7. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ
Ormanın en dış sınırı, ağaçların seyrekleşip gökyüzünün biraz daha açıldığı o yer, artık bir veda noktasıydı. Şahran, yorgun atının dizginlerini tutarken, Ali ve Veli’nin önünde diz çöktü. Yüzündeki siyah kan lekeleri kurumuş, gözlerindeki o sert bakış, çocukların masumiyetini görünce biraz yumuşamıştı.
Şahran: (Sesi, ormanın uğultusunu bölen tok bir fısıltı gibiydi) "Bana bakın. Buradan sonrası sizin yolunuz. Kapıdaki muhafızları görüyorsunuz, değil mi? Onlara gidin. 'Şahran Paşa’nın selamı var, bizi annemize götürün' deyin."
Ali, hâlâ Şahran'ın o yaratığı nasıl tek vuruşta öldürdüğünü düşünüyordu. Değneğine daha sıkı sarıldı.
Ali: "Peki... sen? Bizimle gelmiyor musun?"
Şahran: "Benim işim bitmedi, Ali. Ormanın derinliklerinde, o yaratıkların hakim olduğu bölgede, bir kardeşimi arıyorum. Ayhan... O, o esir kampında, o yöntemden yoksun vahşilikten kurtulması lazım."
Veli: (Ağlamaklı bir sesle) "Ama o canavarlar... onlar seni de yer."
Şahran, Veli'nin başını okşadı. Çizmesindeki o gümüş işlemeli bıçağı çıkardı.
Şahran: "Beni yemezler, Veli. Çünkü bende yöntem var. Ve bu orman, sadece pençelere değil, akla da itaat etmeyi öğrenecek. Şimdi koşun. Anneleriniz sizi bekliyor."
Çocuklar, Şahran’a son bir kez baktılar ve surlara doğru koşmaya başladılar. Şahran, onların küçük bedenlerinin surların gölgesinde kaybolmasını izledi. Atının eyerine bağladığı gümüş kaplama bıçağı ve padişahın gizli müfrezesinden aldığı o demir maskeli askerlerden birinin bıraktığı haritayı kontrol etti.
Atının boynuna, ormanda gizlenmek için karanlığa uyacak siyah bir örtü örttü. "Hazır mısın, ihtiyar?" diye mırıldandı atına. Atı, hafifçe hırıldayarak karşılık verdi. Şahran, atını ormanın derinliklerine, o daha büyük, daha karanlık dehşete doğru sürdü. Orman, derin bir nefes alıp tutmuş gibi sessizdi; ancak bu sessizlik, bir huzurun değil, bir avın en zevkli anına dair bir vaatti.
İstanbul’un surları, gecenin karanlığına bürünmüştü; ancak şehir, Kurt Adamlar haberinden haberdardı. Surların üzerindeki muhafızların sayıca arttığı, mızrakların ve okların hazır beklediği görülüyordu. Ali ve Veli, kapıya yaklaştığında, muhafızlar mızraklarını çapraz yaparak yolu kestiler.
Muhafız: "Dur! Kimsin? Bu saatte sur içine girmek yasak. Hele ki çocuklar..."
Ali: "Biz... biz Ali ve Veli. Şahran Paşa’nın selamı var, bizi annemize götürün."
Muhafızlar, "Şahran Paşa" adını duyduklarında birbirlerine baktılar. Şahran, Karalar isyanını bastıran birlikten, generalin mührüyle ormana giden o askerdi. Muhafızlar, çocukları sur içine aldılar. Kapının hemen dışında, surların gölgesinde bir kadın figürü belirdi. Kadın, yırtık pırtık bir kaftan giymişti, yüzü çamur ve gözyaşıyla kaplıydı.
Kadın: "Ali! Veli!"
Ali & Veli: "Anne!"
Çocuklar, annelerinin kollarına koştular. Kadın, oğullarını sımsıkı sardı, gözyaşları çocukların yüzlerini yıkadı.
Kadın: "Oğullarım... Oğullarım Ali ve Veli, ormana kaçmıştı. Lütfen... Lütfen oğullarımı bana getirin, lütfen!"
Ali: "Anne... Şahran Paşa bizi kurtardı. O yaratığı... o canavarı öldürdü. O çok güçlüydü."
Kadın, çocukların o halini görünce yüreği parçalandı. Ali ve Veli... İki küçük çocuk, ormanın o karanlığında, o vahşi pençelerin arasında... Şahran, Ali ve Veli'yi kurtarmak için ormanın o karanlığına, Kurt Adamların hakimiyetine doğru, tek başına yola çıkmıştı.
