40. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ
Kalenin önündeki o kanlı hezimetten sonra Sattam’ın ordusu, bir ordu olmaktan çıkmış, canını kurtarmaya çalışan birer av sürüsüne dönüşmüştü. Sattam, atını ormanın en sık, en karanlık noktasına doğru sürüyordu. Arkasında bıraktığı o koca kalabalıktan geriye, şoka girmiş, zırhları kan ve çamur içinde kalmış birkaç düzine adam kalmıştı.
Ormanın içine iyice daldıklarında, hava alışılmadık bir şekilde sessizleşti. Kuşların ötüşü bile kesilmiş, sanki orman, gelenlerin sonunu biliyormuş gibi nefesini tutmuştu. Murtaza, atını Sattam’ın yanına yaklaştırdı, eli titriyordu.
Murtaza: "Sattam, durmalıyız. Bu orman... Burası geçiş yolu değil, burası bir mezarlık gibi. Adamlar korkudan kılıçlarını tutamıyor."
Sattam, atının dizginlerini sertçe çekti ama cevap vermedi. O sırada, ağaçların tepesinde bir çıtırtı duyuldu. Ardından, bir gölge süratinin imkânsız bir hızıyla aşağıya, en arkadaki askerlerden birinin üzerine atladı. Bir çığlık, ormanın sessizliğini bir çığ gibi yardı.
Askerin bedeni, sanki görünmez bir pençeyle ikiye bölünür gibi havaya fırlatıldı. Ortaya çıkan yaratık; insan formunda ama devasa, kaslı, vücudu sert tüylerle kaplı, gözleri bir kor gibi parlayan bir "Kurt Adam"dı. Yaratık, çenesinden damlayan kanla birlikte bir diğer askere atıldı.
Sattam: (Kılıcını çekerek) "SAVUNMAYA GEÇİN! DİREKT ÖLDÜRÜN!"
Sattam’ın adamları paniğe kapılmıştı. Kılıçlar havada düzensiz savruluyordu. İki Kurt Adam daha ağaçların arasından fırladı. Bir tanesi, Murtaza’nın atını bir darbede devirdi. Atın çığlığı kesilmeden, yaratık atın boynunu tek bir ısırıkla kopardı.
Savaş, tam bir kıyıma döndü. Sattam, üzerine atılan devasa pençeli yaratığın saldırısını kılıcının kabzasıyla karşıladı. Metalin o boğuk sesi, yaratığın hırıltısına karışıyordu. Sattam, tüm gücüyle kılıcını yaratığın göğsüne doğru daldırdı. Kılıç, yaratığın kalın derisini delip geçerken, Kurt Adam acıyla kükredi ve Sattam’ı pençesiyle savurdu. Sattam, bir ağacın gövdesine çarparak yere düştü.
Murtaza: (Bir yandan kılıç sallayıp bir yandan yaratıkların pençelerinden kurtulmaya çalışarak) "Bunlar sadece hayvan değil Sattam! Bunlar... Bunlar durdurulamaz!"
Sahne kan gölüne dönmüştü. Kurt Adamlardan biri, Sattam’ın askerlerinden birini yerden havaya kaldırdı ve adamın göğüs kafesini elleriyle birbirinden ayırdı. Etrafa saçılan kan, yağmur gibi askerlerin üzerine yağıyordu. Sattam, yerden kalkıp tekrar kılıcını kavradı. Bir Kurt Adam üzerine atıldığında, kılıcını bir manevrayla yaratığın boğazına doğru çevirdi ve derin bir kesik attı. Yaratığın kara kanı, Sattam’ın yüzüne fışkırdı.
Sattam, artık bir komutan gibi değil, bir kasap gibi savaşıyordu. Bir Kurt Adam'ın pençesini kılıcıyla bloke edip, diğer elindeki hançeri yaratığın gözüne sapladı. Yaratık uluyarak geri çekilirken, Sattam durmadan diğerine hamle yaptı.
