13. bölüm · Kurt Sürüsü

BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER 3 BÖLÜM 2: SURLARIN GÖLGESİNDE 4 BÖLÜM 3: GÜNEŞİN SON SAKİNİ 5 BÖLÜM 4: GÖLGE VE ÇELİK 6 BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER 7 BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ 8 BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ 9 BÖLÜM 8: AYRI YOLLAR, AYNI KADER 10 BÖLÜM 9: ESİR KAMPINDAKİ AYNA 11 BÖLÜM 10: DEMİR MASKELİ GÖLGE 12 BÖLÜM 11: GÖLGELERİN İÇİNDEKİ CELLAT 13 BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ 14 BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ 15 BÖLÜM 14: KESİLEN NEFES 16 BÖLÜM 15: KÜL VE UMUTSIZLIK 17 BÖLÜM 16: İS KOKULU SOFRA 18 BÖLÜM 17: GÖLGELERİN İHANETİ 19 BÖLÜM 18: KORKUNUN DUVARLARI 20 BÖLÜM 19: KÜL OLAN YALAN 21 BÖLÜM 20: SİYAHIN ÖFKESİ 22 BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE 23 BÖLÜM 22: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 24 BÖLÜM 23: ZİNCİRLERİN SOĞUKLUĞU 25 BÖLÜM 24: İZİN PEŞİNDE 26 BÖLÜM 25: TAŞ DUVARLARIN ARASINDAKİ ZİYAFET 27 BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE 28 BÖLÜM 27: KÜL VE ÖFKE 29 BÖLÜM 28: KÖYDEKİ SESSİZ FIRTINA 30 BÖLÜM 29: KIZIL OKÇUNUN YOLCULUĞU 31 BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN 32 BÖLÜM 31: KARLI YOLUN YORGUNLARI 33 BÖLÜM 32: ALTININ PARILTISI VE GÖLGENİN İZİ 34 BÖLÜM 33: GÖLGELERİN İZİNDE 35 BÖLÜM 34: DENİZDEN GELEN GÖLGE 36 BÖLÜM 35: ORMANIN GÖLGESİNDEKİ YABANCILAR 37 BÖLÜM 36: KUŞATMANIN EŞİĞİ 38 BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR 39 BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI 40 BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ 41 BÖLÜM 40: VEDA VE İSTANBUL'UN GÖLGESİ 42 BÖLÜM 41: GÖLGELERİN İSTİLASI 43 BÖLÜM 42: MASKE DÜŞERKEN 44 BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ 45 BÖLÜM 44: GECE VE KANIN ÇAĞRISI 46 BÖLÜM 45: KAOSUN ŞAFAĞI 47 BÖLÜM 46: BİR NEFESLİK HUZUR 48 BÖLÜM 47: GÖLGELERİN İLK CEVABI 49 BÖLÜM 48: SİSİN ARDINDAKİ FISILTILAR 50 BÖLÜM 49: İNTİKAMIN ÇAĞRISI 51 BÖLÜM 50: VADİ GİRİŞİNDEKİ KANLI KESİŞME 52 BÖLÜM 51: MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZ 53 BÖLÜM 52: ÇEMBERİN DARALDIĞI YER 54 BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS 55 BÖLÜM 54: ORMANIN GİZLİ SAKİNİ 56 BÖLÜM 55: KARANLIK UYKU 57 BÖLÜM 56: YENİ DÜZEN VE KEÇİ SAKALLI GÖLGE 58 BÖLÜM 57: YOLUN SONU VE ESKİ YARA 59 BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 60 BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK 61 BÖLÜM 60: HİÇLİĞİN KIYISINDA 62 BÖLÜM 61: LONDRA’NIN GÖLGESİ VE DEMİRİN SON DİRENİŞİ 63 BÖLÜM 62: ÇELİK VE İRADE 64 BÖLÜM 63: HANIN GÖLGESİNDE, YARINSIZ BİR GECE 65 BÖLÜM 64: KRALIN İŞTAHI 66 BÖLÜM 65: SAVAŞIN ÇAĞRISI VE KANLI BİR VEDA 67 BÖLÜM 66: FIRTINADAN ÖNCE 68 BÖLÜM 67: DENİZDEKİ GÖLGE VE KİBİR 69 BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ 70 BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE 71 BÖLÜM 70: VEDA VE İSYANIN EŞİĞİNDE 72 BÖLÜM 71: TAHTADAN DEVLERİN YÜRÜYÜŞÜ 73 BÖLÜM 72: ÖLÜLER VE ŞEREF 74 BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ 75 BÖLÜM 74: KESKİN SESSİZLİK 76 BÖLÜM 75: FIRTINA ÖNCESİ

