27. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE
Güneş, dağların arasından dik bir açıyla yükselmiş, ormanın içindeki o sisli havayı dağıtmaya çalışıyordu. Altı kişilik grup, dik yamaçtaki çalıların arasında çömelmiş, yaklaşık yüz metre ilerideki, kayalara oyulmuş o kasvetli yapıya bakıyordu. Burası bir kaleden ziyade, doğanın kendi dişleriyle toprağı parçalayıp içine gömdüğü bir mezar gibiydi.
Ayhan, elindeki kuru bir dal parçasıyla toprağa bir şeyler karalarken gözlerini yapıdan ayırmıyordu.
Ayhan: "Etrafı çok sessiz. Bu kadar büyük bir yapı, bu kadar az hareketlilikle duramaz. İçeride birileri var, hissediyorum."
Selma, atının dizginlerini sıkıca tutmuş, gözlerini kalenin girişindeki o ağır ahşap kapıdan ayırmıyordu. Yüzündeki ifade, gerginlikten çok öfkeli bir soğukkanlılığa dönüşmüştü.
Selma: "Ben burayı biliyorum. Bu duvarlar Karacan’ın izini taşıyor. Eğer o içerideyse, Şahran ve İbrahim de muhtemelen çok yakınımızdadır. Ama Karacan kolay lokma değildir, kendi yerinde bizi avlamak için bekliyor olabilir."
Mehmet, kayaların üzerine çıkıp çevreyi taramaya başladı.
Mehmet: "Kuşlar bile yaklaşmıyor. Taşların üzerindeki izler taze. Çok kısa süre önce buradan birileri geçmiş. Ama dikkat edin, etrafta nöbetçi yok. Bu bir davet mi, yoksa bir tuzak mı?"
Yusuf, elindeki yayı gevşetip kontrol etti.
Yusuf: "Adım adım gidersek bizi fark ederler. Kapıya doğrudan yüklenmek delilik olur. Ayhan, içeride birilerinin olduğundan eminiz ama Şahran'ın yerini bilmiyoruz. İçeride onlara zarar veriyor olabilirler, vaktimiz dar."
Hasan ve Ali, sırtlarını birbirlerine vermiş, grubun arkasını kolluyorlardı.
Hasan: "Peki ya Karacan gittiyse? Belki de bu yapıyı sadece bir yem olarak bıraktı. İçeride sadece tuzaklar ve bir avuç adamı olabilir."
Selma: "Karacan, avını bırakıp giden bir kurt değildir. Burada birilerini bıraktıysa, bu bizim için bir hazırlıktır. Bak, girişin sağındaki o küçük boşluk... Havalandırma bacası gibi duruyor. Oradan bir gözlemci girmeyi deneyebilir."
Ayhan: "Güzel fikir Selma. Ama önce stratejimizi kuralım. Yusuf ve Mehmet, ağaç hattından sağ kanadı çevreleyin. Eğer kapıdan bir hareket olursa ya da içeriden bir alarm sesi gelirse, arkadan kuşatın. Biz Selma’yla ön hattan sızacağız. Ali ve Hasan, siz yüksek kayalıklara çıkın, oklarınızla kapıyı kontrol altında tutun."
Grup, Ayhan’ın planı üzerinde kısaca sessizce anlaştı. Şahran ve İbrahim’in ne durumda olduklarını, zindanda neler çektiklerini bilmiyorlardı; bu bilinmezlik, her birinin kalbinde ağır bir taş gibi oturuyordu.
Ali: "Eğer kapı açılırsa ve içinden birileri çıkarsa, tereddüt etmeyin. Şahran'ı sağ istiyoruz, gerisi teferruat."
Ayhan başını salladı. Güneşin parlaklığı, taş duvarlardaki çatlakları daha belirgin kılıyordu. İçerideki karanlıkta, Karacan'ın arkasında bıraktığı Marhun'un onları beklediğinden habersiz, hepsi kendi yerlerine doğru sessizce kaymaya başladılar. Plan hazırdı; şimdi tek yapmaları gereken, o soğuk taş duvarların ardındaki sessizliği bozmaktı.
Grup, kalenin girişini çevreleyen kayaların ardında pusuda beklerken, Ayhan parmağıyla kalenin yan tarafındaki iki nöbetçiyi işaret etti.
