7. bölüm · Kurt Sürüsü

BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER 3 BÖLÜM 2: SURLARIN GÖLGESİNDE 4 BÖLÜM 3: GÜNEŞİN SON SAKİNİ 5 BÖLÜM 4: GÖLGE VE ÇELİK 6 BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER 7 BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ 8 BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ 9 BÖLÜM 8: AYRI YOLLAR, AYNI KADER 10 BÖLÜM 9: ESİR KAMPINDAKİ AYNA 11 BÖLÜM 10: DEMİR MASKELİ GÖLGE 12 BÖLÜM 11: GÖLGELERİN İÇİNDEKİ CELLAT 13 BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ 14 BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ 15 BÖLÜM 14: KESİLEN NEFES 16 BÖLÜM 15: KÜL VE UMUTSIZLIK 17 BÖLÜM 16: İS KOKULU SOFRA 18 BÖLÜM 17: GÖLGELERİN İHANETİ 19 BÖLÜM 18: KORKUNUN DUVARLARI 20 BÖLÜM 19: KÜL OLAN YALAN 21 BÖLÜM 20: SİYAHIN ÖFKESİ 22 BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE 23 BÖLÜM 22: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 24 BÖLÜM 23: ZİNCİRLERİN SOĞUKLUĞU 25 BÖLÜM 24: İZİN PEŞİNDE 26 BÖLÜM 25: TAŞ DUVARLARIN ARASINDAKİ ZİYAFET 27 BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE 28 BÖLÜM 27: KÜL VE ÖFKE 29 BÖLÜM 28: KÖYDEKİ SESSİZ FIRTINA 30 BÖLÜM 29: KIZIL OKÇUNUN YOLCULUĞU 31 BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN 32 BÖLÜM 31: KARLI YOLUN YORGUNLARI 33 BÖLÜM 32: ALTININ PARILTISI VE GÖLGENİN İZİ 34 BÖLÜM 33: GÖLGELERİN İZİNDE 35 BÖLÜM 34: DENİZDEN GELEN GÖLGE 36 BÖLÜM 35: ORMANIN GÖLGESİNDEKİ YABANCILAR 37 BÖLÜM 36: KUŞATMANIN EŞİĞİ 38 BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR 39 BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI 40 BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ 41 BÖLÜM 40: VEDA VE İSTANBUL'UN GÖLGESİ 42 BÖLÜM 41: GÖLGELERİN İSTİLASI 43 BÖLÜM 42: MASKE DÜŞERKEN 44 BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ 45 BÖLÜM 44: GECE VE KANIN ÇAĞRISI 46 BÖLÜM 45: KAOSUN ŞAFAĞI 47 BÖLÜM 46: BİR NEFESLİK HUZUR 48 BÖLÜM 47: GÖLGELERİN İLK CEVABI 49 BÖLÜM 48: SİSİN ARDINDAKİ FISILTILAR 50 BÖLÜM 49: İNTİKAMIN ÇAĞRISI 51 BÖLÜM 50: VADİ GİRİŞİNDEKİ KANLI KESİŞME 52 BÖLÜM 51: MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZ 53 BÖLÜM 52: ÇEMBERİN DARALDIĞI YER 54 BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS 55 BÖLÜM 54: ORMANIN GİZLİ SAKİNİ 56 BÖLÜM 55: KARANLIK UYKU 57 BÖLÜM 56: YENİ DÜZEN VE KEÇİ SAKALLI GÖLGE 58 BÖLÜM 57: YOLUN SONU VE ESKİ YARA 59 BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 60 BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK 61 BÖLÜM 60: HİÇLİĞİN KIYISINDA 62 BÖLÜM 61: LONDRA’NIN GÖLGESİ VE DEMİRİN SON DİRENİŞİ 63 BÖLÜM 62: ÇELİK VE İRADE 64 BÖLÜM 63: HANIN GÖLGESİNDE, YARINSIZ BİR GECE 65 BÖLÜM 64: KRALIN İŞTAHI 66 BÖLÜM 65: SAVAŞIN ÇAĞRISI VE KANLI BİR VEDA 67 BÖLÜM 66: FIRTINADAN ÖNCE 68 BÖLÜM 67: DENİZDEKİ GÖLGE VE KİBİR 69 BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ 70 BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE 71 BÖLÜM 70: VEDA VE İSYANIN EŞİĞİNDE 72 BÖLÜM 71: TAHTADAN DEVLERİN YÜRÜYÜŞÜ 73 BÖLÜM 72: ÖLÜLER VE ŞEREF 74 BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ 75 BÖLÜM 74: KESKİN SESSİZLİK 76 BÖLÜM 75: FIRTINA ÖNCESİ

Ormanın en dış sınırı, ağaçların seyrekleşip gökyüzünün biraz daha açıldığı o yer, artık bir veda noktasıydı. Şahran, yorgun atının dizginlerini tutarken, Ali ve Veli’nin önünde diz çöktü. Yüzündeki siyah kan lekeleri kurumuş, gözlerindeki o sert bakış, çocukların masumiyetini görünce biraz yumuşamıştı.