Şafak sökerken ormanın üzerindeki sis, dağılmak yerine sanki daha da ağırlaşmış, ağaçların gövdelerine bir kefen gibi sarılmıştı. Gökyüzü, gri bir tülün ardındaydı ve güneşin cılız ışıkları, yaprakların arasından yere ancak zayıf, huzursuz çizgiler halinde inebiliyordu. Grubun ayak sesleri, kurumuş dalların çıtırtısı ve nefes alışverişleri, ormanın o bitmek bilmeyen sessizliğini bozuyordu.

Şahran, atının dizginlerini bir elinde tutarken diğer eliyle yaşlı Selim Efendi’yi eyerde sabit tutuyordu. Ayhan ise birkaç adım geride, öldürdüğü nöbetçiden aldığı o ağır, işlemeli kılıcı sanki bir bastonmuş gibi omzunda taşıyarak, toprağa tükürerek ilerliyordu.

Şahran, küçük bir açıklığa gelince elini kaldırdı. "Duralım," dedi sesi çatallı ve yorgundu. "Burada biraz soluklanacağız."

Herkes olduğu yere yığıldı. Şahran, heybesinden çıkardığı yarım somun ekmeği ve matarayı çıkardı. Önce Selim Efendi’ye uzattı. "İç, amca. Seni biraz dinlendirelim."

Selim Efendi, titreyen elleriyle matarayı tuttu. "Sağ ol evlat... Ama diğerleri? Onlar da aç."

Şahran, ekmeği parçalara ayırmaya başladı. Parçaları herkese eşit paylaştırdı. Mehmet, ekmeği alır almaz bir çırpıda yuttu. Yusuf, kenarda kılıcının keskinliğini kontrol ederken, Hasan bacağındaki yaraya bakarak yüzünü ekşitiyordu.

Hasan: "Bu yara sızlıyor Şahran... Kan kokusu, ormanın derinliklerinde bir yerlerde birilerinin burnuna gitmiştir bile. Kurtlar bizi takip ediyor, hissediyorum."

Yusuf: "Sadece kurtlar değil Hasan. Karalar’ın o maskeli savaşçıları da arkamızdadır. Bir nefeslik mola bile lüks bize."

Mehmet: (Ağzındaki ekmekle) "Yusuf haklı. Şahran, nereye gidiyoruz? Sınırı geçebilecek miyiz? Yollar tutulmuştur kesin."

Ayhan, kılıcını toprağa saplayıp üzerine oturdu. "Sınır falan yok Mehmet. Sınır, senin o korkak zihninde çizdiğin bir çizgi. Karalar bizi arıyorsa, bırak arayacakları yeri biz belirleyelim."

Ali: "Ayhan, senin o 'belirlediğin' yerler hep mezar oluyor ama?"

Ayhan: (Gülerek) "En azından sıkıcı değil, değil mi Ali? Ölürken bile senin o ağlayan suratını izlemekten daha heyecanlı."

Ömer: (Köşede büzülmüş, gözlerini kırparak) "Ben... ben aileme dönebilecek miyim?"

Şahran, Ömer’in yanına gidip elini omzuna koydu. "Döneceksin Ömer. Ama şimdi değil. Önce bu ormandan canlı çıkmalıyız. Veli, İbrahim; gece nöbetinde kim uyuduysa, şimdi gözlerini açsın. Musa, Davut; siz kuzeydeki vadi yolunu kontrol edin. İz bırakmadan, sadece iz sürerek."

Veli: "Baş üstüne Şahran. Ama Selim amcayı daha fazla at üzerinde taşıyamayız, hayvan da yoruldu."

