70. bölüm · Kurt Sürüsü

BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER 3 BÖLÜM 2: SURLARIN GÖLGESİNDE 4 BÖLÜM 3: GÜNEŞİN SON SAKİNİ 5 BÖLÜM 4: GÖLGE VE ÇELİK 6 BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER 7 BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ 8 BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ 9 BÖLÜM 8: AYRI YOLLAR, AYNI KADER 10 BÖLÜM 9: ESİR KAMPINDAKİ AYNA 11 BÖLÜM 10: DEMİR MASKELİ GÖLGE 12 BÖLÜM 11: GÖLGELERİN İÇİNDEKİ CELLAT 13 BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ 14 BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ 15 BÖLÜM 14: KESİLEN NEFES 16 BÖLÜM 15: KÜL VE UMUTSIZLIK 17 BÖLÜM 16: İS KOKULU SOFRA 18 BÖLÜM 17: GÖLGELERİN İHANETİ 19 BÖLÜM 18: KORKUNUN DUVARLARI 20 BÖLÜM 19: KÜL OLAN YALAN 21 BÖLÜM 20: SİYAHIN ÖFKESİ 22 BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE 23 BÖLÜM 22: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 24 BÖLÜM 23: ZİNCİRLERİN SOĞUKLUĞU 25 BÖLÜM 24: İZİN PEŞİNDE 26 BÖLÜM 25: TAŞ DUVARLARIN ARASINDAKİ ZİYAFET 27 BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE 28 BÖLÜM 27: KÜL VE ÖFKE 29 BÖLÜM 28: KÖYDEKİ SESSİZ FIRTINA 30 BÖLÜM 29: KIZIL OKÇUNUN YOLCULUĞU 31 BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN 32 BÖLÜM 31: KARLI YOLUN YORGUNLARI 33 BÖLÜM 32: ALTININ PARILTISI VE GÖLGENİN İZİ 34 BÖLÜM 33: GÖLGELERİN İZİNDE 35 BÖLÜM 34: DENİZDEN GELEN GÖLGE 36 BÖLÜM 35: ORMANIN GÖLGESİNDEKİ YABANCILAR 37 BÖLÜM 36: KUŞATMANIN EŞİĞİ 38 BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR 39 BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI 40 BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ 41 BÖLÜM 40: VEDA VE İSTANBUL'UN GÖLGESİ 42 BÖLÜM 41: GÖLGELERİN İSTİLASI 43 BÖLÜM 42: MASKE DÜŞERKEN 44 BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ 45 BÖLÜM 44: GECE VE KANIN ÇAĞRISI 46 BÖLÜM 45: KAOSUN ŞAFAĞI 47 BÖLÜM 46: BİR NEFESLİK HUZUR 48 BÖLÜM 47: GÖLGELERİN İLK CEVABI 49 BÖLÜM 48: SİSİN ARDINDAKİ FISILTILAR 50 BÖLÜM 49: İNTİKAMIN ÇAĞRISI 51 BÖLÜM 50: VADİ GİRİŞİNDEKİ KANLI KESİŞME 52 BÖLÜM 51: MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZ 53 BÖLÜM 52: ÇEMBERİN DARALDIĞI YER 54 BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS 55 BÖLÜM 54: ORMANIN GİZLİ SAKİNİ 56 BÖLÜM 55: KARANLIK UYKU 57 BÖLÜM 56: YENİ DÜZEN VE KEÇİ SAKALLI GÖLGE 58 BÖLÜM 57: YOLUN SONU VE ESKİ YARA 59 BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 60 BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK 61 BÖLÜM 60: HİÇLİĞİN KIYISINDA 62 BÖLÜM 61: LONDRA’NIN GÖLGESİ VE DEMİRİN SON DİRENİŞİ 63 BÖLÜM 62: ÇELİK VE İRADE 64 BÖLÜM 63: HANIN GÖLGESİNDE, YARINSIZ BİR GECE 65 BÖLÜM 64: KRALIN İŞTAHI 66 BÖLÜM 65: SAVAŞIN ÇAĞRISI VE KANLI BİR VEDA 67 BÖLÜM 66: FIRTINADAN ÖNCE 68 BÖLÜM 67: DENİZDEKİ GÖLGE VE KİBİR 69 BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ 70 BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE 71 BÖLÜM 70: VEDA VE İSYANIN EŞİĞİNDE 72 BÖLÜM 71: TAHTADAN DEVLERİN YÜRÜYÜŞÜ 73 BÖLÜM 72: ÖLÜLER VE ŞEREF 74 BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ 75 BÖLÜM 74: KESKİN SESSİZLİK 76 BÖLÜM 75: FIRTINA ÖNCESİ

İngiliz kampı, Osmanlı kıyılarında kurulan devasa bir karmaşanın merkeziydi. Çadırların arasındaki loş ve rutubetli bir bölmede, Ayla elleri arkadan bağlı, yere çökmüş halde bekliyordu. Gözleri yorgundu ama bakışlarındaki o hırçın ateş sönmemişti.

