaya kaldırdı.

Leydi Elara: "Valerius, bu şehri fethetmemizi istedi. Ben ise bu şehri yok etmenizi istiyorum. Taş taş üstünde kalmayana kadar, o surların her bir tuğlasını tek tek sökene kadar durmayacağız. Eğer bir İngiliz askeri olarak bu gece uyuyacaksanız, bilin ki yarın uyandığınızda ya o şehrin efendisi olacağız ya da bu toprakları sizin cesetlerinizle bir mezarlığa çevireceğim. Ölüm mü yoksa zafer mi? Seçiminizi yapın!"

Askerler bir an tereddüt etti, sonra binlerce kılıç aynı anda kınından çekildi. Kampın üzerine yükselen o uğultu, ormandaki kurtları bile susturacak kadar şiddetliydi.

Alaric, gölgelerin arasından bu manzarayı izlerken kendi kendine gülümsedi.

Alaric: (Kendi kendine fısıldayarak) "Valerius bir komutandı ama Elara... Elara bir felaket. Şimdi gerçek savaş başlıyor."

Elara’nın kararlılığı, İngiliz ordusunun o yorgun ve yenilmiş ruhunu bir anda alevlendirmişti. Artık sadece bir askeri harekât değil, bir intikam ve yok etme savaşı başlıyordu. Alaric, Elara’nın platformdan inişini izlerken, bu kadının sadece orduyu değil, kendi içindeki o karanlığı da nasıl yönettiğini fark etti. İstanbul için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.