31. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 30: KAN VE YEMİN
Köyün meydanındaki havada, rutubetli toprağın ve keskin demir kokusunun karışımı olan o ağır, huzursuz edici koku asılıydı. Gece yarısına yaklaşırken gökyüzü, sanki yaşanacakların ağırlığını taşımak istemezmiş gibi kapkara bir örtüyle kaplanmıştı. Mehmet, elindeki eğeyi kılıcın ağzında ritmik bir sesle gezdiriyordu; her sürtünme sesi, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yarıyordu. Yusuf, Hasan ve Ali, bir kenarda deri zırhlarını birbirlerine yardım ederek bağlıyorlardı. Kimse konuşmuyordu; kelimelerin, yerini bir sonraki sabahın belirsizliğine bıraktığı o nadir anlardan biriydi.
Şahran, köyün ucundaki eski ahırın önünde, kendi başına hazırlanıyordu. Omzundaki sargılar, hareket ettikçe hafifçe geriliyor ve ona o zindandaki işkenceleri tekrar hatırlatıyordu. Ayhan, elinde parlatılmış bir miğferle geldi; Şahran’ın yanına, onunla aynı hizada olacak şekilde çöktü.
Ayhan: (Kısık bir sesle, gözlerini karşıdaki karanlığa dikerek) "Mehmetlerin kılıçları bitti, Yusuf’un yayı da öyle. Hepsi hazır, Şahran. Ama bir şeyi bilmen lazım... Karacan o kampı, sadece duvarlarla değil, sadık köpekleriyle kurdu. İçeri girmenin bir yolu var elbet, ama geri çıkmanın garantisini kimse veremez."
Şahran, zırhının kayışlarını birbirine kenetledi. Parmakları hala biraz titriyordu, zindanın soğuğu sanki kemiklerine işlemişti.
Şahran: "Çıkışın garantisini arayan adam, zaten zindana düşmüştür Ayhan. Ben çıkışın hesabını yapmıyorum. O adamın, benim için kurduğu o karanlığı, onun üzerine nasıl yıkarım, tek düşündüğüm bu."
Ayhan: "Kardeşimi... İbrahim’i oraya gömdük. Onun için bir dua bile okuyamadık. Şimdi oraya tekrar gitmek, sanki onun mezarının başında dans etmek gibi geliyor."
Şahran başını yavaşça kaldırıp Ayhan’ın yüzüne baktı. Yüzünde, yaşadığı onca acıya rağmen silinmeyen o sert, kararlı hatlar vardı.
Şahran: "İbrahim’in mezarının başında dans etmeyeceğiz, Ayhan. Biz oraya, o mezarı Karacan’ın kendi ellerimizle kazacağımızı göstermeye gidiyoruz. Eğer o kamptan Selma sağ çıkmazsa, o toprak İbrahim’e de Selma’ya da dar gelir. Ben, bir mezarlık daha görmeyeceğim. Ya o kamp yanar, ya da biz orada biteriz."
Ayhan: (Derin bir nefes alıp başını salladı) "Peki ya köy halkı? Karacan’ın adamları yarın buralarda biterse, savunmasız kalacaklar. Senin bu intikamın, o insanlara pahalıya patlamasın?"
Şahran yerinden kalktı, kılıcını kınına soktu. Metalin o boğuk sesi, meydandaki sessizliği bozdu.
Şahran: "Onları buraya bıraktığımızda, Karacan’ın bize karşı kullanacağı kozları da geride bırakmış olacağız. Karacan avcı değil, sadece bir fırsatçı. Şimdiye kadar hepimizi birbirimize kırdırarak yönetti. Yarın kampa vardığımızda, o fırsatçının elinden tüm kozlarını alacağız. Sen, Yusuf ve diğerleri batı kapısını ateşe verdiğinizde, Karacan’ın bütün adamları o tarafa koşacak. O kaosun içinde, Mehmet’le birlikte hücrelerin olduğu bloğa sızacağız."
Ayhan: "Planı biliyorum Şahran. Ama ateşin boyutu ne kadar büyük olursa, Karacan’ın o kadar çok dikkatini çekecek. Ben o ateşi öyle bir yakacağım ki, kalenin içindeki herkes, Karacan dahil, kendilerini yandıklarını sanacaklar."
Şahran, adamlarının toplandığı yere doğru bir adım attı. Her birinin yüzüne tek tek baktı; hepsinin gözlerinde korku değil, o tuhaf, ölüme meydan okuyan bir kararlılık vardı.