Alaric, içeri ağır adımlarla girdi. Elinde bir parça kuru et ve tahta bir kapta su vardı. Hiçbir şey söylemeden Ayla’nın yanına oturdu, bıçağıyla elindeki ipleri tek hamlede kesti. Ayla şaşkınlıkla ona bakarken, Alaric yemeği ve suyu uzattı.

Alaric: (Sesi, kampın gürültüsü içinde bile soğuk ve netti) "Ye. Güçlenmen gerekecek."

Kampın girişinde beliren gölge Leydi Elara’ydı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, dikkatli gözlerle ikiliyi izliyordu. Alaric, Ayla’nın son lokmasını yediğini görünce, ona doğru hafifçe eğildi ve fısıldadı:

Alaric: "Kılıçla dövüşebilir misin?"

Ayla’nın gözlerinde bir anlık bir parıltı belirdi. "Evet," dedi kararlı bir sesle.

Alaric doğruldu, arkasında duran Elara’ya doğru dönüp sesini yükseltti: "Leydim! Bir talim, bir nefes molasına ne dersiniz? Şu esir kız, kılıç konusunda iddialı olduğunu söylüyor."

Elara, yüzünde hafif bir alaycılıkla yaklaştı. Belindeki çelik kılıcı kınından çıkardı, çeliğin o keskin sesi çadırın içinde yankılandı. Alaric, yerde duran, şövalyelerin kullandığı ağır bir çelik kılıcı ayağıyla Ayla’nın önüne itti.

Elara: "Bizde talim tahta kılıçla yapılmaz. Gerçek, ağırlığını hissettirmelidir."

Ayla: (Ağır kılıcı kavradı, parmakları kabzaya alışmaya çalıştı) "Bizim topraklarımızda talim tahta kılıçla başlar, incelik öğrenilir. Ama sizin yönteminiz buysa, kabulümdür."

Ayla, şövalye kılıcının ağır kütlesini hissettiğinde bir an sendeledi. Bu kılıç, Ayhan’ın ona öğrettiği o hafif, hızlı hareketlere göre çok ağırdı. Elara ise yıllardır savaş meydanlarının tozunu yutmuş, çeliğin ağırlığına hükmeden profesyonel bir savaşçıydı.

Elara ilk hamleyi yaptı. Kılıcını bir kamçı gibi savurarak Ayla’nın omuz hizasına indirdi. Ayla, kılıcın o ağır ivmesini karşılamak için tüm gücüyle bloğunu koydu. İki kılıcın çarpışması, kampın ortasında bir çınlama sesi bıraktı. Elara durmadı, döngüsel bir hareketle Ayla’nın etrafında dönmeye başladı.

Elara: "Hızın fena değil, ama kılıcın ağırlığını yönetemiyorsun. Bir şövalyenin kılıcı, bir uzuv gibi çalışmalıdır!"

Elara, seri bir hamleyle Ayla’nın bacaklarına doğru bir kesik savurdu. Ayla, Ayhan’dan öğrendiği o çevik refleksle geri çekildi ve kılıcını bir kalkan gibi kullanarak Elara’nın üzerine bastırdı. Çeliklerin sürtünme sesi, tozlu kumsalda yankılanıyordu. Ayla, kılıcın ağırlığını dezavantajdan avantaja çevirmeye çalıştı; her savuruşunda momentumu kullanarak Elara’nın savunmasında gedik aradı.

Dövüş şiddetlendi. Elara, daha sert ve kırıcı darbelerle Ayla’yı geri çekilmeye zorladı. Ayla ise sadece savunmada kalmıyor, fırsat buldukça Elara’nın zayıf noktalarına, özellikle omuz hizasındaki açıklığa hamleler yapıyordu. İkisinin de nefes alışverişleri hızlandı, ter damlaları yüzlerinden süzülerek toprağa düştü.

Son bir hamle... Elara, kılıcını Ayla’nın savunmasını kırmak için büyük bir hızla yukarıdan aşağıya indirdi. Ayla geri çekilmek yerine, kılıcını bir kaldıraç gibi kullanarak Elara’nın darbesini yana saptırdı ve aynı anda kendi kılıcını Elara’nın boğazına dayadı. O esnada Elara da kılıcını Ayla’nın göğüs kafesinin tam üzerine, kalbinin hizasına yerleştirmişti.

İkisi de kıpırdayamadı. Çeliğin soğukluğu, birbirlerinin nefesini hissedecek kadar yakındı.

Elara, dudaklarında ince, memnuniyet dolu bir gülümsemeyle kılıcını indirdi. "Çok iyisin," dedi, sesi hem takdir hem de bir uyarı barındırıyordu. "Ama biraz daha çalışman lazım."

Alaric tüm bu süreci, kollarını kavuşturmuş, gözlerinde ne bir heyecan ne de bir keyif ile izliyordu. Bu düello, onun için sadece iki kişinin çelikle dansıydı, bir anlam ifade etmiyordu. İkisi de kılıçlarını indirdiğinde, Alaric onlara son bir kez baktı. İçindeki o huzursuzluk, kampın kalabalığı ve bu anlamsız talimler ona dar geliyordu.

