39. bölüm · Kurt Sürüsü

BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER 3 BÖLÜM 2: SURLARIN GÖLGESİNDE 4 BÖLÜM 3: GÜNEŞİN SON SAKİNİ 5 BÖLÜM 4: GÖLGE VE ÇELİK 6 BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER 7 BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ 8 BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ 9 BÖLÜM 8: AYRI YOLLAR, AYNI KADER 10 BÖLÜM 9: ESİR KAMPINDAKİ AYNA 11 BÖLÜM 10: DEMİR MASKELİ GÖLGE 12 BÖLÜM 11: GÖLGELERİN İÇİNDEKİ CELLAT 13 BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ 14 BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ 15 BÖLÜM 14: KESİLEN NEFES 16 BÖLÜM 15: KÜL VE UMUTSIZLIK 17 BÖLÜM 16: İS KOKULU SOFRA 18 BÖLÜM 17: GÖLGELERİN İHANETİ 19 BÖLÜM 18: KORKUNUN DUVARLARI 20 BÖLÜM 19: KÜL OLAN YALAN 21 BÖLÜM 20: SİYAHIN ÖFKESİ 22 BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE 23 BÖLÜM 22: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 24 BÖLÜM 23: ZİNCİRLERİN SOĞUKLUĞU 25 BÖLÜM 24: İZİN PEŞİNDE 26 BÖLÜM 25: TAŞ DUVARLARIN ARASINDAKİ ZİYAFET 27 BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE 28 BÖLÜM 27: KÜL VE ÖFKE 29 BÖLÜM 28: KÖYDEKİ SESSİZ FIRTINA 30 BÖLÜM 29: KIZIL OKÇUNUN YOLCULUĞU 31 BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN 32 BÖLÜM 31: KARLI YOLUN YORGUNLARI 33 BÖLÜM 32: ALTININ PARILTISI VE GÖLGENİN İZİ 34 BÖLÜM 33: GÖLGELERİN İZİNDE 35 BÖLÜM 34: DENİZDEN GELEN GÖLGE 36 BÖLÜM 35: ORMANIN GÖLGESİNDEKİ YABANCILAR 37 BÖLÜM 36: KUŞATMANIN EŞİĞİ 38 BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR 39 BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI 40 BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ 41 BÖLÜM 40: VEDA VE İSTANBUL'UN GÖLGESİ 42 BÖLÜM 41: GÖLGELERİN İSTİLASI 43 BÖLÜM 42: MASKE DÜŞERKEN 44 BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ 45 BÖLÜM 44: GECE VE KANIN ÇAĞRISI 46 BÖLÜM 45: KAOSUN ŞAFAĞI 47 BÖLÜM 46: BİR NEFESLİK HUZUR 48 BÖLÜM 47: GÖLGELERİN İLK CEVABI 49 BÖLÜM 48: SİSİN ARDINDAKİ FISILTILAR 50 BÖLÜM 49: İNTİKAMIN ÇAĞRISI 51 BÖLÜM 50: VADİ GİRİŞİNDEKİ KANLI KESİŞME 52 BÖLÜM 51: MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZ 53 BÖLÜM 52: ÇEMBERİN DARALDIĞI YER 54 BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS 55 BÖLÜM 54: ORMANIN GİZLİ SAKİNİ 56 BÖLÜM 55: KARANLIK UYKU 57 BÖLÜM 56: YENİ DÜZEN VE KEÇİ SAKALLI GÖLGE 58 BÖLÜM 57: YOLUN SONU VE ESKİ YARA 59 BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 60 BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK 61 BÖLÜM 60: HİÇLİĞİN KIYISINDA 62 BÖLÜM 61: LONDRA’NIN GÖLGESİ VE DEMİRİN SON DİRENİŞİ 63 BÖLÜM 62: ÇELİK VE İRADE 64 BÖLÜM 63: HANIN GÖLGESİNDE, YARINSIZ BİR GECE 65 BÖLÜM 64: KRALIN İŞTAHI 66 BÖLÜM 65: SAVAŞIN ÇAĞRISI VE KANLI BİR VEDA 67 BÖLÜM 66: FIRTINADAN ÖNCE 68 BÖLÜM 67: DENİZDEKİ GÖLGE VE KİBİR 69 BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ 70 BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE 71 BÖLÜM 70: VEDA VE İSYANIN EŞİĞİNDE 72 BÖLÜM 71: TAHTADAN DEVLERİN YÜRÜYÜŞÜ 73 BÖLÜM 72: ÖLÜLER VE ŞEREF 74 BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ 75 BÖLÜM 74: KESKİN SESSİZLİK 76 BÖLÜM 75: FIRTINA ÖNCESİ

Osman Şah, kalenin en yüksek burcundan vadiye, ormanın içindeki o belli belirsiz karartılara bakıyordu. Sattam’ın kamp kurduğu yer, kalenin savunma hattı için büyük bir tehditti. Şah, elindeki ağır miğferi yanındaki taşa bıraktı ve arkasını döndü. Avluda büyük bir hareketlilik vardı. Bu sadece bir asker hazırlığı değil, kalede yaşayan herkesin son direnişe geçişiydi.

