44. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 43: KANLI SINIRDA SON SÖZ
Güneş, İstanbul surlarının tam tepesine dikilmeye hazırlanıyordu; öğlen vaktinin o kavurucu, gölgeleri kısa kılan sıcaklığı toprağın üzerine çökmüştü. Kalenin gözetleme kulesinden ufka bakan Hakan, elindeki dürbünü indirip yanındaki Osman Şah’a döndü.
Hakan: "Beyim, toz bulutu büyüyor. Sattam’ın ordusu tekrar konum alıyor. Sanki bir hazırlık içindeler."
Osman Şah, surların üzerindeki taş duvara elini dayadı, ufuktaki o karaltıya uzun uzun baktı. Şahran bir adım öne çıktı.
Şahran: "Beyim, izin verin yanınızda geleyim. O adamın ne yapacağı belli olmaz, gözü dönmüş."
Osman Şah, Şahran’ın omzuna hafifçe vurdu.
Osman Şah: "Gerek yok Şahran. O benim kardeşim. Kan bağım olan birinin karşısına ordularla değil, sözle çıkmak benim vazifem. Beyaz bayrağı getirin."
Osman Şah, yanına aldığı üç muhafızla birlikte atına bindi. Kalenin kapıları gıcırdayarak açıldı, Osman Şah yavaş adımlarla, rüzgârda dalgalanan beyaz bayrağın altında, kardeşinin kampına doğru ilerledi.
Sattam’ın kampının önünde, Murtaza atının üzerinde sabırsızlıkla kıpırdanıyordu. Uzaktan gelen küçük grubu gördüğünde gözleri parladı.
Murtaza: "Beyim, fırsat ayağımıza kadar geldi. Şu an tekler, korumasızlar. Bir ok yağmuruyla işi burada bitirebiliriz. Emir verin, o atın üzerinden düşürelim onu!"
Sattam, elindeki eldiveni yavaşça çıkardı, bakışlarını ayırmadan Osman Şah’ı izledi.
Sattam: "Dur hele Murtaza, aceleyle kalkanın arkasına saklanan korkaktır. Bakalım ne söyleyecek; kardeşlik masalı mı anlatacak, yoksa teslim mi olacak? Bırak yaklaşsın."
Osman Şah, Sattam’ın atının birkaç adım önünde durdu. İki kardeş, yılların getirdiği kinin ve güç hırsının gölgesinde birbirlerine baktılar.
Osman Şah: "Selam kardeşim."
Sattam: "Aleyküm selam. Buyur, söyle bakalım; buraya ne için geldin? Kılıcını mı teslim etmeye, yoksa af dilemeye mi?"
Osman Şah, bakışlarını kardeşinin soğuk gözlerinden ayırmadan devam etti.
Osman Şah: "Söyleyeceğim şu ki; artık yeter. Bu topraklar daha fazla kanı kaldırmaz. Mazlumlar ağlamasın, daha fazla çocuk babasız kalmasın diye buradayım. Savaşın kimseye hayrı yok; kadınlar dul, babalar anneler evlatsız kalmasın. Bitir bu inadı, bitir bu savaşı, halkın huzur bulsun."
Sattam, alaycı bir gülüşle atının üzerinde hafifçe arkasına yaslandı.
Sattam: "Eğer halkına bu kadar canın yanıyorsa, çözüm çok basit Osman. Tahtından çekil, Osmanlı’yı bana devret. Söz veriyorum; sana bir zarar gelmeyecek. Hatta sana uzak bir vilayette rahat bir hayat bile sağlarım. Ama bu halkı yönetmek senin değil, benim işim."
Osman Şah: "Babamız bu tacı bana layık gördü, seni değil. O, senin hırsının bu milleti kaosa sürükleyeceğini biliyordu. Sen sadece kan, sadece ölüm vaat ediyorsun. Senin yönetimin huzur değil, enkaz getirir."
Sattam: "Senin o barışcıl yöntemlerin zayıflıktır, Osman! Ben bu millete yeni topraklar, yeni ganimetler kazandırabilirim. İnan bana, benim yöntemim senin o pasif bekleyişinden çok daha güçlü. Evet, birkaç can gider belki; ama karşılığında bu imparatorluk sınırları genişler. Fena mı yani? Güçlü olanın hakkıdır hükmetmek."
Osman Şah: "Toprak, üzerinde yaşayanların huzuruyla değerlenir, kanla değil. Sen sadece hükmetmek istiyorsun, ama hükmettiğin toprakların üzerine bir mezarlık inşa ettiğini göremiyorsun."
Sattam kılıcının kabzasını sıktı, gözlerindeki o delilik pırıltısı daha da keskinleşti.
Sattam: "Tarih, merhamet gösterenleri değil, galip gelenleri yazar. Sen merhameti seçtin, ben ise zaferi. Bu konuşma burada bitmiştir."
Osman Şah, kardeşinin gözlerinde artık geri dönülemeyecek o kör noktayı gördü. Başını yavaşça salladı.
Osman Şah: "Sözün bittiği yerdesin, kardeşim. Ben vazifemi yaptım, kan dökülmesin istedim. Ama sen kendi yolunu, kendi sonunu seçtin."
Osman Şah, atının dizginlerini sertçe çevirdi. Kardeşine son bir kez bile bakmadan kampın girişinden uzaklaştı. Hızla kaleye doğru sürdüğü atının üzerinde, zihnindeki o barış umudu tamamen silinmişti. Kalenin kapısına vardığında, Şahran ve diğerleri onu karşıladı.
Osman Şah, atından iner inmez miğferini çıkardı ve Şahran’ın gözlerinin içine baktı.