Ayhan: "Kapıdaki nöbetçileri temizlemeden içeri girmemiz imkansız. Mehmet, Yusuf; siz o tarafa sızın. Biz buradan destek vereceğiz."
Tam o sırada ormanın derinliklerinden gelen garip bir ses, grubun tüm dikkatini dağıttı. Bu, bir kurdun uluması değildi; daha çok kemiklerin kırılmasını andıran, boğuk ve hırıltılı bir sesti. Sık çalıların arasından, insan boyundan büyük, tüyleri çamur ve kurumuş kanla karışmış, gözleri sarı sarı parlayan bir siluet çıktı. Arkasından bir başkası, sonra bir başkası... Tam yedi tane devasa kurt-adam, sessizce kaleye doğru ilerliyordu.
Selma: (Nefesini tutarak, elini yayına attı) "Bunlar... bunlar da ne?"
Kurt-adam sürüsü, kalenin dışındaki nöbetçileri fark ettikleri anda, hiçbir uyarı vermeden adeta birer gölge gibi saldırıya geçtiler.
Kalenin muhafızları şaşkındı. İlk nöbetçi, üzerine atılan devasa pençenin darbesiyle havada savruldu. Bir diğeri kılıcını çekti, gümüş parıltısı melezlerden birinin omuzuna indi. Metalin tene girdiği o keskin ses, ormanda yankılandı. Kurt-adam acıyla inledi ama durmadı; devasa çenesiyle muhafızın kolunu bir dal parçası gibi kırdı.
İçeriden çıkan Marhun, durumu fark edince kılıcını kınından çekti ve narayı bastı: "Şu tüylü melezleri parçalayın! İçeri girmelerine izin vermeyin!"
Marhun, çevik bir hareketle en yakınındaki kurdun karnına kılıcını sapladı. Kan, taş zemine şelale gibi dökülürken, bir başka kurt-adam Marhun'un üzerine atıldı. Marhun, rakibinin boynuna hançerini geçirerek onu etkisiz hale getirdi. Ancak kurt-adamlar çok fazlaydı; birbirlerinin üzerine çıkarak duvarlara tırmanıyor, kalenin dışındaki savunma hattını çökertiyorlardı. Muhafızlar ise ellerindeki kısa kılıçlarla, bu devasa canavarların derilerine derin yaralar açıyor, ancak melezlerin o bitmek bilmeyen vahşeti karşısında yavaş yavaş geri çekiliyorlardı.
Ayhan, gözlerini bir saniye bile üzerinden ayırmadığı o kaotik savaşı izlerken, kalenin kapısının önündeki muhafızların neredeyse tamamen dağıldığını gördü. Kurt-adamlar, muhafızları parçalayıp kalenin girişine doğru ilerliyordu.
Ayhan: (Gruptakilere fısıldayarak) "İşte aradığımız fırsat bu! Marhun ve adamları o canavarlarla uğraşırken dikkatleri tamamen dağılmış durumda. Şimdi harekete geçiyoruz!"
Selma: "Ayhan, o kurt-adamlar bizi de görürse..."
Ayhan: "Göremeyecekler. Biz gölgede kalacağız. Hadi, şimdi!"
Altı arkadaş, ormanın karanlığından sıyrılarak kalenin kapısına doğru koşmaya başladı. Muhafızların kanlı mücadelesi ve kurt-adamların parçalayıcı öfkesi arasında, giriş yolu artık savunmasız kalmıştı. Ayhan önde, Selma hemen arkasında, kapının o devasa ahşap kanadına doğru hızla ilerlediler. Kalenin içi, bu dışarıdaki kanlı kaosun gölgesinde, artık onları bekliyordu.
Kalenin içi, dışarıdaki cehennemin yansıması gibiydi. Meşalelerin titrek ışığında kopan uzuvlar, yere saçılan bağırsaklar ve duvarlara sıçrayan taze kan, zindanı bir mezbahaya çevirmişti. Ayhan ve ekibi, bu vahşetin ortasından bir gölge gibi süzülüp ilerlerken, karşılaştıkları manzara kan dondurucuydu.