Selim Efendi: "Beni bırakın evlatlar... Siz gidin. Bu kemikler daha fazla bu yükü çekmez."

İbrahim: "Saçmalamayın amca, sizi geride bırakmak mı? Biz buraya sizi öldürtmeye getirmedik."

Ayhan, kılıcını yerden hırsla çekti. "Bak, duydun mu Selim amca? Kahramanlık diz boyu. Herkes birbirini koruyor, herkes birbirine sadık... Ne kadar duygusal."

Şahran: (Sertçe) "Kes sesini Ayhan. Herkesin bir yükü var, seninkisi de o kılıç. O kılıcı sadece taşımak için almadıysan, biraz işe yara ve şu ağaçların arasındaki hareketi kontrol et."

Ayhan, abisinin ciddi yüzüne baktı. Şahran’ın gözlerindeki o bıkkınlığı ve sorumluluğu gördüğünde, alaycı tavrını biraz olsun kırdı.

Ayhan: "Tamam, tamam... Ama sonra ağlamak yok. Orman acıkmış, biz de buradayız."

Şahran, kalan suyu matarasında dengeleyerek hepsine dağıttı. Herkesin yüzünde o acı gerçek okunuyordu: Bu ormandan çıkışları bir mucizeye bağlıydı. Şahran, uzaklara, ormanın en koyu yerine baktı. Kurt ulumaları bu kez çok yakından, adeta enselerinden geliyordu.

Musa: "Şahran... Duyuyor musun? Bu seferki normal bir kurt sürüsü değil. Sürüden daha fazlası geliyor."

Şahran kılıcını çekti. "Toparlanıyoruz. Sessizce. Ayhan, senin o 'yöntemlerine' ihtiyacım olacak, hazır ol."

Ayhan, kılıcını havaya kaldırıp kınından bir kez daha çıkarttı. "Yöntem bende, abi. Sadece arkamda dur ve izle."

Grup, ormanın o zifiri karanlığından bir nebze olsun aydınlığa doğru, her an bir saldırıya uğrayacakmış gibi tetikte yürümeye devam etti. Şahran, en önde, atıyla yolu açarken, arkasındaki esir grubu, bir sürünün avdan kaçan son üyeleri gibi ilerliyordu. Orman, onları izliyordu.

Ormanın örtüsü o kadar sıktı ki, güneşin tek bir ışını bile zemine ulaşamıyordu. Ağaçlar, sanki eski bir yeminle birbirine kenetlenmiş, gökyüzünü bir zindan tavanı gibi kapatmıştı. Grubun geri kalanı, yaşlı Selim Efendi’nin yorgun iniltileri ve Hasan’ın bacağındaki yaranın sızısıyla ağır bir tempoda ilerliyordu. Şahran, atının dizginlerini bir elinde tutarken, diğer elini kardeşinin omuz hizasında tutuyor, onu sürekli gözetliyordu.

Ayhan ise elindeki ganimet kılıcı, bir odun parçasıymış gibi dikkatsizce sürüklüyordu. O meşhur alaycı ifadesi yerindeydi ama gözlerinde, babalarının o sert mirasının açtığı derin yaraların izleri vardı.

Şahran aniden durdu, atının başını hafifçe çekerek Ayhan'a döndü. "Babanın kılıcını taşımaya başladığında daha çocuktun," dedi Şahran, sesi ormanın nemli havasında yankılanırken. "O kılıcı tuttuğun günden beri, sanki ruhunu da bir zırhın içine hapsettin Ayhan."

Ayhan durdu, hafifçe başını çevirip abisine baktı. Omuzları o tanıdık, umursamaz ağırlıkla çöküktü. "Zırh mı? Hayır abi," dedi, sesi o meşhur soğukluğunu kuşanarak. "O bir zırh değil, o bir mühür. Babamın bize vasiyeti, bir parça çelik olmaktı. 'Bir kılıç ne ağlar, ne korkar, ne de sever,' derdi. 'Kılıç sadece keser. Eğer duyguların varsa, o keskinliğin körelir.' Bizi birer insan olmaktan çıkarıp, sadece komutları yerine getiren o ruhsuz taşlara, o vicdanı olmayan demirlere dönüştürmeye çalıştı."