Osman Şah: (Yanına gelen komutanına bakarak) "Gördüğün gibi, ormanda ateşler yanmıyor artık. Sessizlik, fırtınanın habercisidir. Sattam ya sabahı bekliyor ya da gece yarısını. Herkes yerini alsın, kimse uykusuna güvenmesin."

Avlunun ortasında, askerler kılıçlarını bilerken, okçular kirişlerini kontrol ediyordu. Okçu başı Ziya, genç okçulara talimatlar veriyordu.

Ziya: "Kirişlerinizi yağlayın! Eğer kiriş koparsa, o attığınız ok sadece bir çöp olur. Hedef, Sattam’ın adamları surlara yaklaştığı an; ama sakın acele edip okunuzu ziyan etmeyin. Onlar surun dibine, o öldürücü menzile girene kadar bekleyeceksiniz."

Bir genç okçu, elindeki oku titreyerek çevirirken Ziya elini çocuğun omzuna koydu. Ziya: "Sakin ol. Ok senin uzvun olsun. Nefesini tut ve onlar sur dibine gelene kadar o nefesi salma."

Kalenin diğer tarafında ise, atlı birliklerin hazırlığı bambaşkaydı. Askerler atlarının nallarını sıkıyor, eğerlerini kontrol ediyorlardı.

Kaptan Hakan: "Eğer ordu kapıya dayanırsa, süvari birliği olarak o büyük kapının açılmasını beklemeyeceksiniz. Yan çıkışlardan sızıp, atlarınızla düşmanın kanatlarına dolanacaksınız. Sattam’ın adamları kale duvarına çarptığında, siz de onların arkasına çarpacaksınız. Anlaşıldı mı?"

Askerler: "Anlaşıldı komutanım!"

Osman Şah, aşağıya inip askerlerin arasına karıştı. Bir askerin elindeki kalkanı tutup sağlamlığını kontrol etti.

Osman Şah: "Sattam, kendi kardeşinin kanını dökmekten çekinmeyen biri. Sizden beklentim, sadece kaleyi korumanız değil; o kibrini, o sahte güç gösterisini yerle bir etmeniz. O, İngiltere’den öğrendiği taktiklerle bizi yeneceğini sanıyor. Ona, bu toprakların sadece kılıçla değil, sadakatle korunduğunu göstereceğiz."

Kalenin her köşesinde büyük kazanlar kurulmuş, içlerinde yağlar kaynatılmaya başlanmıştı. Bu, sura tırmanmaya çalışan piyadelere karşı en eski ama en etkili yöntemdi.

Osman Şah: "Yağları hazırlayın. Ama unutmayın, biz sadece savunmuyoruz. Biz, bir işgalciyi bu topraklardan süpürüyoruz. Şahran ve Ayhan'ın ormanda yaptıkları o hamle, bizim kaleden yapacağımız karşı saldırıyla birleşecek. O vakit geldiğinde, dışarıdan gelenler kapı ile duvar arasında sıkışıp kalacaklar."

Hava kararırken, surlardaki meşaleler tek tek yakıldı. Ateşin alevi sur taşlarına vururken, kalenin çehresi bir dev gibi parlıyordu. Her asker kendi silahına, kendi siperine yerleşti. Artık sadece emir bekleniyordu. Osman Şah, son kez kalenin geniş kapısına baktı; ağır demir sürgülerin kontrol edildiğinden emin oldu.

Osman Şah: "Şafak söktüğünde, burası ya bizim zaferimizle uyanacak, ya da Sattam'ın hırsıyla kül olacak. Hazırlığınızı buna göre yapın. Kimseden korkumuz yok, hiçbirimiz bugün ölmekten çekinmiyoruz. Bu topraklar, bizim kanımızla sulanmış bir mirastır."

Kalede derin bir sessizlik çöktü. Sadece uzaklardan gelen baykuş sesleri ve surların dibindeki dere yatağının şırıltısı duyuluyordu. Herkes biliyordu ki, güneş doğduğunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Şafak, İstanbul’un üzerine gri, soğuk ve puslu bir ışıkla çökmüştü. Surların üzerinde bekleyen Osmanlı askerleri, sabahın ayazında donmuş ellerini kılıç kabzalarına bastırarak ısınmaya çalışıyordu. Tam o anda, gökyüzünü bir anda kaplayan o uğursuz ıslık sesi duyuldu.