Şahran, ormanın derinliklerine, Kurt Adamların hakimiyetine, o kadim dehşete doğru atını sürüyordu. İstanbul, surların arkasında teyakkuza geçmişti ama Şahran, Ayhan'ı kurtarmak için ormanın o karanlığına, tek başına yola çıkmaya hazırdı. "Yöntem yoksa," diye fısıldadı Şahran, "biz de yöntem oluruz." Ormanın derinliklerinden, tam da o Kurt Adamların hakim olduğu bölgeden o tanıdık, boğuk ve hırıltılı "mekanik" ses yükseldi. Şahran, kılıcına sıkıca sarıldı. Ayhan... Kardeşi, o esir kampında, o karanlığa kurban verilemeyecekti.
Ali ve Veli’yi surların güvenliğine teslim ettikten sonra Şahran, atının eyerini sıkılaştırdı ve yüzündeki kurumuş kan lekelerini silmeden tekrar ormanın derinliklerine, o zifiri karanlığın kalbine doğru sürdü. İstanbul’un kapıları arkasında kapanırken, orman onu bir yorgan gibi sarmaladı; ancak bu yorgan sıcak değil, nemli ve tekinsiz bir soğuklukla doluydu.
Güneş, ormanın kalın kanopisinin üzerinde çoktan batmıştı, ancak ışığın son kırıntıları, devasa meşe ve çam ağaçlarının yaprakları arasından süzülerek orman tabanına ulaşıyordu. Şahran’ın atı, yosun tutmuş, gıcırdayan ağaç köklerinin ve kurumuş yaprakların üzerinde, neredeyse sessizce ilerliyordu. Orman, gündüz gözüyle bile içine girenleri yutan bir devdi, ancak bu devin sadece karanlık ve ürkütücü bir yüzü yoktu.
Yolun bir kıvrımında, ağaçlar hafifçe seyrekleşti ve Şahran, ormanın gizli kalmış güzelliğiyle yüz yüze geldi. Devasa, kadim eğrelti otları, Şahran’ın atının boyunu aşıyordu. Eğrelti otlarının yaprakları, loş ışıkta zümrüt yeşili bir parlaklıkla parlıyordu. Orman tabanı, yabani çileklerin ve mor orman çiçeklerinin oluşturduğu renkli bir halıyla kaplıydı. Havada, çürümüş yaprakların ağır kokusuna karışan, taze toprak ve vahşi nane kokusu vardı. Bir anlığına, uzakta, bir orman geyiği çalıların arasından süzüldü ve Şahran’a o masum, korkusuz bakışını attı. Orman, tüm vahşetinin ortasında, kendi içinde kusursuz bir denge ve güzellik barındırıyordu.
Ancak bu güzellik, bir tuzaktı. Şahran, ormanın bu sakin yüzünün, sadece bir "avcı" gibi saklandığına dair bir işareti olduğunu biliyordu. Eğrelti otlarının altında, devasa, bükülmüş, yosun kaplı ağaç kökleri, birer yılan gibi toprağın üzerinde kıvrılıyordu. Bu köklerin arasına sıkışmış, yüzyılların yükünü taşıyan eski, gıcırdayan kayalar, loş ışıkta devasa canavarların dişlerini andırıyordu.
Işık, ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe daha da azaldı. Devasa meşe ağaçlarının gövdeleri, toprağın altından çıkan devlerin parmaklarını andırıyordu. Bu gövdelerin üzerinde, asırlık, kalın yosun tabakaları, sanki ormanın kendi kanını emen birer parazit gibi büyüyordu. Ağaçların tepesinde, birbirine dolanmış dallar, gökyüzünü tamamen kapatıyor, sadece zifiri karanlık bir tünel yaratıyordu. Bu tünelin içinde, havanın nemi artıyor, sıcaklık düşüyor ve sessizlik, bir huzurun değil, bir dehşetin en zevkli anına dair bir vaatti.
Şahran’ın atı, bu tekinsiz sessizlikten haberdardı. Atın kulakları dikilmiş, gözleri sürekli karanlık köşeleri tarıyordu. Şahran, kılıcının kınını ağacın gövdesine çarpmamaya dikkat ederek, her adımını tartarak atıyordu. Havada, o tanıdık, boğuk ve hırıltılı "mekanik" ses yükseldi. Sesi, ormanın derinliklerine, hem bir uyarı hem de bir arayış gibi yayıldı. Şahran, kılıcına sıkıca sarıldı. Ayhan... Kardeşi, o esir kampında, o yöntemsiz vahşilikten kurtulması lazımdı. Şahran, bu ormanın hem güzelliğini hem de ürküdücülüğünü, bir avcı gibi okuyordu; çünkü o, bu gece, bu ormanın en tehlikeli, en "yöntemli" avcısı olmak zorundaydı.
