69. bölüm · Kurt Sürüsü

BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER 3 BÖLÜM 2: SURLARIN GÖLGESİNDE 4 BÖLÜM 3: GÜNEŞİN SON SAKİNİ 5 BÖLÜM 4: GÖLGE VE ÇELİK 6 BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER 7 BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ 8 BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ 9 BÖLÜM 8: AYRI YOLLAR, AYNI KADER 10 BÖLÜM 9: ESİR KAMPINDAKİ AYNA 11 BÖLÜM 10: DEMİR MASKELİ GÖLGE 12 BÖLÜM 11: GÖLGELERİN İÇİNDEKİ CELLAT 13 BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ 14 BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ 15 BÖLÜM 14: KESİLEN NEFES 16 BÖLÜM 15: KÜL VE UMUTSIZLIK 17 BÖLÜM 16: İS KOKULU SOFRA 18 BÖLÜM 17: GÖLGELERİN İHANETİ 19 BÖLÜM 18: KORKUNUN DUVARLARI 20 BÖLÜM 19: KÜL OLAN YALAN 21 BÖLÜM 20: SİYAHIN ÖFKESİ 22 BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE 23 BÖLÜM 22: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 24 BÖLÜM 23: ZİNCİRLERİN SOĞUKLUĞU 25 BÖLÜM 24: İZİN PEŞİNDE 26 BÖLÜM 25: TAŞ DUVARLARIN ARASINDAKİ ZİYAFET 27 BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE 28 BÖLÜM 27: KÜL VE ÖFKE 29 BÖLÜM 28: KÖYDEKİ SESSİZ FIRTINA 30 BÖLÜM 29: KIZIL OKÇUNUN YOLCULUĞU 31 BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN 32 BÖLÜM 31: KARLI YOLUN YORGUNLARI 33 BÖLÜM 32: ALTININ PARILTISI VE GÖLGENİN İZİ 34 BÖLÜM 33: GÖLGELERİN İZİNDE 35 BÖLÜM 34: DENİZDEN GELEN GÖLGE 36 BÖLÜM 35: ORMANIN GÖLGESİNDEKİ YABANCILAR 37 BÖLÜM 36: KUŞATMANIN EŞİĞİ 38 BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR 39 BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI 40 BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ 41 BÖLÜM 40: VEDA VE İSTANBUL'UN GÖLGESİ 42 BÖLÜM 41: GÖLGELERİN İSTİLASI 43 BÖLÜM 42: MASKE DÜŞERKEN 44 BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ 45 BÖLÜM 44: GECE VE KANIN ÇAĞRISI 46 BÖLÜM 45: KAOSUN ŞAFAĞI 47 BÖLÜM 46: BİR NEFESLİK HUZUR 48 BÖLÜM 47: GÖLGELERİN İLK CEVABI 49 BÖLÜM 48: SİSİN ARDINDAKİ FISILTILAR 50 BÖLÜM 49: İNTİKAMIN ÇAĞRISI 51 BÖLÜM 50: VADİ GİRİŞİNDEKİ KANLI KESİŞME 52 BÖLÜM 51: MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZ 53 BÖLÜM 52: ÇEMBERİN DARALDIĞI YER 54 BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS 55 BÖLÜM 54: ORMANIN GİZLİ SAKİNİ 56 BÖLÜM 55: KARANLIK UYKU 57 BÖLÜM 56: YENİ DÜZEN VE KEÇİ SAKALLI GÖLGE 58 BÖLÜM 57: YOLUN SONU VE ESKİ YARA 59 BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 60 BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK 61 BÖLÜM 60: HİÇLİĞİN KIYISINDA 62 BÖLÜM 61: LONDRA’NIN GÖLGESİ VE DEMİRİN SON DİRENİŞİ 63 BÖLÜM 62: ÇELİK VE İRADE 64 BÖLÜM 63: HANIN GÖLGESİNDE, YARINSIZ BİR GECE 65 BÖLÜM 64: KRALIN İŞTAHI 66 BÖLÜM 65: SAVAŞIN ÇAĞRISI VE KANLI BİR VEDA 67 BÖLÜM 66: FIRTINADAN ÖNCE 68 BÖLÜM 67: DENİZDEKİ GÖLGE VE KİBİR 69 BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ 70 BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE 71 BÖLÜM 70: VEDA VE İSYANIN EŞİĞİNDE 72 BÖLÜM 71: TAHTADAN DEVLERİN YÜRÜYÜŞÜ 73 BÖLÜM 72: ÖLÜLER VE ŞEREF 74 BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ 75 BÖLÜM 74: KESKİN SESSİZLİK 76 BÖLÜM 75: FIRTINA ÖNCESİ

İstanbul’un surları, gün batımının kızıla boyadığı gökyüzünde, uzaktan bakıldığında devasa ve yenilmez bir silüet gibi duruyordu. Ancak surların ardındaki ordu, o sarsılmaz gücü temsil etmekten çok uzaktı. Sahildeki o cehennemden sağ kurtulabilenler, ağır, ritmi bozuk adımlarla şehre doğru yürüyorlardı. Her adım, toprağa ağır bir yük gibi bırakılıyordu.

