38. bölüm · Kurt Sürüsü

BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR

Keskin Kalem

Bölümler
1 Giriş 2 BÖLÜM 1 GÖLGELERİN ARDINDAKİ GÖZLER 3 BÖLÜM 2: SURLARIN GÖLGESİNDE 4 BÖLÜM 3: GÜNEŞİN SON SAKİNİ 5 BÖLÜM 4: GÖLGE VE ÇELİK 6 BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER 7 BÖLÜM 6: EMANET VE GECEYE DÖNÜŞ 8 BÖLÜM 7: KANLI DÖNÜŞ 9 BÖLÜM 8: AYRI YOLLAR, AYNI KADER 10 BÖLÜM 9: ESİR KAMPINDAKİ AYNA 11 BÖLÜM 10: DEMİR MASKELİ GÖLGE 12 BÖLÜM 11: GÖLGELERİN İÇİNDEKİ CELLAT 13 BÖLÜM 12: ŞAFAĞIN SOĞUK YÜZÜ 14 BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ 15 BÖLÜM 14: KESİLEN NEFES 16 BÖLÜM 15: KÜL VE UMUTSIZLIK 17 BÖLÜM 16: İS KOKULU SOFRA 18 BÖLÜM 17: GÖLGELERİN İHANETİ 19 BÖLÜM 18: KORKUNUN DUVARLARI 20 BÖLÜM 19: KÜL OLAN YALAN 21 BÖLÜM 20: SİYAHIN ÖFKESİ 22 BÖLÜM 21: GÜNEŞİN BATTIĞI YERDEN GELEN GÖLGE 23 BÖLÜM 22: FIRTINA ÖNCESİ SESSİZLİK 24 BÖLÜM 23: ZİNCİRLERİN SOĞUKLUĞU 25 BÖLÜM 24: İZİN PEŞİNDE 26 BÖLÜM 25: TAŞ DUVARLARIN ARASINDAKİ ZİYAFET 27 BÖLÜM 26: GÖLGELERİN İZİNDE 28 BÖLÜM 27: KÜL VE ÖFKE 29 BÖLÜM 28: KÖYDEKİ SESSİZ FIRTINA 30 BÖLÜM 29: KIZIL OKÇUNUN YOLCULUĞU 31 BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN 32 BÖLÜM 31: KARLI YOLUN YORGUNLARI 33 BÖLÜM 32: ALTININ PARILTISI VE GÖLGENİN İZİ 34 BÖLÜM 33: GÖLGELERİN İZİNDE 35 BÖLÜM 34: DENİZDEN GELEN GÖLGE 36 BÖLÜM 35: ORMANIN GÖLGESİNDEKİ YABANCILAR 37 BÖLÜM 36: KUŞATMANIN EŞİĞİ 38 BÖLÜM 37: YARALI DÖNÜŞ VE İTİRAFLAR 39 BÖLÜM 38: İSTANBUL'UN ÇELİK DUVARI 40 BÖLÜM 39: ORMANIN LANETİ 41 BÖLÜM 40: VEDA VE İSTANBUL'UN GÖLGESİ 42 BÖLÜM 41: GÖLGELERİN İSTİLASI 43 BÖLÜM 42: MASKE DÜŞERKEN 44 BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ 45 BÖLÜM 44: GECE VE KANIN ÇAĞRISI 46 BÖLÜM 45: KAOSUN ŞAFAĞI 47 BÖLÜM 46: BİR NEFESLİK HUZUR 48 BÖLÜM 47: GÖLGELERİN İLK CEVABI 49 BÖLÜM 48: SİSİN ARDINDAKİ FISILTILAR 50 BÖLÜM 49: İNTİKAMIN ÇAĞRISI 51 BÖLÜM 50: VADİ GİRİŞİNDEKİ KANLI KESİŞME 52 BÖLÜM 51: MASKELERİN ARDINDAKİ YÜZ 53 BÖLÜM 52: ÇEMBERİN DARALDIĞI YER 54 BÖLÜM 53: MASKESİZ KÂBUS 55 BÖLÜM 54: ORMANIN GİZLİ SAKİNİ 56 BÖLÜM 55: KARANLIK UYKU 57 BÖLÜM 56: YENİ DÜZEN VE KEÇİ SAKALLI GÖLGE 58 BÖLÜM 57: YOLUN SONU VE ESKİ YARA 59 BÖLÜM 58: SAVAŞTAN ÖNCEKİ SESSİZLİK 60 BÖLÜM 59: KÜL VE SESSİZLİK 61 BÖLÜM 60: HİÇLİĞİN KIYISINDA 62 BÖLÜM 61: LONDRA’NIN GÖLGESİ VE DEMİRİN SON DİRENİŞİ 63 BÖLÜM 62: ÇELİK VE İRADE 64 BÖLÜM 63: HANIN GÖLGESİNDE, YARINSIZ BİR GECE 65 BÖLÜM 64: KRALIN İŞTAHI 66 BÖLÜM 65: SAVAŞIN ÇAĞRISI VE KANLI BİR VEDA 67 BÖLÜM 66: FIRTINADAN ÖNCE 68 BÖLÜM 67: DENİZDEKİ GÖLGE VE KİBİR 69 BÖLÜM 68: YENİLGİNİN AĞIR YÜKÜ 70 BÖLÜM 69: ÇELİK VE GÖLGE 71 BÖLÜM 70: VEDA VE İSYANIN EŞİĞİNDE 72 BÖLÜM 71: TAHTADAN DEVLERİN YÜRÜYÜŞÜ 73 BÖLÜM 72: ÖLÜLER VE ŞEREF 74 BÖLÜM 73: ORMANIN VAHŞİ YÜZÜ 75 BÖLÜM 74: KESKİN SESSİZLİK 76 BÖLÜM 75: FIRTINA ÖNCESİ