Sattam’ın kampından yükselen binlerce ok, gökyüzünü bir kara bulut gibi örterek kalenin üzerine yağmaya başladı.

Osman Şah: (Gür bir sesle) "SİPER ALIN! KALKANLARI YUKARI KALDIRIN!"

Surların üzerinde yankılanan o "tık-tık-tık" sesi, okların kalkanlara çarpma sesiydi. Bazı askerler, kalkanının arasından sızan oklarla yere yığıldı. Ancak Osmanlı okçuları saniyeler içinde karşılık verdi. Yayların gerilme sesi, surlarda senkronize bir müzik gibi duyuldu ve ardından binlerce ok, Sattam’ın üzerine yürüyen piyadelerin arasına kızıla boyanmış bir yağmur gibi indi.

Sattam’ın askerleri, o bilindik disiplinlerinden uzaklaşarak bir öfke seli gibi surlara tırmanmaya başladı. Surlar, merdivenlerle, çengellerle doluyordu. Sattam, uzaktan atının üzerinde bu kıyımı izlerken, Murtaza yanına yaklaştı.

Murtaza: "Surları aşıyorlar Sattam! İlk kapı zorlanıyor!"

Sattam: "Daha fazla adam gönder! O kapı kırılana kadar durmak yok!"

Kalenin kapısında göğüs göğüse bir kasap dükkânı kurulmuştu. Sattam’ın adamları koçbaşlarıyla kapıya vururken, Osmanlı askerleri surlardan aşağıya kızgın yağları dökmeye başladı. O an, savaşın en korkunç çığlıkları duyuldu. Yağ, düşmanın zırhlı göğüslerini, yüzlerini haşlıyordu. Ancak düşman durmuyordu. Kapı büyük bir gürültüyle çatırdadı ve sonunda menteşeleri boşalarak içeriye çöktü.

Osman Şah, kapının iç tarafında siper alan süvarileriyle hazır bekliyordu.

Osman Şah: "GİRSİNLER! ŞİMDİ!"

Sattam’ın piyadeleri, toz duman içinde içeriye hücum ettiğinde karşılarında bir duvar gibi dizilmiş Osmanlı süvarilerini buldular. Kılıçlar çekildi, kalkanlar kilitlendi. Savaş artık bir meydan muharebesinden çıkıp, kapı girişindeki o dar alanda bir "kıyım"a dönüşmüştü.

Hakan, elindeki kılıcı bir düşman askerinin boğazına sapladı, adamın kanı Hakan’ın zırhını yıkadı. Yanındaki asker, düşmanın mızrağını kalkanıyla savuşturup, rakibinin bacağına sert bir darbe indirdi. Düşen düşman askerinin üzerine diğer Osmanlı askerleri atıldı; tekmeler, kılıç darbeleri ve hançerlerle savaş bir karmaşaya dönüştü. Kimin kime vurduğu, kimin öldüğü belli değildi; her yer kan, balçık ve kopmuş uzuvlarla dolmuştu.

Sattam’ın askerleri geri çekilmeye çalıştı ama Osmanlı askerleri kapıdan dışarı, o dar alana baskın yapmaya başladı. Sattam’ın kampına giden yolda, artık kendi adamlarının cesetleri birer engel oluşturuyordu.

Osmanlı askerleri, sadece kılıçlarıyla değil, öfkeleriyle de savaşıyordu. Bir asker, yediği darbeyle yere düşmesine rağmen, son gücüyle yerdeki hançeriyle rakibinin karnını yardı. Kılıçların metal metale sürtünme sesi, kemiklerin kırılma sesine karışıyordu.

Sattam, uzaktan askerlerinin geri püskürtüldüğünü gördüğünde kadehi elinde sıkmaktan parmakları beyazlaştı.

Sattam: "NASIL OLUR? O DUVARLARI YIKMALARI LAZIMDI!"

Kalenin önü artık düşman cesetleriyle dolmuştu. Osmanlı askerleri, kapının önünde dev bir savunma hattı kurmuş, her tırmanmaya çalışanı anında surlardan aşağıya atmıştı. En son, Sattam’ın ağır zırhlı birliği de Osmanlı kılıçlarının altında parçalanınca, sağ kalanlar ormana doğru kaçmaya başladı.

Osman Şah, kapının önünde kanlı kılıcıyla duruyordu. Nefes nefeseydi, miğferinin kenarından akan kanı eliyle sildi.

Osman Şah: "Burası İstanbul! Burası Osmanlı’nın kanıyla mühürlendi! Bir daha bu topraklara adım atmaya cesaret eden, mezarını kendi kazmış olur!"

