14. bölüm · Kurt Sürüsü
BÖLÜM 13: SİYAH KEFENİN GÖLGESİ
Karalar’ın orman içindeki gizli karargâhı, üzerindeki devasa çam ağaçlarının sık dalları yüzünden gündüz vakti bile alacakaranlıkta kalıyordu. Ancak o gün hava, alışılmadık bir şekilde baskıcıydı. Gökyüzü gri bir kurşun gibi ağırlaşmış, ormanın tüm kuşları susmuştu.
Karargâhın ortasındaki geniş meydanda, Kara Maske taht benzeri sert bir kayanın üzerine oturmuş, hareketsizce boşluğa bakıyordu. Yüzündeki o soğuk, pürüzsüz siyah maske, gündüzün soluk ışığında bile hiçbir yansıma yapmıyor, etrafındaki dünyayı adeta yutuyordu. Selma, yanı başında, kılıcının ağzındaki bir çentiği törpüleyerek sert hareketlerle işini yapıyordu. Metalin metale sürtünme sesi, kampın gergin sessizliğinde bir uyarı çanı gibi çınlıyordu.
Kampın girişindeki nöbetçi, tozlu postallarını sürüyerek platforma yaklaştı ve dizlerinin üzerine çöktü. Başını yerden kaldırmıyordu.
Nöbetçi: "Efendim... İz sürücüler döndü. Barınağın küllerini gördüler. İzi takip etmişler, batıdaki vadiye doğru sapmışlar. On esir ve iki yabancı... Hepsi canlı. Ama barınak... barınak tamamen kül olmuş."
Kara Maske yerinden kımıldamadı. Sesi, sanki doğrudan zihninin içinden konuşuyormuş gibi, soğuk ve mekanik bir tonda yankılandı.
Kara Maske: "Barınak sadece bir kafesti. Kırılması gerekiyordu. Onlar kaçmıyorlar, kendilerine bir mezar kazıyorlar."
Selma, törpülemeyi bıraktı. Gözlerini, Kara Maske’nin o boşluk gibi görünen siyahlığına dikti.
Selma: "Mezar mı? O adamı hafife alıyorsun. O, sıradan bir kaçak değil. Kılıcını tutuşunda, babasının ona öğrettiği o eski, acımasız disiplin var. Dün gece... kılıcını kırmadım, sadece maskemi düşürdüm. Ve o an, gözlerinde korku değil, sadece bir avcının soğuk kararlılığını gördüm. Ona bizzat gitmeliyim. İzin ver, o iki yabancının kellesini bu kampa getireyim."
Kara Maske ağır bir hareketle ayağa kalktı. Uzun boyu, platformun üzerinde bir gölge gibi uzandı.
Kara Maske: "Senin kılıcın sadece kan için susamış, Selma. O ise bir felsefe için savaşıyor. Sen intikam istiyorsun, o ise sadece nefes almak. İntikam, bir savaşçının en büyük zayıflığıdır. Onu bana, içindeki o 'insan' denilen zayıflıkla beraber getireceksin."
Selma: (Sesini yükselterek) "Bırak bu felsefeyi! Orman bizim. İzimizi süren bu iki adamın burada barınmasına müsaade edemeyiz. Eğer gitmeme izin vermezsen, sadece senin başarısızlığınla sonuçlanacak bir oyun oynamış olursun."
Kara Maske yavaşça Selma’ya doğru döndü. Aralarında sadece birkaç adım vardı ama bu kısa mesafe, bir uçurum kadar geniş ve tekinsiz görünüyordu.
Kara Maske: "Sana 'git' demedim. Sen benim en keskin silahımsın; onu sadece en son darbede kullanırım. Şimdi değil."
Kara Maske, kampın arka tarafındaki gölgeli bölgeye doğru elini hafifçe kaldırdı. O anda, ağaç gövdelerinin arkasından sanki toprağın içinden çıkar gibi on tane figür belirdi. Üzerlerinde Karalar’ın o meşum siyah pelerinleri, yüzlerinde ise aynı ifadesiz, siyah metal maskeler vardı. Bunlar, kampın en sadık ve en sessiz cellatlarıydı.
Kara Maske: "Onlar... Gidin. İzlerini bulun. O kılıcı kullanan adamın bacaklarını kesin ama ellerine dokunmayın. Elleri bana lazım. Canlı getirin, özellikle de o inadı kırmaya çalışın."
Siyah maskeliler, tek bir selam vermeden, sanki tek bir organizmaymış gibi kampa dağıldılar. Ormana doğru ilerlerken, gündüzün ışığında bile sanki ışığı kırıyor, etraflarında bir boşluk yaratıyorlardı.
Selma, onların gidişini izlerken kılıcının kabzasını öyle sert sıktı ki, deri eldiveninin altındaki parmak eklemleri bembeyaz oldu. Arkasını döndü ve kılıcını kınına sert bir sesle soktu.
Selma: "Eğer o adamı öldürürlerse, o on kişiyi de kendi ellerimle biçerim."