Kampın etrafını çevreleyen sık ağaçların arasına sızan sabah güneşi, toprağın nemini buharlaştırıyordu. Ayla, kampın biraz uzağında, kendi kendine kurduğu bir talim alanında duruyordu. Yayını gerdi; kirişin parmaklarına baskısı, o tanıdık ve keskin acı, zihnini boşaltmasına yardım ediyordu. Nefesini tuttu, gözlerini karşıdaki ağaç kütüğünün üzerine çizdiği noktaya sabitledi ve bıraktı. Ok, havayı bir kamçı gibi yararak hedefi tam merkezinden delip geçti.

Ayla, ikinci oku yayına yerleştirirken arkasından gelen yumuşak ayak seslerini duydu. Yayını indirmeden konuştu.

Ayla: "Bu kadar sessiz gelmen bir gün başını belaya sokacak Selma."

Selma, bir ağacın gövdesine yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. Yüzünde, kamptaki diğerlerinin aksine daha yumuşak ama yine de yorgun bir ifade vardı.

Selma: "Sessiz hareket etmeyi öğrenmek hayatta tutar Ayla. İnsanlar bir şeyleri anlamadan önce onların gölgesini görmeyi öğrenmelisin."

Ayla yayı tamamen indirip Selma'ya döndü. Gözlerinde, son birkaç gündür onu huzursuz eden o derin şüphe vardı.

Ayla: "İnsanlardan bahsediyorum. Sence bana gerçekten güveniyorlar mı? Buradaki herkesin geçmişi, bir sırrı, bir yara izi var. Benimkisi ise... Benimkisi 'Kara'lardan gelme. Ne kadar iyi ok atarsam atayım, gözlerinde hâlâ o yabancılığı görüyorum."

Selma, Ayla'ya doğru bir adım attı. Ses tonu, ormandaki rüzgâr kadar samimi ve duruydu.

Selma: "Kimse senin geçmişinle ilgilenmiyor, inan bana. Herkes sadece yarın hayatta kalıp kalamayacağını düşünüyor. Artık sen de bizden birisin, Ayla. O lekeyi sildin; yaptıkların, geçmişteki ihanetlerinden daha yüksek sesle konuşuyor."

Ayla, elindeki oka baktı; ucundaki hafif kan lekesi kurumuştu. Ayla: "Bir zamanlar ben de senin gibi düşünüyordum Selma. 'İnsanlar değişir' diyordum. Ama ya değişmiyorlarsa? Ya içimizdeki o karanlık, bir gün yeniden gün yüzüne çıkmak için pusuda bekliyorsa?"

