6. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 5: ÇITIRTI VE GÖLGELER
Orman, gündüz gözüyle bile içine girenleri yutan bir devdi. Ağaçların gövdeleri o kadar yaşlı ve yosunluydu ki, sanki toprağın altından çıkan devlerin parmaklarını andırıyordu. Ali ve Veli, ellerinde ucu sivriltilmiş iki değnekle, birbirlerine yakın durmaya çalışarak ilerliyorlardı.
Ali, on iki yaşındaydı ve daha temkinliydi. Veli ise dokuz yaşındaydı, sürekli etrafındaki karıncaları, renkli taşları izliyor, ormanın tehlikesini sadece bir masal sanıyordu. Buraya gelme amaçları basitti ama bir o kadar da tehlikeli: Babalarının bir hafta önce orman kenarında düşürdüğü ve içinde köyün tüm kışlık erzak parası olan küçük bez keseyi bulmak. Annelerinin ağlayışına dayanamamışlar, kimseye söylemeden "Biz o parayı alır, akşama döneriz" diyerek yola düşmüşlerdi.
Veli: (Ağır adımlarla yürürken ayağı bir dala takıldı) "Abi... Buralar çok sık değil mi? Sanki ağaçlar bize bakıyor gibi."
Ali: (Sesi titremesin diye bastırmaya çalışarak) "Bakmazlar Veli, sadece rüzgarda sallanıyorlar. Hadi, babamın geçen hafta odun kestiği o büyük kayanın yanına yaklaştık. Keseyi oraya düşürmüş olmalı."
Veli: "Ya kurtlar varsa? Mahalledeki çocuklar hep ormanda canavarlar olduğunu söylüyorlar. Çok büyük dişleri varmış, insanları bir lokmada yutuyorlarmış."
Ali: (Veli’nin başını hafifçe okşadı) "Canavarlar masallarda olur. Biz işimizi görüp gideceğiz. Kimse bizi görmeyecek. Şimdi şu çalılıkların arkasından geçelim, kestirme yol orası."
Orman, onların attığı her adımı dinliyor gibiydi. Yerlerdeki kurumuş yapraklar, çocukların ayakkabıları altında çıt, çıt diye ezilirken, bu ses ormanın derinliklerinde bir davul gibi yankılanıyordu. Çocuklar, ışığın zorlukla süzüldüğü, ağaçların birbirine dolandığı o loş tünellerin içine girdiler. Havada ağır, nemli ve küflü bir koku vardı.
Veli, bir an durdu. Bir çalılığın arkasından gelen boğuk, hırıltılı bir ses duymuş gibiydi.
Veli: "Abi... Ses duydun mu?"
Ali: (Hemen kardeşinin ağzını kapattı ve yere çöktü) "Sessiz ol! Sadece bir kuş olabilir. Ya da rüzgar. Sakın ses çıkarma."
Gözlerini kısarak çalılıklara baktılar. Sadece ağaçların birbirine sürtünmesinden çıkan bir gıcırtıydı bu. Ali rahat bir nefes aldı ama kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu. Bir anlığına, ağaçların tepesinde, karanlık bir gölgenin hızla hareket ettiğini gördü. Gözlerini ovuşturdu, baktığında orada sadece kurumuş bir dal vardı.
Bu sırada Şahran, atını ormanın girişinde bırakmış, iz sürme yeteneğiyle çocukların bıraktığı o küçük, neredeyse görünmez izleri takip ediyordu. Bir ağacın gövdesindeki kırık dal, toprağın üzerindeki hafif bir ezilme... Şahran, profesyonel bir avcı gibi izleri okuyordu.
Şahran, kılıcının kınını ağacın gövdesine çarpmamaya dikkat ederek, her adımını tartarak attı. Ormanın o tekinsiz sessizliğini, çocukların masumiyetinin getirdiği o taze korku bozuyordu. Şahran biliyordu; çocukların kokusu, ormandaki o kehribar gözlüler için çok uzaklardan bile duyulabilen bir davetti.
Şahran: (Sesi, ormanın derinliklerine, hem bir uyarı hem de bir arayış gibi yayıldı) "ALİ! VELİ! NEREDESİNİZ?"
Sesi ağaçların arasında yankılandı. Çocuklar, bu tok ve yabancı sesi duyunca oldukları yerde donup kaldılar. Bu, aradıkları babalarının sesi değildi. Bu, daha derin, daha kararlı bir sesti.
Veli: (Fısıldayarak) "Abi... Biri bağırıyor."
Ali: (Yüzü bembeyaz oldu) "Kıpırdama. Kim olduğunu bilmiyoruz. Belki de... belki de o canavarlardan biridir."
Şahran, bir çalılığın arkasında küçük bir ayak izi gördüğünde gülümsedi ama bu gülümseme çok kısa sürdü. Çünkü aynı izin hemen yan tarafında, insan ayağından çok daha büyük, pençeli bir iz daha vardı. Şahran, kılıcına sıkıca sarıldı. Çocukların sadece birkaç adım gerisindeydi, ama aralarındaki o "diğerleri" her an saldırmaya hazırdı.
Şahran: "ALİ! VELİ! KORKMAYIN! BEN OSMAN ŞAH’IN ASKERİYİM! ÇIKIN ORTAYA!"