Şahran: (Sesi, köyün meydanında yankılanacak kadar tok ve gür çıktı) "Beyler! Yarın şafakla birlikte, Karacan’ın kendi elleriyle ördüğü o duvarları başına yıkmaya gidiyoruz. Herkes kılıcını bilesin, herkes yarasını sarıp acısını unutsun. Yarın, ya özgür birer adam olacağız ya da bu ormanda unutulup gideceğiz. Karacan’ın saltanatı, bizim dökeceğimiz ilk kanla sarsılacak. Hazır mısınız?"
Adamlar kılıçlarını aynı anda havaya kaldırdı; bir tek ağızdan çıkan o "Hazırız!" nidası, ormanın derinliklerine doğru yayıldı. Ayhan, Şahran’ın yanına yaklaşıp elini omzuna koydu.
Ayhan: "Bu köyde kimse bizi unutmayacak, Şahran. Çünkü yarın, Karacan’ın korkudan titreyeceği günü yazacağız."
Gece daha da karardı. Ateşin közleri yavaş yavaş sönerken, herkes kendi köşesine çekildi. Yarınki savaşın ağırlığı üzerlerine çökmüştü. Şahran, tekrar ahırın köşesine geçti; gözlerini kapatmadı. Uzaktan gelen bir kurdun uluması, sanki yaklaşan kanlı şafağın habercisi gibiydi. Karacan, zindanlarında zaferini kutlarken, aslında kendi sonunun davetiyesini hazırladığından habersizdi.
Şafak sökmeden hemen önce, köyün kuzey tarafındaki düzlükte garip bir hareketlilik başladı. Ormanın sık ağaçları arasından çıkan tıkırtılar, sıradan bir hayvanın yürüyüşünden çok daha düzenli ve ağır bir ritimle geliyordu. Şahran, Ayhan ve yanındaki diğer adamlar kılıçlarının kabzalarına sarılıp savunma pozisyonu aldılar. Gökyüzü griye dönerken, karşıdaki tepenin üzerinde parlayan miğferler ve nizami bir şekilde ilerleyen sancaklı birlikler göründü.
Osmanlı birliği, vakur ve ağır adımlarla köyün girişine kadar geldi. En önde, beyaz atının üzerinde, üzerinde sade ama seçkin bir zırh olan, yüzünde savaşın izlerini taşıyan derin çizgiler bulunan bir general vardı. Birlik durduğunda, sadece atların nefes alışverişleri duyuluyordu.
General, atından ağır hareketlerle indi. Yanına yaklaşan Şahran'ı tepeden tırnağa süzdü. Şahran'ın üzerindeki yorgunluk ve vücudundaki sargılar, karşısındaki komutanın dikkatinden kaçmamıştı.
General: (Sesi derin ve gür, ama mesafeli) "Buralarda kurt sürüsü gezer derlerdi, ama görünüşe göre burada daha çok kendi yasını tutan bir avuç adam var. Karacan’ın peşinde olduğunuzu biliyoruz. Kendi yarasını sarmaktan aciz bir adamın, o kaleyi nasıl düşüreceğini merak ediyorum."
Şahran, karşısındaki komutanın o soğuk tavrına karşılık geri adım atmadı. Gözlerini bir an bile ayırmadan, doğrudan adamın gözlerinin içine baktı.
Şahran: "Yaramı sarmaktan aciz değilim, komutan. Sadece yaramı, Karacan’ın son nefesiyle birlikte sarmayı planlıyorum. Bizi izlediğinize göre, neyin peşinde olduğumuzu da biliyorsunuzdur."
General hafifçe gülümsedi; bu, küçümseyen değil, durumu analiz eden bir gülümsemeydi.
General: "Karacan, topraklarımıza sızan bir ur gibi. Temizlenmesi gerekiyor. Bizim birliklerimiz orayı kuşatmak için emir bekliyor ama içerideki sivil mahkumların hayatı, ordumuzun kaba kuvvetiyle tehlikeye atılacak kadar önemsiz değil. Sizin o zindanlara nasıl sızacağınızı ve içerideki karmaşayı nasıl körükleyeceğinizi izleyeceğiz. Eğer o kapıları içeriden açarsanız, dışarıdaki demir yumruk Karacan’ın tepesine iner."