Selma, buruk bir tebessümle başını salladı. Selma: "Bir zamanlar ben de 'Kara'lardandım. O zehri tattım, o kuyuya baktım. Karanlığın ne olduğunu bilmek, ona geri dönmek demek değildir. Tam tersine, ona karşı kalkan olmanı sağlar. Kendinden korkmayı bırak, Ayla."

Tam o sırada, ormanın derinliklerinden gelen atların hızlı ve düzensiz tıkırtısı sohbetlerini böldü. İkisi de aynı anda başlarını patikaya çevirdi.

Atların üzerinde beliren iki silüet vardı; Şahran ve Ayhan. Ancak halleri hiç iyi görünmüyordu. Şahran, atın üzerinde hafifçe yana devrilmişti; sol bileğini sağ eliyle sıkıca kavramıştı ve parmaklarının arasından sızan kan, atın yelesini kızıla boyuyordu. Ayhan’ın yüzü ise korkudan kireç gibi olmuştu.

Mehmet, Yusuf, Hasan ve Ali, durumu fark eder etmez kampın içinden fırladılar. Şahran, atından inerken dengesini kaybetti ama Mehmet onu düşmeden yakaladı.

Mehmet: (Endişeyle) "Şahran! Ne oldu sana? Bu kan... Bu yarayı nasıl aldın?"

Şahran, dişlerini sıkarak nefesini tuttu, acıyla yüzünü buruşturdu ama dik durmaya çalıştı. Şahran: "Önemsiz. Sadece... biraz fazla yaklaştık. O ormandaki gölgeler, sandığımızdan daha hızlı."

Ayhan, atından atladı, elleri titriyordu. Ayhan: "Onu gördük, Mehmet. O adam... Sattam’ın kiraladığı o suikastçı. Kılıcıyla Şahran’ın bileğini biçti, kılıcını elinden uçurdu. Eğer okçular araya girmeseydi..."

Selma, hızla Şahran’ın yanına geldi. Yüzündeki o sakin ifade, yerini bir anlık paniğe ama hemen ardından profesyonel bir soğukkanlılığa bıraktı. Kemerindeki küçük çantayı açtı, Şahran’ın bileğindeki bezi yavaşça çözmeye başladı.

Selma: "Şahran, konuşmayı bırak da kanı durdurmamıza izin ver. Bu kesik derin, sinirlere kadar inmiş olabilir."

Şahran acıdan terlemişti ama gözlerini kampın çevresine, ormanın derinliklerine dikmişti. Şahran: "Sattam kalede. Ve artık sadece ordusuyla değil, o gölgelerle çalışıyor. Zamanımız daralıyor. Kale düşmeden, o adamı bulmamız lazım."

Kampın atmosferi bir anda ağırlaştı. Ayla, uzaktan gördüğü o kanlı bileğe baktı; Selma’nın söyledikleri zihninde yankılanıyordu: Karanlığın ne olduğunu bilmek, ona karşı kalkan olmaktır. Şimdi herkes, o karanlığın sadece ormanda değil, hemen karşılarındaki kale duvarlarının ardında da beklediğini anlamıştı. Şahran’ın bileğindeki o derin kesik, sanki yaklaşan büyük fırtınanın ilk damlasıydı.

Kampın ortasındaki büyük ateşin etrafında toplananlar, Şahran’ın bileğindeki sargıdan damlayan kanın yere düşüşünü sessizce izlediler. Şahran, Selma’nın pansumanı bitirmesini beklemeden ayağa kalktı. Yüzü acıdan solgundu ama gözlerindeki o çelik gibi kararlılık, kampın havasını bir anda değiştirdi. Mehmet, Yusuf, Hasan, Ali ve kampa yeni katılan köylüler... Hepsinin bakışları Şahran’ın üzerindeydi.

Şahran elini kaldırdı, biraz yavaş hareket ediyordu ama sesi gür ve kesindi.

Şahran: "Birkaç günümüz var, belki daha az. Eğer İstanbul o kalede düşerse, arkasında sadece bizim cesetlerimizi değil, bu toprağın tüm onurunu da bırakırız. Sattam buraya toprak almaya gelmedi, burayı haritadan silmeye geldi."