Şahran, Ayhan’ı sırtında taşırken nefesi ciğerlerini yakıyor, her solukta genzini o kesif kan kokusu dolduruyordu. Ayhan’ın başı yana düşmüş, sol kolu Şahran’ın omzundan aşağı cansız bir sarkaç gibi sallanıyordu. Dudaklarından tek bir inilti bile çıkmıyordu; o derin sessizlik, Şahran’ın içindeki korkuyu daha da körüklüyordu.

Mehmet, Yusuf ve Hasan, grubun etrafında bir çember oluşturmuş, bitkin bir halde yürüyorlardı. Üzerlerindeki zırhlar parçalanmış, çoğu yara içinde kalmıştı. Mehmet, yanından geçen bir grup yaralı askere bakıp gözlerini kaçırdı; her birinin yüzünde aynı boş ifade, aynı derin hayal kırıklığı vardı.

Mehmet: (Sesi çatallı ve kısık) "Ayla’yı gördünüz mü? Çatışma sırasında gözden kaybettim. Okları bitince kılıcına sarılmıştı ama..."

Yusuf: (Başını iki yana sallayarak) "Hat karıştı Mehmet. Herkes bir yana savruldu. İngiliz süvarileri kumsala girdiğinde nizam diye bir şey kalmadı. Ayla’nın nerede olduğunu kimse bilmiyor."

Hasan: (Bacağına saplanan bir ok yarasını tutarak topalladı) "Ordunun içinde yaralı çok. Herkes kendi derdinde, herkes bir parça nefes almanın peşinde. Ayla ya bir yere sığındı ya da..."

Şahran, arkadaşların arasındaki konuşmayı duymazlıktan geliyordu; bütün dikkati, sırtındaki kardeşinin zayıflayan kalp atışlarındaydı. Ayhan’ın soğumaya başlayan bedeni, Şahran’ın omzunda sanki bir kaya gibi ağırlaşıyordu.

Şahran: (Ayhan’ın kulağına doğru fısıldadı, sesi titriyordu) "Dayan kardeşim. Az kaldı. Surlara ulaştığımızda her şey bitecek. Şifacılar seni iyileştirecek, sadece dayan... Sakın bırakma kendini."

Yolun sonu göründüğünde, İstanbul’un o heybetli kapıları karşılarındaydı. Muhafızlar, surların tepesinden aşağıya, perişan haldeki orduya bakıyorlardı. Kapıların önünde biriken yaralıların, toz toprak içindeki askerlerin haline şahit olan muhafızların yüzündeki dehşet, durumun vahametini bir kez daha yüzlerine çarptı.

Şahran, kapıların önüne geldiğinde duramadı bile. Sesi, tüm avluda yankılanacak kadar sert ve acılı çıktı.

Şahran: "AÇIN KAPILARI! HEMEN AÇIN!"

Muhafızlar, büyük bir gıcırtıyla demir kapıları araladılar. Şahran, kapıdan içeri girdiği an dizlerinin üzerine çökecek gibi oldu ama iradesiyle ayakta kaldı. Kapıdaki baş muhafız, Şahran’ın sırtındaki Ayhan’ı gördüğünde dehşetle ileri atıldı.

Baş Muhafız: "Şahran Bey! Bu... bu ne haldir? Sahilde durum nedir?"

Şahran: (Baş muhafızın yüzüne bakmadan, dişlerinin arasından konuştu) "Durumu sorma bana! Kapıları kapatın ve tüm hekimleri derhal surların dibindeki revire gönderin. Kardeşim... kardeşim can çekişiyor."

Mehmet, kapıdan içeri giren diğer yaralıların arasına karışıp etrafa bakındı. Hâlâ Ayla’dan bir iz arıyordu. Şahran, Ayhan’ı yavaşça yere, revir için hazırlanan sedyeye yatırdı. Ayhan’ın yüzü bembeyazdı, göğsü belli belirsiz kalkıp iniyordu.

Şahran, kardeşinin alnındaki kanı elinin tersiyle sildi. Elleri kan içindeydi, tıpkı hayalleri, tıpkı umutları gibi. Arkasını döndüğünde, muhafızların kapıları hızla kapattığını gördü; dışarıdaki karanlık dışarıda kalmıştı ama içerideki acı, şehrin bütün sokaklarına yayılmak üzereydi. Ayhan’ın kurtulup kurtulmayacağı belirsizdi, Ayla’nın nerede olduğu meçhuldü ve yarın şafak vakti İngiliz ordusu şehre daha da yaklaşacaktı. Şahran, o loş kapı aralığında, belki de hayatının en zor savaşının şimdi, burada, kendi evinin içinde başlayacağını biliyordu.