Kara Maske cevap vermedi. Gözlerini ormanın karanlığına, o on celladın izini sürdüğü yöne dikti. Gündüzün tüm parlaklığı, sanki bu emrin ağırlığıyla kararıyordu. Orman, artık sadece esirlerin değil, Şahran ve Ayhan'ın da son durağı olmaya hazırdı.
Gündüz vakti olmasına rağmen ormanın kalbi, sanki içine çekilmiş bir nefes gibi hareketsiz ve pusluydu. Sık ağaçların yarattığı o doğal çatı, gökyüzünün parlaklığını tamamen kesiyor, zemine sadece huzursuz, solgun bir alaca karanlık yayıyordu. Toprağın kokusu; çürüyen yaprakların, nemli toprağın ve çok uzaktan gelen bir yağmurun yaklaşan serinliğiyle ağırlaşmıştı.
Sessizliği sadece rüzgârın en tepedeki dallarda çıkardığı o ince, ıslık benzeri uğultu bozuyordu. Ve sonra... bir başka ses duyuldu. Ritmi, doğanın kendi sesinden tamamen kopuk, mekanik ve ürkütücü bir tıkırtı. On adet siyah atlı, ormanın içine birer hayalet gibi süzülüyordu.
Atların toynakları, toprağa gömülürken bile neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Üzerlerindeki siyah maskeli süvariler, pelerinlerinin altına gizlenmiş sanki bu ormanın bir parçası, yaşayan birer gölgeydiler. Atlarının nefes alıp verişleri bile bastırılmıştı. En öndeki süvari, atını durdurdu. Elini kaldırdığında, diğer dokuzu birer heykeltıraşın kusursuz işçiliği gibi anında durdular.
Birinci Maskeli: (Sesi, maskenin içinde yankılanan metalik ve hırıltılı bir tınıya sahipti) "Durun."
Diğerleri sessizce çevrelerini sarmaya başladılar. Hepsi, birer avcı disipliniyle atlarından indiler. Ormanın o tekinsiz sessizliğinde, bir yaprağın hışırtısı bile sanki bir çığlık gibi yankılanıyordu. İkinci maskeli, dizlerinin üzerine çöktü ve toprağı işaret etti.
İkinci Maskeli: "Buradalar. Ayak izleri... çok taze. Toprak henüz üzerine düşen rutubeti emmemiş."
Üçüncü Maskeli: (Etrafa bakarak, sesi buz gibiydi) "On bir kişi. Biri topallıyor, izi düzensiz. Diğeri ise neredeyse hiç iz bırakmadan, adeta bir yırtıcı gibi yürümüş. Kılıç ustası dedikleri bu olmalı."
Ormanın içinde, yüzyıllardır kimsenin dokunmadığı, kökleri birbirine girmiş devasa bir meşenin dibinde durdular. Siyah maskeli süvarilerden biri, ağacın gövdesindeki derin bir çentiğe dokundu. Kılıçla açılmış bir izdi bu; Şahran’ın geçerken farkında olmadan bıraktığı bir işaret.
Dördüncü Maskeli: "Önümüzdeler. Acele etmeyin. Onları korkutmak, oyunun zevkini kaçırır. İz, kuzeydeki sık çamlığa doğru dönüyor. Orada orman daha da daralıyor. Kaçacak bir delikleri kalmayacak."
Beşinci Maskeli: (Etrafındaki sık çalıları süzerek) "Ya o 'kılıç ustası'? Bir pusuya karşı hazırlıklıysa?"
Birinci Maskeli: "O zaman bizim için daha eğlenceli olacak. Kara Maske’nin emrini unutmayın. Bacaklarını dizlerinden ayırın ama nefeslerini kesmeyin. O inadı kendi gözlerimizle görmeliyiz."
Orman, bu on siyah gölgeyi adeta kusuyordu. İlerledikçe, ağaçların sıklığı artıyor, ışık iyice azalıyordu. Siyah maskeliler, birbirleriyle neredeyse hiç konuşmadan, sadece el hareketleriyle ve göz temasıyla haberleşiyorlardı. İz sürme süreci, bir kasap titizliğiyle devam ediyordu. Bir yaprağın ters dönmüş olması, bir dalın alışılmadık şekilde kırılmış olması; onlar için birer yol haritasıydı.
Ayak izlerinin yanına çöken süvari, elini hafifçe yere bastırdı. "İzler burada kesişiyor. İki kişi ayrılmışlar... Hayır, bir araya geliyorlar. Bizi fark etmediklerini sanıyorlar ama rüzgâr bizim tarafımızda."
Ormanın o karanlık dehlizlerinde, Şahran ve grubunun izi artık bir ilmik gibi daralıyordu. On maskeli süvari, sanki görünmez birer ipi takip ediyormuş gibi, ormanın derinliklerine, o kaçınılmaz yüzleşmeye doğru ağır ama emin adımlarla ilerlediler. Arkalarında sadece bir sessizlik ve yaklaşan bir ölümün kokusunu bıraktılar.
Şahran ve Ayhan'ın kaderi, biraz daha ileride, bu on gölgenin ellerindeydi. Orman, artık bu büyük hesaplaşmayı bekliyor, yapraklar bile kıpırdamaya cesaret edemiyordu.