Ayhan: (Araya girerek) "Siz de öylece kenardan izleyip zaferi mi paylaşacaksınız? Bizim kanımızla Karacan'ı bitireceksiniz, sonra da buraya huzur getirdik diyeceksiniz."
General, Ayhan'a dönüp sakin bir ifadeyle başını salladı.
General: "Huzur getirmeye gelmedim. Düzeni sağlamaya geldim. Siz, o kampın içinde kendi intikamınızı alırken, biz de Karacan’ın kaçabileceği tüm yolları kapatacağız. Eğer biriniz bile sağ kalırsanız, bu sizin başarınızdır. Ama unutmayın, Karacan o kapılardan çıkmaya çalışırsa, onu durduracak olan benim okçularım olacak."
Şahran derin bir nefes aldı. İçinde bir yanıyla Osmanlı askerlerinin varlığı bir avantajdı, diğer yanıyla ise intikamının bir devlet oyununa dönüştüğü gerçeği onu rahatsız ediyordu. Ama şu an için başka yolu yoktu. Karacan’ı bitirmek için bu desteğe ihtiyacı vardı.
Şahran: "Planımız belli. Yarın gün doğarken batı kapısında büyük bir yangın çıkaracağız. Karacan’ın dikkati oraya dağıldığında, biz ana hücre bloğuna saldıracağız. Mahkumları sağ salim çıkardığımızda, yolu açacağız. O zamana kadar, ne yaparsanız yapın ama bize engel olmayın."
General, sağ elini zırhının üzerine koyarak hafif bir selam verdi.
General: "Yolunuz açık olsun. Eğer o kampın içinde ölürseniz, en azından bir kahraman gibi anılırsınız. Ama Karacan'ı elinizden kaçırırsanız, o zaman bizi karşınızda bulursunuz. Karar sizin."
General bir işaret verdi ve Osmanlı birliği sessizce köyün biraz gerisine, görüş alanının dışına doğru çekildi. Şahran, Ayhan’a baktı.
Şahran: "Duydun mu? Artık sadece bizim savaşımız değil bu. O kampa girdiğimizde, sadece Karacan’la değil, kaderimizle de yüzleşeceğiz. Herkes hazırlansın. Yarın şafak, hayatımızın en kanlı günü olacak."
Şahran, adamlarının yanına döndü. Artık tereddüt yoktu. Arkasında bir ordu, karşısında ise bir canavar vardı. Savaşın sessizliği, köyün üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü. Şahran kılıcını çekti ve ilk kez o kadar emin bir şekilde yere sapladı. Yarın, ne olursa olsun, Karacan’ın hükmü sona erecekti.
Osmanlı birliği ve Şahran’ın adamları, vadinin derinliklerine doğru ilerlerken orman, sanki yaklaşan felaketi hissetmiş gibi susmuştu. General, atının üzerinde dimdik oturuyor, bakışlarıyla ormanın karanlığını yarıyordu. Şahran ise yanında Ayhan, Yusuf, Hasan ve Ali ile omuz omuza, bir sonraki adımın ne getireceğini bilmeden yürüyordu.
Bir anda, tepelerden gelen tiz bir ıslık sesiyle gökyüzü karardı. Havada binlerce okun ıslığı, yaklaşan bir fırtına gibi yankılandı. Osmanlı askerleri kalkanlarını kaldırarak bir kale duvarı ördü ama ilk yağmurda onlarca asker yere kapaklandı.
General: "ÇÖKÜN! Kalkanları kaldırın! Karalar pusuda!"
Ormanın çalılıkları arasından Karacan ve adamları, bir sel gibi üzerlerine döküldü. Karacan, bir elinde kanlı bir balta, diğer elinde parlayan bir kılıçla önde gidiyor, naralar atıyordu. Bir anda vadi, çelik sesi ve acı çığlıklarıyla bir kan gölüne döndü.
O sırada köydeki evde Selma, pencerenin önünde endişeyle ellerini sıkıyordu. Kalbi, Şahran’ın bir sonraki nefes alışını hissetmek istercesine çarpıyordu. Sanki kilometrelerce ötedeki o savaşın uğultusu, onun zihninde yankılanıyordu.