Revir bölgesi, kelimenin tam anlamıyla bir can pazarına dönmüştü. İnsanların iniltileri, sargı bezi eksikliğinden ötürü yırtılan kıyafetlerin sesi ve hekimlerin çaresizce emirler yağdırması, İstanbul’un surları içindeki o ağır havayı daha da boğucu kılıyordu. Şahran, kardeşinin sedyeye yatırılışını izlerken ellerindeki kanın kurumaya başladığını, cildini gerdiğini hissediyordu.

Şahran: (Sesi titreyerek hekimin yakasına yapıştı) "Lütfen... Yardım edin ona. Sadece bir yara değil, üzerinden at geçti. Ne gerekiyorsa yapın, gerekirse tüm kaynakları onun için tüketin ama onu bana geri verin!"

Hekim, Şahran’ın ellerini nazikçe ama kararlı bir hareketle üzerinden attı. Yorgunluktan gözlerinin altı morarmış, önlüğü kan içinde kalmıştı.

Hekim: "Şahran Bey, herkesle ilgileniyoruz. Herkes burada bir can, herkes burada bir hikaye. Sadece dua edin, cerrahi müdahaleye başlıyoruz ama durumu... durumu çok ağır."

Şahran, Ayhan’ın sedye ile karanlık koridorların derinliğine çekilişini izledi. O an, o koridorda tek başına kaldığında, dünyadaki tüm sesler kesildi. Sadece kendi kalp atışını ve kardeşinin son duyduğu o zayıf nefes sesini işitiyordu.

Tam o sırada, sarayın iç avlusunda başka bir fırtına kopuyordu. Osman Şah, elindeki kadehi büyük bir hiddetle duvara fırlattı. Kadeh, parçalara ayrılarak yerdeki taşlarda yankılandı. Oda, az önce sınırda alınan haberle derin bir sessizliğe gömülmüştü. Yenilgi... Sadece bir toprak parçası değil, devletin gururu ayaklar altına alınmıştı.

Osman Şah: (Pencereden limana, karanlığa bakarak) "Kıyıya çıkmalarına nasıl müsaade ettik? Bizim sularımızda nasıl olur da İngiliz bayrağı dalgalanır? Bu sadece bir geri çekilme değil, bu bir teslimiyetin başlangıcıdır. Ve ben, bu teslimiyeti kendi ellerimle boğarım!"

Sarayın dışında, Şahran’ın dostları bir köşeye çekilmiş, durum değerlendirmesi yapıyordu. Mehmet, elindeki kırık kılıç parçasını sıkıyordu.

Mehmet: "Ne yapacağız şimdi? İngilizler kıyıya yerleşti, İstanbul’un kapısına dayandılar. Ayhan içerde yaşam savaşı veriyor, Ayla yok... Bir planımız olmalı, böyle bekleyemeyiz."

Yusuf: (Gözlerini duvardaki meşaleye dikmiş, boşluğa bakıyordu) "Bilmiyorum Mehmet. Plan falan kalmadı. Donanmaları kıyıda, topları surlara doğru dönük. Bir sonraki hamlelerini beklemekten başka şansımız yok gibi görünüyor. Belki de... belki de bitmiştir."

Hasan, Yusuf’un bu karamsar sözlerine hiddetle ayağa kalkarak cevap verdi. Yaralı bacağını umursamadan, dişlerini sıkarak öne atıldı.

Hasan: "Bitmek mi? Sen ne saçmalıyorsun! Biz buraya ölmeye gelmedik, biz buraya savaşmaya geldik. Eğer bu kapıdan içeri girdilerse, ya hepimiz öleceğiz ya da onların hepsini bu topraklara gömeceğiz. Başka yolu yok. Ya biz, ya onlar!"

Şahran revirden çıkıp yanlarına geldiğinde, yüzündeki ifade herkesi susturmaya yetti. Gözlerinde ne bir umut ne de bir ışık kalmıştı. Sadece saf, katıksız bir öfke ve intikam arzusu vardı.

Şahran: "Hasan doğru söylüyor. Öldürmekten başka yol kalmadı. Ayhan içeride canıyla uğraşırken, dışarıda onları alkışlayacak halimiz yok. Mehmet, Yusuf... Hazırlanın. Şehirde gizli yollarımız, surlarda tanıdığımız gediklerimiz var. İngilizler bu gece uyumayacaklar. Onlara, bu topraklara girmelerinin bedelinin ne kadar ağır olduğunu göstereceğiz."

İstanbul’un üzerinde kara bulutlar geziyordu. Şehir, sanki yaklaşan büyük felaketi hissetmiş gibi sessizliğe bürünmüştü. Sarayda Osman Şah’ın öfkesi, sokaklarda ise yaralı askerlerin iniltileri birbirine karışıyordu. Herkes bir şeylerin değişeceğini, bu yenilginin yeni bir başlangıcın habercisi olduğunu hissediyordu. Ama bu başlangıç, kan ve yıkımla gelecekti; Şahran ve arkadaşları içinse artık tek bir hedef vardı: Ayhan’ın intikamı ve işgalcileri bu topraklardan sonsuza dek söküp atmak.