Şahran: (Sesi, ormanın uğultusunu bölen tok bir fısıltı gibiydi) "Bana bakın. Buradan sonrası sizin yolunuz. Kapıdaki muhafızları görüyorsunuz, değil mi? Onlara gidin. 'Şahran Paşa’nın selamı var, bizi annemize götürün' deyin."

Ali, hâlâ Şahran'ın o yaratığı nasıl tek vuruşta öldürdüğünü düşünüyordu. Değneğine daha sıkı sarıldı.

Ali: "Peki... sen? Bizimle gelmiyor musun?"

Şahran: "Benim işim bitmedi, Ali. Ormanın derinliklerinde, o yaratıkların hakim olduğu bölgede, bir kardeşimi arıyorum. Ayhan... O, o esir kampında, o yöntemden yoksun vahşilikten kurtulması lazım."

Veli: (Ağlamaklı bir sesle) "Ama o canavarlar... onlar seni de yer."

Şahran, Veli'nin başını okşadı. Çizmesindeki o gümüş işlemeli bıçağı çıkardı.

Şahran: "Beni yemezler, Veli. Çünkü bende yöntem var. Ve bu orman, sadece pençelere değil, akla da itaat etmeyi öğrenecek. Şimdi koşun. Anneleriniz sizi bekliyor."

Çocuklar, Şahran’a son bir kez baktılar ve surlara doğru koşmaya başladılar. Şahran, onların küçük bedenlerinin surların gölgesinde kaybolmasını izledi. Atının eyerine bağladığı gümüş kaplama bıçağı ve padişahın gizli müfrezesinden aldığı o demir maskeli askerlerden birinin bıraktığı haritayı kontrol etti.

Atının boynuna, ormanda gizlenmek için karanlığa uyacak siyah bir örtü örttü. "Hazır mısın, ihtiyar?" diye mırıldandı atına. Atı, hafifçe hırıldayarak karşılık verdi. Şahran, atını ormanın derinliklerine, o daha büyük, daha karanlık dehşete doğru sürdü. Orman, derin bir nefes alıp tutmuş gibi sessizdi; ancak bu sessizlik, bir huzurun değil, bir avın en zevkli anına dair bir vaatti.

İstanbul’un surları, gecenin karanlığına bürünmüştü; ancak şehir, Kurt Adamlar haberinden haberdardı. Surların üzerindeki muhafızların sayıca arttığı, mızrakların ve okların hazır beklediği görülüyordu. Ali ve Veli, kapıya yaklaştığında, muhafızlar mızraklarını çapraz yaparak yolu kestiler.

Muhafız: "Dur! Kimsin? Bu saatte sur içine girmek yasak. Hele ki çocuklar..."

Ali: "Biz... biz Ali ve Veli. Şahran Paşa’nın selamı var, bizi annemize götürün."

Muhafızlar, "Şahran Paşa" adını duyduklarında birbirlerine baktılar. Şahran, Karalar isyanını bastıran birlikten, generalin mührüyle ormana giden o askerdi. Muhafızlar, çocukları sur içine aldılar. Kapının hemen dışında, surların gölgesinde bir kadın figürü belirdi. Kadın, yırtık pırtık bir kaftan giymişti, yüzü çamur ve gözyaşıyla kaplıydı.

Kadın: "Ali! Veli!"

Ali & Veli: "Anne!"

Çocuklar, annelerinin kollarına koştular. Kadın, oğullarını sımsıkı sardı, gözyaşları çocukların yüzlerini yıkadı.

Kadın: "Oğullarım... Oğullarım Ali ve Veli, ormana kaçmıştı. Lütfen... Lütfen oğullarımı bana getirin, lütfen!"

Ali: "Anne... Şahran Paşa bizi kurtardı. O yaratığı... o canavarı öldürdü. O çok güçlüydü."

Kadın, çocukların o halini görünce yüreği parçalandı. Ali ve Veli... İki küçük çocuk, ormanın o karanlığında, o vahşi pençelerin arasında... Şahran, Ali ve Veli'yi kurtarmak için ormanın o karanlığına, Kurt Adamların hakimiyetine doğru, tek başına yola çıkmıştı.