Sattam: "GEREİ ÇEKİLİN! BÖLGEYİ TERK EDİN!"
Askerler, can havliyle ormanın daha da içlerine, yaratıkların daha az olduğu boşluklara doğru kaçmaya başladı. Arkalarında bıraktıkları manzara dehşet vericiydi; parçalanmış bedenler, kopmuş bacaklar ve ormanın toprağına karışan kan göletleri. Kurt Adamlar, avladıkları kurbanlarının başında bir an durup, Sattam’ın kaçışını izlediler. Yaratıkların gözlerindeki o sinsi zeka, Sattam’ın içine bir korku tohumu ekti.
Sattam ve Murtaza, atlarının üzerinde, artık nefes alamaz hale gelene kadar koştular. Arkalarındaki uluma sesleri, gecenin karanlığına karışıp yavaş yavaş uzaklaştı. Sattam, soluğunu tutarak arkasına baktı. Birkaç adamı eksilmişti, ordusunun kalanı dağılmıştı.
Murtaza: (Titreyen sesiyle) "Ne gördük biz az önce Sattam? O kılıçlar... O pençeler..."
Sattam, elindeki kanlı kılıcı kınına soktu. Yüzü maske gibi donuktu ama elleri öfkeyle titriyordu.
Sattam: "Gördüklerimiz, bu toprağın bize sunduğu bedeldi. Ama unutma Murtaza; o yaratıkları kontrol eden her kimse, bizi buraya hapsetmek istiyor. Kaleyi alamadık, ama bu ormandan sağ çıktık. Artık geri dönüş yok. Şimdi, o gölgelerin efendisini bulacağız ve bu hesabı ona ödeteceğiz."
Orman, ardlarında bıraktıkları o dehşetli savaşı bir yara gibi sarmaya başlarken, Sattam artık sadece bir işgalci değil, hayatta kalmaya çalışan bir avcı gibi ilerlemeye devam etti. Gece, onların bu korkak kaçışına şahitlik ediyordu.
Orman içindeki kıyımın uğultusu, kampın üzerine ağır bir yorgan gibi çökmüştü. Sattam ve Murtaza, beraberlerinde sağ kalan yirmi kadar askerin omuzlarına yaslanarak vadiye ulaştıklarında, kampın hali içler acısıydı. Orta Çağ’ın o karanlık ve tekinsiz atmosferinde, kampı aydınlatan tek şey, rüzgârla boğuşan, çıtırdayan meşalelerin yaydığı titrek turuncu ışıktı. Çadırların çevresine dikilen demir kazıklara asılı meşaleler, ormanın derinliklerinden gelen o uğursuz hırıltıları maskelemeye yetmiyordu.
Kampın zemininde, çamurla karışmış kan izleri, her adımda askerlerin botlarına yapışıyor; yorgunluktan bitap düşmüş savaşçılar, ateşin etrafına rastgele yığılmışlardı. Murtaza, meşale ışığında yüzündeki derin yarayı siliyordu; eli kanla dolduğunda onu çamurlu toprağa silkti.
Sattam, askerlerinin o perişan halini, kırık mızraklarını ve parçalanmış zırhlarını izledi. İçindeki öfke, dışarıya vuramadığı bir kor gibi yakıyordu. Hızla kendi merkez çadırına, o orman ağaçlarının en kalın dallarıyla desteklenmiş, dışarıdan hiçbir şeyin görünmediği büyük deri yapıya girdi. İçerideki hava ağır ve rutubetliydi.
Çadırın tam ortasında, yerdeki kilimlerin üzerine bağdaş kurmuş, elindeki kama ile kendi tırnaklarını temizleyen suikastçı oturuyordu. Tek aydınlatma kaynağı, köşede yavaşça eriyen iç yağlı kandildi; çıkardığı is, çadırın tavanındaki deri örtüleri karartmıştı. Sattam içeri girdiğinde suikastçı başını bile kaldırmadı.
