69. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ
İstanbul’un surları, gün batımının kızıla boyadığı gökyüzünde, uzaktan bakıldığında devasa ve yenilmez bir silüet gibi duruyordu. Ancak surların ardındaki ordu, o sarsılmaz gücü temsil etmekten çok uzaktı. Sahildeki o cehennemden sağ kurtulabilenler, ağır, ritmi bozuk adımlarla şehre doğru yürüyorlardı. Her adım, toprağa ağır bir yük gibi bırakılıyordu.
Şahran, Ayhan’ı sırtında taşırken nefesi ciğerlerini yakıyor, her solukta genzini o kesif kan kokusu dolduruyordu. Ayhan’ın başı yana düşmüş, sol kolu Şahran’ın omzundan aşağı cansız bir sarkaç gibi sallanıyordu. Dudaklarından tek bir inilti bile çıkmıyordu; o derin sessizlik, Şahran’ın içindeki korkuyu daha da körüklüyordu.
Mehmet, Yusuf ve Hasan, grubun etrafında bir çember oluşturmuş, bitkin bir halde yürüyorlardı. Üzerlerindeki zırhlar parçalanmış, çoğu yara içinde kalmıştı. Mehmet, yanından geçen bir grup yaralı askere bakıp gözlerini kaçırdı; her birinin yüzünde aynı boş ifade, aynı derin hayal kırıklığı vardı.
Mehmet: (Sesi çatallı ve kısık) "Ayla’yı gördünüz mü? Çatışma sırasında gözden kaybettim. Okları bitince kılıcına sarılmıştı ama..."
Yusuf: (Başını iki yana sallayarak) "Hat karıştı Mehmet. Herkes bir yana savruldu. İngiliz süvarileri kumsala girdiğinde nizam diye bir şey kalmadı. Ayla’nın nerede olduğunu kimse bilmiyor."
Hasan: (Bacağına saplanan bir ok yarasını tutarak topalladı) "Ordunun içinde yaralı çok. Herkes kendi derdinde, herkes bir parça nefes almanın peşinde. Ayla ya bir yere sığındı ya da..."
Şahran, arkadaşların arasındaki konuşmayı duymazlıktan geliyordu; bütün dikkati, sırtındaki kardeşinin zayıflayan kalp atışlarındaydı. Ayhan’ın soğumaya başlayan bedeni, Şahran’ın omzunda sanki bir kaya gibi ağırlaşıyordu.
Şahran: (Ayhan’ın kulağına doğru fısıldadı, sesi titriyordu) "Dayan kardeşim. Az kaldı. Surlara ulaştığımızda her şey bitecek. Şifacılar seni iyileştirecek, sadece dayan... Sakın bırakma kendini."
Yolun sonu göründüğünde, İstanbul’un o heybetli kapıları karşılarındaydı. Muhafızlar, surların tepesinden aşağıya, perişan haldeki orduya bakıyorlardı. Kapıların önünde biriken yaralıların, toz toprak içindeki askerlerin haline şahit olan muhafızların yüzündeki dehşet, durumun vahametini bir kez daha yüzlerine çarptı.
Şahran, kapıların önüne geldiğinde duramadı bile. Sesi, tüm avluda yankılanacak kadar sert ve acılı çıktı.
Şahran: "AÇIN KAPILARI! HEMEN AÇIN!"
Muhafızlar, büyük bir gıcırtıyla demir kapıları araladılar. Şahran, kapıdan içeri girdiği an dizlerinin üzerine çökecek gibi oldu ama iradesiyle ayakta kaldı. Kapıdaki baş muhafız, Şahran’ın sırtındaki Ayhan’ı gördüğünde dehşetle ileri atıldı.
Baş Muhafız: "Şahran Bey! Bu... bu ne haldir? Sahilde durum nedir?"
Şahran: (Baş muhafızın yüzüne bakmadan, dişlerinin arasından konuştu) "Durumu sorma bana! Kapıları kapatın ve tüm hekimleri derhal surların dibindeki revire gönderin. Kardeşim... kardeşim can çekişiyor."
Mehmet, kapıdan içeri giren diğer yaralıların arasına karışıp etrafa bakındı. Hâlâ Ayla’dan bir iz arıyordu. Şahran, Ayhan’ı yavaşça yere, revir için hazırlanan sedyeye yatırdı. Ayhan’ın yüzü bembeyazdı, göğsü belli belirsiz kalkıp iniyordu.
Şahran, kardeşinin alnındaki kanı elinin tersiyle sildi. Elleri kan içindeydi, tıpkı hayalleri, tıpkı umutları gibi. Arkasını döndüğünde, muhafızların kapıları hızla kapattığını gördü; dışarıdaki karanlık dışarıda kalmıştı ama içerideki acı, şehrin bütün sokaklarına yayılmak üzereydi. Ayhan’ın kurtulup kurtulmayacağı belirsizdi, Ayla’nın nerede olduğu meçhuldü ve yarın şafak vakti İngiliz ordusu şehre daha da yaklaşacaktı. Şahran, o loş kapı aralığında, belki de hayatının en zor savaşının şimdi, burada, kendi evinin içinde başlayacağını biliyordu.