Ormanın derinliklerinden, tam da çocukların olduğu taraftan o tanıdık, boğuk ve hırıltılı "mekanik" ses yükseldi. Şahran'ın kanı dondu. Çocuklar av olmaya başlamıştı bile.
Ali ve Veli, Şahran’ın sesini duymuşlardı ama ormanın derinliklerinden gelen o ikinci ses, bir insanın gırtlağından çıkamayacak kadar mekanik ve hırıltılıydı. İki kardeş, devasa meşe ağaçlarının arasındaki patikada, ellerindeki çubukları birer kalkan gibi öne tutarak yürümeye devam ettiler. Ali, "Hızlı yürü, arkana bakma!" diye fısıldıyordu ama ikisinin de nefesi ciğerlerine sığmıyordu.
Birden, önlerindeki çalılıklar patlayarak açıldı. Karşılarına çıkan şey bir ayı ya da bir kurt değildi. İki metreye yakın boyu, kaslı, tüylü bir gövdesi ve üzerine dikilmiş o kehribar rengi, nefret dolu gözleriyle bir şey duruyordu. Yaratığın ağzından süzülen salyalar, kurumuş yaprakların üzerine düştüğünde duman çıkarıyordu.
Veli’nin ağzından bir çığlık koptu, sesi ormanın sessizliğini cam gibi kırdı.
Veli: "ABİİİ!"
Yaratık, pençesini kaldırdığı anda Ali, kardeşini yakasından çekti ve ikisi birden geldikleri yöne doğru, çamurlu toprakta kayarak koşmaya başladılar. Arkalarından gelen o ağır, ritmik tık-tık-tık sesi, yani yaratığın pençelerinin ağaç köklerine vurma sesi, ölüme giden bir davul gibi çalıyordu. Yaratık acele etmiyordu; avının korkusundan beslenircesine, hırıltısını uzatarak takip ediyordu.
Ali: (Bağırarak) "KORKMA VELİ! KOŞ, SAKIN DURMA!"
Şahran, o çığlığı duyduğu anda kılıcını kınından çekti. Çeliğin o keskin sesi, ormanın karanlığında bir uyarı gibi yankılandı. "ALİ! VELİ! YERE YATIN!" diye kükredi.
Çocuklar bir yamacın dibinde, sık çalılıkların arasına yuvarlandılar. Tam o sırada Şahran, devasa bir ağacın gölgesinden bir ok gibi fırladı. Kurt adam, çocukların üzerine atılmak üzereyken Şahran, demir dövme ağır kalkanını omzuna çarptırarak araya girdi.
GÜM!
Yaratığın pençesi kalkana çarptığında Şahran’ın ayakları toprağa gömüldü, kalkanın metali çınladı. Şahran, kalkanın arkasından dişlerini sıkarak yükseldi. Yaratık kükreyerek üzerine geldiğinde, Şahran’ın sağ eli bir yılan çevikliğiyle kılıcını savurdu.
ŞAK!
Keskin çelik, yaratığın omzuna oturdu. Kemiklerin ayrılma sesi, ormanın sessizliğini yırttı. Kurt adamın koca kolu, bir et parçası gibi yere düştü. Yaratık şaşkınlıkla geri çekilirken, Şahran hiç durmadı. Kalkanıyla yaratığın göğsüne sert bir darbe vurdu; yaratık sarsılarak arkasına düştüğü an, Şahran tek bir hamleyle kılıcını bir yay gibi havada çevirdi.
VUUUŞ!
Kılıç, yaratığın boğazından geçip kafasını gövdesinden ayırdı. Kesik kafa, çamurlu toprağın üzerinde birkaç kez döndükten sonra durdu. Yaratığın gövdesinden fışkıran simsiyah kan, Şahran’ın zırhını ve yüzünü boyadı. Yaratık, toprağın üzerine cansız bir kütle gibi yığıldı.
Sessizlik geri döndü. Sadece Şahran’ın ağır nefes alışverişi ve uzaktan gelen baykuş sesleri duyuluyordu. Şahran kılıcını yere koydu, ellerindeki siyah kanı bir avuç toprakla sildi. Çocuklar, çalılıkların arasından titreyerek çıktılar.
Ali, kardeşini arkasına almıştı. Şahran’ı görünce çocukların yüzündeki dehşet, yavaş yavaş şaşkınlığa dönüştü.
Ali: (Sesi titreyerek) "Sen... Sen neydin böyle? O canavar... o öldü mü?"
Şahran yavaşça çocuklara doğru döndü. Yüzündeki kan lekesi, onu daha da korkutucu gösteriyordu ama bakışlarında bir askerin şefkati vardı.
Şahran: "Öldü. Ama daha fazlası gelecek. Ali, Veli... Anneleriniz sizi bekliyor. Şimdi, arkama geçin. Bu ormandan çıkana kadar tek bir ses bile çıkarmayacaksınız. Anlaşıldı mı?"
Çocuklar başlarını hızla salladılar. Şahran, yola devam etmek için kılıcını kınına soktu. Kendi kendine mırıldandı: "Yöntem yok diyorduk, ama bugün yöntemi ben koydum." Artık sadece Ayhan'ı değil, halkının geleceğini de koruma sorumluluğu omuzlarındaydı. Ormanın derinliklerine, o daha büyük, daha karanlık dehşete doğru ilk adımını attı.