Kurt-adamlar, bir muhafızın göğüs kafesini pençeleriyle söküp alıyor, bir başkasının kafasını adeta bir kavun gibi ikiye bölüyordu. Marhun ise bu karmaşanın ortasında, gözlerinde ölümcül bir öfkeyle dövüşüyordu. Elindeki uzun çelik kılıcı, üzerine atılan bir kurt-adamın omzundan kalçasına kadar boydan boya geçirdi; hayvanın postu ve eti çeliğin altında bir bez parçası gibi yırtıldı.
Ayhan: (Gözlerini o vahşetten ayırmadan, fısıltıyla) "Bu melezlerin buraya geleceğini hiç tahmin etmezdim. Ama dürüst olmam gerekirse, şu an onları gördüğüme hayatımda hiç olmadığım kadar seviniyorum."
Zindanın en karanlık köşesine ulaştıklarında, demir parmaklıkların arkasında Şahran’ı gördüler. Şahran, elleri zincirli, kan içinde, yere yığılmış haldeydi. Yanında, İbrahim ise cansız yatıyordu. İbrahim’in göğsündeki o derin mızrak yarası, her şeyi anlatmaya yetiyordu.
Ayhan, İbrahim’in nabzına bakıp başını iki yana salladı. Ayhan: "Yapacak bir şey yok... İbrahim gitmiş. Hemen Şahran’ı çözün, vakit kaybetmeyelim."
Tam zincirleri açmaya başladıkları sırada, koridorun sonunda iki muhafızın ayak sesleri duyuldu. Selma, hiç düşünmeden kılıcını kınından çekti ve parmaklıklardan dışarı fırladı. İlk muhafız hamle yapamadan Selma, kılıcını adamın karın boşluğuna gömdü, ardından sert bir hamleyle geri çekti ve adamın boynuna ikinci darbeyi indirdi. İkinci muhafız, arkadaşının düştüğünü görünce bir çığlık attı, kılıcını Selma’nın üzerine savurdu. Selma darbeyi bir adımla savuşturdu, adamın kılıcını kendi kılıcıyla kilitleyip hızla yana attı ve adamın göğsüne tek bir keskin vuruşla son noktayı koydu.
Şahran’ı zincirlerinden kurtardılar. Ayhan ve Mehmet, kollarına girerek onu yerden kaldırdı. O anda, koridorun çıkışında Marhun belirdi. Üstü başı kan içindeydi, kılıcından damlayan kanlar yere ritmik bir sesle düşüyordu.
Marhun: "Gidebileceğinizi mi sandınız? Şahran burada kalacak!"
Marhun, bir fırtına gibi üzerlerine atıldı. Selma, Yusuf, Ali ve Hasan, dört bir koldan Marhun’un etrafını sardılar. Marhun inanılmaz derecede hızlıydı; kılıcını öyle bir açıyla savuruyordu ki, her birine karşı savunma yapabiliyordu. Yusuf’un koluna yüzeysel bir çizik attı, Ali’yi sert bir tekme ile duvara çarptı. Ancak sayı üstünlüğü onlardaydı.
Selma, Marhun’un bir anlık boşluğunu yakalayıp kılıcını bacağına geçirdi. Marhun dizinin üzerine çöktüğü an, Ali ve Hasan aynı anda kılıçlarını onun göğsüne sapladılar. Marhun, ağzından bir kan seliyle birlikte yere yığıldı.
Dışarıda ise kaos zirvedeydi. Kurt-adamlar, kalenin son muhafızlarını da parçalara ayırıyor, etrafa dehşet saçıyordu.
Ayhan: "Hadi! Arkaya bakmayın! Şimdi çıkıyoruz!"
Dışarıdaki o kanlı ormanın içine daldılar. Arkalarında bıraktıkları kale, melezlerin parçaladığı cesetler ve kan kokusuyla doluydu. Şahran’ı kurtarmışlardı, ama İbrahim’in yokluğu, bu zaferi içlerinde büyük bir acıyla mühürlemişti. Ormanın derinliklerine doğru koşarken, arkalarındaki yıkımın sesi yavaş yavaş uzaklaştı. Şahran, ilk kez derin bir nefes aldı; artık özgürdü, ancak kalbi İbrahim için yanıyordu.