Mehmet: (Kılıcının kabzasını sıkarak) "Biz zaten ölümü göze alıp gelmedik mi Şahran? Söyle ne yapacağımızı, kimin tepesine bineceğiz?"

Yusuf: "Sattam'ın kampı tepenin ardında, ormanın içine gömülüler. Doğrudan oraya dalarsak, daha kampın sınırına varmadan oklarıyla bizi avlarlar. Bize bir yol lazım, görünmeden ulaşabileceğimiz bir açık."

Şahran: (Eğilip yere bir dal parçasıyla harita çizmeye başladı) "Doğrudan gitmeyeceğiz. Sattam’ın kampı disiplinli, evet. Ama tek bir zayıf noktaları var: İkmal yolları. Oraya kampı kurdukları vadi, kuzeyden gelen rüzgârla kapanır. Biz güneydeki o kayalık patikadan dolanacağız."

Hasan: "O patika çok dar Şahran, atlarla geçmek imkansız. Yaya gitsek bile, gece boyu tırmanmamız lazım."

Ali: "Tırmanırız. Eğer onları arkadan, yani o savunmasız taraftan sıkıştırırsak, panik yaparlar. Sattam kibre yenik düştü, arkasını kollayacağını sanmıyor."

Ayhan: (Araya girerek) "Peki ya o suikastçı? O ormanda bir hayalet gibi geziyor. Biz oraya varana kadar bizi biçerse?"

Ayla: (Yayını omuzuna asarak) "Onunla ben ilgileneceğim. Ormanı o adamdan daha iyi biliyorum. Onun ayak izlerini takip edip, pususunu bozacak kişi benim. Siz Sattam'a odaklanın, ben gölgeyi üzerinizden çekeceğim."

Şahran, Ayla’nın gözlerine baktı. Oradaki kararlılığı görünce başını hafifçe salladı.

Şahran: "Güzel. Plan basit; Yusuf ve Hasan, kuzeydeki o çalıları ateşe vereceksiniz. Dumanı gören Sattam, saldırının kuzeyden geleceğini sanacak. Bütün gücünü o tarafa yığacak. Biz ise, o kargaşanın içinde güneydeki kayalıklardan inip çadırların tam ortasına düşeceğiz."

Mehmet: "Sattam'ı kim alacak? O adam sıradan biri değil, pala sallayan bir kasap."

Şahran kılıcını kınından bir parmak kadar çekti, metalin o karanlık ışıltısı ateşte parladı. Şahran: "Onu ben alacağım. O benim kavgam, benim geçmişim. Siz Murtaza ve diğerlerine yoğunlaşın. Kimse sağ kalmasın, Sattam’ın ordusu burada gömülecek."

Ali: "Peki ya köy halkı? Eğer biz gidersek ve onlar başka bir yoldan köyü basarlarsa?"

Selma: (Hızla atılarak) "Köyü ben savunurum. Geriye kalan gençlerle ve kadınlarla savunma hattı kuracağız. Sattam buraya odaklandığı an, köyün çevresine kurduğumuz tuzaklar işleyecektir. Sizin tek göreviniz, o tepedeki çadırları cehenneme çevirmek."

Şahran, herkesin gözünün içine tek tek baktı. Bu bir "kahramanlık" konuşması değildi; bu, bir hayatta kalma metniydi.

Şahran: "Hazırlanın. Yarın gün ağarmadan yola çıkıyoruz. Herkes ekipmanını kontrol etsin. Unutmayın, bu ormandan çıkan ya bir kurt sürüsü olacak, ya da bir daha hiç kimse çıkmayacak."

Ortam bir anda sessizliğe büründü. Herkes kendi görev yerine dağılırken, geride sadece ateşin çıtırtısı ve yaklaşan büyük çarpışmanın o ağır, soğuk sessizliği kaldı. Şahran, haritayı elinin tersiyle sildi, bakışlarını uzaktaki kaleye çevirdi. Artık geri dönüş yoktu; ya o kale kurtulacak, ya da Sattam'ın gölgesi bütün toprakları kaplayacaktı.