Şahran, ormanın derinliklerine, Kurt Adamların hakimiyetine, o kadim dehşete doğru atını sürüyordu. İstanbul, surların arkasında teyakkuza geçmişti ama Şahran, Ayhan'ı kurtarmak için ormanın o karanlığına, tek başına yola çıkmaya hazırdı. "Yöntem yoksa," diye fısıldadı Şahran, "biz de yöntem oluruz." Ormanın derinliklerinden, tam da o Kurt Adamların hakim olduğu bölgeden o tanıdık, boğuk ve hırıltılı "mekanik" ses yükseldi. Şahran, kılıcına sıkıca sarıldı. Ayhan... Kardeşi, o esir kampında, o karanlığa kurban verilemeyecekti.

Ali ve Veli’yi surların güvenliğine teslim ettikten sonra Şahran, atının eyerini sıkılaştırdı ve yüzündeki kurumuş kan lekelerini silmeden tekrar ormanın derinliklerine, o zifiri karanlığın kalbine doğru sürdü. İstanbul’un kapıları arkasında kapanırken, orman onu bir yorgan gibi sarmaladı; ancak bu yorgan sıcak değil, nemli ve tekinsiz bir soğuklukla doluydu.

Güneş, ormanın kalın kanopisinin üzerinde çoktan batmıştı, ancak ışığın son kırıntıları, devasa meşe ve çam ağaçlarının yaprakları arasından süzülerek orman tabanına ulaşıyordu. Şahran’ın atı, yosun tutmuş, gıcırdayan ağaç köklerinin ve kurumuş yaprakların üzerinde, neredeyse sessizce ilerliyordu. Orman, gündüz gözüyle bile içine girenleri yutan bir devdi, ancak bu devin sadece karanlık ve ürkütücü bir yüzü yoktu.

Yolun bir kıvrımında, ağaçlar hafifçe seyrekleşti ve Şahran, ormanın gizli kalmış güzelliğiyle yüz yüze geldi. Devasa, kadim eğrelti otları, Şahran’ın atının boyunu aşıyordu. Eğrelti otlarının yaprakları, loş ışıkta zümrüt yeşili bir parlaklıkla parlıyordu. Orman tabanı, yabani çileklerin ve mor orman çiçeklerinin oluşturduğu renkli bir halıyla kaplıydı. Havada, çürümüş yaprakların ağır kokusuna karışan, taze toprak ve vahşi nane kokusu vardı. Bir anlığına, uzakta, bir orman geyiği çalıların arasından süzüldü ve Şahran’a o masum, korkusuz bakışını attı. Orman, tüm vahşetinin ortasında, kendi içinde kusursuz bir denge ve güzellik barındırıyordu.

Ancak bu güzellik, bir tuzaktı. Şahran, ormanın bu sakin yüzünün, sadece bir "avcı" gibi saklandığına dair bir işareti olduğunu biliyordu. Eğrelti otlarının altında, devasa, bükülmüş, yosun kaplı ağaç kökleri, birer yılan gibi toprağın üzerinde kıvrılıyordu. Bu köklerin arasına sıkışmış, yüzyılların yükünü taşıyan eski, gıcırdayan kayalar, loş ışıkta devasa canavarların dişlerini andırıyordu.

Işık, ormanın derinliklerine doğru ilerledikçe daha da azaldı. Devasa meşe ağaçlarının gövdeleri, toprağın altından çıkan devlerin parmaklarını andırıyordu. Bu gövdelerin üzerinde, asırlık, kalın yosun tabakaları, sanki ormanın kendi kanını emen birer parazit gibi büyüyordu. Ağaçların tepesinde, birbirine dolanmış dallar, gökyüzünü tamamen kapatıyor, sadece zifiri karanlık bir tünel yaratıyordu. Bu tünelin içinde, havanın nemi artıyor, sıcaklık düşüyor ve sessizlik, bir huzurun değil, bir dehşetin en zevkli anına dair bir vaatti.

Şahran’ın atı, bu tekinsiz sessizlikten haberdardı. Atın kulakları dikilmiş, gözleri sürekli karanlık köşeleri tarıyordu. Şahran, kılıcının kınını ağacın gövdesine çarpmamaya dikkat ederek, her adımını tartarak atıyordu. Havada, o tanıdık, boğuk ve hırıltılı "mekanik" ses yükseldi. Sesi, ormanın derinliklerine, hem bir uyarı hem de bir arayış gibi yayıldı. Şahran, kılıcına sıkıca sarıldı. Ayhan... Kardeşi, o esir kampında, o yöntemsiz vahşilikten kurtulması lazımdı. Şahran, bu ormanın hem güzelliğini hem de ürküdücülüğünü, bir avcı gibi okuyordu; çünkü o, bu gece, bu ormanın en tehlikeli, en "yöntemli" avcısı olmak zorundaydı.