Osman Şah: "Konuşma bitti. Kardeşlik kapandı, sıra kılıçlarda. Herkes hazırlansın. Bu gece, bu topraklar ya bizim kanımızla ya da onların kiniyle yıkanacak. HAZIR OLUN!"
Osman Şah, surlara doğru yürürken, arkasında yükselen o karanlık fırtınanın farkındaydı. Artık ne bir uyarı, ne de bir geri dönüş vardı. Sadece o büyük hesaplaşma kalmıştı.
Savaş, Osman Şah’ın "Hazır olun" emrinden dakikalar sonra, gökyüzünü karartan bir ıslık sesiyle başladı. Sattam’ın kampından aynı anda havalanan binlerce ok, güneşi perdeleyen devasa bir kara bulut gibi kalenin üzerine çöktü.
Osman Şah: "KALKAN! DİZE ÇÖK!"
Kaledeki askerler, tek bir vücut gibi hareket ederek geniş kalkanlarını yukarı kaldırdılar. Ancak okların yoğunluğu öylesine dehşet vericiydi ki, kalkanların arasından sızan kara saplı oklar, onlarca askeri olduğu yere mıhladı. Birinci yağmur bittiğinde, avlu iniltilerle dolmuştu. Henüz yaralılar taşınmadan, ikinci bir ok yağmuru daha geldi. Bu sefer kalkan duvarı yetmedi; surların üzerinde duran nöbetçiler, adeta birer saman çöpü gibi surlardan aşağı savruldular. Kale avlusu, kendi askerlerinin bedeniyle dolmaya başlamıştı.
Sattam’ın askerleri, bu kıyamet manzarasından istifade ederek kanca ve halatlarla surlara tırmanmaya başladılar. Kale duvarları, artık bir kale değil, et ve demirin çarpıştığı bir kıyım alanıydı.
Murtaza, en önde, elinde kendi boyundan daha büyük, kanlı bir kılıçla surların tepesine sıçradı. İri cüssesiyle, önüne gelen her Osmanlı askerini bir sığırcık gibi biçiyordu. Bir asker üzerine atıldığında, Murtaza kılıcını savurarak adamın miğferini parçaladı, ardından kalkanını askerin göğsüne sertçe vurarak onu surlardan aşağı, kayalıkların üzerine uçurdu.
Şahran: "AYHAN! MEHMET! ALİ! HATTI TUTUN!"
Şahran, kılıcını çektiği gibi Murtaza’ya doğru atıldı. Ayhan, sol kanatta Mehmet ve Ali ile birlikte tırmanmaya çalışan askerleri, kılıçlarıyla aşağıya geri itiyordu. Ayla ise surun en yüksek noktasında, yayıyla bir keskin nişancı gibi çalışıyor; her çektiği kirişte, sura tırmanan bir düşmanın boğazını deliyordu. Ama düşman o kadar kalabalıktı ki, sanki biri ölürken diğeri onun omzuna basarak tırmanıyordu.
Murtaza, Şahran’ı karşısında görünce vahşi bir kahkaha attı. Murtaza: "Sonun geldi Şahran! Bu taş yığınları senin mezarın olacak!"
Şahran cevap vermedi. Kılıcı, Murtaza’nın devasa kılıcının üzerine indiğinde çıkan ses İkisi de birer ölüm gölgesi gibi savaşıyordu. Murtaza’nın her darbesi yeri titretiyor, Şahran’ın her savuşturması ise düşmanının hatasını kolluyordu.
Murtaza, Şahran’ı surun kıyısına kadar itti. Tam kılıcını Şahran’ın kafasına indirmek üzereyken, Şahran dizlerinin üzerine çöktü ve Murtaza’nın bacaklarına doğru sert bir kılıç darbesi savurdu. Murtaza’nın dengesi sarsıldı. Şahran, o anı kaçırmadı; ayağa kalktığı gibi, kılıcının kabzasını Murtaza’nın çenesine sertçe geçirdi, ardından kılıcını Murtaza’nın zırhının eklem yerinden, tam boynunun altından göğüs kafesine doğru derin bir şekilde sapladı.
Murtaza, devasa kılıcını elinden düşürdü. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. Şahran, kılıcını tek hamlede geri çektiğinde Murtaza, cansız bir kaya gibi surlardan aşağı, kendi askerlerinin üzerine yuvarlandı.
Bu manzara, tırmanan askerlerde bir anlık tereddüt yarattı. Tam o anda, Osman Şah’ın gür sesi avluda yankılandı: "OKÇULAR! ŞİMDİ!"
Kalenin içindeki Osmanlı okçuları, düşmanın üzerine adeta demirden bir yağmur boşalttılar. Sattam’ın askerleri, surlara tırmanırken ellerinde silah tutamıyor, tepelerine yağan oklarla birer birer aşağıya, kendi ölülerinin üzerine düşüyorlardı. Aşağıdaki kan gölü, o kadar derinleşmişti ki, tırmanan askerler birbirlerinin kanında kayıp aşağı yuvarlanıyorlardı.
Sattam, kampa geri çekilme borusunu çaldırmak zorunda kaldı. Askerleri, birer korkak sürüsü gibi ormanın karanlığına doğru kaçmaya başladılar. Kale avlusu, parçalanmış zırhlar, kopmuş uzuvlar ve binlerce okla doluydu. Şahran, surun üzerinde, kılıcı kan damlayan elinde ağır nefesler alarak durdu. Düşman çekilmişti ama bu zaferin bedeli, kalenin dört bir yanına yayılan sessiz çığlıklarla ödenmişti. Her yer kan, her yer ölümdü. İstanbul’un surları, o gece bir kez daha tarihin en ağır kanlı sayfalarından birini yazmıştı.