Sattam, masanın üzerine ağır bir gürültüyle kılıcını bıraktı. Sattam: "Ormanda bıraktığım adamların çığlıkları hala kulaklarımda Murtaza'nın. O yaratıklar... Onlar sadece hayvan değil, birileri onları oraya sürmüş gibi. Kale kapıları kapandı, dışarıda ise bu lanet orman bizi yiyor. Bu işi bugün bitireceksin. Adamlarınla beraber surlara tırmanıp o Şah'ın kellesini masama getireceksin. Sabrım taştı."
Suikastçı, kamayı yavaşça yanındaki masaya bıraktı. Hareketi o kadar ağır ve sessizdi ki, Sattam bir an için adamın gerçekten orada olup olmadığını sorguladı. Suikastçı başını kaldırıp Sattam’a baktı; maskesinin göz boşlukları, kandilin titrek ışığında derin bir karanlık gibi görünüyordu.
Suikastçı: "Karanlığa emir veremezsin Sattam. O yaratıkların ne olduğunu anladığında, aslında kimin av olduğunu da anlayacaksın. Bu gece olmaz."
Sattam, elini kılıcının kabzasına atıp bir adım öne çıktı. Sattam: "Bana 'olmaz' deme! Altınlarını istedin, verdik. Şartlarını kabul ettik, ettik. Adamlarımın kanı şu an dışarıdaki toprağa karışıyor! Kale sarhoş, zaferle rehavete düşmüşler. Şimdi tam zamanı değil mi? Kılıçlarını çek ve o surlara tırman!"
Suikastçı, tabureden yavaşça ayağa kalktı. Sattam’dan biraz daha kısaydı ama yaydığı o durgun tehdit, çadırın sınırlarını zorluyordu. Sesi, sanki ciğerlerinden değil de yerin altından geliyormuş gibi boğuktu.
Suikastçı: "Kale surlarının üzerindeki nöbetçiler, az önce kazandıkları zaferin heyecanıyla değil, karanlığın korkusuyla titreyecekler. Şu an oraya girmek, bir fırına kendi isteğinle girmek demektir. Ben bir kasap değilim Sattam, ben sadece kılıcın keskin ucuyum. Vakti geldiğinde o uç, en yumuşak yere saplanır. O da bu gece değil."
Sattam çadırın içinde, bir yırtıcı gibi turlamaya başladı. Çadırın dışındaki meşalelerin rüzgârla dalgalanan gölgeleri, çadırın duvarlarına devasa, ürkütücü şekiller yansıtıyordu.
Sattam: "Şahran yaralı, Ayhan zaten sadece bir çırak. Kale duvarlarının arkasında saklanıyorlar. Yarın gün ağardığında, ormandaki o yaratıklar oraya da saldıracaksa, biz neden dışarıda bekliyoruz? Söyle bana, senin oyunun ne? Bizim ölmemizi mi bekliyorsun?"
Suikastçı, tekrar oturdu. Suikastçı: "Beklemek, en büyük silahtır. Sattam, sen savaşçı olabilirsin ama sabrı bilmiyorsun. Onları uykusuzlukla, o karanlığın içinde her sesin bir düşman olduğunu sanarak tüketeceğiz. Yarın güneş battığında, o surların üzerinde nöbet tutacak kimse kalmayacak. Herkes, biraz önce gördüğün o yaratıkların ormanda olduğunu fısıldayacak. Korku, kalenin kapısından daha ağır bir yüktür. Onu taşımalarına izin ver."
Suikastçı tekrar hançerine döndü. Sattam, adamın o buz gibi umursamazlığı karşısında titredi. Dışarıdaki askerlerin iniltileri, meşalelerin çatırdayışı ve ormanın o dipsiz sessizliği, Sattam’ın omuzlarına binmiş bir yük gibiydi. İçinde bir şey, belki de daha önce hiç hissetmediği o "acaba" duygusu, ilk defa filizlendi. Ama geri dönüş yoktu. Bu gece, o kalenin içindekiler için olduğu kadar, Sattam için de uykusuz geçecekti.