Revir bölgesi, kelimenin tam anlamıyla bir can pazarına dönmüştü. İnsanların iniltileri, sargı bezi eksikliğinden ötürü yırtılan kıyafetlerin sesi ve hekimlerin çaresizce emirler yağdırması, İstanbul’un surları içindeki o ağır havayı daha da boğucu kılıyordu. Şahran, kardeşinin sedyeye yatırılışını izlerken ellerindeki kanın kurumaya başladığını, cildini gerdiğini hissediyordu.
Şahran: (Sesi titreyerek hekimin yakasına yapıştı) "Lütfen... Yardım edin ona. Sadece bir yara değil, üzerinden at geçti. Ne gerekiyorsa yapın, gerekirse tüm kaynakları onun için tüketin ama onu bana geri verin!"
Hekim, Şahran’ın ellerini nazikçe ama kararlı bir hareketle üzerinden attı. Yorgunluktan gözlerinin altı morarmış, önlüğü kan içinde kalmıştı.
Hekim: "Şahran Bey, herkesle ilgileniyoruz. Herkes burada bir can, herkes burada bir hikaye. Sadece dua edin, cerrahi müdahaleye başlıyoruz ama durumu... durumu çok ağır."
Şahran, Ayhan’ın sedye ile karanlık koridorların derinliğine çekilişini izledi. O an, o koridorda tek başına kaldığında, dünyadaki tüm sesler kesildi. Sadece kendi kalp atışını ve kardeşinin son duyduğu o zayıf nefes sesini işitiyordu.
Tam o sırada, sarayın iç avlusunda başka bir fırtına kopuyordu. Osman Şah, elindeki kadehi büyük bir hiddetle duvara fırlattı. Kadeh, parçalara ayrılarak yerdeki taşlarda yankılandı. Oda, az önce sınırda alınan haberle derin bir sessizliğe gömülmüştü. Yenilgi... Sadece bir toprak parçası değil, devletin gururu ayaklar altına alınmıştı.
Osman Şah: (Pencereden limana, karanlığa bakarak) "Kıyıya çıkmalarına nasıl müsaade ettik? Bizim sularımızda nasıl olur da İngiliz bayrağı dalgalanır? Bu sadece bir geri çekilme değil, bu bir teslimiyetin başlangıcıdır. Ve ben, bu teslimiyeti kendi ellerimle boğarım!"
Sarayın dışında, Şahran’ın dostları bir köşeye çekilmiş, durum değerlendirmesi yapıyordu. Mehmet, elindeki kırık kılıç parçasını sıkıyordu.
Mehmet: "Ne yapacağız şimdi? İngilizler kıyıya yerleşti, İstanbul’un kapısına dayandılar. Ayhan içerde yaşam savaşı veriyor, Ayla yok... Bir planımız olmalı, böyle bekleyemeyiz."
Yusuf: (Gözlerini duvardaki meşaleye dikmiş, boşluğa bakıyordu) "Bilmiyorum Mehmet. Plan falan kalmadı. Donanmaları kıyıda, topları surlara doğru dönük. Bir sonraki hamlelerini beklemekten başka şansımız yok gibi görünüyor. Belki de... belki de bitmiştir."
Hasan, Yusuf’un bu karamsar sözlerine hiddetle ayağa kalkarak cevap verdi. Yaralı bacağını umursamadan, dişlerini sıkarak öne atıldı.
Hasan: "Bitmek mi? Sen ne saçmalıyorsun! Biz buraya ölmeye gelmedik, biz buraya savaşmaya geldik. Eğer bu kapıdan içeri girdilerse, ya hepimiz öleceğiz ya da onların hepsini bu topraklara gömeceğiz. Başka yolu yok. Ya biz, ya onlar!"
Şahran revirden çıkıp yanlarına geldiğinde, yüzündeki ifade herkesi susturmaya yetti. Gözlerinde ne bir umut ne de bir ışık kalmıştı. Sadece saf, katıksız bir öfke ve intikam arzusu vardı.
Şahran: "Hasan doğru söylüyor. Öldürmekten başka yol kalmadı. Ayhan içeride canıyla uğraşırken, dışarıda onları alkışlayacak halimiz yok. Mehmet, Yusuf... Hazırlanın. Şehirde gizli yollarımız, surlarda tanıdığımız gediklerimiz var. İngilizler bu gece uyumayacaklar. Onlara, bu topraklara girmelerinin bedelinin ne kadar ağır olduğunu göstereceğiz."
İstanbul’un üzerinde kara bulutlar geziyordu. Şehir, sanki yaklaşan büyük felaketi hissetmiş gibi sessizliğe bürünmüştü. Sarayda Osman Şah’ın öfkesi, sokaklarda ise yaralı askerlerin iniltileri birbirine karışıyordu. Herkes bir şeylerin değişeceğini, bu yenilginin yeni bir başlangıcın habercisi olduğunu hissediyordu. Ama bu başlangıç, kan ve yıkımla gelecekti; Şahran ve arkadaşları içinse artık tek bir hedef vardı: Ayhan’ın intikamı ve işgalcileri bu topraklardan sonsuza dek söküp atmak.