Şahran, kardeşinin sözlerindeki acıyı duyabiliyordu. "O bir askerdi, Ayhan. İçinde bulunduğu savaşlar, onu hissizleşmeye zorladı. Kendi korkularını, kendi pişmanlıklarını bizim üzerimizde bir kalkan gibi kullanmak istedi. Bizi koruduğunu sanıyordu, ama aslında içimizdeki ateşi söndürmeye çalışıyordu."

Ayhan bir kahkaha attı ama bu, boğazına dizilen bir düğüm gibiydi. Bir ağacın gövdesine yaslandı ve gökyüzünün görünmeyen maviliğine baktı. "Hatırlıyor musun o geceyi? Evimiz ateşe verildiğinde, babamın gözlerine bakmıştım. Yardım etmemi mi istiyordu yoksa kaçmamı mı? Hayır... Sadece 'korkak olma' diye bağırdı. Annem içeride can verirken, babamın bana öğrettiği tek şey, nasıl kan akıtılacağıydı. O gece anladım; sevgi bir zayıflıktı. Eğer birine bağlanırsan, o kişi öldüğünde sen de ölürsün. Bu yüzden... bu yüzden kimseden, hiçbir şeyden medet ummuyorum. O ruhsuz demirlerden farkım kalmasın ki, kırıldığımda acı çekmeyeyim."

Şahran atından indi, iki kardeşin arasındaki o çamurlu ve tekinsiz sessizliğe bir adım daha yaklaştı. "Yanılıyorsun Ayhan. İnsanı kırılgan yapan şey, bağ kurmak değil, o bağı inkar etmektir. Babamın mirası, bizi sadece hayatta tutan o sertlik değil, birbirimize olan bu bağımızdır. Ben onun gibi olmayacağım. Ve senin de o 'demir' gibi olmana izin vermeyeceğim."

Ayhan, Şahran’ın gözlerinin içine baktı. O an, o sert maskenin altında gerçek bir kardeş, gerçek bir acı vardı. "Sen hep farklıydın abi," diye fısıldadı Ayhan, sesi ilk defa bu kadar gerçekti. "Babamın o sert disiplinine rağmen, içinde hala o çocuk kalbi taşıyordun. Ama ben... ben o çocukluğu o gece o ateşin içinde bıraktım. Artık ne bir şefkat, ne bir merhamet biliyorum. Sadece düşman ve kılıç. Babamın istediği o 'keskin çelik' oldum işte."

Şahran kardeşinin elini tuttu, ama bu bir teselli değil, bir dayanışmaydı. "Kılıç kırılır, Ayhan. Ama insan, her düştüğünde yeniden doğar. Bu ormanda sadece birer savaşçı olarak değil, iki kardeş olarak çıkacağız."

Ayhan, abisinin elini yavaşça bıraktı ve o tanıdık alaycı gülümsemesini tekrar takındı. Ama bu kez, gözlerindeki o hüzünlü ışık hala oradaydı. "Güzel nutuk, abi. Ama Karalar’ın askerleri bu kadar edebiyattan anlamaz. Onlar sadece kanın tadını almayı bilirler. Hazırlan, yaklaşan ayak seslerini duyuyor musun?"

Şahran kılıcını çekti, Ayhan ise kendi kılıcını havaya kaldırıp güneşin (görünmeyen) ışığını üzerinde yansıttı. Orman artık daha karanlık, daha tehditkardı. Ancak bu iki kardeş, babalarının onlara dayattığı o ruhsuz çelik mirasını, artık kendi yolları için kullanmaya kararlıydı.

Ayhan, "Hadi abi," dedi. "Babamın istediği o 'keskin kılıç' nasıl dövüşürmüş, Karalar’a gösterelim."

Birlikte, diğer esirlerin olduğu yöne doğru, her an bir saldırıya uğrayacakmış gibi tetikte ilerlemeye devam ettiler. Geçmişin hayaletleri peşlerinde olsa da, artık geleceğin yazgısı onların ellerindeydi.