Sessizce arkasını döndü. Kampın dışına, ağaçların ve gölgelerin başladığı o karanlık orman hattına doğru yürümeye başladı. Kendi kendine kafa dağıtması, zihnindeki o bitmek bilmeyen savaş planlarını ve yaralı kardeşinin, yanan toprakların görüntüsünü biraz olsun susturması gerekiyordu. Ormanın derinliklerine girdiğinde, ardında bıraktığı o çelik seslerinden ve iki kadının o rekabetçi nefesinden çok uzaklarda, tamamen yalnız kalacağı o sessizliği arıyordu.

Alaric, kampın gürültüsünden ve o iki kadının kılıç seslerinin yarattığı yapay rekabetten iyice uzaklaşmıştı. Orman, denizin o hırçın sesini yutmuş, yerine kendi uğultulu, karanlık sessizliğini koymuştu. Elindeki mataradan yudumladığı şarap, boğazında bir ateş gibi yanıyor, zihnindeki o bitmek bilmeyen savaş sahnelerini kısa süreliğine de olsa uyuşturuyordu.

Adımları, kurumuş yaprakların üzerinde kuru bir ses çıkarıyordu. Gözleri, alışkanlıktan olsa gerek, her ağaç gölgesini, her çalılık hareketini bir pusulanın ibresi gibi takip ediyordu. Tam o sırada, ormanın derinliklerinden gelen boğuk, hırıltılı bir nefes sesi duyuldu. Alaric durdu, şarap matarasını yavaşça kemerine astı.

Gölgeden çıkan yaratık, ne bir insan ne de tamamen bir hayvandı. İki ayağı üzerinde duran, tüyleri matlaşmış, çenesi kontrolsüzce sarkan bir kurt adamdı. Gözleri, karanlıkta sönük birer kömür gibi parlıyordu. Alaric, yüzünde o meşhur, deli dolu gülümsemelerinden birini yerleştirdi.

Alaric: "Demek sizden burda da var, ha? Memleketin her tarafı mı sizin gibi huzur bozanlarla dolu?"

Kurt adam, kulakları sağır edici bir ulumayla ileri atıldı. Alaric, yaratığın pençesini havada savurduğu o milisaniyelik boşluğu kullanarak yana kaydı. Kılıcını kınından çekti; çelik, gecenin karanlığını yarıp geçen bir şimşek gibi ışıldadı. Tek bir keskin hamleyle, yaratığın boynundaki zayıf noktayı hedef aldı. Kılıç, kasları ve tüyleri bir kağıt gibi keserek geçti. Kurt adam, boğazından gelen gurultulu bir sesle yere serildi.

Ancak orman sessizliğe bürünmedi. Ağaçların arasından gelen iki gölge daha belirdi. Bu seferkiler daha iri, daha aç görünüyordu. Pençelerini toprağa sürterek etrafını sarmaya başladılar. Alaric, kılıcını iki eliyle kavradı, vücudunu bir yay gibi gerdi.

Alaric: "Bir tane daha mı? Bugün et ziyafeti çekmeye niyetlisiniz galiba, ama kendinizi menüye koyduğunuzu unutuyorsunuz."

Sağdaki kurt adam, hızını alarak üzerine atıldı. Alaric, kılıcını göğüs kafesine doğru sapladı, yaratık acıyla sarsılırken onu yana savurdu. Tam o esnada diğeri, arkasından sıçradı. Alaric, sırtına binen o ağırlığı hissettiği anda yere yuvarlandı, sırtüstü bir şekilde dönerek elindeki hançeri yaratığın karnına gömdü.

Ormanın içinde kan, toprağa sıcak bir yağmur gibi damlıyordu. Yaratıklar, insanüstü bir güçle ayağa kalkmaya çalışsa da, Alaric onlara fırsat vermedi. Birini kılıcının ucuyla yere sabitledi, diğerinin ise pençesini tuttuğu eliyle büküp boynunu çevirdi.

Kılıcının üzerine kan damlıyordu. Alaric, ayağa kalktı, üzerindeki kanları silme zahmetine bile girmedi.

Alaric: "Zayıf. Hepiniz fazlasıyla zayıfsınız. Sizin doğanız vahşet, benimkisi ise o vahşeti bitirmek."

Dışarıdan bakıldığında, tek başına duran bir adamın ormanın içinde üç vahşi yaratığı yere sermesi bir mucize gibi görünürdü ama Alaric için bu sadece bir ısınmaydı. Şarap matarasına elini attı, bir yudum daha aldı. Orman şimdi eskisinden daha sessizdi, sadece kanın toprağa karışan kokusu havada asılı kalmıştı. Alaric, matarasını tekrar kemerine yerleştirdi ve hiçbir şey olmamış gibi, kampın aksi yönüne, gecenin daha da karanlık olduğu derinliklere doğru yürümeye devam etti. Onun derdi kurt adamlar değil, kendi içindeki o bitmek bilmeyen fırtınaydı.