Etraf, sessizliğin içine gömüldü. Sadece uzaktan gelen yaralıların iniltileri duyuluyordu. Kale korunmuştu, ancak zaferin bedeli ağır olmuştu; yerdeki kanın rengi, şafağın ilk ışıklarıyla birlikte kararıyordu. Osmanlı askerleri, birbirlerine sarılarak yere çöktü; kimisi yarasını sarmaya çalışıyor, kimisi arkadaşının cansız bedenine bakıp sessizce dua ediyordu. Savaş kazanılmıştı, ama Şahran ve Ayhan'ın ormandaki asıl büyük çatışması şimdi başlayacaktı.

Kalenin önündeki o kanlı düzlükte yükselen sesler, ne bir şenlik gürültüsü ne de bir düğün nidasıydı; bu, ölümün eşiğinden dönen insanların çıkardığı o ham, boğazdan gelen, tüyleri diken diken eden zafer çığlıklarıydı. Askerler, kalkanlarını kılıçlarıyla döverek yeri inletiyor, ormanın derinliklerine doğru yansıyan bu yankı, Sattam’ın kaçan askerlerinin kulaklarında çınlıyordu.

Osman Şah, kapının eşiğinde, üzerine yapışmış düşman kanıyla dikiliyordu. Yanına gelen komutanı Hakan’ın yüzü, atılan bir ok yüzünden kesik içindeydi ama gözlerinde o tarif edilemez rahatlama vardı.

Hakan: (Soluk soluğa) "Geri çekildiler Şah! Ormanın içlerine kadar onları süpürdük. Kalanlar ise ardına bile bakmadan kaçıyor."

Osman Şah, etrafına bakındı. Kale surlarının dibi, kendi yoldaşlarının ve düşman askerlerinin cansız bedenleriyle doluydu. Havada, barut kokusu ile ter ve kanın o metalik rayihası birbirine karışmıştı. Askerlerden biri, kılıcını toprağa saplayıp dizlerinin üzerine çöktü, elleriyle yüzünü kapatıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Bir diğeri ise elindeki kırık kalkanı havaya kaldırıp, bir daha asla tırmanamayacaklarını haykırıyordu.

Osman Şah, elini Hakan’ın omuzuna koydu, sesi gürültüye rağmen net ve soğuktu.

Osman Şah: "Gevşemeyin! Çığlıklarınızı kesmeyin ama gözünüzü de ufuktan ayırmayın."

Askerler yavaş yavaş susup Şah’a döndüler. Osman Şah, yaralıların taşındığı tarafa doğru bir adım attı.

Osman Şah: "Bunu bir zafer sanıp rehavete kapılmayın. Sattam bir yenilgide pes edecek bir adam değildir. Bu sadece bir yoklamaydı; kalemizin kapısını, surlarımızın dayanıklılığını, bizim sabrımızı ölçtü. Bu daha başlangıç, beyler. Esas fırtına, o ormanın içinden, bizim hiç beklemediğimiz bir yerden kopacak."

Hakan: "Yorgunuz Şah. İki gün iki gece gözümüzü kırpmadık. Askerin karnı aç, barutu azaldı."

Osman Şah: "Biliyorum. Ama düşmanın karnı daha aç, ruhu daha yorgun. Bizim burada savunduğumuz sadece taş duvarlar değil, bizim burada savunduğumuz şey yarınımız. Sattam, o kalleşliğini o ormanın içine gömdü, şimdi daha büyük bir kinle geri dönecek. Şimdi surları onarın, ölülerimizi onurla defnedin ve silahlarınızı temizleyin. Gece uyumak yok, sadece dinlenmek var. Çünkü bu ordu, bu kale, bu topraklar, o adamın sonunu getirene kadar nefes almayacak."

Osman Şah, surların tepesine geri döndü. Aşağıdaki askerler, onun bu sözleriyle toparlandılar. Zaferin o sarhoş edici havası yerini, soğuk ve gerçekçi bir sorumluluk duygusuna bırakmıştı.

Herkes işine koyuldu. Kimisi surlardaki delikleri taşla doldurmaya, kimisi yerdeki okları toplayıp kendi yaylarına uydurmaya çalışıyordu. Kale, bir kez daha o dikenli, tetikte bekleyişine döndü. Osman Şah, ufka, Sattam’ın kaçtığı o karanlık ormana baktı. Dudaklarında hafif, acı bir gülümseme belirdi. Savaş bitmemişti, sadece bir sonraki aşama için sahneler değişmişti. Ve şimdi, sıra Şahran ve Ayhan'ın ormandaki hamlesindeydi.