Savaş alanında Ali ve Piyat karşı karşıya geldi. Piyat, baltasını bir devin savuruşuyla indiriyor, Ali ise kılıcıyla zar zor kendini koruyordu. Piyat üstünlüğü ele geçirmiş, Ali’nin zırhını parçalamıştı. Piyat, son ve öldürücü darbesini vurmak için baltasını havaya kaldırdığında, Ali yere doğru eğilip bir hamleyle Piyat’ın bacağındaki boşluğu yakaladı. Kılıcını Piyat’ın diz kapağının arkasına sapladı, yaratık diz çöktüğü an, Ali kılıcını Piyat’ın çenesinin altından geçirip yukarı doğru itti. Piyat’ın gürültüsü, soğuk bir sessizliğe dönüştü.
Hasan ve Hürhan arasında ölümcül bir dans vardı. Hürhan, hızlı bir manevrayla Hasan’ın bacağına derin bir çizik attı. Hasan’ın dizleri titredi ama düşmedi. İkinci darbede Hürhan, Hasan’ı bitirmek için saldırınca Hasan, acısını bastırıp kendini yana attı ve Hürhan’ın savunmasız kalan boğazına kılıcını hızla sapladı. Hürhan, elleriyle kendi boğazını tutarak yere yığıldı.
Mehmet ve Akif arasındaki çatışma ise tam bir ustalık gösterisiydi. İkisi de kılıçlarını büyük bir hızla çarpıştırıyor, kıvılcımlar havada uçuşuyordu. Akif bir hamle daha yapmaya hazırlanırken, Mehmet kılıcını Akif’in kolunun altından geçirerek doğrudan göğsüne sapladı. Akif, nefesi kesilerek geriye doğru tökezledi.
Ayhan ve Yusuf, Karacan’ın en sadık adamı olan devasa Adem ile uğraşıyordu. Adem baltasıyla önüne geleni biçiyordu. Yusuf, kendini bir yem gibi öne attı, Adem ona odaklandığı an, Ayhan yan tarafından gelerek Adem’i defalarca bıçakladı. Adem, dev gövdesiyle toprağa serildi.
Karacan, bir canavar gibi savaşıyordu. Baltası her indiğinde bir Osmanlı askerinin zırhını parçalıyor, kılıcıyla da başka birine darbe indiriyordu. General ise öfkeyle haykırıyordu: "Şahımız Osman için! Bu topraklardan süpürün onları!"
Savaşın kızıştığı anda Karacan, adamlarının birer birer düştüğünü görünce arkasına bakmadan ormanın derinliklerine kaçtı. Şahran, kılıcından damlayan kanı silmeden onun peşine düştü. İkisi de uçurumun kenarında karşı karşıya geldiler.
Karacan, gülümsedi. "Sonuna geldin Şahran. Ama ölürken seni de yanımda götüreceğim."
Kılıç düelloları başladı. Metalin metale çarpma sesi, uçurumun altındaki nehrin sesiyle birleşiyordu. Şahran, Karacan’ın baltasını bir manevrayla savuşturdu ve kılıcıyla Karacan’ın baltasını uçurumdan aşağı düşürdü. Ardından, Karacan’ın kılıcını da sert bir darbeyle elinden fırlattı. Şahran kendi kılıcını da yere attı. Artık sadece yumruklar ve öfke kalmıştı.
Şahran, Karacan’ı defalarca yumrukladı. Her darbe, İbrahim’in ve köy halkının intikamıydı. Karacan’ı bir hamleyle uçurumun kenarına kadar itti. Karacan elleriyle kayalara tutundu, aşağısı sonsuz bir boşluktu.
O an, bir okun ıslığı duyuldu. Şahran şaşkınlıkla arkasına döndü. Ayla, yayı gerili bir şekilde tepede duruyordu. Karacan, "Hadi Ayla! Vur onu! Beni de kurtar!" diye bağırdı.
Ayla’nın gözlerinde kararlılık vardı. Yayı bir saniye bile titremedi. Yavaşça istikameti Karacan’a çevirdi ve oku, Karacan’ın tam gözüne sapladı. Karacan, acı içinde boşluğa doğru geriye düşerken, yüzündeki o son ifade bir hayal kırıklığıydı.
Ayla, halkının katilini yere sermişti. Osmanlı birliği zafer bayrağını dikerken, Şahran yorgun adımlarla Ayla’ya doğru yürüdü. Başını saygıyla eğdi, bu sessiz bir teşekkürdü. Artık ateş sönmüştü; geriye sadece bu kanlı toprakta yeni bir günün ilk ışıkları kalmıştı.
